Zihin Odalarında Tedirgin Bir Misafir:Harold Pinter

'Tiyatro ve Skeçler' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 1 Mayıs 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Zihin Odalarında Tedirgin Bir Misafir:Harold Pinter konusu ZİHİN ODALARINDA TEDİRGİN BİR MİSAFİR: HAROLD PİNTER (1930-)

    2005 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Harold Pinter, 10 Ekim 1930 tarihinde, Portekiz'den Doğu Avrupa'ya, oradan da İngiltere'ye göç etmiş Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir Doğu İngiltere'de, işçi sınıfının yaşadığı bir bölgede yaşamını sürdürür Öyle ki, yaşadıkları evin hemen yanında büyük bir sabun fabrikası bulunmaktadır Baba Pinter'in asıl mesleği terzilik olmasına rağmen iflas ettikten sonra başkalarının yanında çalışmak zorunda kalmıştır Pinter'ın annesine ilişkin hatırladığı en önemli şey ise, evlerinin arkasında düzenlediği bahçenin, yazarın çocukluk döneminin en mutlu anlarına ev sahipliği ettiğidir

    İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde yanında ebeveynleri olmadan dokuz yaşından, on dört yaşına kadar Cornwall Kalesi'nde saklanmaya zorlanan Pinter, 1944 senesinde evine yeniden döndüğünde, caddeye düşen bomba ile hayli travmatik bir deneyim yaşar; annesinin üzerine titrediği bahçesinin yanıp kül olmuş halini görür On üç yaşlarında sinemaya ilgi duyar ve özellikle gangster filmlerinin izleyicisi olur Okula başladığında, içinde okuma- yazma için muazzam bir arzu taşıdığını görür ve ilk edebi eserleri diyebileceğimiz şiirlerini de bu dönemde yazar Bu dönemde Pinter'ın fiziksel ve entelektüel açıdan oldukça faal bir sürece girdiği söylenmektedir Yazarın genç yaşlarında verdiği bu ilk eserler, onun olgunluk dönemi eserleri için birer taslak niteliğindedir diye de düşünülebilir Küçük yaşına rağmen yazdığı bu eserler dahi romantik, gerçekçi ama aynı zamanda şiddet içeren temalar taşımaktadır Pinter, on altı yaşındayken okulu bırakır ve gitmek istediği iki okul Oxford ve Cambridge olduğundan ve o günkü koşullarda bu okullara kabul edilmek için Latince bilmek gerektiğinden bu isteğini gerçekleştiremez

    Pinter'ın şiddet içeren deneyimleri İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşistler iktidara geçtikten sonra da devam eder Yahudi kökenli olmasından ötürü ve kolunun altında sürekli kitaplarla gezdiğinden, "kızıl" olarak damgalanmış, sokak çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır Çoğu zaman konuşarak onları geçiştirmeyi bilmekle birlikte, fiziksel müdahalelere maruz kaldığı ve kavga ettiği de bilinmektedir

    Yazarın hayatının dönüm noktası, Donald Wolfit isimli oyuncunun Kral Lear oyunundaki performansını altı kez izledikten sonra gerçekleşmiştir denilebilir Bu aktör-rejisörün seyahat ederek tiyatro yapan topluluğu Pinter'in gelecekteki yaşamının on senesine ve aslında bütün bir hayatına etki edecektir Önce okulu bırakmış, ardından askerlik görevini yapmayı reddetmiş, pek çok kez mahkeme edilmiş, babasının kendisi için ödediği para cezaları sayesinde kurtulabilmişse de, aynı dönemde pek çok yakın arkadaşlıklar da kurmuştur Bu dönem Pinter için, Dwarfs, The Basement, Monologue, Old Times ve Betrayal oyunlarını kaleme aldığı zamanlar olacaktır aynı zamanda Akabinde Central School of Speech and Drama okuluna katılan Pinter, İrlanda'da yine gezici bir topluluk olan ve Shakespeare oyunları sahneleyen başka bir gruba katılarak tiyatro yaşantısına devam eder Oyuncu-yazar, Shakespeare'in "Horatio", "Edgar", "Edmund", "Macduff", "İago" ve klasik tiyatronun "Oedipus", "Kreon" gibi pek çok önemli oyun kahramanını sahnede canlandırmıştır Bu süreçte Pinter'ın ilk şiirleri Poetry London dergisinde yayınlanmış ve Dwarfs romanını yazmaya başlamıştır İrlanda'da iki sene geçiren Pinter, Donald Wolfit ile çalışmaya başlamış ve Vivien Merchant ile de bu sayede tanışmıştır Daha sonra başka repertuar tiyatrolarına katılarak, "David Baron" takma adı ile doksan kadar oyunda aktör olarak sahne almakta ve şiir yazmaya devam etmiştir 1956'da ilk oyunu olan The Room'u (Oda) yazar 1958'de The Birthday Party (Doğum Günü Partisi), Lyric Tiyatrosu'nda sahne aldığında, eleştirmenlerce resmen topa tutulmuştur, bir kişi hariç: Harold Hobson Oyun bir hafta sonra sahnelenmekten vazgeçilir ve bu sırada Pinter'ın Mechant ile evliliğinden olan ilk çocuğu Daniel doğar 1959'de Dumb Waiter (Dilsiz Uşak) Frankfurt'ta prömiyer yapar ve Doğum günü Partisi oyununu okuyup, müthiş bir şekilde etkilenen Donald Mc Whinnie, eseri bir televizyon eseri olarak değerlendirerek, tanınmasını sağlar Ancak, Pinter bu tip çalışmaların devamı için kendisine güvenli bir gelir ile anlaşma öneren McWhinnie'nin teklifini geri çevirme yürekliliğini göstererek, tiyatro sanatı açısından takdire şayan bir harekette bulunmuş olur Bu kararın yerinde bir hareket olduğu kısa bir süre sonra anlaşılacaktır Aynı yıl içerinde Dumb Waiter (Dilsiz Uşak) ve The Room (Oda), Hampstead Tiyatro Klubü'nde sahnelenerek, Royal Court Tiyatrosu'na kadar taşınır The Birthday Party (Doğum günü Partisi) ve A Night Out televizyon için hazırlanır, The Caretaker (Kapıcı) dünyanın önemli tiyatro sahnelerinde sergilenmeye başlanır

    1959'daki The Servant senaryosu Pinter için yeni bir kapının açılması anlamına geliyordu, çünkü bu oyun sayesinde televizyon ve radyo dünyasında da bilinen bir isim olmaya başlayacaktır genç yazar Bu tarihi takip eden beş yılda pek çok ödüle boğulan Pinter, kısa oyunlar, televizyon ve sinema için kısa senaryolar yazmaya devam eder The Homecoming (Eve Dönüş) oyunu da yine bu dönemde ortaya çıkmıştır Pinter, kendi söylediğine göre herhangi bir dış etken tarafından sınandığında, ilham geldiğinde ya da bir ses veya imge tarafından sarsıldığında yazabilen, her gün eline düzenli bir şekilde kalem alabilen biri değildir Ancak, yazar düzenli şekilde tek perdelik oyun yazmaya devam etmiştir, 1963 yılında yazdığı The Lover (Sevgili) oyunu ses getirmiş, The Caretaker (Kapıcı), The Guest (Ziyaretçi/Misafir) gibi eserlerine dünyanın dört bir yanından ödül yağmaya başlar

    Her zaman için özel hayatını kendisine saklamayı uygun gören ve biraz da içe dönük bir insan olarak bilinen Pinter'ın, en yakın arkadaşı Robert Shaw bile yazarın bu içe kapanıklığını kabul ettikten sonra kendisi ile arkadaşlık kurabildiklerini söylemektedir Edebiyatçının, Londra'nın en doğusundaki bölgede yaşarken, giderek merkeze ve en sonunda da sosyetenin gözbebeği Notting Hill semtinde beş odalı bir evde Paul McCartney ile Sir John Gielgud'un da yer aldığı dev partiler vermeye kadar ulaşan süreci emsallerinden daha hızlı bir şekilde kat ettiği aşikardır 1967 senesinde The Homecoming (Eve Dönüş) New York'ta gösterime girmiş ve bütün tiyatro ödüllerini neredeyse silip süpürmüştür Bu sırada New York'taki apartman dairesinde Pinter'ın kendisine küçük bir kütüphane oluşturduğunu ve favori yazarları arasında; Hemingway, Dostoyevski, Joyce, Henry Miller, Kafka ve Beckett, Hardy, Proust, Donne, Pope, Yeats, Hopkins, Eliot, Larkin gibi yazar ve şairlerle, Edward Albee, Joe Orton, Edward Bondi David Storey gibi oyun yazarlarının bulunduğunu biliyoruz Aynı yıl yazar, Accident oyunu ile Cannes Jüri Ödülü'nü kazanır O zamandan beri ilgilendiği konuların; dil, seks, spor ve içki içme alışkanlığı olduğunu söylemiştir Bu tarihten önce politik bir kimliği olmadığını iddia eden Pinter, kısa bir süre sonra siyasi kimlik kazanmaya başlar Landscape (Manzara) oyununda, dile karşı saldırıları ve yozlaştırmaları olduğunu iddia eden Lord Chamberlain'e karşı çıkmak suretiyle, oyununda değiştirme yapmamıştır The Tea Party (Çay Partisi) ve The Basement (Bodrum) oyunları ile The Birthday Party (Doğum günü Partisi) de aynı zaman sürecinde sahnelenmeye başlanır Bunları takip eden on sene içinde Pinter, yine bir ödülle perdeyi açmıştır kariyerinde… Old Times (Eski Günler), No Man's Land (IssızTopraklar) , Silence (Sessizlik) gibi oyunları tanınan ve sahneye koyulan prodüksiyonlar olmaya başlamıştır Bu oyunlarla uluslararası çapta ödüller almaya başlayan Pinter, aynı zamanda özel hayatında da birtakım değişiklikler yaşamaya başlamış ve Lady Antonia Fraser ile yaşadığı aşk ilişkisi nedeniyle eşinden ayrılmak istemiş ancak yaklaşık yirmi senedir eşi olan Vivien Merchant kendisinden ayrılmak istememiştir Pinter'ın Betrayal (Aldatma) oyununu bu ilişkiden esinlenerek yazdığı söylenmektedir 1970'lerde Pinter, oyunculuk yapmaya, rejisörlüğe, kısa oyunlar ve senaryolar yazmaya ve bu eserleri ile ödülleri toplamaya devam eder 1980'lere geldiğimizde Pinter, daha önceki dönemlerde yazdığı eserlere bir dönüp bakmaya karar verir, yirmi sene kadar önce yazdığı The Hothouse ilk kez bu tarihte Londra'da sahneye konulur Bu arada Lady Fraiser'in eşi kanserden, Vivien Merchant da alkolizmden ölmüştür Bu dönemde Pinter'ın sahne için yazdığı oyunlar genelde tek perdeliktir ve diğer oyun yazarlarının eserlerinin rejisi ile uğraşmaya devam etmekte ise de giderek bu işe daha az zaman ayırmaya başlar Ödüller ve dereceler almaya devam ederken, politik kişiliği de giderek daha bilinçli bir boyuta sıçrar

    Yazarın, sahne için yazdığı 1981 tarihli Family Voices (Aile Sesleri) pek çok yazara ilham vermiş ve Pinter'ın yönetiminde seyirci karşısına çıkmıştır Giderek daha çok cesaretlendirilen ve ödüllendirilen Pinter, Betrayal (Aldatma) oyunu ile New York Drama Eleştirmenleri "En İyi Yabancı Oyun" ödülüne layık görülür Bu arada kendisine ait oyunların yanı sıra, sevdiği yazarların oyunlarına da reji yapmak suretiyle tiyatro yönetmenliğine devam eder Aynı zamanda bu oyunlarda aktör olarak da rol almaktadır 1985'te Arthur Miller ile PEN'in çağrısı üzerine Türkiye'ye yaptığı ziyaret neticesinde gerek akademisyenlerle gerekse de mahkumlarla görüşme ve tanışma imkanı bulmuştur Batı dünyasının iki yüzlülüğü ve Şili'de Allende hükümetinin devrilmesi karşısındaki tutumlarından da derinden etkilenen yazar, bu devirden sonra politik açıdan aktivist bir kişilik olmaya başlamış ve 1988'de Mountain Language (Dağ Dili) ismini verdiği oyununu yazmıştır Bu arada anti-nükleer cephede de yer alan Pinter, insan neslinin bu yüzyılın sonunu çıkarabileceğinden şüphe duyduğunu söylemektedir 1990'lara geldiğimizde ise yazarın 1980'lerdeki gibi bu süreçte de retrospektif şekilde çalıştığını söyleyebiliriz The Dwarfs başlıklı romanını yeniden düzenlemek suretiyle basımını sağlamıştır The Homecoming (Eve Dönüş), The Caretaker (Kapıcı), Betrayal (Aldatma) yeniden gözden geçirilerek, basıma hazırlanmıştır David Wright ve Nazım Hikmet'in yayınlanmamış eserlerinin toplanıp basılmasında da öncülük etmiştir One for the Road'u (Tek Bir Tane) 1989 yılında, New Yorklu bir dinleyici grubu karşısında okuduktan sonra, daha uzun bir oyun yazmak için kamuoyu karşısında söz verdi Harold Pinter, kendisinin oyunlarının birer zırva olduğunu söyleyenleri ciddiye almadığı gibi; "Hâlâ yazmadığım için içimde kalan bir şeyler var, öyle hissediyorum" demiştir

    Harold Pinter'ın hemen hemen tüm oyunlarında ortak olan tema; baskın ve edilgen/boyun eğen arasındaki ilişki çerçevesinde şekillenmektedir The Dumb Waiter (Dilsiz Uşak)'taki Ben mi Gus mı iktidarı ele geçirecektir, Birthday Party (Doğumgünü Partisi)'nde davetsiz misafirler mi, Stanley mi, One For The Road'daki Victor ve Gila mı yoksa işkenceciler mi? Ana tema ve dramatik teknik açısından Pinter, izleyicinin dikkatini çekebilmek, heyecan ve dikkat duygusunu uyanık tutmak için her bir vuruşu, sahne ve perdede bütün bir oyuna yaygınlaştırmak suretiyle uyanık tutar Teknik, oyuna göre değişiklikler göstermekle birlikte, bazen şiddetli yıkımlarla sonlanabilir Oyunlara tematik açıdan bakıldığında, hakimiyet için yarış dürtüsü çemberin ortasında duruyorsa, diğer temalar da onun etrafında hareket ediyorlar diyebiliriz Görme ve körlük, gizemlilik ve karmaşa, zaman ve mekan, gerçeklik ve düş, Pinter'ın komedi ve trajedi unsurlarını özel biçimde kullanması ile inşa edilir

    Pinter kahramanları baskın ve boyun eğenler olarak niyetleri ve taşıdıkları değerler bakımından dünyaya değişik bakış açılarına sahip, bazen de tamamen zıt kutuplarda yer alan karakterlerdir Görüş açıklığı ve körlük bir tema olarak edebi ve edebi sanat biçemi olarak işlevseldir, boyun eğen tip, buyurgan tipten daha fazlasını bilme yeteneğine sahiptir The Room (Oda)'daki Rose, The Birthday Party (Doğumgünü Partisi')ndeki Stanley ve A Slight Ache (İnce Sızı)'daki Edward sonunda körlüğe maruz kalsalar da, en azından durumlarındaki gözden kaçırdıkları detayları, gizemli kalan noktaları görmek için çaba sarf ederler Bu karakterler kendilerinin tasarladıkları düş dünyasına uygun bir dünya ile karşı karşıya değillerse, -miş gibi yapma eğilimi gösterirler

    Pinter'in oyunlarında ana tansiyon noktası, dominant/baskın ve boyun eğen arasındaki gerilimin akışı, bunların görünürdeki zıt ilgilerinin üzerine vurgu yapılarak gerçekleştirilir Baskın olan kontrolü ele geçirdiğinde, otorite sorgulanmaz, kendisinin sorgulanmasına izin vermez, başkaları için üzüntü hissetmez, başkalarının kendisine sempati duymasını istemez, kör edici kuralların ifa ettiricisi olarak sınırlarını fark edemez, sonuç olarak da durumunun absürdlüğünü kavrayamaz Ancak, boyun eğen şahıs, dominant karakterin kendi üzerinde kurmak istediği otoritenin farkındadır ve sorduğu sorularla kendisi üzerine yöneltilecek olan saldırının da davetiyesini çıkartmış olur İzleyici kendisini hangi tarafta göreceğine ilişkin ikircikli bir duygu içinde bulsa da, aslında zayıflığı nedeni ile güçsüz düşmüş olan ile kendisini özdeşleştirme eğilimi gösterecektir; güç uygulayan kişiye saygı duymak bir yana, geleneksel diyebileceğimiz kahraman tipini hatırlatan gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan gönüllü kişiye de yakınlık duyması garip gelmemelidir Sözünü ettiğimiz baskın ve edilgen teması üç safhada incelenebilir Pinter'ın erken dönem eserlerinde orada bulunmadığı halde mevcut büyük, tehlikeli bir organizasyonun etkisi uzak ama hissedilebilir türdedir İkinci dönem oyunlarında, orta sınıfın kendi arasında oynayıp durduğu egemenlik savaşına ilişkindir, dışarıdan gelmesi mümkün olan korkular bu sefer içselleştirilmiş, iç mekanlara sıkıştırılmıştır, bu oyunlar daha çok hafızanın ön plana çıktığı, "memory plays" (hafızanın oyunları denilebilir) olarak addedilir Hafızanın oyunlarında aslında kimsenin gerçeğe ilişkin tutarlı bir bütünlük sergilemediğini, hepsinin kendi hikayesini anlattığını görüyoruz Son dönem oyunlarında ise, One For The Road gibi, masum bir adam ve eşinin işkence gördükleri, oğullarının da öldürüldüğü, başka oyunlarında da nükleer savaş ya da Nazi güçlerinin şiddetli uygulamalarını konu ettiği eserler ile karşılaşıyoruz

    Bu ikili gerilim arasında şiddet olgusu, Pinter'ın eserlerinde güç kazanmak değil, ona ulaşmak için uğraşılan bir hedef gibi durur Pinter, "Dünyanın şiddet içeren bir yer olduğunu" söyler ve "bunun insanın pozisyonlarını düzenlemek için giriştikleri bir savaş değil de, gündelik, herkesin başındaki bir iş" olduğunu ekler İngiliz hiyerarşik toplum yapısını eleştirel bir şekilde okuyucusuna sunan Pinter için, hükümranlık için verilen mücadele, aşk ve hayatta kalma temalarına doğru açımlanır Birinin diğeri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışması aslında sevilme ihtiyacından kaynaklanmıştır ve insanlar bireyselliklerini kabul ettirmelerinin bir yolu olarak şiddeti kullanırlar ve bu sonunda bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüverir Pinter külliyatı, baskının insan ilişkileri için ne denli bozucu ve yıkıcı olabileceğini göstermek için yazılmış dramatik eserlerdir, birey, toplum ve belki de küresel anlamda milletler arasındaki gerilime kadar genişletilebilecek derin bir mevzudur Pinter'ın eserleri The Dumb Waiter (Dilsiz Uşak) oyunundan başlayarak, The Comfort of Strangers, Remains of The Day ve The Trial gibi eserlerine dek, insanlar arasında kurulamayan eşitsizlik nedeniyle giderek kendilerinin kaçınılmaz biçimde yıkıma sürüklendiğini göstermeye çalışır The Dumb Waiter (Dilsiz Uşak) oyununda Ben, Gus'a silahını doğrulttuğunda, aslında ilişkilerini yok etmek ve bu şekilde kendi yerini güvenceye almak isteğindedir, ancak bu istek Gus'a bağlıdır aslında Pinter'ın oyunlarında dominant karakterin durumu, onun gücünden ya da bilgisinden kaynaklanmamaktadır, bu aslında eyleme geçmek için daha çok güce sahip olma isteği demektir, öyle ki, Pinter dominant ve edilgen karakterleri bir paranın iki yüzü gibi gösterir Pinter'ın eserlerinde temel sorun, hayatın idamesine ilişkindir, bütün çelişki de buradan kaynaklanmaktadır, çünkü iki taraf da yaşamda kalma mücadelesi içindedir gerçekte Oyunlarında gizemliliğin hakim olduğu durumlarda, geleneksel olarak fallik denilebilecek bir kurban-suçlu (katil, kötücül) dikotomisi yaratılır Bazı eserlerinde (Dağ Dili, Hizmetçinin Hikayesi ya da Dava gibi) buyurgan ve boyun eğen tarafların şiddeti yaratmakta çift taraflı sorumluluk sahibi olabileceğini de gösterir Doğum günü Partisi'ndeki müfettiş ya da polis olma ihtimalleri ima edilen Goldberg ve Cann, gerçekte Stanley'nin yanına onu almak için gelmemiş olsalar da, onun suçlu gibi davranması ile olaylar başka bir yola evrilmiş gözükür

    Pinter'in karakterleri aynı zamanda büyük bir varoluş mücadelesi içindedirler, otonomilerine ve kendi kişisel ilişkilerine birer tehdit olarak algıladıkları şeylerle mücadele etmeyi seçerler Ancak, Martin Esslin bunun varoluşçu bir çaba olmadığı iddiasındadır Aslında bunun kişinin kendisi ve kendi doğası ile giriştiği bir yüzleşme olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylemektedir Bunu söylerken de Pinter'ın oyunlarında insan varoluşunun absürdlüğünün metafizik açıdan anlamsız bir şekilde yansıtılmadığı görüşündedir Kısacası, Pinter karakterlerinin temel sorununun otonomi olduğu düşünülebilir Karakterler kendileri ile değil, kendileri ile ilgili istekleri ve talepleri olan dışarıdan gelen ya da dışarıdaki kişilerle mücadele etmek durumundadır Beckett'i çok sevdiğini ve zaman zaman eserlerinde etkisinin ortaya çıkmasının da mümkün olduğunu belirten Pinter, kendisinin absürdcü bir tiyatro yazarı olarak anılmasına da aslında karşı çıkmaktadır Ancak, karakterlerin davranışlarının dışarıdan açıklanabilir bir motivasyonu olmadığından ötürü, Pinter'in oyunları içeriden bakıldığında metafizik ve sembolik olarak değerlendirilmektedir Pinter oyunlarında korku ve suç temaları, kişinin biricikliğinin dışarıdan rahatsız edilme korkusu, bilinmeyen güçlerin korkusu, sosyal kurumlar tarafından ele geçirilme korkusu, kadınlardan korkmak vb şekilde çeşitlenmektedir Otonomi kazanmak için çabalamak aslında insanın kendisini güvende hissetmek ve korkularından arınmak için gösterdiği çabaların bir toplamı olarak görülebilir

    Harold Pinter, Martin Esslin'in de belirttiği üzere İngiliz sahne diyalog biçemine yenilik getirmiş bir yazardır Hatta, kendine özgü olan bu tarzı, edebiyat ve tiyatro camiasında az sayıda sanatçıya nasip olmuş bir şekilde onun yazınında bütün kendine haslığı ile tezahür etmiş ve "Pinteresk" denen bir kavramdan bahsedilir olmuştur İngilizce'nin her türlü kullanımına açık bir yazar olarak değerlendirilen Pinter'ın özellikle gündelik yaşam diline hakimiyetini de eklemek gerekir Esslin aynı zamanda çok daha derin anlamlara içrek olduğu bilinen Pinteresk dil kullanımının, sahnede içe kapalı ve gerçek yaşamda kullanılan dilden hayli uzağa düştüğünü de tespit etmiştir Bu noktada Pinter'ın Çehov'dan etkilendiği ama onun tekniğini daha farklı bir biçimde, daha uzağa taşıdığı söylenebilir Pinter'ın kahramanları asla asıl konuya ilişkin doğrudan konuşmazlar, kendileri için kurgulanan zekice diyaloglar sayesinde hem kelime israfından hem de konuşulan sözcükler ile konuşulmayanlar arasındaki duygusal ve psikolojik ivmeden neyin ne olduğunu anlamamızı sağlarlar Aslında Pinter, dilin bir iletişimsizlik aracı olduğunu söylemeye çalışmaz, sadece insanların dili gerçek işlevi dışında kullandıklarına sahne üzerinde dikkat çekmeye çalışır, dilin işlevsizleşmesi veya bir başka deyişle iletişimin iflası İnsanların dile getirdikleri şey, her zaman yaptıklarından daha sönük kalmaya mecburdur Yapmak ve söylemek arasında derin bir uçurum vardır, Pinter işte bizi bu uçuruma iter Sessizliğin uçurumuna
     

Bu Sayfayı Paylaş