YaLnızLık Ve Yaşam- Psikoloji

'Psikoloji' forumunda NeslisH tarafından 19 Ekim 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    YaLnızLık Ve Yaşam- Psikoloji konusu
    "Yalnızlık mı? Gerçeği söylemek gerekirse yalnızlık tek başına olmak değildir. Düşünceler yalnız insanlara her zaman eşlik eder. Çare bulunamayan yalnızlık başka bir şeydir. Gerçek yalnızlık karşısındaki insanın bakışlarında kendini gösteren yalnızlıktır."
    Michel del Castillo


    KAVRAM ÜZERİNE İNCELEME

    Her birey kendi yaşam dilimi içinde gerek mutsuzluk yaratacak değişik olaylar karşısındaki üzüntü keder ve endişelerini gerek bunun karşıtı olan ve ona mutluluk veren sevinç neşe coşku heyecan hissedebileceği duygularını içsel dünyasına gömebilir saklayabilir veya davranışlarıyla sözleriyle dışındaki dünyaya bunları yansıtabilir; bu doğal bir durumdur.

    Yaşamda karşılaşılan olaylara verilen tepkiler bireyden bireye topluma kültüre sosyal statüye kişinin içinde olduğu zaman dilimine bağlı olarak göreceli olarak değişebilir. Özetle bir olay karşısında kişinin o olaya yüklediği anlam kişiden kişiye göre değişir. Nedeni bilişsel değerlendirmenin kişiden kişiye farklı oluşundandır.

    Bilişsel değerlendirmede yani bir olaya birey tarafından yüklenen anlam belirlenirken bireyin genetik yapısı (esnekliği hoşgörüsü ve katılığı) yetiştiği aile içindeki anne baba öğretileri kardeş ilişkileri büyükbaba- büyükanne arketipleri (uzak geçmişten getirilen gelenek ve görenekler) yetiştiği sosyal çevre kültür okuduğu okullar öğretmenlerin aktardıkları ve arkadaşları gibi çeşitli etmenler gözönünde bulundurulmak zorundadır.

    Bu bağlamda yalnızlık da bireyin yaşamda göreceli olarak karşılaşabileceği temel davranış biçimlerinden biridir. Kişinin çevresi tarafından bir kenara itilmesi gibi tarif edilse de yaşadığı ruhsal durumu ile toplumdan ve çevreden kendisini soyutlayarak iç dünyasına çekilmesidir yalnızlık.

    İnsanoğlu toplum yaşamı ve belirli bir sosyal düzen içinde varlığını sürdürürken bu değerlerden yoksun olarak yaşayamayacak kadar güçsüz ve korumasız bir varlıktır. Öyle ise yalnızlığı niye istesin ve arzulasın ki? Acaba yalnızlık sonsuz bekleyişler ve arayışların sığınağı olacak kadar ulaşılamıyacak bir özlem mi? Yoksa bir nedenle yalnızlık girdabının yokedici sahasına itilince korkulacak kadar ağır bir ceza mı? Nedir yalnızlık?

    Yaşlandıkça fizyolojik olarak bedenleri adına çok şey kaybeden insanlar yaptırım güçleri azalıp sahip oldukları olanaklar ellerinden çıktıkça güçsüzlüklerini ve hiçliklerini anlarlar. Zaman içinde bu kimselerden "elimden bir şey gelmez; onsuz yapamam; beni hayata bağlayan o idi; beni yalnız bırakın; kimseyi görmek istemiyorum" gibi serzenişlerde bulunduklarını sıkça duyabiliriz.

    Yalnızlık hissi yaşayan insanların yüzlerinde bu duygunun belirtileri vardır. Bu insanlar genelde psikolojik çöküntü içinde olup yüz ifadeleri anlamsız dalgın olarak bir noktaya bakan ve her şeyden kaçıp kendilerini soyutlayan davranış kalıbı içindedirler. Güçsüzlüklerini ve çaresizliklerini kabullenirler. Olaylar karşısında sinik halsiz ve tepkisiz insanlardır. Bu tip belirtilerin süresi ve şiddeti yalnızlığa sebep olan tesirin önem derecesi ile birlikte kişide yaptığı ruhsal ve bedensel streslere de bağlıdır.

    Yalnızlık hissini yaşayanlar yalnızlığı yalnızlık aktivitesi içinde çözeceklerine inandıkları ve algıladıkları için yalnızlığa boyun eğerler. Bu nedenle de günlük yaşam çemberi içinde daima sosyal sıkıntılarla beraberdirler.

    YALNIZLIĞIN İÇERİK VE ÇEŞİTLEMELERİ

    Yalnızlık nedenine ve ortaya çıkan belirtilerine göre değişik isimler alır:

    Çevreyle ilişkilerin kesildiği depresyonla birlikte oluşan derin yalnızlık; kendini toplum içinde yabancı hissetmeyle oluşan sosyal durum yalnızlığı; beden ve çevre koşulları iyi olsa bile ruhsal dünyasındaki beklentilere yanıt alamayınca oluşan duygusal yalnızlık; iç dünyasındaki üzüntülerden kaynaklanan (self pity) dışarı yansıtılmayan görünen davranışları normal olan gizli yalnızlık; depresyon korku gibi belirtilerle birlikte açığa çıkan triad yalnızlık gibi çeşitlerden bahsedilebilir.

    Yalnızlık hissinin oluşmasında sebepler kişilere göre değişiklik gösterir. Kadınlar erkeklere göre daha duygusaldırlar. Kadınlarda bağlılık ve şefkat hisleri erkeklere göre fazladır. Bağlandığı en önemli değerler elinden alındığı zaman yalnızlık hissini bire bir daha sıklıkta yaşarlar. Süreğen hastalığı olan 80 kadın ve erkek hasta arasında yapılan bir araştırmada kadınların erkeklere göre daha fazla yalnızlık çektikleri ortaya konulmuştur. Yine aynı araştırmada kocaları devamlı hasta olan sağlam kadınlardan da yalnızlık hissi çekenlere rastlanmıştır. Aynı kaderi paylaşan yaşlı eşlerin ortak değerleri ellerinden çıktıkça ve bunlara yeniden sahip olma olasılıkları yok oldukça ümitsizliğe düşerler ve derin olmayan gizli yalnızlık hissini yaşarlar.

    Yaşlılar yakınları ile birlikte yaşadıkları zaman daha mutludurlar. Ataerkil ailelerdeki yaşlılar kendilerini emniyette hissederler. Küçükler kendisine hürmet ve saygı gösteriyorlarsa hayatla olan bağları daha da sağlamlaşarak ruh ve his dünyalarında mutluluğu tadarlar. Sosyal ve psikolojik tatmine eriştiklerinden yalnızlığı hissetmezler.

    Yaşlı hastalarda yalnızlık hissi en sevdiği yakınını kaybettiği zaman ortaya çıkar. Yıllardır beraber yaşadığı aynı kaderi üzüntüyü sıkıntıyı sevinci paylaşan eşlerden birisi öldüğü zaman diğeri yalnızlık hissini derin olarak hisseder ve yaşar. Kayıp yeni ise yalnızlık daha da derindir. Artık hayat onun için anlamını yitirir yaptıklarından zevk almaz düşünce girdapları içinde bir köşeye çekilir. Yalnızlık duygusu içinde takılıp kalanların büyük bir bölümü günün birinde ölümü ister hale gelir. Neticede sevdiğine karşı bir kavuşma arzusu doğar. Bu nedenle çok yakın aile bireylerini kaybedenlere çevre maddi ve manevi yönden destek olmalıdır. Desteksiz olanlar yalnızlığı yalnızlık düşüncesi içinde çözmeye başlar ki bunun da neticesi "yalnızlık" fâsit dairesidir. Yaşlıların yakınların kaybedilmesiyle oluşan derin yalnızlık dışındaki yalnızlıkları gizli yalnızlıktır.

    Amerika Birleşik Devletleri'nde zengin ve fakir öğrenciler arasında yapılan bir araştırmada fakir öğrencilerdeki yalnızlık ve depresyon hissinin zengin öğrencilerden daha fazla bulunması dikkati çekmektedir. Fakir öğrencilerde görülen duygusal yalnızlıktır. Bu tür yalnızlık milletlerin karakterlerine göre değişmektedir. Aynı araştırmada yabancı öğrenciler de incelenmiş ve neticede yabancıların sosyal yalnızlık içinde oldukları saptanmıştır. Sosyal hayatta toplum içinde yabancı olmanın bir semptomu olan bu yalnızlığı kendi ülkemizde yabancı bir şehre gidip orada aradığımız dostu bulamadığımızda geçici de olsa hissederiz. Kişilerin karakterleri olduğu gibi milletlerin de karakterleri vardır. Bu yönüyle yalnızlığın oluşumunda coğrafî koşullar ve ortak kültür en önemli faktörler olarak değerlendirilmektedir. Japon ve Avusturyalılar arasında yapılan bir araştırmada yalnızlık ve hayattan memnun olma hissi incelendiğinde Japonlar’ın hayat memnuniyetsizliği ve yalnızlık hissi Avusturyalılar’dan daha fazla çıkmıştır.

    Sıkıntı depresyon öfke şaşkınlık güçsüzlük gibi rahatsızlığı olanların hastalıkları kronikleşip derinleşmişse yalnızlık hissi daha fazla görülmektedir. Kişinin ruhsal durumu iyi ise daha az yalnızlık hissetmektedir. Özellikle alkol alma alışkanlığı olanlar psikolojik rahatsızlıklarını çözemediklerinde çareyi alkol almakta bulurlar. Belli bir süre kullanıldıktan sonra alkol unutma için yardımcı olmaz ve yalnızlık duygusu daha şiddetli bir biçimde açığa çıkar. Alkoliklerde yalnızlıkla birlikte gelen depresyon alkolün dozunu artırmada tesirli olur. Neticede çok çabuk etkilenen ve hayattan memnuniyetsiz görünen insanlar olarak bir kenara çekilirler. Yalnızlık hissi duyan insanlarda alkol tüketiminin arttığı gözlenmiştir.

    Her insan kendi soyağacını devam ettirecek mirasını bırakacak doğuştan kendisine verilen merhamet muhafaza etme cömertlik fedakârlık gibi duyguları en yakın uygulayacak bir çocuğunun olmasını ister. Çocuğu için her şeye katlanır. Kendi nefsine çocuğunu tercih eder. Yapılan bir araştırmada bu hisleri kullanamayan çocuksuz anne ve babalarda yalnızlık hissinin fazla olduğu gözlenmiştir.

    Yalnızlık hissi uyandıran her belirti bireyde yalnızlık duygusu uyandıracak diye bir gerekçe ve koşul yoktur. Yalnızlık duygusu kişinin fizyolojik psikolojik sosyo-kültürel yapısıyla ilgili olup süresi ve şiddeti ise psikosomatik strese bağlıdır.

    Yalnızlığı aşmanın yanıtı yaratıcı ve amaçlı olmakta yatmaktadır. Yalnızlık zaman denen çok değerli hazineyi etkin ve ekonomik kullanmakla aşılabilir. İnsan yalnız doğmakta ve yalnız ölmektedir. Doğumla ölüm arasındaki geçen yaşam dediğimiz zaman süreci içindeki kurulan dostluklar arkadaşlıklar evlilikler eğer içlerinde üretkenliği barındırmıyorsa birey yine doyumsuz ve yalnız kalmakta ve yine iki kişilik yalnızlıkların yaşandığı evlilikler hüsrana uğramaktadır.

    Adamın biri öbür dünyaya göçmüş. Sorgulama sırasını beklerken cennetin de cehennemin de kapılarının açık olduğunu görmüş. Fırsat bu fırsattır deyip iki kapıdan da içeri bakarak bir göz atmış. Bakmış ki cennet de cehennem de tıpatıp birbirinin aynı. İki odada da upuzun bir ziyafet sofrası. Masanın üzerinde kuş sütü dahil her şey var. Her servis tabağının yanındaki çatal bıçak ve kaşıkların sapı birer metre boyunda. Garibine gitmiş adamın böylesine kocaman saplı çatal bıçak ve kaşıklar. Garibine giden bir başka şey de cennet ve cehennemde sofraların aynı olmasına rağmen cehennemdeki masanın etrafında oturan insanların soluk bitkin zayıf mutsuz cennettekilerin ise neşeli şen şakrak olmalarıymış. Nedenini bir türlü anlayamamış adam. İki taraftada her şey aynı ama insanlar arasında bu fark niye diye düşünüp durmuş. Fark neredeymiş biliyormusunuz? Davranışta. Cehennemdekiler bu upuzun çatal kaşıklarla kendilerini beslemeye çalıştıkları için bir türlü güzelim yiyecekleri ağızlarına götüremiyorlar yerlere döküp saçıyorlarmış. Bu yüzden beslenemiyorlar ve zayıf düşüyorlarmış. Cennettekiler ise uzun saplı çatal kaşıkları karşısındaki insana uzatıp birbirlerini besliyorlarmış. Böylece herkes hem besleniyor hem de her şeyi paylaşarak gülüşüyorlar ziyafetlerini neşeli bir şekilde sürdürüyorlarmış.

    Yalnızlık paylaşılmaz ama karşılıksız vermeyi bilen paylaşmaktan haz alan insan ne sevgisiz kalır ne de dostsuz. Yalnızlıktan mı korkuyorsunuz? Neden korkunuzun üzerine üzerine gitmiyorsunuz? Bir süre seçimli bir yalnızlığı denemiyorsunuz? Yoksa kendinizle başbaşa kalamayacak kadar sıkıcı bir insan olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Siz kendi arkadaşlığınızdan zevk almazsanız başkası nasıl alsın ki? Bilinçli ve seçimli yalnızlıkta kendini tanımak bilmek kusur ve hatalarını açığa çıkarabilmek için sağduyuya dayalı bir özeleştiri mekanizması mevcuttur. Bu eylemin sonucunda ruhunuzun derinliklerinde gizlenmiş içsel güzellikler üretkenlikler sevgiler orada ve açığa çıkmayı sizin tarafınızdan tanınmayı sabırla bekliyorlar. Sizin kendinize şans tanımanızı bekliyorlar ama bu gizemli tanışmanın yolu yalnız kalmaktan kendimize zaman ayırmaktan geçmektedir. Cennet içimizdeyken hayatımızı cehenneme çevirmenin ne gereği var ki?

    Yalnızlık kelimesinin özellikle kültürel boyuttaki ifade edilişinde değişiklikler çeşitlilikler ve farklılıklar içerdiği görülebilmektedir. Akdeniz ve Doğu kültürleri gibi bireysel ilişkilerin mesafe ve alanın daha dar ve yakın olduğu ortamlarda ve çevrelerde bu iletişimlerin olumsuz niteliklere bürünmesine sık rastlanır. Yalnızlık genel olarak terkedilmişliği kimsesizliği desteksizliği hasreti ve gurbeti çağrıştırır. Ancak yalnızlığın her kültür ve toplumda bu çağrışımlara sahip olduğu da söylenemez. Bu nitelikler her kültürde veya toplumda az veya çok yalnızlık kavramının uzantılarıdırlar. Öte yandan yukarıdaki çağrışımlardan farklı anlamlara sahip tek başına olabilmek bireyleşmek ayrışmak kendine yetmek gibi çağrışımlar özellikle Batılı veya Batılılaşmayı amaçlayan toplumların kültürel dokusunda önemli yer tutmaktadırlar.

    Narsist bir iç dünya patolojik yalnızlığın yani kimsesizliğin acısından kaçmak için bir kendini kutsamadır. İnsanlık ailesine katılabilmek için temel koşul olan paylaşmanın ilişkinin iletişimin özetle eşdeşliğin olmadığı bir durumun telafi çabasıdır. Chat odalarındaki maskeli balolar bedene odaklanan takıntılı düşünceler ve gitgide hücreleşen alt kültür oluşumları bu çabanın sadece birkaç sonucudur. Yalnızlığının ıssızlığı ile bütünsel bir karşılaşma yaşayan bir hastanın ağzından dökülen şu sözler unutulacak gibi değildir: “Bu yalnızlık büyük bir yanlışlık”.

    Halk arasında yalnızlık Allah'a mahsustur derler. Yalnızlığın giderilmesinde en önemli tedavi arkadaş edinmektir. Ancak edinilen arkadaş gerçek dost olmalıdır. Her arkadaş yalnızlığı unutturmaz.

    Yalnızlık hissini yaşayanlar kendilerini zayıf güçsüz arkadaşsız hissederler; çevre onlardan o çevreden uzaklaşmıştır ve ilgisizdir. İnsanları vefasız ve güvenilmez görürler hayatta desteksiz olduklarını güçsüz olduklarını kabul ederler.

    Yalnızlık kısır döngüsü içine giren kişinin iki dost edinmesi gereklidir.

    Birincisi; bütün dostların en hayırlısı kendisinin sesine cevap veren vefalı zayıfların yardımcısı gücü her şeye yeten fakirlerin gariplerin yardımcısı yalnızlık duyanların dostu iniltileri işiten ve cevap veren kendisine sığınılanların en hayırlısı olan her şeyin sahibini dost edinmektir.

    İkincisi; hem sosyal hem de duygusal yalnızlığı istemeyenler yukarıdaki isimlerin sahibini dost edinirken evrende onun isimlerini yansıtan veya yansıtmaya çalışan insanları dost ve arkadaş seçmelidirler. Bunlar tek başlarınayken şuur altından fısıldanan sözlere maruz kalmamak ve onu dinlememek için hayatlarını yalnız sürdürmemelidirler. Sosyal hayatta insanın kendisine en yakın olarak hissettiği kişiler aile fertlerinden sonra yakın komşulardır. Sosyal dağılımı dengeli yapan her aile komşusunu yalnız bırakmaz ve yalnızlık gözlüyorsa tedavi eder.

    ‘Arkadaşlık’ dendiğinde şu sorunun yanıtını da hemen peşinden düşünmek gerekebilir. ‘Arkadaşlığın tersi nedir?’ Bu ya düşmanlık ya da yalnızlıktır. 2001 yılında Green ve arkadaşlarının yalnızlığa ilişkin olarak yaptıkları çalışmada yalnızlığın iki türlü olduğu ileri sürülüyor ve bu iki tür yalnızlığın genç yetişkinler (yaş ortalaması: 20) ve yaşlılar (yaş ortalaması: 71) tarafından nasıl farklı biçimlerde algılandığı açımlanıyor.

    Duygusal yalnızlık en yakın ilişkide olunan kişinin –ölüm ya da başka nedenlerle- yitirilmesinden ya da böyle bir kişinin yokluğundan doğarken; toplumsal yalnızlık arkadaş ağının cılızlığı ya da yokluğundan ileri gelmektedir.

    Duygusal yalnızlık ‘Bana yaslanan kimse yok’ tümcesinde ifadesini bulurken toplumsal yalnızlığı ‘hiçbir öbeğin (grup) ya da toplumsal örgütlenmenin bir parçası değilim.’ sözü özetlemektedir. Green ve arkadaşlarının elde ettiği bulgular bunların birbirinden bağımsız olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle duygusal olarak yalnız olan bir insanın toplumsal olarak yalnız olması gerekmiyor ve tam tersi.

    Genç yetişkinlerin arkadaşlık ağlarının daha yoğun ve geniş yaşlıların arkadaşlık ağlarının ise daha sıkı yakın olduğu ortaya çıkmıştır. Yaşlı kadınlar daha fazla duygusal yalnızlık daha sıkı toplumsal ağlar sergilemiş ve bu kadınların birbirleriyle olan ilişkilerinin daha sıkı ve hayata dönük olduları gözlemlenmiştir. Erkeklerle karşılaştırıldıklarında kadınlar eş dışında bir yakını daha büyük sıklıkta anarken erkekler bir eşlerinin olduğunu daha büyük sıklıkta bildiriyor. Bir eşe sahip olmamak yalnızlığı yaşlılarda daha iyi öngörüyor. Gençlerde ise ağ genişliğiyle toplumsal yalnızlığın ilişkili olduğu bulunmuş. Gençler için ilişkilerin niceliği daha belirleyiciyken yaşlılar için nitelik daha belirleyici. Gençler için –eş dışı- bir yakının varlığı toplumsal yalnızlığı azaltırken bu durum yaşlılar için geçerli değil. Green ve arkadaşları (2001) bu durumu şu şekilde açıklıyorlar: Gençler bir yakın arkadaşla değişik ortamlara girip yeni arkadaşlar edinebilirler. Ama yaşlılar için ortamlar belirlidir ilişkiler oturmuştur. Son olarak; bir başka bulgu da arkadaşların duygusal yalnızlığı gideremedikleri. Diğer bir deyişle arkadaş sevgilinin yerini tutamıyor.

    Bireyin yaşam çizgisine parelel olarak konuya girdiğimizde ise:

    Ergenlik adını da verdiğimiz delikanlılık dönemi çocukluk dünyasından kopanların büyükler dünyasının eşiğinde mola verip soluk aldığı bir dönem ve aşamadır. Spranger ergenlik dönemine ait başlıca özelliğin yalnızlık olduğuna değinir. Yalnızlık simgesi olan Nerkis (Narcissus) ergenin de simgesidir. İlk kez bu dönemde tekliğimizin bilincine varırız. Ama duyguların diyalektiği bir daha bu soruna el koyar.

    Olgunluk döneminin belirgin bir niteliği değildir yalnızlık. Başkalarıyla başka şeylerle savaşan kişi kendini işinde yaratıcı çabalarında unutur. Onun kişisel bilinci böylece başkalarınınkiyle birleşir. Zaman dediğimiz boyut anlam ve amaç kazanır; böylece tarih olur geleceğin ve geçmişin anlamlı bir değerlendirmesi olur. Yaşamdaki tekliğimiz -ki kendi benliklerimizden oluşan bizi beslerken tüketen belli bir zamanda yaşamımızdan doğar- gerçekten giderilemez ortadan kaldırılamaz olsa olsa şiddeti azaltılabilir. Bazen de ancak çok yüksek bir bedel ödeyen kişi yalnızlığın elinden kurtulabilir. Kişisel varlığımız ozan Eliot’un dilinde “zamansız anlar” olan bir tarih parçasında yer alır. Bu yüzden olgun bir insan üretici ve yaratıcı çağları boyunca da yalnızlıktan kurtulamıyorsa hasta bir kişi sayılır. Çağımızda bu türden yalnızların sayısının çoğalması sorunlarımızın ağırlığını da yansıtır. Çalışma topluluklarının eğlence sanat ve müzik topluluklarının çoğaldığı bir dönemde insan her zamankinden daha yalnızdır. Çağdaş insan yaptığı ve anlam katarak yarattığı şeye bütünüyle veremez kendisini. Onun -belki de en derindeki- bir parçası her zaman bağımsız uyanık ve nöbette kalır efendisine karşı casusluk yapar. Çağımızın tek tanrısı olan iş-güç (kazanç tutkusu) artık yaratıcılığını yitirmiştir. İş-güç başı sonu olmayan bir uğraşıyı ve çağdaş toplumun amacı belirsiz yaşamını simgeler. Ve de iş hayatının yol açtığı yalnızlık -otellerin büroların koca mağazaların ve sinemaların o kalabalıktan taşan yalnızlığı- ruhu güçlendiren arındıran yerler ya da yaşantılar değildir. Çağdaş dünyanın yalnızlığı dünyanın çıkmazını yansıtan bir aynadır.

    Yalnızlığın bir ucunda dünyadan koparken öteki ucunda yaşama bağlanırız. Söylence ve masallara anılara tarih ve şiir gibi sanat ürünlerine konu olan ünlü kişilerin yaşam öyküleri onların yaşam ve eyleme katılmadan önce -daha ilk gençlik yıllarında- bir içine kapanma ve yalnızlık dönemi geçirdiklerini belgelemektedir. Bunlar kahraman kişiyi yaşama hazırlayan oluşum yıllarıdır ama sözün doğrusu özveri arınma acı çekme ve kendini tanıma yıllarıdır. Tarihçi Arnold Toynbee bu gözlemi destekleyen pek çok örnekler bulmuştur: Eflatun’un mağarası Tarsuslu Paul’un Buddha’nın Hazret-i Peygamberin Machiavelli’nin ve Dante’nin yaşamları gibi. Ve bizler de kendimizi arındırdıktan sonra dünyaya yeniden dönmek üzere hiç olmazsa belli bir süre için köşeye çekilmeyi ve yalnız başımıza yaşamayı denemişizdir.

    Yalnızlık duygusu bir bakıma dışarda bırakıldığımız ya da ayrılmak zorunda kaldığımız yere geri dönmek için duyduğumuz derin özlem bir yer-yurt özlemidir. Hemen her toplumda gözlemlenen eski bir inanca göre orası -özlemini çektiğimiz o kutsal yer-dünyanın merkezi evrenin göbeğidir. Bazen “Cennet” diye de adlandırılır. Ama adı ne olursa olsun o yer toplumun gerçek ya da mitolojik yurdudur. Azteklerin inancına göre ölüler göçmen olarak ayrıldıkları yere bir kuzey ülkesi olan Miktlan’a dönerler. Kentlerini kurarken evlerini yaparken düzenledikleri tüm törenler yaşamın ta başlangıcında kovuldukları o kutsal ocağı bulmaya yöneliktir. Roma Kudüs ve Mekke gibi dinsel başkentler ya da Kâbeler dünyayı dünyanın merkezini simgelerler ama dünyadan da önce gelirler. Bugün bu merkezlere giden hacılar her kavmin kendisine verileceği söylenen topraklara yerleşmeden önce mitolojik geçmişte yaptıklarını yaparlar. Bir eve ya da kente girmeden önce onun çevresinde dolaşma (tavaf) töresi buradan gelir. Labirent (dolanca) söylencesi de bu tür inançlardan kaynaklanır. Konuya ilişkin çeşitli yorumlara göre labirent mitolojik simgeler arasında en anlamlı ve en zengin olanlardan biridir: Kutsal bir bölgenin merkezindeki insanlara sağlık toplumlara özgürlük veren bir muska; cezasını çekip günahını çıkardıktan sonra mutluluk sarayına giren kahraman ya da kutsal kişi kentini kurtarmak ya da yeniden kurmak için geri gelen kahraman bütün bunlar labirent söylencesi ile yakından ilgilidir.

    SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

    Yaşam bir bakıma gizemli bir gelecekte varacağımız yere ulaşmak için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir.

    Kişinin içinde yaşadığı dünyaya ve kendisine yabancılaşmış olduğunu bilmesi demek olan yalnızlık insan yaşamının en az bir döneminde bireylerin karşılaştığı bir davranış algılama biçimi ve insan duygusunun en derindeki gerçeğidir.

    Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. Doğası gereği kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “hayır” diyerek yaşayan insan kendi varlığını tanır tanımaz bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlayarak yalnızlığının bilincine varır.

    Ana karnındaki bebek kendisini sarıp sarmalayan canlının bir parçasıdır ilkel bir yaşamdır; kendi bilincinde bile değildir. Dünyaya gelmekle bizi ana karnındaki o bilinçsiz yaşama bağlayan zincirden kopmuş oluruz. Bilinçsiz yaşam diyorum çünkü orada istek ile doyum bir ve aynı şeydir. Doğumla gelen değişikliği bir ayrılık kopma ve yalnız bırakılma yabancı ve düşmanca bir çevreye düşüş olarak algılarız. Sonraları bu ilkel duyum yalnızlık duygusuna dönüşür; daha sonra bir bilinç oluşur. Gerçekte yazgımız yalnızlıktır ama bu yalnızlığı aşmak ve bizi geçmişe cennetteki o mutlu yaşama bağlayan ilişkileri yeniden kurmak zorunda olduğumuz bilinci. Var gücümüzle yalnızlığımızı aşıp yenmeğe çalışırız.

    Öyleyse yalnızlık duygusunun iki ayrı anlamı var:

    Bir anlamda yalnızlık “kendini bilmektir; öteki anlamdaysa kendimizden yalnızlığımızdan kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden yalnızlık labirentinin çıkış noktasında mutluluğa tüm dünya ile yeniden denge durumuna erişeceğimizi umarak yaşamımız boyunca bir arayış içinde olmayı sürdürürüz.

    Yalnızlık korkusunun insanın temel korkularından birisi oluşundan dolayı birey her koşulda bu korkuyu alt ederek gerekiyorsa bu olgudan çıkış ve kaçış yolları arayışı içinde olmaktadır. Zamanlarını üreterek değil de tüketerek geçiren ve yalnızlık duygusunun dış etkenlerle giderileceğini sananlar belki geçici süreler için kendilerini oyalayacaklar ama yine eninde sonunda kendilerini yalnızlığın koynunda bulacaklardır.
     

Bu Sayfayı Paylaş