Yarım kalan Dua- Adem Korkmaz (Kitap Ozeti)

'Kitap Özetleri & E-Kitaplar' forumunda NeslisH tarafından 30 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Yarım kalan Dua- Adem Korkmaz (Kitap Ozeti) konusu
    Ulan sen; namussuz, şerefsiz, köpeksin deyip Hamza’ya en yakın masayı ters çevirdi. Kahvedekilerin ara ara mırıltısı duyuluyordu:
    - Korkağın biri bu ya.
    - İnsanda biraz yürek olur.
    - Ne itliği kaldı, ne şerefi, hala korkudan bırak bir şey yapmayı, konuşamıyor.
    Bu ara Yavuz küfürleri sıralıyor, sınır tanımıyordu:
    - Ulan; pislik, Allah’ını, kitabını...
    Kahvehanedekiler bu sefer merak içinde baktılar, bunlar Hamza’nın sevdiği şeylerdi, ne diyecekti, ne yapacaktı! Hamza’nın kara gözlerindeki sükunet yavaş, yavaş kayboluyor:
    - Allah’a kitaba sövdün, onun cezasını yaratan verir.
    Bu ara Ziya Hamza’ya sataştı:
    - Sen... nasıl adamsın be? Bu kadar küfre rağmen, cevap vermeye bile lüzum görmüyorsun.
    Hamza kalkıp gitmek istedi, omuzuna değen el onu yeniden oturttu, Ziya’ya acıyarak baktı:
    - Ben sabırlıyım ve az önce bahsettiğim, sabırı itina ile uyguluyorum.
    - Senin sabrına da, sana da…
    - Eee.
    - Şuna bak yav.
    Küfürler galizleşti, arttıkça arttıkça arttı. Hamza’nın ses tonu yavaş yavaş sertleşiyordu. Veysel Ağa şaşkınlık içindeydi, sanki kabirlerin üstünde kendisini azarlayan Hamza bu Hamza değildi. Hamza ne kadar sabretse de nihayetinde sabrın da bir sınırı vardı:
    - Kaşındığınızın farkında mısınız, dedi.
    Az sonra Kenan ve Cemal de saflarını belirttiler. Cemal gür sesiyle:
    - Ne demek istedin sen, dedi.
    Kemal, içeri yeni girmişti, olanları izledi, bir şeyler anlamaya çalıştı. Sesi endişeli:
    - Hoop. Ne oluyor burada?
    - Sen karışma Kemal.
    - O benim misafirim.
    Kemal’in abisi Kamil, kardeşinin kolundan tutup çekti, ocağa oturmasını istedi. Sesi ciddiyet yüklüydü:
    - Sen karışma oğlum!
    - Ama...
    - Sus dedim, sakın karışma, senin bilmediklerini biliyorum, dedi abisi Kamil. Bu ara Yavuz küfür konvoyuna bir küfür daha ekledi:
    - Senin varya... Allah’ını da, Peygamber’ini de...
    Hamza önündeki beş kişinin ve kahvedekilerin bakışları aarasında yerinden bir aslan gibi kalktı:
    - İşte bu olmadı.
    Kahvehanedekiler şaşkınlıkla bakıyor, birileri aralamasını, olayı yatıştırmasını bekliyorlardı, bu ara Hikmet’te safını belirtmiş, Hamza’ya cephe almıştı.
    Ayakta altı kişi vardı. Beşi beraber bire karşıydılar. Hamza’nın sesi son derece sertleşmişti:
    - Hepsine sabrettim, ederdim ama Peygamber’ime küfür mü, asla, dedi ve Yavuz’un umulmadık bir şekilde hızla ağzına elini götürüp üç parmağıyla az önceki iğrenç küfürleri korkusuzca sıralayan dilini kavradı:
    - Bu dilin mi... Peygamber’ime sövdü?
    Dilini tutan parmaklar adeta koparacaktı, Yavuz inanılmaz büyük ıstırap hissediyordu:
    - Aaaaa...
    - Koparayım mı şimdi?...
    Yavuz’un beraberindekiler harekete geçmişti, Ziya sandalyeyi kaptığıyla Hamza’nın üzerine yürüdü, Hamza’nın aniden Yavuz’un arkasına geçmesi, sandalyenin demir ayaklarının Yavuz’a değmesine sebep oldu. Hamza Yavuz’un dilini, bir yandan sıkıyor, diğer yandan da çekiyordu;
    - Bu dilin. Ha...
    - .....................
    - Peygamber’ime sövdü, öyle mi?
    Hamza ilginç bir şekilde hırçınlaşmış, gözleri serinliğini kaybetmiş, az önceki sakin siması kaybolmuştu, yerine korkunç bir yüz hattı gelmişti ve kasları gerilmişti. Yavuz’un yardakçılarıyla mücadele ediyor, kendini korumaya çalışıyordu. Hikmet’in de yumruk savurması Hamza’yı hayli şaşırttı.
    Artık Yavuz’un dilinin bırakılma zamanı gelmişti. Dilinin rahata kavuşması Yavuz’u ferahlattı, fakat ne olduğunu anlamadan, gözlerinin üstünde balyoz kadar ağır bir darbe hissetti, hissetmesiyle beraber kahvedekilerin gözleri önünde, geniş pencereden camlarla beraber dışarıya düştü. Müthiş bir ağırlık hissediyordu, karların üstünde hareket edemeden bayıldı. Kahvehane çoktan boşalmış, kalabalık dışardan seyrediyordu.
    Hamza sırtını vermiş, önündeki dört kişiyle çekişiyordu, çevik, hızlı ve güçlü oluşu karşısındakilere fırsat vermiyordu. Sesi toktu Hamza’nın, Hikmet’e hitaben:
    - Hepsini anladım da senin derdin ne?
    Elindeki ıskartayı Hamza’ya savuran Hikmet:
    - Anlayacağın dayı oğlu gibi ben de seni sevmiyorum, dedi.
    Bu sefer ıskartadan sıyrılamadı, şakağında ince bir sızı hissetti. Daha ıskarta çekilmemişti ki; ıskartayı kavrayan eli tuttuğuyla duvara sürükleyip çarptı, bunları beklemeyen Hikmet sert bir yumruk darbesi daha aldı, o da Yavuz gibi sendeleyip dışarıda buldu kendini. Kahvehanenin önü oldukça kalabalıklaşmış, olayları merakla seyrediyor, farklı tepkiler veriyorlardı.
    - Vay anasını be... Bu çocuk çok çetin.
    - Girsin şuraya birileri aralasın.
    - Böyle adamdan korkulur.
    - Boşuna dememişler, sabırlı adamın hıncından korkun, diye.
    Kahvehanedeki çatırtılar, patırtılar son haddine kadar çıkmıştı. Ziya’nın ağzını salyalar sarmış küfürlerin en ağırını savuruyor, bir yandan da Hamza’ya yaklaşmaya çalışıyordu. Hamza ise arkasını duvara vermiş, gelen darbelere karşılık veriyordu. Bu ara Veysel Ağa’nında karıştığı, görüldü. Kahveci Kemal, bir şeyler yapmak istiyor abisi Kamil müsaade etmiyor, yerinde zor duruyordu. Abisinin tavırları onu hayli şaşırtmıştı. Elinden bir şey gelmeyen Kemal diliyle Hamza’ya yardımcı olmak istiyordu; Bu ara Veysel Ağa’nın soba küreğini kapıp, sinsi sinsi yaklaşmasından habersiz olan Hamza’ya:
    - Dikkat et! Yan tarafına bak! dedi.
    Kızgınlığın azaldığı yüzünü Veysel Ağa’nın yaklaştığı yöne çevirdi. Alaycı bir sesle:
    - Bak hele bak, bizim sarhoşa.
    Daha kelimesi bitmeden Veysel ağa:
    - Al sana p...
    Ondan kurtuldu ki bu sefer Cemal’e takıldı. Cemal’in havadaki yumruğu inmeden, kafasıyla burnuna var gücüyle vurdu. Cemal’in hissettiği ıstırapla beraber oluktan akar gibi burnundan kan akmaya başladı.
    Hamza’nın beyaz montu yer yer kana bulanmıştı. Kenan’ın korkak gözlerini Hamza’nın çevikliği ve beraberindekilerin ıstırap çığlıkları, iyiden iyiye korkutmuştu.
    Tahir Ağa’ya haber vermeliydi. En iyisi de buydu. Hamza’nın yanına yaklaşmaktansa kaçmak daha iyi diye düşünüyordu. Nasıl insandı bu Hamza; bir kedi kadar çevik, bir aslan kadar güçlü ve cesur, yanına bir metre yaklaşmak belki de ölümüme sebep olabilir, diye düşünerek kahvehaneyi yavaş yavaş terk etti. Hızlı adımlarla Tahir Ağa’nın evine yöneldi.
    Bu ara da Hamza Ziya’nın gevşekliğinden yararlanıp, saçlarını tuttu. Biraz sonra var gücüyle Ziya’yı pencere kenarından yanlarına yaklaşmak isteyen sarhoş Veysel’in üzerine doğru sürükleyip savurdu. Kırılmış cam Veysel Ağa’yla Ziya kahve önündeki kalabalığın önüne gülünç bir şekilde düştüler.
    Kahvehane kan gölüne dönmüş, kırılmayan cam devrilmeyen masa kalmamıştı. Sandalyelerin her biri bir yana yıkılmış, kâğıtlar, okey taşları, sere serpe ala bula kanlara boyanmış, perişan bir hale gelmişti. Bu hali Kamil ve Kemal şaşkın ve ezilmiş bir tavırla seyrediyorlar, Hamza’nın manalı bakışları ikisini de şekilden şekile sokup eziyor büzüyordu.
    Hamza kırgındı;
    - Öyle olsun bakalım Kamil abi.
    - .........................
    Ağır adımlarla sağını, solunu süzerek kapıya yaklaştı, dışarıdaki kalabalık merakla Hamza’yı seyrediyordu. Tam kapının eşiğinde durdu, yüzünde bir ağrı hissetti, şakağına değen ıskarta aklına geldi. Mırıldandı:
    - Ulan... Kalleş Hikmet!.
    Sonra acıyan bakışlarını kalabalığa çevirdi. Beyaz montunu kanlar kırmızıya boyamış, saçları dağılmış, gömleğinin düğmeleri kopmuş bir şekilde, bağrı açık, heybetli, azametli ve dik:
    - Yazıklar olsun be diyordu, ses tonu azarlayıcı ve yüksekti:
    - İnsanlar, tanıdıklarınız birbirini yesin, içinizden biri çıkıp araya girmesin, öylece seyirci kalın.
    Kalabalık suçluluk duygusuyla Hamza’yı dinliyor, başlar eğik, gözler kanlanmış dudaklarında. Ses azarlayıcı ve yüksek:
    - Bu mu sizin insanlığınız? Araya girip tüm bu olanlara engel olamaz mıydınız? Ne geçti elinize? Ben boşa konuşuyorum anlaşılan, birilerinin kavga etmesi hoşunuza gidiyor.
    Kalabalığı Hamza’nın konuşmasından çok, beş kişiyi nasıl madara ettiği şaşırtıyordu. Efendi, kimseye taklaşmayan, bu dallarda teli olmayan bir kişi nasıl oluyor da beş kişiyi madara edebiliyordu. Birisinin kalabalığın arasından kalın sesiyle geldiği görüldü:
    - Bu eşşek oğlu kim oluyor da benim oğlumun canını yakacak, diyordu.
    Bu ses Tahir Ağa’nın sesiydi. Kenan kahveden çıktığı gibi soluğu onun yanında almıştı. Yavuz’un peygambere sövdüğü için Hamza’yla kapıştığını birkaç yalan ilave ederek Tahir Ağa’ya anlattı. Tahir Ağa otomatik tüfeği kaptığı gibi kahvehanenin önündeki kalabalığı yırtarak soluk soluğa gelmişti. Kalabalığı bir telaş sardı, artık yeterdi. Tahir Ağa’yla arası iyi olan Ali Ağa’nın oğlu Erhan ona sımsıkı sarıldı tüfeğin yönünü havaya doğrulttu:
    - Etme Tahir Ağa.
    - Bırak beni Erhan!
    - Koca adamsın, cahille cahil mi olacaksın?
    - Yetti artık, çekil!
    - Sonrasını düşün!.
    Bu ara Tahir Ağa’nın gözlerine baygın haldeki oğlu ilişti:
    - Vuracağım bu p...
    - Mapushaneler de mi çürüyeceksin?
    Bir el havaya ateş etti:
    - Bırak Erhan beni.
    - Tahir Ağa etme.
    - Vuracağım bu iti.
    Kalabalık bir Hamza’ya bir de Erhan’ın sımsıkı tuttuğu Tahir ağaya bakıyordu. Hamza kahvehanenin önünden ağır ve kararsız adımlarla onlara yaklaştı. Hançer bakışlarını Tahir Ağa’ya dikip acıyarak baktı:
    - Git işine Tahir Ağa, babamdan büyüksün, kendine başka uğraş bul.
    - Bak şu ite.
    Bu ara Hamza’nın önünde bir hat kuruldu, akıllarınca Tahir Ağa’yla kapıştırmayacaklardı. Erhan biraz uğraştan sonra tüfeği kaptığıyla Tahir Ağa’yı serbest bıraktı. Serbest kalan Tahir Ağa yerden ilk gördüğü taşı aldı ve Hamza’ya attı. Taş Hamza’nın kaşına çarptı, akan kanın dudaklarını ısıttığını hissetti ve hafızasında yıllar öncesi belirdi. Evet yine taş vurmuşlar, gözlerine yaş dolmuş, Yunus çıkagelmiş, çocukları bir bir kovalamış, beyaz elleriyle abisinin kaşlarını silmişti;
    - Ah Yunus ah.
    Kimin umurundaydı, karşısında kükreyen Tahir Ağa. Durgunluğunu tüm kalabalık fark etmişti. Sakinliğine ve ağlamasına bir anlam veremiyorlardı. Kanın kırmızıya boyadığı dudakları hiç kimsenin duyamayacağı bir ahenkte mırıldanıyordu:
    - Hani nerdesin Yunus’um, bak abinin kaşlarını yine kan bürüdü! Gel de sil! Hadi Yunus! Gel de şu başımdaki gafil insanları kovala. Hiç umarmıydın, böyle bir anda seni hatırlayacağımı.
    Ağlıyordu Hazma. Göz yaşları dudağında kuruyan kanları ıslatıyordu. Bilmiyorlardı onun Yunus için ağladığını. Tahir Ağa hala sakinleşmemiş, üç kişi zor hakim oluyordu. Yalanın ve haramın taht kurduğu küfürbaz dili, gün yüzü görmemiş küfürleri sıralıyordu:
    - ¤¤¤¤¤¤ ....
    - İyi ki gebermiş gardaşın...
    Gardaş kelimesi Hamza’nın kulaklarını çınlattı, bu ne diyordu. Tahir Ağa küfrü genişleterek tekrar etti:
    - Peygambere sövmüşmüş, ulan ben de sövüyorum, sonra iyi ki gebermiş Yunus’mudur ne b... adı.
    Hamza kendini kaybetmişti, önündekileri adeta tepeleyerek bir anda Tahir Ağa’nın yanında belirdi, bakışları bir taşı parçalayacak kadar ağırdı. Tahir Ağa’yı tutanları bir bir kenara itiyor ve dişlerinin arasından konuşuyordu:
    - Babamdan büyük olman artık hiç, hiçbir şey ifade etmiyor, dedikten sonra yakasını kavradı, kaldırmayla itekleme karışık, yandaki büyük evin bahçe duvarına yasladı. Bir yandan sırtını duvara çarpıyor, diğer yandan da:
    - Ne dedin sen Tahir ağa?...
    - ........................
    - Söyle, benim peygamberime ve gül yüzlü günahsız kardeşime nasıl o pis dilini uzatırsın?
    - ..........................
    - Söyle!...
    Tahir Ağa darbelere fazla dayanamadı, bayıldı. Hamza hala duvara çarpıyordu. Tahir ağayı Hamza’nın elinden zor güç aldılar. Tahir ağanın çizgili eski tip gömleğinin yakaları Hamza’nın elinde kalmış, onu vuruyordu, sağa sola. Tek başına bırakıp seyre koyuldular.
    Hamza hala ellerini duvara vuruyordu, duvarı boyayan kanların kime ait olduğunu kalabalık çözememişti. Hamza’nın elinin değdiği yer kırmızıya bürünüyordu.
    Kırılan parmaklarının acısıyla biraz sonra kendine gelebildi, iki büklüm olmuş ağlıyordu, kanların kızarttığı dudakları:
    - Ah... Yunus ah. Dünya öyle kahpe ki, diyordu:
    - Gel gör abin ne hallerde. Hüznü onu daha fazla konuşturmadı, o kendi haline değil insanların cehaletine üzülüyordu.
    Olay tez yayıldı. Cuma’da duymuştu soluğu kahvehanenin önünde aldı. Cuma’yla birlikte köy dolmuşunun geldiği duyuldu. Yaralıların yarasının sarılması için hastaneye gitmesi gerekti. Başta Tahir Ağa, oğlu Yavuz, Hikmet, Cemal ve Ziya sere serpe minibüsü doldurmuştu. Cuma hayli şaşkın, hızlı adımlarla üstü başı kan içindeki Hamza’nın yanına geldi. Sesi endişeliydi:
    - Ne oldu Hamza?...
    - ........................
    - Ne bu halin ne yaptın?
    - ........................
    - Gözlerimle görmesem senin bu denli hırçınlaşacağına inanmazdım.
    Hamza ıslak gözlerini Cuma’ya yöneltip:
    - Bak şu halime arkadaş.
    - .........................
    - Ne beni bu derece kızdırır, hırçınlaştırır, bilir misin?
    - .........................
    - Bilmiyorsan söyleyeyim; kahpe dünyada en çok sevdiğim iki şeye söz söylenmesi, onlara küfür edilmesi.
    Cuma’nın tavırlarından Hamza’nın kastettiği şeyleri anladığı seziliyordu. Çok konuşmuşlardı bunları, Hamza’nın kolundan tutup kaldırırken:
    - Bilirim arkadaş, bilirim.
    - Birisi iki cihan serveri, Allah’ın habibi, diğeri de dilinde türkü ettiğin, ölümü onun için sevdim dediğin, kardeşin Yunus!...
    Hamza yorgun ses tonuyla:
    - Bildin arkadaş bildin, lakin öyle üzgünüm ki benim yüzümden Allah’ın habibine küfredildi. Bilemezsin bunun bana nasıl ıstırap verdiğini.
    Az sonra kalabalık Hamza’yla Cuma’nın gidişine bakıyordu. Orda burda kan lekeleri vardı, kahvehanenin hali berbattı. En az bir ay çalışmazdı artık, Köylünün gündemine yeni bir olay daha eklenmişti:
    - Tahir Ağa bunu yanına koymaz.
    - Köyün huzuru kaçar bundan sonra.
    - İyi ki jandarma duyup da olayı mahkemeye intikal etmedi...
     

Bu Sayfayı Paylaş