Yeşil Bursa Notları

'Marmara Bölgesi' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 20 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Yeşil Bursa Notları konusu Yeşil Bursa Notları

    Yeşil Bursa

    Şimdiye kadar “Yeşil Bursa” kelimesini hep “Yeşillik İçinde Bir Bursa” diye yorumluyordum. Ama bugün onun gerçek anlamının bu olmadığını anlıyorum. Bunun olsa olsa bir yan anlam ifade edebileceğine kanaat getiriyorum ki bunun anlaşılmasında vesile olan neden de çok ilginçtir. Şöyle ki efendim: Bu sömestr tatilimi Bursa’da geçirmeye karar verişim epey uzun bir süre olmuştu. Oğullarım Ömer ile Azad’a karne hediyesi olması sözünü vermiştim. Çok sıkışık bir işim olmasına rağmen yine de gitmek zorunda kaldık. Aman efendim ne de iyi etmişim. Buraya gelirken, Rayiha sayfaları arasında tanıdığımız bir hanımefendi olan Hatice TEMEL’i de aradım. Epeydir derginin ulaşamadığından şikayet ediyordu. Ona hem elden dergi vermek hem de tanışmak için... Aman ne de iyi etmişim.



    Karşımda gerçek bir ‘Osmanlı’ veya asil bir “Bursalı” veya “Bursa Aşığı Biri” duruyordu. Öğretmenler evindeki kısa bir sohbetimizden sonra Bursa’da beni gezdirmesini teklif ediyorum. Bana dünyanın en iyi rehberini verselerdi ancak bu kadar dolu ve içli olabilirdi. Bana hemen hemen her taşın her mezarın bir hikayesini anlatıyor, çocukluğundan itibaren karşılaştığı kişilerin artık yaşamadığından hayıflanarak, taş ve duvar muamelesi gören tarihin gerçek değerini vurgulayarak başlamıştı söze... Bana özellikle gezmek istediğim bir yer olup olmadığını sormuştu. Ben öyle bir tercihimin olmadığını söyleyince beni “Tophane”ye götürmek istedi. Orayı bu sabah Musa ile gezdiğimi söyledim. “O halde gel seni Üftade’ye götüreyim” dedi. Seve seve kabul etim. Bana yolda bu zata ait menkibeler anlattı. Rastladığımız her yapının önünde “burası benim çocukluğumda şöyleydi...” diye başlayarak onunla ilgili küçük bir anısını anlatıyordu. Doğrusu şehrine bu kadar bağlı bir insan karşısında hayran hayran dinlemekten ağzım açık kalmıştı. Bu durumum onda bana ait nasıl duygular bıraktı bilmiyorum, ama, ben hala öyle nadir bir insan tanıdığıma sonsuz derecede mutluyum. Osmanlı’nın 700 yıllık mazisi adeta bu insan üzerinde yeniden canlanıyor ve Bursa’nın topraklarında tüm cihanı kapsayacak hale geliyordu.

    Hatice’yi dinlerken aynı zamanda kafamda şehrin tahlilini ve anlattıklarıyla şimdiki çarşı-esnaf ve toplulukla kıyaslıyordum. Kendimi, Bizans şehrine giren, bir Osmanlı casusuna refakat eden at seyisi gibi hissediyordum. Yolda dolaşan üniformalı birkaç tane polis ve asker öğrenciyi de casus avına çıkan Bizans askeri...



    Hatice çok dolu. O koca tarih yağ gibi akıp gidiyor dilinden... Betondan koca koca binaların arasından geçerek yukarı doğru tırmanıyoruz. Bu beton yığını binalar arasında boynu bükük ve bölük-pörçük duran tarihi evleri gördükçe içim cızırdıyor. Hatice bana: “Şurada eski birkaç tane ev vardı, yıkmışlar. Ben de yeni görüyorum.” diyerek bir meydanı gösteriyor. Bu meydandaki evleri görmemiştim, ama, sanki benim evim yıkılmış gibi geldi ve acıdım. Tarihi olaylar ve menkıbelerle tırmanıyoruz Uludağ eteklerinden eski Bursa şehrinin kalıntılarına doğru. Kale ve türbelerin olduğu fazla dik olmayan, temiz ve bakımlı bir asfalt yol bu. Hatice bana, çocukluğundaki bir olayı anlatıyor. Gayri ihtiyari bir kahkaha atınca, ilk etapta şaşırıyor, ama, hoşuma gittiğini anlayınca da onun da hoşuna gidiyor ve o da bana katılıyor. Olay şu: Hatice ilkokul yıllarında arkadaşlarıyla kavga edip teneffüslerde sınıflarının karşısında bulunan II. Murat Han’ın mezarına gidip, boynunu bükerek: “Dedeciğim, ben geldim... Arkadaşlarımı sana şikayet ediyorum...” diyormuş. Hatice bunu öyle içten söylemişti ki, bana sahnede rol yapan bir sanatçıyı andırdıysa da, daha çok, gerçekten o an türbenin başındaymış gibi geldi.

    Tırmanmamız sürerken birden bire duruyor Hatice. Yeşil demir parmaklıkları olan bir duvarın önündeyiz. İç tarafta, üstü yeşil otlarla kaplı bir mezar bulunuyor. Mezar taşının üstünde de “HELVACI ACELE BACI” ibaresi var. “Kim bu Helvacı Bacı?” demeden Hatice onun hikayesini anlatıyor.(ertesi gün bu hikayenin başka bir kadına ait olduğunu ve gerçeğini annesinden öğrenip tekrar anlatıyor.)ve ekliyor: “Burada eskiden her Ramazan’da her gün bir kişi helva yapıp şu köşede Helvacı Bacı hayrına dağıtıyormuş. Şimdi o adetler de kalktı” diye hayıflanmayı da ekliyor. Helvacı Bacı’ya birer fatiha okuyup oradan tırmanmaya devam ediyoruz.

    Hatice yorgunluğunu biraz belli ediyor, ama ben Erzurum’um Aşkale dağlarında Düzyurt Köyüne gitmek için oniki kilometre dağa tırmanmakla bayağı tecrübeliyim. Zaman zaman bir kaldırım kenarında bekleyip konuşarak dinleniyoruz. Büyük bir manevi haz duyuyorum bu havadan. İçim içime sığmıyor, kendimi başkalaşmış veya bambaşka biri olmuş gibi görüyorum. Tepemden aşağıya yeşil bir maske geçirilmiş gibi geliyor bana... Sanki birkaç saat önceki dünya işleriyle kafası allak bulak olan Ramazan gitmiş de yeni biri girmiş bedenime. Ama boş durmak istemeyen şeytan burada da peşimi bırakmıyor ve bir bakkalın önünden geçerken “sigarasız şair olmaz” edasıyla beni dürterek bakkala girmeye zorluyor. Ecnebi markalı bir sigara alıyorum. Ağzıma alıp yakmaya çalışırken, önünde durduğumuz tepeye tırmanan merdivenlerin başında “MEHMET MUHİTTİN ÜFTADE” yazısını görünce saygısızlık olmasın diye geri koyuyorum paketine sigarayı. Ve tırmanıyoruz merdivenlerden.

    Mehmet Mühittidin Üftade ile ilgili menkıbeler anlatıyor Hatice. Her anlattığına hayran kalıyor ve takdirlerimi bildiriyorum. Başucunda durup fatihalar irâd ediyoruz. Üftâde’nin türbesinden Bursa bir başka güzel görünüyor. Hava sisli, bu nedenle ovaya yayılmış şehri görmek mümkün olmuyor ama, yakın pozisyonda görülen yerler de bir başka güzellik... Ova dedim de ova diye bir şey kalmamış ki zaten. Bu güzelim ova estetiği olmayan beton ve tuğla yığınlarıyla kaplanmış durumda. Hatice’nin ova ile ilgili güzel bir de hikayesi var: “Bursa Fatihi olan Orhan Gazi buyurmuş ki: “kim ki benim ovamdan bir ağaç keser veya bir bina dikerse, yevm-ül-mahşer günü on tırnağım yakasında ola!” bunlar bilmezler mi hocam, kıyamet günü hesap vermenin ne olduğunu?.. Bunlar nasıl verecekler hesabı?” diye sitemli bir soru yöneltiyor bana Hatice. Ben suçun ovaya ev kuranların olmadığını belirtiyorum. Konumuz az da olsa günümüz sosyo-ekonomik durumlarına ve köyden-kente göçün zararlarından bahsediyoruz biraz.

    Bulunduğumuz yerin hemen sağında (güneyinde) yükselen Uludağ’ın eteklerindeki yapılar arasındaki cami ve türbeleri göstererek “şu Somuncu Baba” diyor. İlgili bir de menkıbesi var: “Ulu cami yapımı esnasında çalışan işçilere dağın üst taraflarında kurduğu fırınında somun ekmekler pişirerek getirdiğinden işçiler kendisine bu ismi vermişler. Somuncu Baba, gelip giderken yolda mola vermek için oturduğu taşa sırtının izi çıkmış. Bu taşa bel ağrısı çekenler ve çocuğu olmayan kadınlar gidip oturarak şifa bulduklarına inanırlar.” Somuncu Baba’nın hemen doğusunda, dağın göbeğindeki diğer bir tepede ise Emir Sultan var. Emir Sultan’ın karşısında ve Bursa cihetinde ise Yıldırım Beyazit Han’ın Cami ve türbesi var. Emir Sultan’ın berisinde ise Fatihin dedesinin medfun bulunduğu Yeşil Camii ve külliyesi var...

    Bursa’yı çok güzel bir tasvirle tarihinden günümüze geçirdiği aşamaları ünlü tarihçiler edasıyla, evliyaları ve sultanları menkıbeleriyle birlikte anlatıyor Hatice. Zaman zaman duygulu anlar da yaşıyoruz. Hatice ağlayacak duruma gelince konuyu değiştirip mesleki konulara çeviriyoruz. Bazen de Rayiha’nın çalışmalarından bahsediyoruz. Şiirden, insanlar arası ilişkilerin bozukluğundan ve sıkıntılarımızdan bahsediyoruz. Durum bu boyuta gelince efkarlanma sırası bana geçiyor ve sigaramı derinlere doğru çekerek kendimden geçiyorum adeta. Kendimi anlatamıyorum bir türlü. Hatice de beni açmak için fazla üstelemiyor zaten. Belki de büyük bir muamma olduğumu anlamıştır diye düşünüyorum. Kendimi anlatamamanın acısı içimde yumak yumak oluyor. Helezonlar gibi birbirine dolanan düşüncelerim, çetrefil duygularım boğum boğum oluyor ve kendimi fırsat buldukça dizelere aktarıyorum:

    “Yığın yığınım
    bulmacalar yumağı
    beni çözmek
    bana kavuşmak
    beni sevmek
    dizelerimde gizlidir
    yanaklarımla anlaşamayan
    yüreğimden akan yaşlardan tuzludur.”

    Beni “dalgın ve karmaşık” buluyor Hatice. En sonunda birkaç sözcükle bunu ifade edebiliyor. Ve “işte beni anlayan ilk insan” diye geçiriyorum içimden. Doğru ve geç kalan bir teşhis. Olsun o da iyi bir şey. İlk kez karşılaştığın birini tahlil edip, onun ruh halini inceleyebilmek gerçekten başarılı bir mizacın işi... Ama beni çözmek için yaptığı bazı sözcük oyunları yetmiyor, aksine daha da karışıyorum. Beni sözle çözemiyor maalesef. Sokaklarda Bursa tarihini teneffüs ederek iniyoruz geldiğimiz yolu. Annesine, nöbetçi eczaneden bazı ilaçlar alıyor. Annesinin iğnesini yapmak için iğne yapmayı da öğrendiğini sözlerinin arasına katarken, sadece annesinin iğnesini yaptığını; başkasına yapmadığını belirtiyor Hatice. Eczaneye Hatice’nin ardından girerken, cep telefonum zırlıyor ve ben yüksek sesten (özellikle dışarıda dolaşırken çevre gürültüsünden telefonun sesini pek duyamadığımdan son sınıra kadar yükseltiyorum) içerdekileri rahatsız etmemek için dışarı çıkıyorum.

    Arayan Yeni Şafak Gazetesinden Melih Bayram Dede. Hafta sonu olduğundan izinli. Eğer uygun isem birlikte dolaşma teklifinde bulunuyor. “Çok güzel bir mekanda ve çok güzel bir insanla beraberim” deyince “İstanbul mu?” diyor... Hayır bilemedi... Birkaç şehir adı dizdikten sonra Türkcell firmasına fazla para ödememek için kısaca Bursa’da olduğumu belirtiyor ve selamlaşarak kapatıyoruz telefonları. Ben bundan sonra cep telefonumu tümüyle kapatmaya karar veriyorum böyle ortamlarda.

    Nöbetçi eczanenin önünden geçerek Ulu Camiye doğru yavaş yavaş yürüyoruz. Camii avlusunda bulunan “Asker çocuğuna yardım!” diyerek kucağındaki çocukla genç bir kadına duygu sömürüsü yaptığından kızıyoruz. Düşüncelerimiz dudak uçlarında fazla uzağa gitmiyor. Caminin kuzey cihetinde bir çok han yer almakta. Bunlar İpekçi, bakırcı ve değerli eşyalar satan tüccarların bulunduğu bir yer. Daha önce buraları biraz dolaşmıştım. Bugünün de çarşı esnafının dinlenme günü (Pazar) olduğundan her taraf kapalı ve fazla bir canlılık yoktu. Uzaktan duvarlarına ve içine gözatıyoruz sadece. Hatice buradaki eski zanaat ustalarını anlatırken duygulu anlara bir yenisi daha ekleniyor. Nostaljik konuşmalar içerisinde Caminin doğu tarafındaki kapısına dönerek ikindi namazını eda etmek için giriyoruz. Camiyle ilgili Hatice bir tarihi hatırayı naklediyor:

    “ İçkiye çok düşkün olan Yıldırım Beyazıd ile Hocası Emir Sultan cami bitiminden sonra Camiiyi gezerken, Emir Sultan : ‘Cami çok güzel oldu ama bir eksiği var’ demiş. Sultan şaşkın ve biraz da kızgın ne olduğunu sorunca, emir Sultan: ‘Meyhanesi’ diyor. Şaşkınlığı artan padişah: ’Hocam, Allah’ın evinde içki olur mu?’ deyince ayaklarıyla tuzağa düşüyor ve Emir Sultan hemen yapıştırıyor: ‘O halde Allah’ın yarattığı bir bedende ne işi var?’ diye taşı gediğine koyuyor. Padişah yaptığı hataların farkına varır ve bir daha içki içmeyeceğine dair hocasına söz verir.”

    Hatice ile çok güzel bir gün geçirdiğimi beyan etmek istiyorum. Her yönüyle bir Osmanlı hanımefendisi olarak yaşamaya gayret eden nadide insanlardan biri olarak tanıyorum onu. Bilmem Bursa’da bunun gibi yaşayıp ve düşünen var mı bilmem ama, Bursa’ya dair irad edilen bir takım söylentilerin eritilip yok edilmesinde epey katkısı oldu. Ertesi gün yarım kalan gezimizi tamamlamak için Altıparmak Caddesi'nde beni “garaj”lara giden dolmuş taksiye bindiriyor ve vedalaşarak ayrılıyoruz.

    Ramazan Seydaoğlu
     

Bu Sayfayı Paylaş