Zbigniew BRZEZINSKI - Büyük Çöküş (Kitap Ozeti)

'Kitap Özetleri & E-Kitaplar' forumunda NeslisH tarafından 30 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Zbigniew BRZEZINSKI - Büyük Çöküş (Kitap Ozeti) konusu KİTABIN ADI Büyük Çöküş
    KİTABIN YAZARI Zbigniew BRZEZINSKI
    YAYINEVİ VE ADRESİ MİMPA MATBAACILIK TİC. LTD. ŞTİ. Rüzgarlı Soydaşlar sok. No: 12/ 4 ULUS/ANKARA
    BASIM TARİHİ Kasım 1997
    KİTABIN YAYIM MAKSADI Komünizmin Can Çekişmesi

    KİTABIN ÖZETİ :

    Bu kitap komünizmin çöküşü hakkındadır. Eser, hem sistemin hem de doktrinin giderek bozulmasını ve can çekişmesini tahlil ederek ve açıklayarak işe başlar. Gelecek yüzyıla kadar komünizmin ve onun insan tabiatına esasında ters olan doktrinin bir daha tarih sahnesine çıkmamak üzere ortadan kayboluşunun gerçekleşmesiyle biter. Bazı görünen özelliklerini korusa bile,ancak kendi özünü yitirdiği durumlarda gelişen komünizm, XX. Yüzyılın en olağanüstü politik ve zihni hatası olarak hatırlanacaktır.

    Kitap konuyu altı bölümde incelemektedir. Birinci kısım,komünizmin tarihi trajedisinin,Sovyet sisteminin politik ve sosyoekonomik hatasından kaynaklandığını savunmaktadır. İkinci kısım, sistemi düzeltmek ve tekrar yaşatmak için,bugünkü Sovyet çabalarını derinlemesine ve devam eden iç çözülme veya kargaşanın başarıdan daha muhtemel olduğunu söyleyerek bitirmektedir. Üçüncü kısım,komünizmin Doğu Avrupa’ya empoze edilmesinin sosyal ve politik sonuçlarını gözden geçirmekte ve Polonya halkının kendi özgürlüklerini kazanma yolunda öncülük ettikleri bölgede,Sovyet-baskılı-komünizm sistemleri reddetme sürecinin başlatıldığını iddia etmektedir. Dördüncü kısımda,Çinlilerin kendi geliştirdikleri komünizm çeşidi ile Çin incelenmekte ve kendi liderlerinin yanılgıdan uzak doktrinlerinin gelişmesi ile Çin reformlarının başarı şansının arttığı anlatılmaktadır. Beşinci kısım,bütün milletlere ilk anda cazip gelen komünizmin ideolojik ve politik çöküşünü ortaya koymaktadır.Altıncı ve son kısım ise, komünizmin son can çekişini ve muhtemel komünizm sonrası olayını geniş bir şekilde ele almaktadır. Komünizmin XX. yüzyılın önemli bir dönemine hükmedişi,büyük ölçüde “aşırı sadeleştirme” özelliğinden kaynaklanmıştır. Bütün kötülüklerin özünü ferdi mülkiyete bağlayan komünizm,ferdi mülkiyetin ortadan kaldırılmasının gerçek adalete ulaşmada ve insan tabiatını mükemmelleştirme yolunda önemli gelişmeler sağlayacağını varsaymıştır. Bu vaat yüz milyonlarca insanın hayallerini işgal etmiş ve onları ümitlerini gerçekleştirebileceklerine inandırmıştır. Bu açıdan komünizm, insan hayatının niteliğini kapsamlı bir şekilde açılayan büyük dinlerin çekiciliği ile benzerlikler gösteren, fakat basit oluşunun yanı sıra,bütünleyiciliği ve bu ateşli harekette sağlam ve tutarlı bir mihenk noktası meydana getirmesiyle cazip hale gelmiştir. Bütün büyük dinlere benzer bir şekilde komünist doktrini, bazı felsefe kavramlarına, çok basit ile oldukça karmaşık arasında değişen çeşitli seviyelerde açıklamalar getirmiştir. ‘Yarı aydın’ için bütün hayatın sınıf çatışmalarıyla tanımlanması ve komünist toplumların sosyal refaha erişeceklerini bilmek yeterli olmuştu. Eskiden önemli maddi varlıklara sahip ve şimdi zevkle küçümsenebilen, ezilebilen ve mahvedilebilen kişilerden intikam alabilmek,durumu elverişsiz olanlar için özellikle psikolojik açıdan memnunluk vericiydi. Fakat komünizm, sadece derinlemesine hissedilen kaygılara ateşli bir tepki, veya sosyal devletin kendini üstün görme inancı değildi. O, geçmişi olduğu kadar, geleceği de belli bir anlayışın ışığında görmeyi sağlayan ve içtenlikle kabul gören bir düşünce sistemiydi. Komünizm toplumun yeni aydınlarının dünyayı daha derinlemesine anlama özlemlerini tatmin etmişti. Böylece, ince farkları görebilen aydınlar için Marksist teori, insan tarihini anlayabilmek için bir anahtar, sosyal ve politik değişimin hareketliliğini tespit eden bir vasıta, ekonomik hayatın anlaşılması için ayrıntılı bir yorum ve sosyal motivasyon anlayışı sağlamış gibi görünmekteydi. “Tarihi tahlil” kavramı, gerçeklerin zıtlıklarıyla başa çıkabilecek kıymetli bir araç olarak ortaya çıkmıştı. Bunun yanı sıra kurtarıcı bir ‘devrim’ i oluşturabilecek politik hareketlere ve akıllıca planlanmış adil bir topluma kavuşabilmek için, tam-kapsamlı kontrole verilen önem, özellikle aydınların mantığa dayalı gibi görünen harekete duydukları açlığı tatmin etmişti. Böylelikle komünizm hem aydın, hem de cahil kitlelere cazip gelmiş; her ikisine de, bir yön duygusunun yanı sıra yeterli açıklama ve manevi adalet hissi vermişti. Benimseyenlere kendilerini üstün, haklı ve emin görme rahatlığını sağlamış, hiçbir şeyi muallakta bırakmamıştı. O,sadece bir felsefe değil bir bilim de olduğunu savunuyordu. Kişisel zeka ve eğitim seviyesi ne olursa olsun yerinde rehberlik, tarihi rahatlık ve hepsinin üstünde ,doğrudan politik hareket sayesinde ulaşılabilecek büyük bir sadelik sağlıyordu. Üstelik tutku ile mantığı birleştiren komünist doktrin, insanı idare etmekte kesin önemi olan iki merkezi kaynağı etkileyebilecek bir durumdaydı. Politik tutku, büyük bir politik güce dönüşebilir; mantık, sosyal mühendislikten etkilenir ve sosyal mühendislik ise politik gücün hareketliliğe kavuşacağı noktadır. Bütün bu unsurlar komünizmin en açık özelliği olan devlet gücünün yüceliğini oluşturmuşlardır. Böylece XX. yüzyıl devletin üstün olduğu bir yüzyıl haline geldi. Bu, büyük ölçüde beklenmeyen bir gelişmeydi. Gerçekten, Alman Yahudi’si göçmen bir kütüphanecinin görüşlerinin ve bu görüşleri XX. yüzyılın başında gizli bir Rus politik risale muharririnin içtenlikle benimsenmesinin bunu yüzyılın güçlü doktrini haline getireceğini hiç kimse tahmin edemezdi. Ne Amerika’da, ne de Avrupa’da mevcut sistemi bu ölçüde tehdit edecek bir ideolojinin ortaya çıkacağı pek düşünülmüyordu. O anki durumun felsefi yapısının sağlam ve hatta değişmez olduğu inancı yaygındı.

    Umulduğu gibi 1 Ocak 1900,her yerde ikinci bin yılın son yüzyılının getireceklerini konuşarak kutladı. Tahminler,tabi ki çok çeşitliydi. Bütün dünyanın belli başlı yayın organlarına yansıyan düşünce ki batılı devlet adamları tarafından da benimseniyordu kendi üstünlüklerini över nitelikteydi. O an ki durumdan hoşnutluk ve giderek yaygınlaştığı söylenen refah ve Amerika için hızı bir ekonomik ve politik güç olma beklentisi,kamuoyunu en çok meşgul eden konulardı. ‘The New York Times’ın 1 Ocak 1900 baskısında yer alan ‘Ticari Görünüm’ adlı makalede “Amerika Birleşik Devletleri’nde endüstrinin her dalında refaha kavuşulduğu” bildirilmekteydi. Tarımla uğraşanların,tıpkı madenlerde,değirmenlerde ve atölyelerde çalışanlar gibi,beklenmedik oranda refaha kavuştukları söylenmekteydi. Makale Amerika’da sınırsız refahın,ilerleme ve gelişme ile birlikte geleceğine ve Amerika’yı dünyada birinci ülke haline getireceğine duyulan güveni yansıtarak,sona eriyordu. 3 Aralık 1900’de Başkan William McKinkey’in ve 2 aralık 1902 2de Theodore Roosevelt’in mesajları da,aynı temayı paylaşmaktaydı. Fakat Rooselvelt yine de “XX. Yüzyılda hem ülkede,hem de dışarıda göğüslenmesi gereken pek çok problemin olduğunu” kabul etmişti. Buna rağmen,”halk arasında maddi refahın bu kadar yaygın oluşu ve istenen bu gelişmenin tabii olduğu; bu istenmeyen faktörlerin kötü ve rahatsız edici olmalarına rağmen,sıkıntı veya bozulmadan değil de,refahtan kaynaklandıkları” tekrarlanmıştı Basın da, bu havayı halka aksettirmeye devam ediyordu. Demokrasiye ve Amerika’ya duyulan güven birleşmiş,bir bütün haline gelmişti. “The North American Review ‘un “XX. Yüzyılın Kamburu” adlı makalesinde,demokrasinin geleceği konusunda durulmuş ve bu geleceğin,Amerika’da ve yalnız Amerika’da bile olsa, parlak olacağına duyulan güven dile getirilmişti. “Bu mübalağa edilemeyecek kadar büyük bir insanlık meselesi” idi ve “1999 veya 2000 yılında sadece bu geleceği öğrenmek için bile olsa,dünyaya geri dönmeye değeceğini ve ne olursa olsun bunun demokrasinin yararına olmasını dilediklerini”yazıyorlardı.‘Washington Post’ 1 Ocak 1900’de Amerikanın denizaşırı sömürgelerindeki görev anlayışını benimsiyor,onların kendilerine ait olduklarını ve yayılmacılığa karşı olan bütün konuşmaların saksağanların sesi gibi anlamsız olduklarını söyleyerek yeni yüzyılı karşılıyordu. Avrupa’daki havada, güven duygusu ve geleceğin daha iyi olacağına duyulan inanç bakımından, Amerika’dakinden aşağı kalır nitelikte değildi. İngiltere’nin genel görüşü ‘London Times’ın 1 Ocak 1901 tarihli baskısında (yüzyılı diğerlerinden daha doğru bir tarihte kutlayarak) “İngiltere’nin ve ona bağlı ülkelerin,XIX. yüzyılın sonunda olduğu gibi,XX. Yüzyılın da sonunda her türlü mücadelede başarıya ulaşmış olarak çıkacağına inandıkları,o zaman kadar ve ondan sonra da refah içinde yaşayacakları” yolundaydı. Bunun yanı sıra daha ciddi yazılarda gelişen Amerikan endüstrisinin,uzun vadede İngiltere’nin bu alandaki birinciliğini tehdit edebileceği konusu incelenmekte ve 31 Aralık 1900’de ‘New York Times’ın “İngiltere’yi geride bıraktığımız gerçeği saklanamaz hale gelmiştir”,dediğine dikkat çekilmekteydi. Fransa ve Almanya’da da kültürel ve milli iyi niyet günün önemli konularıydı. Demokrasinin kaçınılmaz oluşuna duyulan inanç, 5 ocak 1901de “Bugün insanlığın üçte biri , yasaların tanıdığı ve koruduğu haklara sahiptir” diyen Le journal des Debats’ın ana temalarını oluşturuyordu . Aynı gün, politik alanda bile bilime önem veren ‘Le Figaro’ bilimi insanlara kendi yapmış oldukları hataları göstermek suretiyle tolerans sahibi olmayı öğreteceğini söylüyordu.

    Belki de Avrupa’daki jeopolitik konumundan dolayı Almanya’da basın, milletlerarası meselelerdeki ihtilaftan duyulan memnuniyeti yansıtıyor ve asıl dikkati Almanya’nın büyüyen gücüne çekiyordu. 1 Ocak 1900’de günlük Berlin gazetesi ‘Tagliche Rundschau’ başmakalesinde , uysallıktan kolayca istifade edilen devirlerin geride kaldığını anlamanın, İngiltere için yararlı bir ders olacağını belirtiyor. Sadece sosyal demokrat gazete ‘Vorwarts’ yeni yılı kutlarken ideolojik bir mesaj vermiş ve bu yüzyılda kapitalizmin kaçınılmaz çöküşünün gerçekleşeceğini söylemiş ve modern burjuva toplumunun bir nesil önceki sınıfın kavramına sahip, işçi kesimi veya sosyalizmin mümtaz düşünürleri kadar hızlı ilerleme gösteremeyeceğini herkesin bildiğini beyan etmişti.Bütün bu geleceğe ait düşüncelerin içinde ideolojik meselelerin ve sistemli doktrinlerin olmayışı şaşırtıcıydı. Sadece, parlâmentolarında zaten sosyalistleri mevcut olan Fransa ve Almanya’da sosyalizm, biraz daha ciddi bir şekilde ele alınıyor , fakat olanlarda bile ani bir ideolojik değişiklik veya çelişkili konular kamuyu yansıtılmıyordu. Buna rağmen, Le Figaro’da Parisli bir yorumcu, yeni yüzyılı , tutkudan çok mantık asrı olacağı umuduyla karşılaşmakla ve “XX. Yüzyılın bize getirecekleri , bilimin sosyal ve özel hayata girmesini sağlayacak ve böylelikle ilerlememiz için gerekli şartları yerine getirecektir. Bu yüzden başlangıcını görmekten mutluluk duyacağım muhteşem bir manzara sergileyecektir. Bizi uyutan XIX. Yüzyılın, son günlerinde bizi üzen ve mantıklı insanlara yakışmayan delice nefretleri, saçma şikayetleri ve aptalca itirafları birlikte götürerek tarih sahnesinden çekileceğini umalım.” demekteydi.

    Fakat XX. Yüzyılın büyük bir bölümüne sadece ideolojik ihtiras komünizm hükmetmişti. Komünizm yüzyılımızın ortalarına kadar dünyanın en büyük kıtası Elbe nehri’nden Kamçatka Yarımadası’na ve Şangay‘a kadar etkisi altına almış ve bir milyardan çok insanın hayatını yönlendirmişti. Batı Avrupa’da komünist partiler güç kazanıyordu. Latin Amerika’da komünizm anti-Amerikan görüşü benimseyen milliyetçilerle birlikte kabarıyordu. Hem batı dünyasının aydınları arasında,hem de kolonileşmeye karşı hareketlerde Marksizm rağbette ve yürürlükteydi.

    Politik gücü idaresi altında tutan ve endüstrileşmenin getirdiği sosyal mühendisliğin gereçlerini elinde bulunduran ‘devlet’, şimdi sosyal hayatın, sosyal uyumun ve kişisel sadakatin odak noktası haline gelmişti. Bu gelişme,dünya çapında olduğu halde,en belirgin ve ilk formunu Sovyetlerde almış ve tüm yetkiler devlete teslim edilmişti. XX. yüzyılın en önemli politik olayı olarak komünizmin doğuşu, ile uyumlu olarak ele alınmalıdır. Gerçektende de komünizm , faşizm ve nazizm genellikle ve tarihi olarak birbirleriyle ilişkili olmalarının yanı sıra, politik yönden de oldukça benzerlik gösterirler. Hepsi de endüstrileşme süreci içinde meydana gelen aksaklıkları, milyonlarca köksüz birinci nesil endüstri işçisinin ortaya çıkmasına, erken kapitalizmin günahlarına ve bütün bu durumların oluşturduğu sınıf nefretine duyulan tepki sonucunda meydana çıkmıştı. Birinci Dünya Savaşı var olan değerleri ve Çarlık Rusyasıyla Alman İmparatorluğu’ndaki politik düzeni yıkmıştı. Bütün bunlar, sosyal adalet kavramını sosyal nefretin üzerine bir kılıf gibi saran ve sosyal ıslahatın ancak düzenli devlet şiddetiyle sağlanacağını savunan hareketleri başlatmıştı.Sonraları Hitler’in Nazi Almanya’sı ve Stalin’in Sovyet Rusya’sı arasında çıkan büyük savaş, aslında anlaşmalığın aynı inancın iki ucundaki kardeşler arasındaki bir kavga olduğu gerçeği çoğuna unutturmuştu. Bir taraf kendini değişmez bir şekilde Marksizme karşı ilan etmiş ve benzeri görülmemiş yeni bir ırki nefreti aşılamıştır. Diğeri ise, kendisini Marksizmin tek gerçek mahsulu olarak görmüş ve benzeri görülmemiş yeni bir sosyal sınıf nefreti uygulamıştır. Fakat her iki taraf da devleti toplu hareket organı mertebesine yüceltmiş, sosyal itaatı gerçekleştirebilmek kaba terör metotlarını kullanmış ve insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş katliamlara girişmişlerdir. Yine her iki tarafta da, sosyal kontrollerini benzer araçlar kullanarak kurmuşlardır. Bu araçlar arasında gençlik grupları, komşu ülkelerden bilgi verenler, bir araya toplanmış ve tamamıyla sansüre tabi tutulmuş kitle iletişim araçları bulunmaktadır. Ve yine her iki taraf da, çok güçlü sosyalist devletler kurma işine giriştiklerini iddia etmişlerdir.

    Bu noktada Hitler’in,Lenin ve Mussolini tarafından başlatılmış politik görüşlerin ateşli bir savunucusu olduğunun belirtilmesi gerekmektedir. Bu iki insan, Hitler’in yeni iletişim araçlarını yeni politik görüşlere uyanmış kitleleri faaliyete geçirme ve seferber etme işinde en büyük ilham kaynakları olmuştur. Fakat her üçü de, mutlak güç arayışında öncülük etmişler ve politik tutkuyu, disiplinli bir organizasyonla ustaca birleştirmişlerdir. Gücü ele geçiriş şekilleri, gücü kullanış şekillerinde başlangıç teşkil etmiş ve böylece totaliter bir politik düzen ortaya çıkmıştır.

    Felsefi açıdan, Lenin ve Hitler sosyal mühendisliği gerekli kılan ideolojilerin savunucularıydılar. Toplumu, biri sınıf mücadelesine, diğeri ise ırk üstünlüğüne dayalı ideolojik bir anlayışa tabi kılmışlardır. Hitler, askeri, öncü partinin Bolşevik kavramını ve en büyük stratejik zaferdeki tedbirli Leninist yerleşme düzenini dikkatle incelemiştir. Hitler, mükemmel gizli polis teşkilatına sahip ve temelinde terör bulunan bir devlet kurmayı Lenin’den öğrenmiştir. Bundan başka, zaman geçtikçe her iki taraf da birbirinin belli başlı konularını ve hatta sembollerini benimsemeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin milliyetçi sloganları, sivil bürokratları için bile yaptırdığı gösterişli üniformaları ve Nazi uygulamasını hatırlatan büyük güç hırsının yüceliği ile idaresi altındaki sınıfı yavaş yavaş diktadan uzaklaştırarak meşru hale gelmişti. Hitler, zaman zaman Stalin’i bir “canavar” olarak nitelendirmişse de, Sovyet diktatörü hiç olmazsa sadece belli kitleye göre canavar sayılabilir, birçoğu içinse kesin saygı uyandıran “dahi yoldaş”, 10-15 yıllık bir iktidar devresi içinde Sovyetler Birliği’ni “dünyanın en büyük gücü” haline getirecek kişiydi. 1944’te Hitler’e karşı yapılan erken darbeden sonra, Nazi rejimi, Almanya’da aristokrasinin imha edildiği Sovyetler Birliği’ndekinden farksız bir sınıf nefreti ifadesiyle doğrulanmıştır. Hatta Hitler, Leninizm’i mantıki sonuca Götüren Stalın’e gıpta etmiştir. Hitler “çoğu zaman askerlerimi Stalin’in düzenlediği şekilde düzenlemediğim için pişman olmuşumdur”der. sasında Stalin ne kadar Nazi ise, Hitler’in de o kadar Leninci olduğunu söylemek fazlabir mübalağa olmasa gerek . Tür olarak ve tarihi yönden , her iki totaliter lider birbirlerineÇok benzemektedirler. Heriki zorbada toplumun tepeden tırnağa yeniden inşası hedefinin Devlet tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini doğrulamıştır. Böyle bir yeniden inşa, devlet gücünün doğrudan doğruya kullanılmasıyla geleneksel sosyal yapıların ezilmesi ve herhangi bir yeni sosyal yapı oluşurken yok edilmesi ile mümkündür. Böylece totaliterizm, özlü bir devletçilikle eş anlamlı hale gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı devletin tarihin en mükemmel temsilcisi olarak yücelişini savunanarafın yenilgisiyle bitmiştir. Ama öbür tarafın etkisinin ve gücünün de müthiş bir şekilde yayılması İle sonuçlanmıştır. 1917’ den beri bir çok Çarlık İmparatorluklarında görülen komünist sistem,artık çarpıcı bir şekilde yayılmaya başlamıştır. 1947’den itibaren Orta Avrupa , bir Sovyet eyaleti Haline geçmiştir. Çin, Sovyet modeline olan sadakatini ilk olarak 1949’da komünist zaferden sonra İlan etmiş ve komünist rejim 1945’te Kore’nin yarısında ve 1954’te Vietnam’ın yarısında görülmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl içerisinde bir milyardan fazla insan , komünist sistemle idare edilmeye başlamıştır. Hemen hemen bütün Avrasya komünist görüşü benimsemiş, sadece en doğudaki ve en batıdaki bölgeler Amerikan sistemi içinde kalmıştır. Komünizm ilerliyor gibi görünmüş , fakat Amerikan parasının ve askeri gücümün dünyanın birçok bölgesine sızması sonucu geçici olarak duraklamıştır.Bütün bunların en önemlisi komünist fikrin özünün dolaylı olarak yayılması olmuştur. Son kırk yılda, hemen hemen her yerde,ekonomik veya sosyal rahatsızlıklarla baş edebilmek için devlet kuvvetine güvenme eğilimi yaygın hale gelmiştir. Demokratik geleneklerin daha sağlam olarak yerleştiği toplumlarda aşırı ve bozuk politik rekabet ve anayasal ihtiyat tedbirleriyle korunmuştur. Bu gibi tedbirlere rağmen ,oldukça demokratik toplumlarda .devlet kuvvetinin ekonomik refah ve sosyal adaletin artırılmasında iyi bir araç olduğu fikri baskın hale gelmiştir.

    Bu demek değildir ki , demokratik sosyalizm veya yurttaşların ferdi ve topluma ait ihtiyaçlarını sağlamayı amaçlayan devlet ,komünizmin yaygınlaşmasının sinsi görünüşleridir. Esasında her ikisi de sık sık komünist fikre karşı mücadele etme ve komünist modele karşı demokratik bir düzen kurmada en etkili araçlar olarak görülmüştür. Fakat,sosyal kurtuluşun başlıca aracı olarak devlete güvenme,Sovyet sisteminin,devletçe planlanmış ve devletçe yönlendirilmiş sosyal bir yeniliğin en uç örneği olarak rolünü dolaylı bir şekilde artırılmıştır.

    Kaçınılmaz olarak bu eğilim,devlet sosyalizminin çeşitli türlerini birleştiren çok sayıda koloni sonrası devletlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca birçoğunun Sovyet tecrübesinden ilham ve taklit etme eğilimini kuvvetlendirmiştir.1950 li ve 1960 lı yıllarda birçok üçüncü dünya ülkesi,Sovyet modelini yeniliğe ve sosyal adalete giden en iyi ve en hızlı bir yol olarak alkışlamaktaydılar. Sovyet liderleri,yurt dışı seyahatlerinde sosyalizme varabilmek için Sovyet yolunu en iyi şekilde nasıl benimsemek gerektiği hakkında öğüt vermekteydiler.

    İlerlemiş dünyada aynı fikirler daha da rağbet gördü. Paul Hollander’in Political Pilgrims adlı kitabında belirttiği gibi 1920 li ve 1930 lu yıllarda Sovyetler Birliği’ne giden birçok Avrupalı aydın komünizmin sunduğu büyük basitleştirmeyi kabul etmişlerdir. Bu aydınlar arasında Sovyet tipi demokrasi ,Batı demokrasisi gibi hukuki bir sistem olarak kabul edilmiştir. Stalin’in totaliterizmi pek kınanmamış ve bundan nadiren bahsedilmiştir. Sidney ve Beatrice Webb, Stalin’in devleti bir despot olarak yönetmediğini,Amerikan Kongresinin geçici olarak Başkan Roosevelt’e bağışladığı veya Amerikan anayasa,sının her dört yılda bir müteakip başkana emanet ettiği büyük güce sahip olmadığını iddia etmişlerdir. Stalin yönetimindeki Sovyet sistemi GULAG’a kadar genişlemiştir. American Sociological Society ’nin bir dönem başkanlığını yapan Dr. J.L. Gillin şöyle yazmıştır:”Sistemin suçluyu düzeltmek ve onu tekrar topluma kazandırmak için tasarladığı açıktır.” İngiliz politika ekonomisti Harold Laski de aynı fikirde olup Sovyet sisteminin mahkumun,şartların hayatı nefsine hürmet eder şekle dönüştürdüğü ana kadar yaşaması gerektiğini savunduğunu söylemiştir. 1930’larda Sovyetlerin yeni bir toplum kurma çabasından ilk etkilenme, Stalin’in Hitler’i yenmesi ile daha da arttı. Takip eden soğuk savaş bile, toplumun yeniden inşasını sağlayacak komünist fikirlerin cazibesine kapılmış birçok Avrupalı aydına doğru yolu gösteremezdi.1950 li ve hatta 1960 lı yıllarda, Avrupa’da birçok üniversite de hakim olan sosyal görüş bir çeşit’solculuk’idi.

    Daha genel olarak ,yeni görüş,siyasi bir sosyal planlamanın öncelik taşıdığını vurgulamak eğilimindeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı kaosa karşı dünya,sosyal hayatın daha ziyade politika aracılığıyla yönlendirildiği ve ekonominin planlanmış politik yönde cevap verici olduğu bir döneme doğru kanalize olmuştur. Yeni görüşün birçok taraftarı, Sovyet gerçeğinin idealden saptığının farkında olmasına rağmen,ideale varabilme potansiyelinin Sovyet sisteminde olduğuna inanmışlardı.

    Sovyet sisteminin görünür başarısının artan etkisi, XX.Yüzyılı komünist cazibenin hakim olduğu bir yüzyıl haline getirmişti. Amerika’nın bu yüzyıl içinde dünyadaki baskın güç haline gelmesine rağmen, Amerika geniş ölçüde ve haksız olarak savunma ile uğraşan ve tarihin kaçınılmaz değişimini yönlendirecek bir güç olarak kabul edilmişti. Oysa dünya politikasının temelini değiştirecek, ciddi tartışmalara konu olacak ve tarihin geleceğini yaratacak olan, komünizmin Orta Avrupa’ya ve Çin’e yayılmasıydı.

    Başlangıcından sadece yüzyıl sonra komünizmin etkisi zayıflamaktadır. Komünist fikirler ve uygulamalar komünist dünyada da , bu dünyanın dışında da itibardan düşmektedir.1980’den sonra geri kalmış ekonomileri üretici hale getirmek ve işçileri motive edebilmek için Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki ve doğu Avrupa’daki komünist liderler sürekli iddialarda bulunmaktadırlar. Böylece 11 Ağustos1988’de,Pravda’nın da rapor ettiği gibi, Sovyet işçileri,Marksist-Leninist fikrin savunucusu Politbüro üyesi Alexsandr Yakovlev’in bu günlerde mülkiyet ideolojisinin üstün olduğu konusundaki fikirlerini duydular. Hemen hemen aynı zamanda,Stanislaw Ciosek Polonyalı işçilere herkesin hayat şartlarının eşit derecede iyileştirilemeyeceğini hatırlattı. Şüphesiz milli ekonomiye hizmet edenlerin tercih edileceği ve onlara daha iyi para ödeneceği belirtilmiştir. Bundan birkaç ay öncede Çinli işçiler yeni Politbüro üyesi Hu Quili tarafından aydınlatılmışlardı. Yüzyılın son on yıl arifesinde hemen hemen bütün komünist sistemlere reformlar getiriliyor temel bazı görüşler felsefi açıdan reddediliyordu. Devletin yükselişi birçok yerde ferdin , insan haklarının ve özel teşebbüsün önem kazanmasına. yolaçmıştır.

    Devletçilikten ferdiyetçiliğe geçiş, davranışlarda ve hayatta önemli değişiklikleri temsil eder. Aynı zamanda dünya çapında politikayı ve ekonomiyi de etkiler. Ve bu 1 Ocak 2000’e kadar sosyal tahmincilerin komünist doktrine , bir asır önceki neslin aksine bu defa gerçekten haklı olarak-XXI. Yüzyılın geleceği için çok az önem vermelerini sağlayacaktır. Çağdaş komünizmin çöküşü aniden ortaya çıkışından daha çarpıcıdır. Bu sebeple doktrinin başına ne geldiğini sormanın zamanıdır. Hayal kırıklığını, çöküşü ve özellikle kurtarıcı olarak görülmüş bir ideolojiyi bu kadar itibardan düşüren suçları neler meydana getirmiştir.
     

Bu Sayfayı Paylaş