Zorla Güzellik Olmaz - Komik Tiyatro Metni

'Tiyatro ve Skeçler' forumunda Dine tarafından 4 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Zorla Güzellik Olmaz - Komik Tiyatro Metni konusu tiyatro tekstleri - tiyatro metinleri - tiyatro oyunları - komik tiyatro metni



    Zorla Güzellik Olmaz
    İKİ BÖLÜM /Güldürü
    YAZAN: BEKİR KARA
    İLETİŞİM: 0533 861 42 71
    Mail: karayaz2006@yahoo.com

    KİŞİLER
    Emin (Veysel Tartı)
    Leyla Körüklü
    Faruk Artçı
    Erkin Uçar
    Melek Taştan

    1. Perde/1. Tablo
    Emin-Leyla

    Bir işyerinin bekleme odası.
    Seyirciye göre sol yanda giriş kapısı, karşıda bir pencere, sağ yanda patronun odasına açılan kapı ve seyirciye göre sağ iç köşede, WC’ kapısı var.
    Konuk odasında birkaç koltuk, birkaç sandalye ve çalışma masası. Çalışma masasının üstünde sırtı seyirciye dönük bir bilgisayar. Çalışma masasının tam arkasında dosyalarla dolu küçük bir raf.

    Perde, Patron Emin’in, iç odada söylediği şarkı ile açılır.
    Bir şarkısın sen
    Ömür boyu sürecek
    Bir şarkısın sen
    Ömür boyu sürecek
    (Birkaç tekrardan sonra şarkı kesilir)
    Emin, uzaktan: Leyla! Leyla! Leyla-aa! (Odasından başını uzatır. Oturma odasında göz atar. Kimseyi göremeyince, öfkeyle bekleme odasına dalar. Saatine bakar) Allah Allah! Saat onu geçti. Bu saate kadar Leyla Hanım zahmet edip işe gelmedi. (Hızlı adımlarla ve öfkeli oda içinde dolaşır) Şımardı. Buldu zayıf yanımı, aklınca benimle dalga geçer. Yağma yok Leyla Hanım! (Düşünür) Bu saate kadar işe gelmediğine göre, hasta oldu. Yoksa işi mi bıraktı? Yok yok. Öyle bir hata yapmaz. Bana söylemeden işi bırakacak kadar sorumsuz değil. (Düşünür) Tuvalete mi girdi acaba? (Düşünür. Karar verir. Uzağa) Leyla! Leyla-aa! (Duraksar) E, tabii ki kız haklı. Sesimi duysa bile; ‘ben tuvaletteyim patron’ diye bağıramaz ya? Ben de, zaman zaman amma saçmalarım ha! Acaba onu çok mu rahatsız ediyorum? Evet evet... Bazı davranışlarım onu rahatsız ediyor, ama n’apayım, elimde değil. İşe başladığı günden beri ona tutkunum. Ona tutkunum ama o, hiç tepki vermiyor. Taze odundan farksızdır. Vurduğum her balta geri teper. (Leyla’nın masasına oturur. Çekmeceleri karıştırır. Çekmecenin birinden bir kâğıt çıkarır. Kâğıtta yazılanları okur, düşünür, kuşkulanır, sevinir, surat asar) Kime yazıyor bu notları? Eğer bir sevgilisi varsa! Eğer bir sevgilisi varsa! (Dalar) Olamaz mı? Genç, güzel, alımlı... (Yerinden fırlar. Öfkeli. Hızlı adımlarla kendi çevresinde birkaç tur atar ve tekrar oturur)
    Bu yaşıma kadar böylesine rastlamadım. İnatçı keçiden farksızdır. Bırak be! Bırak peşini! Sana kadın mı yok? Of of of! Elimde değil işte! Vallahi elimde değil! (Çevresine bakınır) Bak… Bak… Bak! Hâlâ tuvalette. Bu kadar saat ne yapıyor tuvalette? (Oturur. Sabırsız. Gözleri tuvalet kapısından ayrılmaz. Ayağa fırlar, odanın içinde döner dolaşır) Yok yok. Bu kadar saat tuvalette kalmaz. İşe gelmedi. İki yıl oldu işe başlayalı. Şimdiye kadar iş saatlerini hiç aksatmadı. Her gün mesai saatinin on dakika öncesinde masasında olan sekreter… Telefon da etmedi. Yok. Böyle olmaz! (Öfkeli) Gelecek! Gelecek gelecek! Bugün gelmezse yarın gelecek. Yarın gelmezse öbür gün gelecek... Gelsin de, ben ona söyleyeceğimi bilirim. Ama yarın benim Londra yolculuğum var. Bu gün gelmeli! Hemen şimdi. Gelmezse ben burayı kime emanet ederim? Onu aramam gerekir. Evet evet onu aramam gerekir. (Odasına yürür, tam bu esnada Leyla girer. Geldiğini hisseder ve kapıda durur)
    Leyla: (Telâşlı. Emin ile göz göze kalır) Günaydın Emin Bey!
    Emin: (Saatine bakar. Yarım ağızla) Günaydın.
    Leyla: (Atar) Özür dilerim. Şey... Annem… Annem hastaydı. (Pişman olur) Ya... Akşam doktora götürmek zorunda kaldım.
    Emin: (Şaşırır) Annen mi hasta? Peki, ne oldu? Yani, nesi var?
    Leyla: Şey oldu. (Atar) Doktorlar da anlayamadı. İlâç falan verdiler, ama sanırım tam bir teşhis koyamadılar.
    Emin: (Şaşırır) Peki. Şimdi nasıl?
    Leyla, keser: Ee, şey... Evde... Ya evde yatıyor.
    Emin: Evde?
    Leyla: (Kendi kendine) Allah vere yalan söylediğimi anlamaz.
    Emin: Çok üzüldüm Leyla. (Düşünür) E, peki... Evde bir bakanı falan var mı?
    Leyla: E... Evet evet var. (Atar) Teyzem geldi bize.
    Emin: Teyzen mi? Senin teyzen var mıydı? Yani hiç söz etmedin şimdiye kadar da...
    Leyla Emin’e) Teyzem mi? E, tabi ki var. (Kendi kendine) İnanmadı.
    Emin: Neyse... İnan ki çok üzüldüm.
    Leyla: (Araya girer) Tabi siz, işten kaytardığımı sandınız doğal olarak.
    Emin: Doğrusunu istersen öyle... Ama şimdiye kadar haber vermeden işe gelmeme gibi bir durumunuz olmadığı için...
    Leyla: (Keser) Haklısınız... Haber vermem gerekirdi ama...
    Emin: Şey... Belki sırası değil ama... Sormadan edemeyeceğim. Dün konuştuğumuz konu seni rahatsız ettiyse, konuştuklarımızı unutur, işimize devam ederiz.
    Leyla: Dün konuştuğumuz konu, inanın aklıma bile gelmedi. Annem hastalanınca, deliye döndüm.
    Emin: Öyle ya! (Aklına takılır) Haklısınız... Ama...
    Leyla, bekler: Ama?
    Emin: Yok bir şey! Anneniz iyi olsun, gene konuşuruz. (Şımarıkça bir dargınlık) Ama doğrusu size biraz kırıldım.
    Leyla: Niye?
    Emin: E, yani çağımız teknolojik açıdan çok hızlı. Cep telefonu denilen bir cihaz var artık. Beni arayabilirdiniz. Böyle bir durumda sizin yanınızda olmak isterdim... Sizin arabanız da yok. Hastaneye nasıl taşıdınız annenizi? ‘Dost zor günde belli olur’ derler. (Üzgün) Olmadı Leyla! Hiç olmadı. Beni bir yabancı gibi görmekten artık vazgeç.
    Leyla: Ne olur öyle sitemli konuşmayınız Emin Bey. İlk kez başıma geldi. Telâşa kapıldım. Bildiğiniz gibi annem benim için çok önemli. Hayatta sırtımı güvenle dayayabileceğim tek insan annem.
    Emin: (Keser) İşte şimdi beni daha fazla kırdın Leyla. Hem öyle kırdın ki...
    Leyla: Yok... Kırılmanıza gerek yok.
    Emin: Yani ben sizin için sadece bir patron muyum? Zor zamanlarınızda yanında olmamı bile istemiyorsun. Neden böyle davranıyorsunuz ki?
    Leyla: Şey efendim! Ben eve gittiğimde annemin bir rahatsızlığı yoktu. Akşam yemeği için masayı hazırlarken, aniden düşüp bayıldı. Ne yapacağımı şaşırdım. Komşumuzdan yardım istedim. Sağ olsun ilgilendi.
    Emin, kuşkulu kıskanç: Komşun? Kim? Kaç yaşında?
    Leyla, şaşkın: Komşumuz, aşa-yukarı 55–60 yaşlarında. Hem neden komşumun, yaşını sordunuz?
    Emin: Yani... Yaşlıysa size nasıl yardım ettiğini merak ettim de...
    Leyla: Anladım.
    Emin: (Düşünür. Kendi kendine.) Acaba doğru mu söylüyor?
    Leyla: İnşallah kötü bir şeyi yok annemin. İlk kez böyle hastalandı.
    Emin: (Kendi kendine) Bu kız yalan söylüyor.
    Leyla: Teşekkür ederim Emin bey!
    Emin: Neden teşekkür esiyorsun?
    Leyla: İlgilendiğiniz için.
    Emin: (Sevinir) İlgilenirim tabii! Sen benim için çok önemlisin. Yani işlerimi yürüten, senden başkası yok ki. Elim ayağımsın. Ne bileyim, beynimsin. Ne bileyim, canımsın…
    Leyla: (Gözünü yere kaydırır ve zaman zaman göz ucuyla Emin’e bakar. Kendi kendine) Çattık vallahi!
    Emin: (Kendi kendine) Kılık kıyafetine bakılırsa, hiç de annesinin hasta olduğu görünümde değil...
    Leyla: (Masasına oturur. Kendi kendine) Galiba yalan söylediğimi anladı?
    Emin: (Ansızın döner ve yüksek sesle) Leyla!
    Leyla: (İrkilir) Efendim Emin Bey?
    Emin: (İkaz) Leyla!
    Leyla: Efendim!
    Emin: Artık bırak bu ‘efendim’ lâfını!
    Leyla: Ama... (Boş gözle Emin’e bakar ve sonra başını eğer)
    Emin: Neyse... (Odasına doğru yürür.)
    Leyla, mırıldanır: İnanmadı söylediklerime. Yalan söylemeyi beceremiyorum zaten...
    Emin: (Kapıda durur. Döner) Mesaiden sonra birlikte gidelim annene. Yok yok. Öğlen arası gidelim. Sen sanırım, sabah kahvaltı yapmadan geldin işe. Zaten öğlen oluyor. Bu gün işe güce boş verelim... Önce bir restorana, sonra da annenizi ziyaret edelim.
    Leyla: (Şaşırır) Annemi ziyaret mi?
    Emin: Evet. Annenizi tanımıyorum, ama beni tanıştırırsan çok sevinirim.
    Leyla: Şey... Yani bizim eve mi gideceğiz?
    Emin: Evet.
    Leyla: Gideriz gitmesine de... Yani... Şey... Bana kalırsa, annemin biraz kendini toparlamasını bekleyelim, çünkü annem...
    Emin: (Keser) Ama anneniz, şimdi… Yani hasta iken bize ihtiyacı var.
    Leyla: (Keser) Şey Efendim! Annem, tahmin edemeyeceğiniz kadar değişik bir kadındır. Ban hiç benzeme. Bir kere annem kendine çok iyi bakan, makyajsız sokağa çıkmayan ve... Ve makyajsız konuk kabul etmeyen bir kadındır. Eğer şimdi annemi ziyaret edersek, eminim ki sevineceğine üzülecek, hem de çok üzülecek çünkü makyajsız hiç kimseyle görüşmek istemez.
    Emin (Kendi kendine): Kızından belli!
    Leyla: Ya... Sanırım bu dünyada annem kadar kendine bakan, süse, makyaja önem veren başka biri yok. Bakın anlatayım! Annem sabah uykudan uyanır uyanmaz, geceden kalan yüzündeki sebze kürü maskesini, ılık suyla çıkarmaya başlar. Efendime söyleyeyim, ondan sonra günün durumuna göre yapacağı makyajını seçer ve tam bir saat makyajı ile uğraşır. Ya... Bilmem size söylemiş miydim? Annem, (Yalan) Eski bir ses sanatçısı. O günlerini unutamadı. Her gün sahneye çıkacakmış gibi…
    Emin: (Şaşkın. keser) Demek anneniz eski bir ses sanatçısı?
    Leyla: Evet efendim. (Atar) O nedenle, makyajsız, bakımsız, üstelik tanımadığı biri ile asla karşılaşmak istemez. Annem öyle gördü, öyle yaşadı hep... Ama size söz veririm ki, iyileşir iyileşmez...
    Emin: Demek anneniz de sizin gibi bakımlı ve tabii güzel bir kadın. E, tabii ki... Anasını bak, kızına al... (Fark eder) Yani bu benim deyişim değil ha! Bu bir atasözüdür.
    Leyla: (Zorunlu iltifat) O sizin öngörünüz efendim... Şey... Emin bey... Siz de çok hoş bir adamsınız... Yani şey... Tabii, patronum olmanız, inanın ki, beni çok gururlandırıyor. Ya... Çok gururlandırıyor.
    Emin: (Hoşuna gider. Yavaş yavaş Leyla’ya sokulur) Peki başka?
    Leyla: (Bocalar) Başka mı? (Kendi kendine) Resmen asılıyor... Şey... Başka sorusunu anlayamadım.
    Emin: (Kendi kendine) Bak… Bak… Bak... Cin gibidir! (Yüksek) Yani beni sadece bir patron olarak mı görüyorsun?
    Leyla: E, tabii ki, öyle. Yine de çok teşekkür ederim Emin Bey... Annemle ilgilenmeniz beni çok duygulandırdı. Siz, yalnız iyi bir patron değil, aynı zamanda, çok... (İstemsiz iltifat) Çok iyi bir insansınız...
    Emin: Gelelim esas konumuza?
    Leyla: Esas konu neydi efendin?
    Emin, keser: Dün konuşmuştuk ya?
    Leyla: Dün?
    Emin: Evet, dün...
    Leyla: İnanın ki efendim...
    Emin: Yine dünkü konuştuklarımıza döndüğüm için özür diler, sözümü geri alıyorum. Madem annenize gidemiyoruz, bari yemeğe çıkalım birlikte. (Bir an göz göze kalırlar) Hadi! Her şeyi bırak, çıkalım!
    Leyla: Çıkalım mı?
    Emin: Evet... Hadi! Sabah kahvaltı yapmadığından eminim.
    Leyla: Şey...
    Emin: Şey mey yok Leyla... Gidiyoruz!
    Leyla: E, madem çok ısrar ettiniz...
    Emin: Dün konuştuğumuz konuyu yolda konuşuruz.
    Leyla, kendi kendine: Gene dünkü konu, gene?
    Emin: Dün onca telâştan sonra, konuştuklarımızı unutmanız normal.
    Leyla: Özür dilerim.
    Emin: Özür dileme! Gazeteye duyuru yazdırdım.
    Leyla: Ha, buraya istihdam edeceğiniz eleman için gazeteye...
    Emin: Evet. Edeceğiniz değil Leyla. Edeceğimiz. Bu gün bütün gazetelerde çıktı. Acilen bir dağıtıcı şoför bulmalıyız! Fakat bulacağımız her kimse, biraz hesap kitap bilecek! Açıkgöz olacak! Dürüst olacak! Bu kişiyi kısa sürede bulmamız gerekir çünkü ambarda eşyalar biriktikçe birikti ve dağıtım yapamıyoruz. Bir de, sana bir sürprizim var.
    Leyla: Sürpriz mi?
    Emin: Bu gece, İngiltere’ye gidiyorum.
    Leyla: İngiltere’ye mi gidiyorsun?
    Emin: Evet. İş gereği. Yeni bir bayilik almam söz konusu. Ha, ben hazırlanmak için biraz erken ayrılacağım bu gün. Sen bu saatten itibaren bütün iş yerlerimin tamamında, tek yetkilisi oluyorsun Leyla. Gazetede yayınlanan duyuruyu okuyan buraya koşacak.
    Leyla: Haddim olmayarak size bir şey sormak istiyorum efendim.
    Emin: Sorun tabii, ama öyle efendim mefendim demekten artık vazgeç Leyla!
    Leyla: Kaç gün sürecek seyahatiniz?
    Emin: Üç-beş gün. Ha, belki merak ediyorsunuz, hanımla artık yollarımızı ayırdık. O yoluna, (Elini uzağı gösterir) Ben yoluma (Eli, Leyla’yı gösterir)
    Leyla: Ayrıldınız mı?
    Emin: Evet! Hem de bir celsede.
    Leyla: Şey... Ne zaman oldu?
    Emin: İki gün önce.
    Leyla, kendi kendine: Maşallah çok hızlı koşuyor!
    Emin: Bir şey mi dedin?
    Leyla: ‘Hayırlısı olsun’ mu derler, yoksa ‘geçmiş olsun’ mu?
    Emin: Hayırlısı olacak, hayırlısı! (Kararlı) Leyla! İşleri gözünde fazla büyütme. Sana sonsuz güvenim var. Sen de kendine güven ve kendi iradenle, ben dönünceye kadar ne gerekirse yap. Yani, sen bu konuda tam yetkilisin az önce dediğim gibi.
    Leyla: Yine de endişeliyim Emin Bey...
    Emin, kendi kendine: Gene Bey!
    Leyla: Bu işyeri sizin malınız. Üstelik çok tecrübelisiniz. Size göre burayı yönetmek kolay ama bana öyle gelmiyor. Benim yeterli pratiğim yok. Sizin gibi; burayı, depoları, alacakları-verecekleri... (Es) Üstelik bir de işe adamı alma konusu var. Bu zamanda en zor iş... Bu kasabada kaç dürüst adam var ki?
    Emin: Kadın da olabilir. Hatta olabilir değil, kadın olursa daha iyi olur.
    Leyla: Ben böyle bir sorumluluk almak istemiyorum Emin Bey.
    Emin: Gene Bey!
    Leyla: En iyisi, işi yavaşlatalım. Siz dönünceye kadar... Üç beş günde, fazla bir zararımız olmaz, ama benim yapacağım herhangi bir hata, size çok pahalıya mal olabilir.
    Emin: Leyla! Kendine güven! Sen çok zekisin! (Leyla somurtur) E, hadi! Zamanımız kalmadı. Ben daha bavulumu bile hazırlamadım. Yemekten sonra eve gidip hazırlık yapacağım.
    Leyla: Peki... Çıkalım. Ama izin ver de bir dakikacık aynaya bakayım!
    Emin: Hiç bakmaya gerek yok çünkü her zamankinden daha güzelsiniz bu gün.
    Leyla: Teşekkür ederim. İzninizle! (Lavaboya gider)
    Emin, arkasından bakar, kendi kendine: İzin sizin Leyla anım! İyi iyi... Az da olsa yumuşadı. Artık benden kaçamaz. Kaçmasına asla izin vermeyeceğim. (Leyla lavabodan çıkar ve durur) Ona öyle bir oyun oynayacağım, öyle bir oyun ki, bana hayran olacak, hayran...
    Leyla, keser: Çıkabiliriz Emin Bey!
    (Emin, irkilerek Leyla’ya döner. Yüz yüze kalırlar)
    Emin: H ı hı... Çıkalım! Sana bir şey söyleyeceğim ama kızma!
    Leyla: Bekliyorum.
    Emin: Bu gün bir başka güzelsin Leyla ve nihayet birlikte yemeğe çıkıyoruz. Bu benim için çok önemli.
    Leyla: Emin Bey! Sadece yemeğe çıkıyoruz.
    Emin: …Ama ilk kez oluyor.
    Leyla: (Küskün. Kendi kendine) Evet, ilk ve herhalde son kez olacak.
    Emin: Öfkelendiğin zaman yüzünde güller açtığını biliyor muydun?
    Leyla: Biliyorum. (Kendi kendine) İnşallah bu yemek işten ayrılmama neden olmaz!
    Karanlık
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 4 Mayıs 2010
  2. Dine

    Dine Özel Üye

    1.Perde/2. Tablo
    Leyla-Faruk-Emin-Erkin

    Leyla, masasında. Başı önde ve düşünceli, başını yavaş yavaş kaldırır. Kendi kendine: Of be, of! Böyle bir sorumluluğu ben nasıl sırtlanacağım? Şu istihdam meselesi başıma dert oldu. Yok yok. En iyisi hiç kimseyi işe almamak. Yalan söylerim patrona. Hiç kimse başvurmadı derim. Of be! Of of of! (Bir an düşünür. Cep telefonu çalar) Alo! Ha, Özge! Nasılsın canım? Yok yok.. Yalnızım. Patron yurt dışındadır. Evet. Dün sabah pastanede buluştuk Erkin’le. E, daha ilk görüşmemiz. İyi bir gence benziyor ama erkeklere güven mi olur? Melek gibi zannedersin, birkaç ay içinde şeytan oluyorlar... Hiç sorma… Çok heyecanlandım. Patron mu? Ha... Ona yalan söyledim. Yuttu mu bilemem. Benim patronum bir tuhaftır Özge. Dün apansız İngiltere’ye gitti. Ne bileyim, işi varmış. Ne? Bana? Öyle deme Özge! Adam daha geçen gün ayrıldı karısından. O kırk yaşında ben yirmi beş. Olmaz... (İç odadaki telefon çalar) Yok yok.. Çocukları yok. Özge! Patronun özel telefonu çalıyor... Bakmam lâzım. Ha ha... Patronun telefon hattı ayrı. Mutlaka karısı aradı. Yani eski karısı. Ya ya, iki gün evvel ayrılmışlar. Ben seni sonra ararım. Hadi bay! (Patronun odasına koşar)
    Faruk: (Dış kapıdan başını uzatır. Odaya göz atar ve içeri girer. Ürkek, kendi kendine) Allah Allah! Acaba yanlış yere mi geldim? İçerde biri yok... (İçeri girmek için bir adım atar ve tekrar geri çekilir. Bir süre düşünür ve yeniden bir adım atarak içeri girer. Tedirgin olmasına karşın patronun odasına doğru yürür. Kendi kendine) Bu oda, müdür odası olmalı! Galiba ben yanlış yaptım. Dışarı çıkıp, kapı zilini mi çalsam? Evet evet. Saygı gereği öyle yapmam lâzım. (Hızlı adımlarla dışarı çıkar ve hemen döner) Kapı zili yok. Kapı açık. İçerde kimse yok. Nasıl işyeri bu? En iyisi ben dışarıda bekleyim. (Çıkar)
    Leyla: (İç kapıdan girer. Elinde bir gazete var. Öfkeyle gazeteyi masanın üzerine savurur. Gazete masadan düşer. Kendi kendine) Sersem bunak! Her geçen gün, aklını biraz daha kaybediyor. Bana sorumluluk verecekmiş da... Becerimi ölçecekmiş da... Şunu yapacak, bunu yapacakmış da... Allah kahretsin! Sanki ondan sorumluluk isteyen var. Esas maksadını anlamadığımı sanır... Hıh! Öyle zannet Emin Bey. Sana sonsuz güvenim var deyen adam, daha ilk günden telefona sarılıp; (Taklit) ‘İşler nasıl gidiyor? ‘Sen çok zekisin Leyla. Tuttuğunu koparırısın. O iş yeri benim değil, senindir’ demesine ne denir? Verdiği, vereceği sorumluluk eksik olsun. Gelsin, bir gün bile durmam burada. Hem, gelinceye kadar hiç bir iş de yapmayacağım. Ne adam alırım, ne...
    Faruk: (Girer. Leyla’nın arkası dönüktür. Yumuşak bir sesle) Bayan?
    Leyla: (İrkilir) Aa-ah!
    Faruk: Ö… Öz... Öz... Özür dilerim bayan!
    Leyla: Ama-an! Öyle apansız seslenince...
    Faruk: Çok çok özür dilerim bayan! Kapı açıktı. Aslında zili çalmak istedim ama...
    Leyla: Kapı zilimiz yok bayım. Burası bir iş yeridir. Evet, kapı açık, ama açık olsa bile, kapıya vurmanız gerekmez miydi?
    Faruk: Evet. Haklısınız bayan. Kapıya vurmam gerekirdi. Yani aslında o kadar nezaketimiz var da... Kapıyı açık görünce...
    Leyla: Yoksa siz bulduğunuz her açık kapıdan içeri mi dalarsınız?
    Faruk: Yok. Yok da... Yani burası ev değil bayan. Adı üstünde: ‘İş yeri’. İnsanlar girecek-çıkacak. İş yerinde namahrem olmadığını bilecek kadar tecrübem var.
    Leyla: Nasıl söz o?
    Faruk: Özür dilerim bayan!
    Leyla: Neyse, geliş sebebiniz ne?
    Faruk, dalaşarak odayı gözler: Herhalde yanlış yere gelmedim!
    Leyla: Siz nereye gitmek istiyordunuz?
    Faruk: Burası; ‘Emin Eller Anonim Şirketi,’ ise doğru geldim.
    Leyla: Evet bayım, doğru geldiniz.
    Faruk: Ben de, kendi kendime; ‘acaba yanlış yere mi geldim?’ diye sorup duruyordum.
    Leyla: E, artık kendi kendinize sormaktan vazgeçin de geliş sebebinize geçelim.
    Faruk: Anladım bayan. Şey... Siz, buranın necisiniz?
    Leyla: Şimdi şeceremi mi istiyorsunuz?
    Faruk: Yok yok... Ha, o dediğiniz ne bayan?
    Leyla: Şecere, yani özgeçmiş!
    Faruk: Ha… Yok… İstemiyorum geçmiş falan. (Bir an ne diyeceğini tasarlar) Şey baya-aan!..
    Leyla: Adım, Leyla...
    Faruk: (Sözünü keser) Leyla! Güzel isim. Şey... Benimki de Faruk. Gazetedeki şeyi gördüm ve hemen geldim.
    Leyla: ‘Şey’ dediğin, herhalde, ‘duyuru’ olacak?
    Faruk: Ha... Duyuru... İlan. Gazetedeki duyuruda deniyordu ki…
    Leyla: Yazıyordu. Gazete konuşmaz.
    Faruk: Ha... Çok haklısınız. Tabii ki gazete konuşmaz. Evet bayan. Gazetede şöyle yazıyordu! ‘Emin Eller Anonim Şirketinde, kamyon ehliyetine sahip... ‘Dürüst. Vukuatı olmayan. Az biraz da İngilizce bilen...
    Leyla: (Araya girer) ...sağlıklı, güçlü, biraz hesap/kitap bilen ve otuz yaşını aşmayan...
    Faruk: (Devam eder) ...bir elemana ihtiyacımız var... (Tuhaf bir kahkaha atar) Ee, gerçekten böyle bir elemana ihtiyaç var mı?
    Leyla: Evet bayım var. (Kendi kendine) Var da...
    Faruk: (Bir kez daha tuhaf bir kahkaha atar) Tamam. O adam, işte benim. Tam beni tarif ediyor.
    Leyla: Öyle mi?
    Faruk: Öyle. Kimi görmem gerekir?
    Leyla: Patronu göreceksiniz.
    Faruk: Peki, o nerede?
    (Leyla, konuşmaya çalışır. Faruk devam eder)
    Faruk: Yanına gidebilir miyim?
    (Leyla, konuşmaya çalışır. Faruk devam eder)
    Faruk: Sanırım şu odada olacak! Gideyim mi yanına?
    Leyla: (Yüksek) Gidemezsiniz bayım.
    Faruk: Neden? Ha... Telefonda konuşur?
    Leyla: Yok.
    Faruk: O halde, toplantıda? Erken biter mi toplantısı?
    Leyla: Yok.
    Faruk: Ha, şimdi anladım! Karısı içerde ve...
    Leyla: (Güler... Gülüşü kahkahaya dönüşür)
    Faruk: (Şaşkın) Niye gülüyorsunuz bayan?
    (Leyla’nın kahkahası uzadıkça uzar)
    Faruk: (Şaşkınlığı öfkeye dönüşür. Kendi kendine) Dua et ki, kadınsın! Sana öyle bir şamar atardım ki... Tövbe tövbe!... (Leyla’ya döner) Ha! Galiba hiçbiri değil!
    Leyla: Maalesef söylediklerinizin hiç biri değil.
    Faruk: Ha-aa tama-aam. Vay be! Kafam dondu kaldı apansız. Şey... Affedersiniz! Eşeklik ettim! Buranın patronu sizsiniz!
    Leyla: Bilemedin.
    Faruk: Ne yani, olamaz mı?
    Leyla: (Kahkaha atar ve birden durur. Kendi kendine.) Ben niye gülüyorum ki? (Ciddi) Şey bayı-ıım!
    Faruk: Evet Bayan, Adım Faruk, Soyadım Artçı. Faruk Artçı. Gazetedeki, duyuruya göre, istenen bütün vasıflara sahibim. (Kısık sesle mırıldanır) Birazı eksiktir, ama o kadarı kadı kızında da var.
    Leyla: Anlayamadım?
    Faruk: Yok bir şey bayan... Öyle kendi kendime söylendim.
    Leyla: (keser) Siz, ‘Birazı eksik mi’ dediniz az önce?
    Faruk: Öyle mi dedim?
    Leyla: (Ciddi) Hatırlatayım bayım! Biz alacağımız kişinin, istediğimiz vasıflara tam uygun olmasını isteriz! Tam olmazsa olmaz. Neyiniz tamam, neyimiz eksik?
    Faruk: Sadece bir eksiğim var bayan... İngilizce. O da neden gerekli anlayamadım. Yoksa turist mi gezdireceğim?
    Leyla: Hayır Faruk Tartı Bey!
    Faruk: Yok... Öyle değil. Fa ruk Art çı.
    Leyla: Nasıl bir isim böyle?
    Faruk: Kusura bakmayın bayan, ama ismime lâf kondurmam. Benim adım Faruk Tartı değil. Faruk Artçı. Artçı… Artçı…
    Leyla: Ne demek Artçı?
    Faruk: İlk kez mi duydunuz?
    Leyla: Evet.
    Faruk: Anlatması uzun olur.
    Leyla: Anlamını bilmediğin bir soyadı… Neyse beni ilgilendirmez.
    Faruk: Yok yok, öyle değil. Anlamını bilirim de anlatmak biraz vakit alır. Sonra anlatırım uygun bir zamanda.
    Leyla: Peki öyle olsun. Hiç de güleceğim yoktu.
    Faruk: Konuya gelelim Leyla hanım! Nasıl bir iş, buradaki?
    Leyla: Toptan pazarlama yaparız biz. Konserve, kuru yiyecek, buzlu et, balık çeşitleri.
    Faruk: E, bu dağıtım nereye oluyor?
    Leyla: Bakkal, market, süper market, otel, motel...
    Faruk, düşünür: Anladım. Tam benim işim! (Duraklar) Anladım da, İngilizce bunun neresinde?
    Leyla: Eşeğe binmeden ayaklarını sallama! Daha işe alınmadın. (Emin girer, kıyafet değiştirmiş, sakallı, eski giysileriyle sırtındaki yapay kamburu ile tamamen tanınmaz haldedir. Faruk ile Leyla’nın arasına girer. Faruk, hemen Emin’in önüne geçer. Faruk’a ) Sen biraz yana çekil, yeni gelenle konuşmam gerek.
    Leyla: Buyurun bayım!
    Emin: Gazetedeki ilânı duydum da...
    Leyla: Duydum dediniz.
    Emin: Evet.
    Leyla: Yani sokaktaki herkes bizim iş yerinin alacağı adamı mı konuşuyor?
    Emin: Yok. Duydum ifadesi tabii ki yanlış oldu. Okudum diyecektim de…
    Leyla: Peki... Madem okudunuz herhalde koşulları biliyorsunuz.
    Emin: Evet. Biliyorum ve kendime güveniyorum.
    Leyla: (Kendi kendine) Bu ses kulağıma hiç yabancı gelmiyor, ama...
    Emin: (Kendi kendine) Acaba bu halimle beni tanıyacak mı? Hiç sanmıyorum. Bu halimle tanıması mümkün değil.
    Faruk: Leyla hanım. E, artık patronla görüşsem!
    (Emin, şaşırır. Merak eder. Duvara çekilir kalır ve dikkatlice izlemeye koyulur)
    Leyla: Sabırlı olun Faruk bey. Biraz düşünmem lâzım. Bak bir kişi daha geldi.
    Faruk: Peki neden siz düşünüyorsunuz? Bırakın da patron düşünsün.
    Leyla: Siz hep böyle ukalâ mısınız?
    Faruk: (Hemen toparlanır) Yok Leyla Hanım! Ben melek gibi adamım.
    Leyla: Melek?
    Faruk: Evet, Melek gibiyim.
    Leyla: Peki, telefon numaranızı yazın ve masaya bırakın. Biz sizi sonra ararız.
    Faruk: Yo-ook. Bu numarayı artık yutmam. Bu numarayı üç yıldan beri yaşıyorum. Biliyor musunuz? Bu işle birlikte tam 299 iş yerine başvurdum. Hepsi de bana aynı şeyi söyledi. (Taklit) Yaz telefon numaranı, biz seni ararız! Bu olayı bana artık ters gelir. Lütfen beni patronla görüştürün!
    Emin: ‘Öhö’ Öhö’ (Leyla’ya doğru yürür. Leyla irkilerek döner) Sayın bayan! Sanırım bu adamla da iş için görüşme yapıyorsunuz.
    Leyla, kuşkulu: Evet bayım. Siz de mi iş için geldiniz. Duyuruyu okudum ve şartları biliyorum dediniz az evvel.
    Emin: Evet bayan.
    Leyla: Şimdi iki kişi oldunuz. Peki, kim daha iyi acaba? Sen mi, yoksa ilk gelen mi?
    Emin: Ben?
    Leyla: Siz?
    Emin: Ne oldu bayan?
    Leyla: Şey… Demek kendinize çok güveniyorsunuz.
    Leyla: (Kendi kendine) Allah’ım bu ses... Adınız?
    Emin: Adım Veysel. İstenilen vasıfların hepsine uygun biriyim ve bu işe talibim.
    Leyla: Soyadınız?
    Emin, bocalar: Soyadım şey... Tar… Tar… Tartı. Ya… Soyadım Tartı. Veysel Tartı.
    Leyla: Soyadınızı yeni mi aldınız?
    Emin: Nasıl yani?
    Leyla: Soyadınızı söylerken bocaladınız da…
    Emin: Yok... Bocalamak yok da, apansız sorunca...
    Leyla: (Kendi kendine) Bu adamın sesi, patronun sesinden farksız! (Yüksek) Veysel Bey! Sizinle daha önce görüşüp tanışmadık, değil mi?
    Emin: (Şaşkın, kurnazca) Yo-ook!
    Leyla: Sesinizi birinin sesine benzettim de...
    Emin: Öyle mi? E, insanlar hep çift yaratılır. Bazı insanlar fizik bakımından birbirine benzer, bazılarının da sesleri benziyor.
    Faruk: (Araya girer) Şey, sayın bayan!
    Leyla: (Faruk’a) Siz bekleyin Faruk Bey!
    Faruk: Beklerim Leyla Hanım da… (Çıkış) İlk ben geldim. Beni lütfen patronla görüştürün. Konuşalım. Olumlu olmazsa çıkıp giderim.
    Emin: (Araya girer. Yüksek sesle) Leyla hanım! Ben de, iş için geldim... Umarım ikinci geldiğim için beni yok saymazsınız. Bu gibi işlerin bir sınavı olması gerekir. En azından karşılıklı konuşalım, ama her kiminle görüşeceksek, tek tek görüşelim...
    (Sessizlik)
    Leyla: Siz? Sizin adınız neydi?
    Emin: (Keser) Veysel... Veysel Tartı! Az önce söyledim ya!
    Leyla: Evet anımsadım söylemiştiniz. Veysel Bey!
    Emin: Efendim Leyla anım!
    Leyla: Siz gazetelerdeki duyurumuzu iyice okudunuz ve istediğimiz vasıflara sahip olduğunuz konusunda eminsiniz, ha?
    Emin: Evet Leyla Hanım. Bir İngiliz gibi, İngilizce konuşurum. Ehliyetim ful, yani bütün vasıtalar ve uluslar arası. Tam beş yıl böyle bir işte çalıştım.
    Faruk: (Çıkış) Bayım! Ben de bu iş gibi bir işte, on yıl çalıştım.
    Emin: Bayım! Siz hattan çıkar mısınız?
    Faruk: Siz hattan çıksanız daha iyi olmaz mı?
    Emin: Siz bilirsiniz! İster hattan çıkın, ister çıkmayın! Sonuçta bu işe ben gireceğimden eminim.
    Leyla: Bu kadar emin olmayın Veysel Bey!
    Faruk: Bayan! Beni artık patronla görüştürür müsünüz?
    Leyla: Görüştüremem.
    Faruk: Neden?
    Leyla: Az önce söylediğim gibi biraz düşünmem lâzım.
    Faruk: Çok düşünmek insana zarardır Leyla hanım. Az önce de söyledim. Bırakın da patron düşünsün.
    Leyla: Olmaz dedim Faruk Bey! Bana Leyla Körüklü derler. Leyla Körüklü düşünür. Düşünür ve doğruyu bulur. (Kendi kendine) Ne lâf ettim be?
    Faruk, öfkeli: Çattık vallahi! Leyla Kömürcü Hanım, beni oyalamayın! Kestirmeden yapın işinizi! Şimdi beni patronunuzla, görüştürecek misiniz, yoksa?
    Leyla: Yani, şimdi beni tehdit mi ediyorsunuz?
    Faruk: Ne? Tehdit mi? Yok... Hâşâ...
    Leyla: Kömürcü değil. Körüklü. Aklınız biraz kıt galiba.
    Faruk: (Öfkelenir. Kendi kendine) Ama olmaz ki böyle! Bu bir hakaret!
    Leyla: Siz biraz da sabırsızsınız galiba?
    Faruk: Ben ilk geldim. Önce beni görüştürün şu patronla!
    Leyla: Siz niye acele ediyorsunuz? Bu aceleciliğinizin bir nedeni var mı?
    Faruk: Nedeni yok bayan.
    (Emin, öksürür)
    Leyla: (Veysel’e döner) Siz galiba bir şey söyleyeceksiniz!
    Emin: (Leyla’nın yanına gider, kısık sesle) Onu gönderin! Bu işe uygun değil.
    Leyla, kısık sesle: Sen ne hakla karışıyorsun!
    Emin, öfkeli, dişlerini sıkarak: Karışırım!
    Leyla: Ne hakla?
    Emin: Hak?
    Leyla: Evet. İşime karışılmasını hiç sevmem. Otur sıranı bekle!
    Emin: Şey bayan! Beni yanlış anladınız galiba.
    Leyla: Kes sesini! Daha işe alınmadan böyle davranırsanız, işe alındıktan sonra nasıl davranacağınızı şimdiden kestirebilirim. Neyse, siz dışarıda biraz bekleyin. Beş on dakika sonra sizi tek tek çağıracağım. (Çıkan olmaz) E, hadi!
    Emin: Şey…
    Leyla: Lütfen çıkın! (Çıkarlar. Leyla tedirgin. Kendi çevresinde döner dolaşır.) Of be! Delireceğim, vallahi delireceğim! Özge! Özgeyi arayım! (Telefon numaralarını çevirir) Alo! Özge, nasılsın? Ben hiç iyi değilim Özge. İş için iki kişi geldi. İşe hangisini alacağıma karar veremiyorum. Biri ukala, diğeri yüzsüz… Sürpriz mi? Ne bu sürpriz? Öyle ya? Sürpriz olunca söylenmez, adı sütünde… Tamam, da elimde değil. Çok büyük bir sorumluluktur işe adam almak. Hata yapmaktan korkuyorum. Erkin sana mı geldi? Peki, niçin geldi? O da mı sürpriz? Peki, öyle olsun Özge. Kapatmam lazım. Yine ararım. Hadi bay.
    (Erkin girer. Leyla’nın sırtı dönüktür, döndüğünde Erkinle karşı karşıya kalır)
    Leyla, kısık sesle: Erkin!
    Erkin, Leyla’yı tanımaz gibi davranır: Merhaba! Şey sekreter hanım! Gazetedeki duyuruyu okudum... Ve... Ve kendimi bu işe uygun gördüm!
    Leyla: (Bocalar) Ne? Ne işi?
    Erkin: Burada bir münhal olduğunu gazetelerden okudum. Bu iş tam bana göre.
    Leyla: Çok şaşırdım Erkin!
    (Faruk ile Emin içeri girerler. Erkin fark eder. Leyla fark etmez)
    Erkin: Neden şaşırdınız Sayın Baya-aan!
    Faruk: Bayanın adı, Leyla Körüklüdür bayım.
    Erkin: Leyla Körüklü! Siz herhalde buranın sekreteri oluyorsunuz sayın bayan. Patronu görebilir miyim?
    Faruk: (Öfkeli) Göremezsiniz!
    Emin: (Faruk’a) Sen ne diye her şeye maydanoz oluyorsun?
    Faruk: Herkesten önce ben geldim bayım. Dolayısıyla patronu, ilk ben görmem gerekir.
    Leyla: Lütfen susar mısınız?
    Emin: Kes sesini be adam! Cak cak cak! Diline hâkim olsana!
    Leyla: Lütfen Beyler! (Erkin’i tanımazmış gibi davranır) Sizin adınız?
    Erkin: Ne? Adım mı? (Çevresine bakınır) Ha… Adım Erkin. Soyadım Dumanlı.
    Leyla, odanın iç köşesine yürür. Yüksek: Erkin Bey!
    Erkin, koşarak yanına gider: Efendim Leyla hanım!
    (Emin, biraz uzakta durur. Konuştuklarını dinleyebilmek için kulak kabartır)
    Leyla, kısık sesle: Niçin geldin buraya?
    Erkin, kısık sesle: Özge önerdi. Çıktım geldim.
    Leyla, Erki’nin yanından kaçarak, yüksek: Ama siz hâla okuyorsunuz Erkin Bey?
    Erkin: Evet. İşletme okuyorum ve bitirmeme çok az kaldı.
    Emin, kinayeli ve yüksek: Demek İşletmeyi artık fakültelerde okutuyorlar! Vay be! Eskiden öyle bir eğitim birimi yoktu. Bütün işletmeciler alaylıydı ama süperdiler. Adamı öyle bir işletiyorlardı, öyle bir işletiyorlardı ki...
    Erkin: Bayım! (Emin döner) Bu bir espri mi, yoksa siz de alaylı bir işletmeci misiniz?
    Emin: Bana bak genç adam, ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, yoksa ben mi duyurayım?
    Leyla, Emin’e döner: Siz bu işe uygun değilsiniz bayım... Çünkü siz öfkeli bir adamsınız. Öfkeli insanlar kamyon kullanamaz!
    Faruk, sevinir, kendi kendine: Yaşasın! Elde var bir... (Erkin’i gösterir) Bu yeni gelen de çaylak... Bir ben kaldım. (Yüksek) Leyla anım! Düşündüm düşündüm de…
    Emin: Çok düşünme Faruk! Çok düşünenler zaman zaman aklına şey yapar…
    Faruk: Siz susun Veysel Kantar bey!
    Emin: (Üzerine yürür) Bana bak!
    Leyla: Hop hop! Rahat durun, hepinizi kovarım!
    Faruk: Ben tek kaldım ve artık patronla görüşmeme lütfen izin verin.
    Leyla, Emin’i işaret eder. Emir verir gibi sert: Sen!
    Emin: Ben mi?
    Leyla: Evet sen... (Anımsamaya çalışır) Veysel Tartı. Dışarıda bekleyin! Siz de Faruk Bey! Biraz sonra, sizi tek tek çağıracağım. Ha, bu kez çağırmadan içeri gireni evine gönderirim!
    Emin: Benim bu karara itirazım var Bayan Leyla Körüklü!
    Leyla: Zorluk çıkarmanıza gerek yok Veysel Bey.
    Emin: Peki öyle olsun ama haksızlık oluyor, dikkatinizi çekerim... (çıkar)
    Leyla: (Sert) Faruk Bey! (Dışarıyı gösterir)
    Faruk, kendi kendine: Yazık! Çok yazık. İlk ben geldim ama burada da kayırma var, torpil var, üstelik yönetim beceriksizliği de var...
    Leyla: Faruk bey! Lütfen dışarıda bekleyin!
    Faruk: Leyla anım! Sizce şansım yüzde kaç?
    Leyla, dişlerini sıkarak üzerine yürür: Dışarıda bekle dedim!
    Faruk: Tamam tamam! Çıkıyorum. (Çıkar)
    Leyla: Şimdi söyle bakalım! Buraya gelişinizin nedeni, gerçekten iş mi?
    Erkin: Anlatayım. Sabah Özge aradı. Patronun İngiltere’ye gittiğini ve yalnız olduğunuzu söyledi. Ayrıca şirkette istihdam edilecek bir kişinin vasıfları hakkında konuştuk. Bildiğin gibi, ben işletme okuyorum ve iki-üç ay sonra diplomamı alarak hayata atılacağım.
    Leyla: E, peki... Buraya alacağımız kişinin nasıl bir iş yapacağını da, Özge söyledi mi?
    Erkin: Evet, söyledi.
    Leyla: Ve sen bu işe talipsin, ha?
    Erkin: Eğer uygun görülürse, neden olmasın?
    Leyla: Hani sizin kazancınız iyiydi.
    Erkin: Annem öğretmen, babam memurdur. Şimdiye kadar geçim sıkıntısı yaşamadık çok şükür. Benden başka iki ablam var. İkisi de evli. Ben iki ay sonra okuldan mezun olacağım ve iş arayacağım. Benim okuduğum bölümden mezun olan ve açıkta kalan yüzlerce, hatta binlerce işsiz arkadaşım var. Tabii ki, kendi dalımda bir iş bulmamın zor olacağını biliyorum ve iş bulmada acele ediyorum çünkü çok güzel bir kıza âşık oldum ve onunla evlenmek istiyorum. İş bulma konusunda acele etmemin sebebi bu. Sevdiğim kız, şu anda iyi bir iş yerinde sekreter. E, ben de bir iş bulmak ve çalışmak zorundayım. Günümüzde, iş aslanın ağzında... Oturup beklemekle iş ayağımıza gelmez, biz işin ayağına gitmek zorundayız.
    Leyla: Demek yeni tanıdığınız o güzel kıza âşık oldunuz, onunla evlenmek istiyorsunuz ve o nedenle iş arıyorsunuz, ha?
    Erkin: Evet.
    Leyla: Ama hâlâ okuyorsunuz. Hem iş, hem okul, nasıl olacak?
    (Emin kapı eşiğinden uzanıp konuşulanları dinler.)
    Erkin: Benim için sorun olmaz.
    Leyla: Erkin! Buranın patronu istihdam ettiği personelin suyunu sıka sıka posaya çevirir. Sınavlar başladı, başlayacak... E, nasıl olacak bu iş?
    Erkin: O benim sorunum Leyla Hanım.
    (Emin girer. Leyla’nın sırtı dönüktür.)
    Leyla: Erkin! Sen en iyisi çık git. Bu gün işe başvuranların hepsi ile tek tek konuşmam lâzım. Bu gün, kimi alacağıma karar vermem zaten mümkün değil. Yarın sabah, geçen gün kahvaltı yaptığımız yerde, (Emin tedirgin olur) saat sekizde buluşur, kahvaltıyı beraber yaparız. Bu arada iş konusunu da konuşuruz. (Bu arada Emin’in içeri girdiğini fark eder) Sizi çağırdığımı hatırlamıyorum Veysel Bey.
    Emin: Dışarısı soğuk. Yağmur da başlıyor.
    Erkin: Önerinizi kabul etmesem, bana darılır mısınız?
    Emin: Leyla anım!
    Leyla, döner: Efendim.
    Emin: Bu genç akrabanız mı?
    Leyla: Sizi neden ilgilendiriyor?
    Erkin: Bana bak efendi! Biraz terbiyeli olur musunuz?
    Emin, Öfkelenir ama belli etmemeye çalışır: Yani, tabii ki bana düşmez ama bu gence torpil yaptığınızı düşünüyorum. Burası devlet dairesi değil! Burası özel bir iş yeridir. Burada torpil olmaz, olmamalı!
    Erkin: Size ne? Leyla Hanım! Ben gidiyorum. Öğleden sonra uğrarım.
    Leyla: Tamam. Git.
    (Erkin çıkar)
    Emin: (Arkasından uzağa) Burada sen tek değilsin bayım!
    Faruk: Hah! Bak bu konuda haklısın Veysel… Yani sen madem Faruk olarak hitap ediyorsun bana, ben de Veysel diye hitap edebilirim.
    Emin: Edebilirsin Farukçuğum.
    Emin: Ha… Şimdi esas konumuza gelelim!
    Faruk: Gelelim Veyselciğim.
    Emin: Bu münhala üç aday var. Bu üç adayın en şanslısı benim. Ha, neden diye soracaksınız. Hemen cevaplayım: Birincisi Erkeğim… İkincisi, Ehliyetim ful. Üçüncüsü yabancı dilim var.
    Faruk: E, biz neyiz Veysel Bey. Erkek olduğumu nasıl kanıtlarım size? Benim yabancı dilim yok tabi. Benim dilim hasbi has Türk dili… İşte! (Dilini çıkarır) İşte! İşte!
    Leyla: Beyler! Lütfen dışarı çıkar mısınız?
    Emin: Kendi adıma konuşuyorum. Ya çıkmazsam?
    Leyla: Ben de, polis çağırmak zorunda kalırım.
    Emin: Polis mi?
    Leyla: Evet, artık sabrım kalmadı. Polis çağırmaya beni zorlamayın!
    Emin: İstersen çağır!
    Leyla: Küstahlık hiçbir şekilde üstünlük sağlamaz Veysel Bey. Burada haksızlık yok.
    Faruk: Yani Veysel bey, bu dediklerin beni de kırdı ama dilin kemiği yok derler.
    Leyla, birden parlar: Yeter! Yeter! Çıkın! (Daha sert) Çıkın!
    Emin: Yani sizin bu kadar öfkeli bir tavır takınacağınızı hiç ama hiç tahmin etmemiştim Leyla Hanım.
    Leyla: Çıkın dedim size! (Çıkarlar. Kendi kendine) Allah kahretsin! Bu ses bana hiç yabancı gelmiyor. Kim bu adam? (Leyla bir süre kendi çevresinde döner. Öfkeyle masaya oturur ve telefon numaralarını çevirir) Alo! Özge! Delireceğim. Erkin’i niçin gönderdin? Konu mu açıldı? Ee? İş konusunu sen söylemişsin, o da… Olmaz Özge! Erkin’i buraya alamam. Patron Londra’dan döner dönmez, beni de kovar onu da… Aman be Özge! Ne yapacağıma karar veremiyorum. Hiç kimseyi almayım diye düşünürüm. Evet, evet öyle yapacağım. Şimdi hepsini göndereceğim. Göndereceğim diyorum ama depolar erzak dolu, dağıtılacak o kadar malımız var ki!.. Of be of! Kapatıyorum. Sonra gene ararım. (Telefonu kapatır ve başını masasına koyup düşünür. Melek girer. Çok güzel giyinmiş ve oldukça bakımlı güzel bir kadındır. Kesik kesik öksürür. Leyla doğrulur.)
    Melek: Merhaba! *******
    Leyla: Buyurun bayan!
    (Faruk ile Veysel, kapı eşiğine gelir ve yarı bellerine kadar içeri uzanırlar)
    Faruk: (Kendi kendine) Vay vay vay!
    Emin: (Kendi kendine) Uf uf uf! Allah neler yaratmış be!
    Melek: (Canı sıkılır) Bir şey sorabilir miyim?
    Leyla: Evet. Buyurun!
    Emin: (İçeri dalar, yüksek) Evet bayan! Sorabilirsiniz.
    Faruk: (İlgili) Kime soruyorsunuz bayan?
    (Leyla şaşkın. Ne yapacağını bilemez. Öfkesi arttıkça artar)
    Melek: Herkese... Bilen yanıtlasın lütfen! Burası orası mı?
    Emin: (Dalga geçer) Evet. Orasıdır bayan! Orasıdır orası olmasına, ama sizin neresini kast ettiğiniz önemli.
    Melek: (Düşünür) Ha ya… Neydi neydi? Hay Allah! (Anımsamaya çalışır) Şey... Limitet şirketi miydi ne? Evet evet. O gibi bir şeydi ama... Ha, tamam, anımsadım: ‘Emin Eller Anonim şirketi!’ burası mı?
    Emin: Tam üstüne bastınız bayan! (Melek, çığlık atarak koltuğun üstüne fırlar. Şaşkınlık) Ne oldu bayan? Burası o dediğiniz şirket. Tam üstüne bastın dedik söz gelimi. (Melek, çığlık atarak koltuktan yere fırlar. Faruk kahkaha atar)
    Erkin girer: Ne oluyor burada?
    Faruk: Tam üstüne bastın bayım!
    (Melek, çevresine bakınarak Leyla’nın yanına gider)
    Leyla: Tikin mi var senin?
    Melek: Hı hı! Beş-altı yaşlarından beri…
    Leyla: ‘Üstüne bastın’ size neyi hatırlatır?
    Melek: Yılanı. Ayağıma dolanmış o yaşlarımda. Zahiri olmayan bir yılanmış ama ben çok korktum ve o günden bu güne, o lâfı her duyduğumda…
    Leyla: Anladım. İş için mi geldiniz?
    Melek: Evet... Adım Melek, Soyadım Taştan.
    Faruk: Melek ismi güzel de, Taştan biraz tuhaf geldi bana?
    Melek: Olabilir bayım! Ben adımı da, soyadımı da çok seviyorum.
    Emin: (Yüksek) Herkes adını soyadını sever. Siz de buradaki münhal adayı mısınız?
    Melek: Evet. Böyle zarif, incecik, dokunsan kırılacak misali belime, incecik kollarıma bakmayın! Benim uluslar arası ve bütün vasıtaları kapsayan ehliyetim var. Beş yıl İngiltere’de, üç yıl Almanya’da, iki yıl da İspanyada yaşadım ve hep tır sürdüm, dağıtım yaptım.
    Faruk: (İnanmamış bir tavırla) Yaşınız kaç bayan?
    Emin: E, ayıp be Faruk! Kadınların yaşı sorulmaz bilmiyor musun?
    Leyla: Yeter! Burada soruları yalnız ben sorarım!
    Faruk: Size hak veriyorum Sayın Körüklü. Kızın yaşı, olsa olsa 20… Ya da 22… Hadi bilemedin 25…
    Emin: Haklısınız Faruk. Ne zaman uluslar arası ve ful ehliyete sahip olduğunu anlamak zor.
    Melek: Buranın gerçek sorumlusu kim?
    Emin: Şu karşınızdaki bayan!
    Faruk: Leyla hanım! Ben iddiaya girerim ki, bu Melek Taştan Hanım kamyonun kapısını bile açamaz.
    Emin: Ha… Bana da öyle geliyor.
    Leyla: Sizi kim çağırdı içeri? Az evvel ben sizi dışarı çıkarmamış mıydım? Çıkın… Cıkın… Çıkı ıın!
    (Leyla, birden sarsılır ve düşecek gibi olur. Solukları hızlanır. Melek fark eder)
    Melek: Leyla Hanım! Buralarda su var mı?
    (Leyla eli ile kapıyı gösterir)
    Melek: Su getireyim mi?
    (Leyla başını sallar. Melek, iç kapıya doğru koşar. Kapı eşiğinde durur. Döner Leyla’ya bakar. Leyle başını sallar. Melek odaya girer. Leyla derin soluklarla kendini toparlamaya çalışır. Melek elinde bir bardak suy ile döner)
    Melek: İçin Leyla Hanım.
    Leyla: (Suyu içer. Kendini toparlar) Oh be!
    Melek: Otur Leyla Hanım! İsterseniz bir bardak daha getireyim.
    Leyla: Ha ha… Getir.
    (Melek iç odaya koşar ve su ile hemen döner)
    Melek: İç Leyla Hanım! İç iç!
    Leyla: Sabahtan beri, öyleydi-böyleydi… Şekerim düştü sanırım.
    Melek: Öğleni geçti.
    Leyla: Geçti ya… Melek! Öğle yemeğini beraber yer miyiz?
    Melek: Yeriz de, dışarıdakiler ne olacak?
    Leyla: Ne olacaksa olsun.
    Melek: Bana torpil yapacağını sanacaklar. Ben torpil istemem. Hakkımsa işe girer çalışırım, değilse başka işe başvururum.
    Leyla: Hadi Melek! Gidelim. Biraz daha burada kalırsam delireceğim.
    Emin, girer: Bir karar vermeden bu kapıdan çıkamazsınız bayanlar.
    Leyla: Bana bak Veysel Bye! Ben bildiğin karılardan değilim. Şimdi saçını başını yolar, seni kan revan içinde bırakırım bilesin!
    Emin: (Yana çekilir) Vay vay vay!
    Leyla: Vay vay vay, ya… Biz yemeğe çıkıyoruz. Saat üç gibi gelirsiniz. Kararımı o zaman vereceğim. Hadi Melek, yürü.
    Karanlık
    1.Perdenin sonu
     
  3. Dine

    Dine Özel Üye

    2. Perde/1. Tablo
    Leyla-Emin-Faruk-Melek-Erkin
    Yer aynı. Leyla masasında oturur. Başını elleri arasına almış, düşünüyor. Yavaş yavaş başını kaldırır, çevresine bakınır ve telefonun tuşlarına basar.
    Leyla: Alo! Ha, Özge! Bu gece sana geleceğim. Kaçta evde olursun? Olur. Hiç sorma Özgeciğim! Ne kadar kafası oynak varsa benim başıma toplandı. Erkin’in de kafası oynaktır. (Emin girer ve kapıda bekler) Daha okulu bitirmedi, bir ay sonra sınavları başlayacak, bizim şirkete işçi olmaya kalkışıyor. Sen bizim patronu tanımazsın Özge. E, vallahi onu bir gün bile tutmaz burada. Ha, aralarında hanım bir kız var. Onu almaya düşünürüm. Bütün vasıtaları kapsayan ehliyeti var. Üç yabancı dil biliyor. Dünyayı gezmiş bir kadın. (Arkasında birileri olduğunu hisseder ve döner) Neyse… Kapatmam lâzım. Bu akşam görüşürüz Özge… Ha… Buyurun Veysel Bey!
    Emin: Şey Leyla Hanım! Çok çok çok özür dilerim. Sana karşı biraz…
    Leyla: Sorun değil Veysel Bey. Fakat bilesiniz ki, diğer adaylara göre, puanınız yarı yarıya düştü.
    Emin: Yapmayın Leyla anım! Vallahi bu işe çok ama çok ihtiyacım var.
    Leyla: Diğerlerinin de var.
    Emin: Ama benim, çok çok çok ihtiyacım var!
    Faruk, girer: Tuh be! Gene geçildik.
    Leyla: Daha geçilmediniz Faruk Bey!
    Faruk: Demek biraz da olsa şansım var Leyla Hanım, ha?
    Leyla: Dörtte bir…
    Faruk: Ne? E, olmadı be Leyla anım!
    Emin: Faruk! Nasıl konuşuyorsun öyle? Koskocaman sekretere sen nasıl ‘be’ diye hitap ediyorsun?
    Faruk: Ben Leyla Hanıma ‘be’ mi dedim?
    Emin: Evet. ‘be’ dediniz.
    Faruk: Özür dilerim! Vallahi da billâhi da farkında değilim. Vay ağzım dilim kurusun vay! Ben nasıl böyle bir hata yaparım…
    Emine: Kesin tartışmayı!
    Faruk: (Diz çöker) Ne olur affet beni Leyla Hanım. Dilim ağzım kurusun farkında olmadım, yoksa öyle bir lâf ağzımdan çıkar mı?
    Leyla: Tamam tamam sorun yok.
    Emin: Leyla Hanım! Bir soru sorabilir miyim?
    Leyla: Sorabilirsiniz Veysel Bey.
    Emin: Faruk kardeşime kaç puan kestiniz?
    Faruk: Ne? Puan mı? Nasıl? Ne gibi? Neden?
    Leyla: (Yüksek) Kesin!
    Melek, girer: Merhaba! Geciktim mi?
    Faruk: E, biraz geciktiniz tır şoförü Melek Hanım.
    Leyla: Yok yok. Tam zamanında geldiniz Melek Hanım.
    Emin: Leyla Hanım!
    Leyla: Gene ne var Veysel Bey!
    Emin: Size bir şey sorabilir miyim?
    Leyla: (Bıktın) Sorun bakalım!
    Emin: Şu masanın üstündeki paket, daha önce de orada mıydı?
    Leyla: (İrkilir) Paket mi? (Bakınır)
    Emin: Şu paket işte!
    Leyla: Yok!
    Emin: E, acaba kim getirip koydu bu paketi?
    Leyla: (Korkulu) Bilmem!
    Faruk: Leyla Hanım! Acaba sizin, ya da patronun bir düşmanı var mı?
    Leyla: Ne düşmanı? Ne demek bu?
    Emin: Şey… Acaba benim düşündüğümü siz de mi düşünüyorsunuz?
    Melek: Nasıl yani?
    Faruk: İçinde ne var?
    Emin: Çiçek mi, yoksa bomba mı?
    Melek: Bomba mı?
    (Leyla, masanın yanından kaçar. Diğerleri de korku içinde masadan uzaklaşırlar.)
    Erkin, girer: Merhaba!
    Leyla: Geri dur Erkin!
    Erkin: Ne oldu?
    Faruk, kulağına eğilir duyulacak şekilde: Masanın üzerinde bir paket var. Pakette ne var kimse bilmez, üstelik kimin koyduğunu da kimse görmedi.
    Erkin: Ne yani şimdi bu pakette bomba mı var?
    Emin: Olabilir de, olmayabilir de... Ne zaman, kimin tarafından oraya koyduğunu bilemeyiz. E, doğal olarak içinde ne olduğunu da bilemeyiz.
    Leyla: Benim bir tek arkadaşım var.
    Erkin: (Gururlanır. Gülümser. Kendi kendine) O da benim.
    (Leyla, korkarak masaya yaklaşır, çantasını masanın üstünden kapar ve geri kaçar. Çantasını aceleyle açar, cep telefonu alır ve hemen numaralara basar. Herkesin gözü Leyla’da)
    Emin: Polisi mi aradın?
    Leyla: Aç be! Aç şunu! Ha, Özge! Sen bu gün bizim ofise geldin mi? Ne? Demek gelmedin ha? Yok. Bir şey olmadı Özge. Yok yok. Buraya gelmene gerek yok. Hırsızlık falan da yok Özge. Tamam kapatıyorum. Sonra gene ararım.
    Melek: Polisi arasak?
    Faruk: Ya pakette çiçek ve ya bir hediye varsa?
    Erkin: Varsa var! Polis çağıralım!
    Emin: İyi bir düşünce değil.
    Erkin: Neden?
    Emin: Bence pakette, güzel bir hediye var ve bu hediye Leyla Hanıma gelmiştir.
    Erkin: E, öyleyse paketi açalım.
    Melek: Ya içinde bomba varsa?
    Faruk: Olabilir.
    Leyla: Bunu buraya ne zaman, nasıl ve kim koydu. Ben Melekle yemeğe gittiğimizde her tarafı kapatıp, kilitlemiştim ve döndüğümde, anahtarımla açarak içeri girdim. Patron Yurt dışındadır. Sanırım karısı da yurt dışındadır… Yani eski karısı.
    Erkin: Siz dışarı çıkın, ben çantayı açayım.
    Leyla: Olmaz!
    Emin: Peki, siz çıkın, ben açayım!
    Faruk: Olmaz! Siz çıkın ben açayım şu paketi!
    Melek: Maalesef ben öyle öneri sunamam arkadaşlar. Hayatımı boş yere riske atamam.
    Faruk: Leyla Hanım! Şu üç kişinin puanları ne kadar arttı?
    Leyla: Hiç!
    Emin: Şimdi olmadı Leyla Hanım. Üç kişi canı pahasına, fedakârca sizin için…
    Leyla: Ben hiç kimseden paketi açmasını istemedim. Hiç kimse de açmaya heveslenmesin! Bu hediye mi, yoksa bomba mı bilemeyiz. Bomba da olsa, çiçek de olsa hediye, hediyedir. Bu paket bana geldiyse… Tamam. Şimdi anladım. Bu işi Patronumun karısı yaptı. Yani eski karısı. Neden mi yaptı? Patron, ondan birkaç gün önce ayrıldı. İngiltere’deydi. Gizlice geldi ve…
    Emin: Senaryo güzel Leyla Hanım ama ufak bir ayrıntı var.
    Faruk: Ayrıntı mı?
    Melek: Nasıl bir ayrıntı?
    Erkin: Patron karısından ayrılmışsa, karısına… yani eski karısına anahtarı kim verdi?
    Leyla: Doğru. Ben iki yıldan beri burada çalışıyorum ve patronumun eski karısının buraya geldiğini hatırlamıyorum. Eminim ofisin yerini bile bilmez.
    Emin: Kendi senaryonuzu kendiniz yok ettiniz. Peki, patron İngiltere’de demiştiniz?
    Leyla: Evet. Londra’da.
    Emin: Bu ofisin anahtarı başka kimde var?
    Leyla: Bir anahtar bende, bir de patronda var. Başka kimsede yok.
    Emin: Patronun kesin olarak İngiltere’ye gittiğinden emin misin?
    Leyla: Eminim. Eminim çünkü Kıbrıs’ta olsa, bir saniye bile ofisten ayrılmazdı. İşine düşkündür. Üstelik para kazanmayı çok seviyor. O Kıbrıs’ta olacak da, burada olmayacak ha? Asla olamaz! İmkânsız!
    Faruk: Polisi aramaktan başka çaremiz yok.
    Erkin: Bence de…
    Melek: E, neden aramıyoruz ki?
    Emin: Aramıyoruz çünkü polis geldiğinde paketi olduğu yerde patlatacak. Eğer içinde bomba varsa, bina olduğu gibi havaya uçacak. Peki, Leyla Hanım bunun hesabını nasıl verecek, bu bir… İki, ya pakette Leyla anıma bir hayranı tarafından hediye sürprizi yapmışsa… Örneğin şu paketin içine, cici bici iç çamaşırları konduysa?
    Erkin: Lütfen ağzını bozma… Veysel Bey!
    Leyla: Benim öyle bir dostum, arkadaşım yok… Veysel Bey! Şey… Bomba konusunda bilgi sahibi olan biri var mı aramızda?
    Melek: Ben biraz anlarım. İspanya’da iken, bir kursa katılmıştım.
    Erkin: Nasıl bir kurs?
    Emin: Yoksa terörist miydin?
    Melek: Terörist mi? Ne ilgisi var? Ben sivil savunma eğitimi almıştım.
    Leyla: Eğer bu paketi ellemesek ve olduğu gibi bıraksak, ne zaman patlar?
    Faruk: İçindeki bombaya ve düzenine bağlıdır.
    Emin: Uzaktan patlatılabilinir. Bir baskı gördüğünde patlayabilir veya üstündeki ağırlığı alındığında patlayabilir.
    Melek: Oho ho! Bu konuda, siz benden daha fazla bilgi sahibisiniz galiba?
    Emin: Eh… Biraz bilgim var. Askerliğimi Komando olarak yaptım. (Az ara) Leyla Hanım!
    Leyla: Efendim Veysel Bey!
    Emin: Patron ne zaman dönecek?
    Leyla: Üç gün sonra dönecek.
    Faruk: Üç gün…
    Leyla: Neden sordunuz Veysel Bey?
    Emin: Üç gün ofisi katabilirsiniz.
    Erkin: Peki ne olacak?
    Melek: Ya üç gün içinde patlarsa?
    Faruk: Kimse dokunmazsa patlamaz.
    Emin: Ya patlarsa?
    Melek: Patlarsa patlasın be! Biz burada ne bekliyoruz ki?
    Leyla: Siz çıkabilirsiniz.
    Faruk: Seni yalnız bırakacağımızı sanıyorsan aldanırsın Leyla Hanım.
    Erkin: Bravo Faruk abi! Biz de seninle kalacağız Leyla Hanım.
    Emin: Münhal işi ne olacak?
    Melek: Önce iş yerini kurtaralım, münhalı sonra düşünürüz.
    Leyla: Çıldırmak hiçtendir. Neden bu belâlar hep beni bulur?
    Erkin: Herkes gitse bile ben hep seninle olacağım Leyla!
    Emin: Erkin! Ne bu laubalilik?
    Erkin: Sana ne?
    Leyla: Evet Veysel Bey! Sana ne?
    Emin: Sanırım sizin aranızda bir yakınlık var.
    Erkin: Varsa var.
    Melek: E, sana ne oluyor Veysel Bey?
    Emin: Aynı işte olmaz öyle şey! Hele biri yönetici, biri yönetilen olursa hiç olmaz. Neden mi? Cevaplayım: Çünkü ne yönetici yöneticiliğini yapabilir, ne işçi işini.
    Leyla, ağlamaklı: Yeter artık Veysel Bey, yeter!
    Emin: Patronuna nasıl hesap vereceksin bilemem.
    Erkin (Emin’in üzerine yürür) Kes sesini be adam!
    Faruk: Gençler haklı Veysel.
    Emin: Buranın patronu tanıdığımdır.
    Melek: E, sen de kaşınıyorsun be Veysel Bey! Leyla’nın yerinde ben olsam, bu kadar sabırlı olamazdım.
    Emin: Sorumluluk almak her babayiğidin harcı değil. Ufacık bir tehlike oluştuğunda sorumluluğu unutup kaçmak doğru bir hareket mi?
    Leyla, ağlamaklı: Ben sorumluluk istemedim Veysel bey! Benim patronum Manyağın tekidir. Yaşı elliye varıyor ama o çapkınlık peşinde. Bu yaşına rağmen beni tavlamaya çalışan manyak bir patrondur o. İngiltere’den dönsün, hemen istifa edeceğim. Bundan sonra ne iş isterim, ne sorumluluk. Ha… Hiç kimseyi işe almayacağım. Üç gün sonra gelecek. Siz de gelirsiniz. Kimi beğenirse seçsin alsın.
    Faruk: Yapmayın be Leyla Hanım! (Emin ter bir bakış atar) Ha… Gene dilim sürçtü. Leyla Hanım özür dilerim. Çok çok çok özür dilerim. Hay ağzım dilim kurusun..
    Leyla: (Yüksek öfkeli) Herkes dışarı çıksın! Lütfen çıkın! Yalnız kalmak istiyorum. (Faruk ile Melek çıkış kapısına yürürler.)
    Erkin: Ben de mi çıkayım?
    Leyla: Sen de…
    Emin: Ben de mi?
    Leyla: Esas sen çık! Yüzünü bile görmek istemiyorum.
    Emin: Ya paket? Paket ne olacak?
    Leyla: Karışmayın siz!
    Emin: Ya patlarsa?
    Leyla: Patlasın Emin bey. Patlasın. Umurumda bile değil. (Ağlayarak çığlık atar) Çıkın! Hepiniz gidin buradan! (Emin ile erkin de dış kapıya kadar yürürler. Leyla masasına yürür. Pakete iyice yaklaşır. Bir süre pakete bakar. Sonra hızlı bir şekilde telefonun tuşlarına basar) Alo! Özge! Özge! Çok kötüyüm Özge. Yok, yalnız değilim. Yalnız değilim ama yalnız kalmam gerekir. Nedenini sorma! Yok, yok senin buraya gelmene gerek yok. Kendine iyi bak Özge. Ben çok kötüyüm, çok. Kapatıyorum.
    (Telefonu kapatır ve paketin yanına gider. Telefon çalar. Bir telefona bakar, bir pakete. Kapı eşiğinde duran Veysel(Emin), Faruk, Melek, Erkin korka korka Leyla’nın yanına giderler. Telefon hâlâ çalar. Leyla elini pakete uzatır. Gözlerini yumar. Masadaki telefon susar, cep telefonu çalmaya başlar. Elini, yeniden pakete uzatır. Veysel ani bir hareketle paketi alır. Herkes yere yumulur. Emin, paketi açar. Paketten iki beyaz karanfil çıkar. Yavaş yavaş herkes ayağa kalkar. Emin, önce sakalını, sonra bıyığını, ceketini, sırtındaki yapay kamburunu çıkarır. Herkes şaşkındır. Öylece kalırlar)
    Leyla: Veysel Bey! Yani şey… Emin Bey
     

Bu Sayfayı Paylaş