Yüzlerce Kitap Özeti

'Kitap Özetleri & E-Kitaplar' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 1 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Yüzlerce Kitap Özeti konusu Başarı Şimdi Aslanın Ağzında


    KİTABIN ADI Başarı Şimdi Aslanın Ağzında
    KİTABIN YAZARI Sakıp SABANCI
    YAYINEVİ VE ADRESİ Mart Yayınları Hüseyin Ağa Mahallesi. İstiklal Caddesi. Gala Han 80070 Beyoğlu-İstanbul
    BASIM TARİHİ NİSAN 1999
    KİTABIN YAYIM MAKSADI SABANCI kitabında başarının tarifini ve başarıya ulaşmak için izlenecek yollardan bahsederken, başarının parayla değil geride bırakılan eserler ile ölçüleceğini aktarmaya çalışmış.

    KİTABIN ÖZETİ :

    BAŞARI NEDİR?

    Tek kaleye gol atmanın zamanı geçti. Şimdi marifet Dünya Kupası’nda gol atmak. Artık bedava futbol yok golü atan parasını alıyor. Nasrettin Hoca anlatımıyla başarı helva yapmaktır. Bilimsel anlatım ile başarı, üretmektir. Birbirinin içinden geçen kırk iğne hikayesi. Kimsenin haberi olmayan başarı başarı sayılmaz. Günümüzde dünya pazarında talebi olan mal ve hizmeti üretmek başarı sayılıyor. Başarı neden şimdi aslanın ağzında?

    KENDİNİZİ BAŞARIYA HAZIRLAYINIZ

    Önce kendinizi geliştirin. Eğitim öğrenim devam eden bir şey. Her şeyin bir şeyini, bir şeyin her şeyini bileceksiniz. Günü, zamanı planlamak, her şeye vakit ayırabilmek için mutlaka not defteri kullanın.

    AYAĞINIZI YERE SAĞLAM BASIN

    Kökünüzü unutmayın. Dinin ve inancın önemini ihmal etmeyin. Aile müessesesine önem verin. Ailede huzur önemlidir. Karınıza çocuklarınıza vakit ayırın. Çocuklarınız iyi yetiştirin. Ölmüşlerinizi unutmayın.

    BAŞARI İÇİN YOLA ÇIKMADAN ÖNCE HAZIRLIĞINIZI YAPIN

    Ne istiyorsunuz? Önce ona karar verin. Alternatifler arasında tercihinizi yapın. Boşluğu yakalayın. Farklılıkları belirleyin. Fırsatları değerlendirin. Hedefinizi belirleyin. Ayran gönüllü olmayın. Zig zag yapmayın. Güçlük ile başarısızlığı birbirinden ayırmayı bilin. Başarısızlık halinde ısrarcı olmayın. Ama yılmayın. Cepheyi daraltarak dar cephede hücuma geçin. Geçmişe bağlanmayın ama geçmişten ders alın. Bir usta bulun. Ustanın yanında çıraklık deneyimi yaşayın. Üretimin hangi faktöründe yer alacağınızı açıklığa kavuşturun. Mal ve hizmet üretmek için mutlaka birisinin emek vermesi gerekir. Tek adam “one man show” devri geçti. Başarı örneklerini inceleyin. Takımınızı kurun. Her başarı öyküsü bir “çekirdek kadro” nun eseridir. Çekirdek kadroyu kaçırmayın, değiştirmeyin. Başarının her aşamasında, başarının mükafatını takım arkadaşları ile paylaşmasını bilin.

    TAKIMI KURMAK KADAR KORUMAK VE KULLANMAK DA ÖNEMLİ

    Adam yetiştirin. Kurum kültürünüzü yaşatın. Yöneticinin sabahtan akşama kadar masasının başından ayrılmaması dönemi geçti. Yöneticileriniz, size güvensin, siz yöneticilerinize güvenin. Bir yönetici manevi ve maddi tatmin var ise, takımdan ayrılmayı düşünmez. Takım arkadaşlarınızın kişisel sorunlarına ilgi duyun, huzurlu yaşamalarına yardımcı olun. Birlikte çalıştıklarınızı dinleyin.

    ÇAĞDAŞ İMKANLARDAN YARARLANIN

    Bilgi toplumunda insanın değeri arttı. Bilgili insan bilmiş insan değil, bilgideki değişimi izleyebilen insandır. İnsan kaynakları zenginleşti. Bugün dünyada en bol şey para. Önemli olan proje üretmek. Fizibilite (yapılabilirlik) çalışması, başarı arayana yol gösteriyor, başarıyı destekleyeceklere davetiye çıkarıyor. Sınırların kalkması, hem tedariki hem pazarlamayı kolaylaştırdı. Yardımcı müesseseler uzmanlık dallarında her türlü desteği veriyor. Toplum başarıya doymuyor, başarıyı destekliyor.

    İŞVEREN OLARAK ÇALIŞMA ARKADAŞLARINIZI İYİ SEÇİN, ONLARLA BÜTÜNLEŞİN

    Makinenin en iyisini nasıl seçiyorsanız adamında en iyisini seçeceksiniz. Bugün çalışanın başarısı da mahalle çapında, ülke çapında değil, dünya çapında değerlendiriliyor. Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti. İşçiyi aldığı ücrete göre değil verimine göre değerlendirin. Çalışanlara yeteneklerine göre ücret verin. Çalışmayanı, çalışana taşıttırmayın. Çekirdek kadroyu koruyun. Çekirdek kadro ile bütünleşin.

    MÜESSESELEŞİN AMA KİT’LEŞMEYİN

    Başarının devamı için müesseseleşme şart. Müesseseleşmek çok zor bir iş. Başarılı insan isterse müesseseleşmeyi kendi gerçekleştirir. Hiçbir danışman firma, ısmarlama müesseseleşme formülü yazamaz. Aile ile işi ayırmayı bilin. Yaşınızı işinize bulaştırmayın. KİT’leşmeyin.

    DEVLETTEN UZAK DURUN

    İşinize politikayı karıştırmayın. Devletle iş yapmaya, devlete mal satmaya dönük tezgah ömür boyu işlemez.

    BAŞARIYI YAKALAYANLARA ÖĞÜTLER

    Başarıya ulaşan tek kişi siz değilsiniz. Başarının zevkini alın. Başarıyı paylaşmayı bilin. Vergiyi ve sosyal hizmetleri unutmayın. Ölümsüz değilsiniz. Kefenin cebi yok. Adınızı temiz tutmaya özen gösterin. Güvenilir olun. İnsanlara kucak açın. İnsanları kaçırmayın. Dünyada sadece siz yoksunuz. Başkaları da var. Evinizi işinize, işinizi evinize taşımayın. Şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur. Yağcılardan kaçının. Hırçın olmayın. Hem kendinize hem başkalarına huzur verin. Dost olun, arkadaş olun. Dostunuz olsun, arkadaşınız olsun. Başarı ve para üstünlüğünü, güç üstünlüğü olarak kullanmayın. Hayat sadece işten ibaret değildir. Başka konulara da ilgi duyun. Başka konularda konuşun. Dinlemesini bilin. Küçük bir çevrenin içine hapis olmayın. İlgi duyduğunuz konuda rakiplerinizle tanışın, dostluk kurun. Sık sık beyin fırtınası toplantıları düzenleyin. Farklı kişileri ve farklı fikirleri dinlemekten korkmayın. Başarınızı, paranızı, şöhretinizi taşımayı bilin.

    BAŞKALARINI DİNLEYİN, İŞİN PÜF NOKTASINI ÖĞRENİN, SONRA KENDİNİZE UYGUN DONU KENDİNİZ BİÇİN

    Edward de Bono bilgi çağı bitti yeni dar boğaz düşünmek diyor. Claus Moller, “değişimi görmeyen başarıya ulaşamaz” diyor. Atasözlerinin yerini uzman sözleri almaya başladı. Özgün olun fark yaratın. Akıllı ama yaratamıyor. Delilik iyidir. Mantıklı olmaktan vazgeçin. Unutkanlık strateji oldu. Çok kültürlülük. Başarısızlığa alkış. Özgürlüğe mahkumuz.

    BAŞARININ ZEVKİNİ ÇIKARIN

    Ömür kısa hayat zalim. Yaşamadan ölmeyin, yaşayarak ölün. Başarının zevkini çıkarın. İnsan ölürken yaptıklarına değil, yapamadıklarına pişman olurmuş. Önemli olan yapmaktır, yapmak başarmaktır.

    1 NUMARA OLMAK

    Her şeyin 1 numarası vardır.

    BİTİRİRKEN

    Her bitiş bir yeninin başlangıcıdır. Burası Türkiye. Başarı para ile ölçülmez. Hayatım boyunca başarının peşinde koştum. Geriye bıraktığımız parayla değil eserler ile değerlendirileceğiz. İsmimin uzun yıllar yaşaması başarımın ölçüsü olacak.




    Başarı İçin Strateji


    KİTABIN ÖZETİ
    John C.MAXVELL tarafından hazırlanan bu kitapta gerçek başarıya ulaşma konusunda ciddi olan insanlara, üzerinde hareket edebilecekleri önemli alanlarda yoğunlaşmayı sağlayacak bilgiler örnekleriyle verilmektedir. Kitapta, stresle ve başarısızlıkla etkili bir şekilde başa çıkmayı bilen bir olumlu düşünür olmanın yolları gösterilmektedir.
    Kitapta ayrıca, başarılı olmak için öncelikle olumlu düşünmeyi uygulamak gerektiği, başarılı bir insanı belirleyen ilk özelliğin tutumu olduğu, kişinin olumlu tutum ve düşüncelere sahip olduğu sürece zorluklardan kaçınmayacağı, onların üstesinden gelmek için haz duyacağı sonuçta da başarıya ulaşacağı vurgulanmaktadır. Diğer yandan, başarısız insanları geçmişteki yenilgileri ve şüpheleri yönlendirdiği ve kontrol ettiği açıklanmıştır.
    Başarılı veya başarılı olmak isteyen insanların kendilerini geliştirmek için uygulayacağı stratejiler olarak;
    Ø Olumlu düşünme,
    Ø Başarısızlığın hakkından gelme,
    Ø Görüş sahibi olma,
    Ø Hedeflerini belirleme,
    Ø Zamanı yönetme,
    Ø Stresle başa çıkmayı bilme,
    Ø İnsan ilişkilerine değer verme,
    Ø İletişim becerilerini geliştirme ve
    Ø Liderlik gösterme sıralanmıştır.
    Olumlu tutum ve düşünceler mutlaka başarıya götürmez ancak günlük yaşamda iyileşme görülmesi kesindir. Ancak bunun tersi doğrudur. Eğer olumsuz tutumlara sahipseniz başarısız olma kaçınılmazdır. Olumsuz düşünme kritik karar anlarında bulutların oluşmasına neden olur. Olumlu bir fırsat belirdiğinde olumsuz insan bunları göremez ve yakalayamaz. Her koşulu bir engeller silsilesi olarak algılar. Başarılı insanlar daima iyi bir görüş açısı ile bakar; fırsatları görür ve karar verirler.
    Bir insanın başarısını belirleyen en temel etkenlerden biri, onun başarısızlığı nasıl karşıladığıdır. Başarılı olmayı arzu eden herkes, başarısızlığı yenmek ve ilerlemeye devam edebilmek için stratejiler geliştirmelidir. Eğer bu yapılamazsa, başarısızlık mutlaka cesaretsizliğe ve cesaretsizlik de yenilgiye yol açabilir. Tarihte büyük başarılar kazanmış insanların çoğu acımasızca eleştirilmiş ancak sebat etmiş kişilerdir. Başarılı olabilmek için riskleri göze almak ve denemek gereklidir. Başarısızlığa uğramamak için zaman ve güç harcamayı bir kenara bırakarak; dikkati, başarılı olmak üzerinde toplamak gerekmektedir.
    İnsanların cesaretlerini kaybetmelerindeki en yaygın nedenler, konsantre olamama, fırsatın kaçmış olduğuna inanma, başarının hemen olması gerekliliği inancı ile hedef ve plan eksikliğidir.
    Olumlu tutumlarını koruyan insanlar hayattan daha çok zevk alırlar. Başarısızlıkların üstesinden gelebilen ve cesaretsizliğe düşmeyen insanlar, o alanda ileri gidebilme avantajına da sahip olurlar.
    Başarılı olmak isteyenler, hayatındaki görüşü tanımlamalıdır. Başarılı olmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri, başarılı insanlarla birlikte zaman geçirmektir. Onların gözetlenmesi, onlara sorular sorulması ile zamanla onlar gibi düşünmeye başlanılır. Eğer aksi yapılırsa, onların şüphe ve olumsuz görüşleri paylaşılırsa insanlar zamanla onlara inanmaya başlar ve sonrasında başarılı olmak mümkün olmaz.
    Başarılı olabilmek için hedeflerin belirlenmesi gerekmektedir. Başarı, önceden belirlenen hedeflerin aşamalar halinde gerçekleşmesidir. Hedefler, başarıya giden yoldaki ölçülebilir kilometre taşlarıdır. Değerleri büyüktür. Hedefleri belirlemek ve bunları ulaşabilir hedefler olarak belirlemek çok önemlidir. Hedefler belirli ve ölçülebilir değilse bu kişilerin heveslerini azaltır. Her hedefe ulaşma, daha ufak hedefler veya başarıların geride bırakılmasıyla gerçekleşir.
    Başarılı insanlar tepkisel olmayan, tersine her zaman karşısındakinden önce hareket edenlerdir. Planlarını önceden yaparlar. Başkalarının onlara neler yapacaklarını dikte etmelerine mahal vermezler. Planlamasını önceden yapmayan bir insan, hiçbir zaman öne geçemez. Hedefler, geleceği planlamamıza yardımcı olur. Bizi erişmek istediğimiz herhangi bir şeyi, üzerinde çalışılabilecek ufak parçalara ayırmaya zorlar.
    Başarılı insanlar zamanın değerinin farkındadır. İnsanlar arasındaki fark sahip oldukları zaman değil bunun nasıl kullanıldığıdır. Zamanı akıllıca kullanmak için en önemli stratejilerden biri, boşa harcadığımız zamanı büyük ölçüde azaltmaktır. Genelde zamanı boşa harcatan unsurlar; kaybolan şeyleri aramak, tembellik, yükü kendi kendine yaşamaya çalışmak, beklenmedik gelişmeler, pişmanlık duymak ve düşler kurmak, iş sürüncemede bırakmak, sorunu kavrayamamak, olumsuz kişisel tutumlar ve öncelikleri bilememek ve sıralayamamaktır.
    Stres bazılarının kırılmasına, bazılarının da rekorlar kırmasına neden olur. Stres sürekli hale geldiğinde, gerilime dönüşür. Strese karşı vücut üç aşamada tepki verir. Bunlar alarm, direnme ve tükenmedir. Direnme aşamasında vücudumuz, varsa stresin yol açtığı zararları onarır. Ancak stres ortadan kalkmazsa vücut zararını onaramaz ve tetikte kalmayı sürdürmek zorunda kalır. Stresle başa çıkmanın yolarından bazıları; uygun bakış açısı geliştirmek, güçlü olunan alanlarda çalışmak, güçlü inançlar geliştirmek, haklardan vazgeçmek, dikkati dışarıya yoğunlaştırmak ve konuşacak birini bulmaktır.
    Birlikle çalıştığımız insanlarla, üstlerle ve astlarla ilişkilerimizin niteliği, iş hayatındaki başarımızdan veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde sorumludur. Bir insanın diğerleri ile olumlu ilişkiler kurmadan, istediğine ulaşması çok zordur. Pek çoğumuz için bir insanın iyi ilişkiler kurmasına olanak veren yetenekler, sonradan öğrenilir. Dikkati başkaları üzerinde toplamaya başladığımızda iyi ilişkiler gelişmeye başlar ve o kişiyi etkileme olanağı oldukça yükselir. Başarıya ulaşma zaman alan bir işlemdir. Aynı zamanda diğer insanları da kapsar. Bir insan başkasından ne zaman yararlanmaya kalksa, gelecek için şansları azalır. En iyi ilişkiler, her iki tarafın sürekli bir diğerinden aldığı ilişkilerdir.
    Bazı insanlar iletişim konusunda oldukça yeteneklidir. Hemen herkesle her ortamda etkili iletişim kurabilir. İletişim kurmada ve becerileri artırmada dikkat edilecek hususlar; konuşmayı kesmemek, karşısındakini rahatlatmak, karsısındaki insanı dinlemeye niyetli olmak, sorular sormak, dikkat dağıtıcı konulardan kaçınmak, sabırlı olmak, kendimizi onun yerine koymak, öfkeli olunan ortamdan kaçınmak ve kavgadan ve eleştiriden uzak durmaktır.
    Kişisel nitelikleri iyi olan güvenilir kişiler, gıpta edilecek özelliklileri olmayan insanlara oranla daha iyi liderlerdir. Ancak bu iyi nitelikler onları tek başlarına lider yapmaya yetmez. Liderler insanlarla olumlu ilişkiler geliştirirler, onlara önem vermeye, onlarla iletişimde bulunmaya ve onları motive etmeye çalışırlar.
    Sonuç olarak; bu kitap okuyucuya doğuştan hakkı olan umudunu, şevkini, yaşama sevincini ve bunları elde edebilecek gücünü hatırlatmayı amaçlamaktadır.




    Barışa Şans Verin-Oyun-Koro


    Barışa Şans Verin -2002

    Sahne boş... Seyirci ekranı da tam olarak göremiyor... Genç Çarşı üniforması ve çantasıyla girer... Etrafa bakınır... Yerde bir klaket bulur... Bir süre inceler... Sonra da elleriyle kadr işareti yapar... Sonra da ekranı düzelterek arkada kaybolur...

    Oyuncu'nun film setlerindeki görüntüleri... Çeşitli oyunlarda çekildiği anlaşılan fotoğrafları ve sairden oluşan görüntüler eşliğinde "İlk Lanet" klibi ve jenerik...

    İLK LANET
    KORO
    Tanrı yeryüzünü yarattı öncelikle
    Hazırladı altı günde sevgisiyle özeniyle
    İnsan denen güveye
    Hakimi olsun dünyanın diye
    Kendi suretinden yarattı ilk insanı
    Adem Adem
    Bir kaburga kemiğinden yaşam buldu ilk kadın
    Havva Havva
    Ve insan da yaratır oldu insanı ne demektir aşk öğrenince
    Habil Kabil Habil Kabil
    Günün birinde suladı toprağı ilk kardeş kanı
    Kabil öldürdü kardeşini
    Kardeş kanı tanrı laneti
    Lanet lanet lanet lanet
    Kan dökenler lanetliodir o gün bugün
    Öldürenler lanetlidir lanetlidir öldüren...

    Klibin sonunda alkış sesleri...

    BİR SES Savaş Bakanlığı Seferberlik dairesi emriyle birliğine katılmak üzere Cumartesi günü 13.45'de kalkacak Kuzey treninde hazır bulunmak gerekmektedir... Gereğini rica ederim...

    Perdenin bir tarafında Genç bir yandan giyinmekte bir yandan da şarkısını söylemektedir. Biraz gerisinde Genç Kız durmaktadır...

    SAVAŞA ÇAĞRI
    GENÇ
    Mutlu bir haber, istediğim oldu
    Mutlu ve güzel bir haberdir savaşa çağrı
    Sevinçle gider cephelere gençler
    Ve en önemli kural cephede savaşmak yiğitçe
    Sürdürmek savaşı sonuna kadar
    Küçücük tarlada ekinleri ekenler
    Hırsla kıyarlar hırsla kıyarlar
    Düşmana evlere canlara
    Hırsla sürecek bu savaş
    Ölenler gömülsün, kalanlar savaşsın
    Hırsla sürecek, Hırsla sürecek bu savaş

    Şarkının sonunda sahnenin diğer tarafı aydınlanır. Oyuncu elinde mektup bornozuyla oturmaktadır... Biraz gerisinde Aktris durmaktadır...

    GÖSTERİ İŞİ
    OYUNCU
    Renkli bir dünya aldatmacası sahne
    Renkli ve yalan bir dünyadır gösteri işi
    Kendince kuralları olan tatlı rûya
    Ve en önemli kuralıdır işin perde açmak
    Ve sürdürmek gösteriyi sonuna kadar
    Küçücük sahnede dünya kuranlar
    Nasıl kıyarlar sokaklara evlere canlara
    Nasıl susulur tüm dünya sahneyken
    Savaşlar sanhede kalsın şiirlerle
    Ölenler dirilsin perde indiğinde
    Nasıl sürecek gösteri cephelerde

    AKTÖR Korkuyorum, biliyor musun...

    AKTRİS Ben de...
    ÖLDÜRME KORKUSU
    OYUNCU
    Nice savaşlar gördüm sahnede
    Nice yengi nice yenilgi nice barış
    Sonuçta bir avuç alkış
    Ya şimdi öyle mi
    Oyun gerçek oldu
    Yüreğim ilk kez korku dolu
    Korkuyorum savaştan
    Korkutuyor öldürmek
    İstemem bir mermiyle yitsin yüreğim

    AKTRİS
    Korkmak boşuna sevgilim
    Korkmak ölüm demek sevgilim
    Yitirme umudunu
    sonuçta bir küçük oyun
    düşün gerçek olmuş oyun
    düşün ilk kez sahneye çıkmışsın
    ölürüm bir mermiyle yiterse yüreğin
    istemem yüreğinle yitsin yüreğim...

    Tren Efektleri...
    Oyuncu çıkar... Ardından Aktris çıkarken Metres girer... Bir an bakışırlar... Kadınsı bir tepkiyle Aktris Metres'i iter ve çıkar... Metres sahnede yalnızdır. Metres Film Perdesi'ni sahneye hakim kılacak şekilde çevirerek yavaş adımlarla çıkar...

    GP Genç ve Oyuncu trende gitmiktedir...
    YP Oyuncu'yu görürüz... Eliyle Kadr yapar ve Komutanlar şarkısı başlar... Bütün Komutanlar başka başka görüntülerle Oyuncunun kendidir...
    KOMUTANLAR KORUSU
    Maviden kızıla dönecek gökyüzü gün batımıyla
    Ve bizim bizim olacak zafer
    Bizim bizim zafer
    Bizim bizim zafer

    KOMUTAN Şu anda benim olduğum yerde olmalıydınız. O zaman görebilirdiniz sahip olduğunuz gücü gözlerinizle... Nice destanlar yazılacak yine yiğitlerin kanıyla... Nice ezgiler mırıldanacak savaş düşüyle çarpan yürekleriniz... Kitaplara sığmaz yiğitliklerinizle alacaksınız hakkınız olan yeri tarihte... Ozanlarımız methiyeler düzecek adınıza düşman kanıyla sulandıkça toprak ve kazandıkça zaferleri ordumuz... Barış için öldü diyecek barışı görenler sizin için... Mutlu bir ölüm bekliyor sizi yiğitlerim... Mutlu bir ölüm... Maviden kızıla dönecek gökyüzü günbatımıyla... Ve günbatımıyla bizim olacak zafer... Zafer... Zafer... Zafer...

    KOMUTANLAR KORUSU
    Maviden kızıla dönecek gökyüzü gün batımıyla
    Ve bizim bizim olacak zafer
    Bizim bizim zafer
    Bizim bizim zafer

    Şarkının onuna doğru üç kadın sahne üzerinde belirir... Ekranda muhtelen bir gün doğumu...

    AKTRİS
    Nerdeyse doğacak güneş
    Gökyüzü kızıldan maviye dönüyor...
    Gökyüzü maviye dönerken
    Savaş barışa bıraksa yerini

    KIZ Dön sevgilim, dön de nasıl dönersen dön... Kapa gözlerimi... Sor ben kimim diye... Sensin, biliyorum... Dön artık... Gökyüzü kızıldan maviye dönerken... Bir düş gibi... Dön artık...

    AKTRİS
    Nerdeyse doğacak güneş...

    Kızlar çıkarken Oyuncu ve Genç cephe kostümleriyle girerler... Uykucu bir köşede kıvrılmış uyumakta...

    UYKUCU (Öksürür. Genç ve Oyuncu korkuyla yere yatarlar.)

    OYUNCU (Sürünerek uykucu'nun yanına gider...)

    GENÇ Ha?

    OYUNCU Yok bir şey yok... Bizden, uyuyor...

    GENÇ (Uykucunun yanına gider, dürter...) Şişt...

    UYKUCU Iııhh..

    OYUNCU Bırak... Bırak canım, uyusun...

    GENÇ Nöbet saatinde uyunur mu hiç?

    OYUNCU Uyunması gereken bir saatte nöbet oluyor ya... Hem ne önemi var ki, nasılsa biz buradayız... (Genç çevreyi kolaçan ederken Oyuncu cebinden bir sigara çıkarır.) İster misin?

    GENÇ İstemem...

    OYUNCU Sen bilirsin... (Çantasından battaniye çıkarır. Genç battaniyeyi siper eder, sigarayı yakarlar...)

    UYKUCU (Horlar)

    OYUNCU Amma horladın ha... (Gider, uykucunun üstünü örter.)

    UYKUCU Sağol...

    OYUNCU Bir şey değil.

    GENÇ Oh, Oh, ne yalan söyleyeyim, şimdi onun yerinde olmayı isterdim. Uykusuzluğa bir türlü alışamadım gitti...

    OYUNCU Sen de uyu, ne duruyorsun...

    GENÇ Delirdin mi sen, nöbet saatinde uyunur mu hiç...

    UYKUCU Ohş, canım...

    OYUNCU Fantezi bile kuruyor baksana... İronik bir şey...

    GENÇ Ha?

    OYUNCU İronik... eee... Alaycı... Hadi, hadi, sen de kestir biraz... Biri gelirse ben ikinizi de uyandırırım... Nasılsa ben uyumayacağım.. Uykusuzluğa alışkınımdır... Bizimki meslek hastalığı. Çocuk oyunu, matine, suare, çocuk oyunu matine suare, çekimler, dublaj, prova, çekimler, dublaj prova...

    GENÇ Önemli olan birinin beni uyurken görmesi değil, insanın kendi kendini kontrol etmesi...

    OYUNCU Hiç değilse biraz uzan da şu gökyüzündeki yıldızları seyret...

    GENÇ Şimdi yıldızları seyretmenin zamanı mı...

    OYUNCU Saat kaç?
    GENÇ İki buçuk...

    OYUNCU Tam zamanı... (Güler.)

    GENÇ Peki, şu yıldızın adını biliyor musun?

    OYUNCU Hangisi?

    GENÇ Şu, en parlak olan...

    OYUNCU Hayır...

    GENÇ (Ağzıyla ateş etme sesi çıkarır.) Mars! Mars!

    OYUNCU Mars?

    GENÇ Yaa, öyle sadece seyretmekle olmaz... Gökbilim...

    OYUNCU Ha?

    GENÇ Astroloji.

    OYUNCU Mitoloji... Savaş Tanrısı... Mars... Savaş Tanrısı... (Cebinden bir defter çıkarır, yazmaya koyulur.) "Mars'a Dair Opera" (Islıkla bir ezgi çalar. Sonra eliyle kadraj yapar...) Jenerik müziği...

    MARS'A DAİR OPERA

    Ekranda mitolojik kızlar belirir... Hepsi de Metres'tir... En son olarak Metres de girer...

    MİTOLOJİK KIZLAR
    Hera görkemli son eşi oldu Zeus'un
    sevişti tanrıların ve insanların kralıyla
    savaş Tanrısı Mars'ı doğurdu Hera

    OYUNCU Derken tarihçi ozan Hesiodos elinde liriyle belirir... Datdaradat daradarat dat dat! (Uykucu sanki büyülenmişcesine kalkar, artık Hesiodos'tur.)

    HESİODOS Yiğit Diomedes atıldı tunç kargısıyla... Athena tuttu, yöneltti kargıyı Mars'ın tam göbeğinin altına... Vurdu onu... Yaraladı karnından...

    OYUNCU Datdaradat daradarat dat dat...

    HESİODOS Kavgaya tutuşmuş dokuz onbin kişi nasıl bağırırsa savaşta, Mars da aynen öyle bağırdı...

    OYUNCU Ve Mars dokuz onbin kişilik sesiyle bağırarak girer... (Genç sanki büyülenmişcesine kalkar, artık Mars'tır.)

    MARS Baba! Baba! Yüce Zeus... Baba! Yüce Zeus! Baba! Diomedes'le Athena vurdular beni karnımdan... Az daha ölüyordum baba! Göster onlara günlerini! Göster gücünü! Göster onlara yüceliğini Yüce Zeus! Baba!

    ZEUS
    böyle bağrışıp durma dizimin dibinde
    olimpos'da oturan Tanrılar arasında
    en iğrendiğim Tanrı sensin!
    hırgür kavga dalaş işin gücün
    ele avuca sığmaz oldu huysuzluğun
    olimpos'da oturan Tanrılar arasında
    en iğrendiğim Tanrı sensin

    HERA
    Zeus! Sevgilim yüce Tanrı Zeus!

    ZEUS
    Ne var!

    HERA
    Kaç bin kere söyledim sana
    Sıkma şu çocuğu bu kadar
    Gençtir elbet kaynar kanı
    Yardım et ona sen de biraz
    Afediver bir hata yapınca
    Unutma ki o da Tanrı ne de olsa

    MİTOLOJİK KIZLAR
    ne de olsa

    MİTOLOJİK FİGÜRANLAR
    ne de olsa

    ZEUS
    Lanet olsun senle yattığım Gargaros Dağı'na
    Yazıklar olsun sana aşık zavallı bana
    Lanet olsun senden doğana
    Sana gelince sersem Savaş Tanrısı
    Senin Olimpos'a saygın yok bir kere
    Biliyorum anandan gelme huysuzluğun sana
    Ama unutmayın ki
    Olimpos'da patron benim hâlâ
    Dinletirim sözümü
    Ona da sana da
    Olsa da zorla

    Şarkının sonunda Herkes şarkı öncesi durumuna gelir...

    OYUNCU (Az önceki sahnenin etkisi altında bağırıp durmaktadır...) Aaaaa....

    GENÇ Hey, Dur! Dur! İyi misin!

    OYUNCU Hiç bu kadar iyi olmamıştım!
    GENÇ Ne yapıyorsun öyle elini kolunu tuhaf tuhaf sallaya sallaya...

    OYUNCU Müzikalimi düşünüyordum...

    GENÇ Müzikal mi?

    OYUNCU Çekmeyi planladığım müzikal filmin şarkılarından birinin üzerinde çalışıyordum. Tabii sen omzuma dokunana kadar...

    GENÇ Pardon... Kimseyi öyle elini kolunu sallayarak müzikal yazarken görmemiştim...

    OYUNCU Daha önce birini müzikal yazarken gördün mü?

    GENÇ Yoo...

    OYUNCU Eee?

    GENÇ Hadi hadi, bak saat iki otuziki, yıldızlara bakma zamanı geçti...

    OYUNCU Tamam, tamam... (melodiyle) Oooyeee...

    GENÇ (Deli midir nedir jesti)

    OYUNCU Savaşmaya geldin ha...

    GENÇ Evet... Gönüllü yazılalı bir yıl olmuştu, çağırmayacaklar diye ödüm kopuyordu...

    OYUNCU Gönüllü mü?

    GENÇ Elbette... Arkadaşlarım cephede yiğitçe savaşırken ben tarlada çapa mı çapalayacaktım... Düşünsene, ülkenin sana ihtiyacı var ve sen tarlada pineklemekten başka bir işe yaramıyorsun... Neyse, Tanrıya şükür korktuğum başıma gelmedi...

    OYUNCU (Genç konuşurken önce bir kadr alır, ardından da ağız armonikasını çıkarıp müziği başlatır. Ekranda oyundaki herkesin sahte gülücükler, hatta maskelerle göründüğü bir kokteyl parti vardır. Şarkı sırasında insanlar normal olarak da sahneyi doldurur.)

    SÜSLÜ BİR ÖLÜM

    OYUNCU
    Süslü bir ölümdür savaş
    Ölünür ölüm korkusuyla
    Ölünür inançlar uğruna
    Bilinmez hiç inanılan
    Çelikleşmiştir yürekler
    Çiçek tutan elde silah
    Sevişen bedenler yiter
    Çeleğin şavkında süngü
    Bir küçük mermi ile
    Geliverir birden ölüm
    Savaşmak öldürmek demek
    Ya ölüp gitmek gerekir
    Ya da öldürüp lanetlenmek

    Şarkının sonunda filmin desteğiyle yetenek gösterisi.

    OYUNCU Nasıl oldu?

    GENÇ Çok Güzel oldu...

    OYUNCU Bok güzel oldu...

    GENÇ Neden? Halk bayılır buna!

    OYUNCU Bunu sen gel de oyuncu takımıyla eleştirmenlere anlat...

    GENÇ Niye?

    OYUNCU Onlar bir bok beğenmez de ondan...

    GENÇ Boş ver, kimse çocuğunu büyüyünce eleştirmen olsun diye sevmez ki...

    OYUNCU Nasıl yani?

    GENÇ Ne bileyim ben, düşünsene... Aman da çocuğum büyüsün de eleştirmen olsun, kendi beceremediği her şeye bok atsın... Yerim ben onun kalem tutan ellerini...

    OYUNCU Şükürler olsun ki memlekette eleştirmen yok... ama politikacı çok... Aman, onlar da beğenmezse küser giderler... Politikacı mı dedim ben...

    GENÇ Evet... Dedin, ne olacak?

    OYUNCU Politikacılarla ilgili müthiş bir fikrim var da ondan...

    GENÇ Başımızı belaya sokma da...

    OYUNCU Merak etme... Başımız onların yüzünden yeterince belada zaten...

    GENÇ Filmde bir de politikacı olacak öyle mi?

    OYUNCU Ama bu senin bildiğin politikacılardan değil... Bu Politik - Acı...

    GENÇ (Islık çalar...) İronik bir şey...

    OYUNCU Politikacıyı bekleyen bir kalabalık ve büyük bir uğultu...

    GENÇ (Kalabalık taklidi yapar.)

    OYUNCU Bir de yalaka yazalım... (Parmağını şıklatır, ve Uykucu yalaka olur.)

    UYKUCU (zıplaya zıplaya) Ya ya ya şa şa şa... (ikisi arasında kalabalık politikacı oyunu)

    GENÇ Makinalar yağa, uygarlıklar insan ölüsüne ihtiyaç duyar... İşini insan ölüsüyle görmemiş hiçbir uygarlık yoktur insanlık tarihinde...

    UYKUCU (yalaka) Yaşa varol!

    GENÇ Ekonomiler bozulmaya başlayınca yavaş yavaş, elbette kaçınılmaz olur savaş... Seni kaynaklar, yeni topraklar gerek bize... Kazanacağız hepsini düşmanı getirince dize...

    UYKUCU (yalaka) Yaşa varol!

    GENÇ Gazetelere manşet gerek sekiz sütunluk!

    UYKUCU Oniki sütünluk! Oniki sütünluk!

    GENÇ Oniki sütunluk! Enflasyon, pahalılık, yoksuluk yerine, yurt, ulus, yiğitlik türküleri dolansın dilinizde, serenadlar döktüreceğinize sevgilinize...

    UYKUCU (yalaka) Yaşa varol! (Kendi kendini susturur.)

    GENÇ Makinalar yağa, uygarlıklar insan ölüsüne ihtiyaç duyar... İşini insan ölüsüyle görmemiş hiçbir uygarlık yoktur insanlık tarihinde...

    OYUNCU Bir dakika, bir dakika! Yanlış yapım ben... Biri buna saçmaladığın söylemeli...

    UYKUCU Saçmalıyorsun!

    OYUNCU bunlar böyle diye diye ırkları yokettiler be... Başka... Başka bir türlü ele almalı... Bir kere kalabalık, yalaka malaka istemiyorum... Kalabalık ve yalaka yok...

    UYKUCU (Uyumaya döner.)

    GENÇ kalabalık ve yalaka olmazsa adam kime anlatacak?

    OYUNCU Oda doğru yahu... Peki, kalabalık ve yalaka var... Ama işler öyle eskisi gibi değil... Politikacı girer...

    GENÇ (Sırıtarak girer.)

    UYKUCU (Sosyetik biçimde alkışlar.)

    OYUNCU Bunlar koltuksuz yapamaz... Yalaka koltuk olsun...

    UYKUCU (Koltuk olur, Polukutacı üstüne oturur...)

    OYUNCU Bir de kikirik bir sekreter yazalım...

    UYKUCU (Kikirik sekreter gülümsemesi...)

    OYUNCU Politikacı öksürerek konuşmaya başlar...

    GENÇ Makinalar yağa... (Uykucunun kıçını avuçlar.)

    UYKUCU (Kızar.) Ööööö...

    GENÇ Uygarlıklar insan ölüsüne ihtiyaç duyar... (Ateş eder gibi yapar, Uykucu ölür ve Politikacı kıçüstü oturur. Sonra tekrar düzelir.) İşini insan ölüsüyle görmemiş hiçbir uygarlık yoktur insanlık tarihinde... Ekonomiler bozulmaya başlayınca yavaş yavaş elbette kaçınılmaz olur savaş... (Uykucu kıpraşır.) Yavaş, yavaş! Yeni kaynaklar, yeni topraklar gerek bize, kazanacağız hepsini, düşmanı getirince dize... (Uykucu'nun Yumruk şeklindeki elleri sallanmaya başlar.)

    OYUNCU (Uykucu'nun el sallaması yavaşlar ve Oyuncu aynı tempoda alkış tutar... Ekranda kızılderili filmi başlar... Film sırasında herkes normal halini alacak...)

    BİR IRKIN YİTİŞİ
    ÇOCUK
    Yaşarken mutlu bir barışı yurdumuzda
    Bir sabah uyandık yabancı bir sesle
    Korku doluydu gözlerimiz
    Yüzü kara kıllı beyaz derili adam
    Ateşliyordu ucu dumanlı çubuğu
    Öğrendik ki sonunda
    İlkel topraklarımıza gelen
    Uygarlığın ateşiymiş
    İnsan kanıyla tutuşan
    Tanıdık ölümcül silahlarını uygarlığın
    Uygarlık mermi atmak demekmiş
    Yay tutan ellere
    Uygarlık topları ateşlemek demekmiş
    Mızraklara karşı
    Uygarlık kanla boyamak demekmiş
    Nehirleri çadırları
    Yok olur bir ırkın insanları
    Yok olur mutlu barış yurdumuzda
    Ve imzalar atılır bildirilere mürekkeple
    Kan yerine
    Ve ahkâmlar kesilir büyük binalarda
    İnsanlık üstüne
    Ve tarih
    Yanılmaz yargıcı insanlığın
    Yazarsa yitişini ırkımın mürekkeple
    Kan yerine
    Yitip gider karanlığında
    Barış düşleri
    Yok olur mutlu barış yurdumuzda

    Savaşta ölen inanların görüntülerinin önünen Genç ve Oyuncu sahnenin öteki tarafına geçerler.

    OYUNCU Daldın yine...

    GENÇ Ha?

    OYUNCU Daldın diyorum... Neyin var?

    GENÇ Salı günü bir tankı tahrip ettim... Sonra tüten yıkıntının yanından geçtim... Tankın kapağınan başaşağı bir gövde sarkıyordu... Ayakları kapağa sıkışmış dizlerine kadar yanmıştı... Mühtiş acı çekiyordu ama onu kurtarmaya olanak yoktu... Onu öldürdüm... Bir hayvan gibi... Bak... Miğferinin içinden çıktı... Karısının resmi olmalı... Arkasında bir yazı var...

    OYUNCU Eğer tanrı varsa seni bana sağlıklı ve hemen geri gönderir... Senin gibi insanları seven ve sayan biri.......

    GENÇ Senin gibi insanları seven ve sayan biri... kimseye haksızlık etmeyen... karısını ve çocuklarını even, sayan biri... daima tanrının koruyuculuğu altında olacaktır... Annemin duaları gibi... Sevgilimin duaları gibi... Hani biz kahraman olacaktık... Kahraman... Katili olduğu tankçı için ağlayan bir kahraman...

    OYUNCU Sen katil değilsin...

    GENÇ Bir sigara versene...

    OYUNCU Al...

    GENÇ Çakmağı yakar... (İki el silah sesi...)

    Genç Kız ve Metres belirir... Bir yerlerde de Aktris...

    YETER
    AKTRİS
    Yıkılır gider bir genç kızın düşleri
    İsteği bir yuva biraz sevgi
    Sevgilim dön artık geri
    Kime atılır kurşunlar
    Kimle savaşır sevenler bilinmez
    Yeter yeter artık yeter
    Savaşa giden ölür belki
    Ya kalanlar
    Ya kalanlar
    Ya kalanlar

    PERDE

    Savaştaki kadınların ekrandaki görüntülerine üç kadın kahraman eklenir...
    YA KALANLAR
    KADINLAR
    Savaş için yaşanır
    Barış için ölünür
    Yitip gider yiğitler
    Lanetli kurşunlarla
    Her gün binlerce ölü
    Binlerce dul kadın daha
    Yitmesin
    Yitmesin
    Yiğitler
    Yitenler yeter
    Yeter

    OYUNCU Buna benzer bir öyküyü yaşlı bir aktör anlatmıştı. Küçük bir sahil kasabasının kadınları belli zamanlarda ellerinde fenerleriyle denize bakan bir tepede denizde ölenler için ağıtlar yakar, denizle savaşanların geri dönmeleri için dualar ederlermiş. Bizim aylardır sürdürdüğümüz bu anlamsız savaşın yanında denizle savaşmak ne yaman bir duygudur kim bilir... Balık tutmak, kıtalar aşmak, çelimsiz bir tekneyle meydan okumak doğaya...

    GENÇ Çok tuhaf, sen denizden sözedince sevgilim geldi aklıma. Şuramda bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Sana da olur mu...

    OYUNCU Olmaz mı...

    GENÇ Sevgilin aklına geldiğinde tam şuranda bir şeylerin kıpırdadığını hissedersin hani... Sevgilimi çok özledim... Uğruna ölmeyi göze aldığım toprakları falan değil, sadece onu. Sözümona biriktirdiğimiz bütün parayla deniz kenarında bir yere balayına gidecektik... Biliyor musun ben denizi hiç görmedim.

    OYUNCU Bir oyun çıkışı kulis kapısında bir kız duruyordu. Elinde de bir buket çiçek, utana sıkıla yanıma geldi, çiçeği elime tutuşturdu, beni bir öptü... Sonra da uzaklaşıp gitti... Çiçeğin içinden bir kart çıktı... Oyunda benden ne kadar etkilendiğini yazmış... Bir de telefon numarasını.

    GENÇ Ah, ah, ah...

    OUNCU Aradan ne kadar geçti bilmiyorum, belki bir hafta, belki iki hafta... Nedendir bilmem, kızın beni öpmesi geldi aklıma. İşte o zaman senin dediğin şey oldu. Şuramda bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Ne zamandır hissetmediğim bir şeydi bu. Gülüp geçmem gerekirdi belki ama, beceremedim. Telefon ettim, evine gittim gece yarısı. Yattık. Müthiş olacağını düşünmüştüm... Değildi... İçimde bir şeyler kıpırdamıştı ya, müthiş olan oydu... Sonra onu tiyatroya aldım, ufak tefek de roller verdim... Aynı şeyi buraya gelmeden onu son kez gördüğümde de hissettim... Vedalaşırken... Şimdi yanımda olmasını ne çok isterdim bilemezsin...

    GENÇ Baksana...

    OYUNCU Hı?

    GENÇ Sana hala teşekkür etmedim...

    OYUNCU Teşekkür mü, neden?

    GENÇ O gece hayatımı kurtardığın için...

    OYUNCU Boş ver...

    GENÇ Ama beni itip yere düşürmeseydin, elimde çakmakla öteki tarafı boylayacaktım...

    OYUNCU Boş ver dedim ya...

    GENÇ (Dans hatırlatması) Eee? Bu ağıt yakan yakan kadınlardan sonra ne oluyor?

    OYUNCU Savaş tanrısı Mars hinoğluhin bir ifadeyle girer... Datdoradat daradaratdatdat! Üstelik bir hayli de şaşkındır...

    GENÇ İronik bir durum... (Genç Mars olur.) Binlerce yıldır Olimpos'dan şu insanlara bakıyorum da... Şu kadarını söyleyeyim, acıyorum... kendi halime... Ben tanrısıyken bu işin, bilirken her inceliğini çırak bile olamam insanların yanında... O ne müthiş silahlar öyle, o ne büyük yatırımlar benim dalımda... Benim zamanımda bir savaş otuz kırk yıl sürer, bir avuç insan ölürdü koskoca kıtalar fethedilirken... Şimdi bir avuç toprak için kıtalar dolusu insan ölüyor... Hem benim zamanımda bu işin bir tadı tuzu vardı... Bilirdiniz savaştığınızı... Bilirdiniz geberttiğinizi, bilirdiniz kimdir yaralayan sizi... Artık yeter! Savaşmak gerek artık savaş için savaşla! Savaşmak gerek artık savaş için savaşla!

    Şarkı Mars'ın solosu olarak başlar ancak diğer oyuncuların ve ekrandaki görüntülerin katılımıyla sürer.

    KENTLERDE ÖLÜM
    KORO
    Kahramanca ölüyorlar
    Cephelerde tüm yiğitler
    Ya kalanlar bu kentlerde
    Ya ölenler sefaletten
    Kazanç sıfır vergi sonsuz
    Ekmek karne şeker yoktur
    Yaşam durdu tüm kentlerde
    Elektrik havagazı
    Otobüsler unutuldu
    Yaşam durdu tüm kentlerde
    Hani barış nerede zafer
    Yeter artık artık yeter
    Yaşam durdu tüm kentlerde
    Ocak tütmez hiçbir evde
    Kömür karne odun yoktur
    Yaşam durdu tüm kentlerde
    Hastaneler hasta dolu
    Tüm salgınlar öldürüyor
    Yolun sonu artık ölüm
    Hani barış nerede zafer
    Yeter artık artık yeter
    Ölüyoruz biz kentlerde
    Ölüyoruz biz kentlerde
    Yeter
    Yeter
    Yeter

    Ekranda bir film...

    1. ASKER Dur!.. Silahını yere at! Ellerini başının üstüne koy. Yavaş... Yat! Yere yat! Genenin bu saati bizim tarafınızda ne işin var ha! Konuşsana!

    OYUNCU Arkadaşın dişi ağrıyordu, ona yardım almak için sıhhiye çadırını ararken yolumu kaybettim. Sizin tarafa geçtiğimin farkında değilim.

    1. ASKER Arkadaşının dişi mi ağrıyor? Tam adamına çattın ha! (ıslık)

    OYUNCU Ne yapacaksınız bana!

    1. ASKER Yat! Bir şey yapacak değilim, kaygılanma! Bu ıslık bir arkadaşımla aramızda dostça bir parola... Arkadaşım.. anlarsın ya.. iki nefes seninkinin bütün ağrınalrını dindirir.

    OYUNCU Sağol.

    1. ASKER Yat! (Elini bağlar.) Kusura bakma, bu da küçük bir önlem... Şimdi yavaşça dizlerinin üstüne kalk bakalım.

    2. ASKER Kim bu?

    1. ASKER Karşı taraftan!

    2. ASKER Karşı taratan ha!

    1. ASKER Evet.

    2. ASKER İşte bu harika... (Gözünü bağlar.)

    1. ASKER Neden?

    2. ASKER Düşünsene, bunu komutana canlı olarak götürürsek müthiş bir ödül alırız ha... Kalk bakalım... (Üstünü arar.. Bir mızıka bulur...) Mızıka ha, çok güzel...

    OYUNCU Bırak o mızıkayı...

    2. ASKER Mızıka ha! (Dövmeye başlar.)

    1. ASKER Bırak onu...

    2. ASKER Ne demek bırak onu...

    1. ASKER Onu geri göndereceğiz, tamam mı, kendi cephesine...

    2. ASKER Geri göndermek mi!

    1. ASKER Evet, hem sen ver bakalım şöyle esaslı bir sigaralık...

    2. ASKER Sigaralık mı, ne diyorsun sen...

    1. ASKER Arkadaşının dişi ağrıyormuş, bilirim diş ağrısını...

    2. ASKER Sen şimdi bunu serbest mi bırakacaksın...

    1. ASKER Evet...

    2. ASKER Delirmişsin sen! Bak, bunu duyacak olurlarsa kimse kurtaramaz bizi anladın mı! Hem niçin öldürmeye geldiğimiz birini avcumuzun içindeyken serbest bırakacakmışız ki...

    1. ASKER Bak, ben buraya kimseyi öldürmeye gelmedim tamam mı... Hem bu anlamsızlığın zavallı figüranları olan biz birilerini öldürerek ne elde edebiliriz ki ha!.. Bakın ne diyorum, şu anlamsız savaş bittiğinde görüşsek ha... Kafaları çekeriz bir meyhanede... Sonra da zil zurna dökülürüz sokaklara. Barış türküleri, aşk şarkıları söyleriz sesimiz kısılıncaya kadar... Sonra da gidip işeriz adımıza dikilecek adsız yiğitler anıtının altına...

    (İki el ateş sesi. Askerler ölür, Genç'le Uykucu girer... Genç Oyuncu'yu çözerken Uykucu askerleri soymaya başlar...)

    OYUNCU Niçin yaptınız bunu? Niçin yaptınız bunu!

    UYKUCU Karşı taraftandı onlar... Hem seni esir almışlardı...

    OYUNCU Dişinin ağrıdığını söyledim onlara... Bana bunu verdiler, senin için... Bak uyuşturucu... (Uykucu sigarayı alır.)

    UYKUCU Bana bak, savaşta düşmandan dost olmaz insana... Düşmana güvenmek ne kadar aptalca bir şey...

    OYUNCU Acı içinde tanrıya yalvarırken böyle demiyordun ama. Onlar senin için bunu yapsınlar, sen de karşılığında...

    UYKUCU Bana bak! Artık yeter, burada film çekmiyoruz anladın mı artist bey! Hem bu heriflerin benim için yaptığını bilsem bile onları yine de gebertirdim anlıyor musun, gebertirdim...

    OYUNCU Gebertirdin ha!

    UYKUCU Gebertirdim!

    OYUNCU Gebertirdin ha! Gebertirdin ha! Gebertirdin ha! (Ateş eder film biter, Oyuncu köşede sayıklamaktadır.) Gebertirdin ha! Gebertirdin ha! (Uykucu yaklaşır. Uyandırır.)

    UYKUCU Hey, uyan...

    OYUNCU Ha... Sen!

    UYKUCU Başka birini mi bekliyordun?

    OYUNCU Dişinin ağrısı nasıl?

    UYKUCU İnanmayacaksın ama arkadaşın biri bir sigaralık sardı, hiç bir şeyim kalmadı... (Karanlık... Silah sesleri.)

    RADYO Konuyla ilgili bir açıklama yapan savaş bakanı ateşkes görüşmelerine başlanmasının düşünüldüğünü söyledi...

    SES
    Düşünce hızıyla gelir ölüm
    Düşünce hızıyla lanetli kurşunlar
    Ne kaldı düşünecek
    Düşünmeyin atın imzaları barışa
    Yitmesin yiğitler
    Yitenler yeter...

    RADYO Sırada bir son dakika gelişmesi var. Savaş bakanlığından yapılan açıklamaya göre ateşkes anlaşması imzalandı...

    Savaş dönüşü Aktris, Metres ve Kız sahne üzerine yerleşmişlerdir, Şarkının bir yerinde tabut ve kürsüyle birlikte Uykucu ve Genç de katılır aralarına...


    BARIŞA ŞANS VERİN
    KORO
    Buruk bir sevinçtir artık barış
    Düşünce hızıyla gelen ölümün ardından
    Yitip gitti bir can daha
    Yitip gitti savaş sonrası düşleriyle
    Barışa şans verin
    Barış içinde yaşarken
    Küçücük tek bir şans verilseydi barışa
    Ağlamazdı analar
    Yitip giden binlerce yiğidin ardından
    Barışa şans verin
    Barış içinde yaşarken

    Şarkının sonunda Genç kürsüye çıkar ve konuşma yapar...

    GENÇ Savaş bitiverdi... Birkaç kişinin uzlaşmasıyla... Peki niçin öldü o kadar insan... Niçin öldürdüm ben tankın kapağında inleyen zavallı askeri... Savaş sonrası düşleri ha... Sen ve ben biz olacağız... Çocuklarımız olacak ve ben onları silah fabrikasından kazandığım para ile büyüteceğim. Sonra da kendi ellerimle yaptığım silahlarla ölüme göndereceğim onları... Gönderirken de yiğitçe dövüşmesini isteyeceğim ondan... Yok artık, savaş sonrası düşleri falan yok benim için... Bütün geçmişim, her şeyim, ben falan kalmadı... Ölmekle öldürmenin dışında hiçbir şeyin önemi yoktu orada... Benim olduğum yerde olmalıydınız... O zaman görebilirdiniz sahip olduğunuz gücü gözlerinizle... Ya da onun yerinde olmalıdınız... Küçücük bir şans verebilseydik barışa... Bir minicik sevda bırakabilseydik yüreklerde savaşı yitirsek bile bizim olurdu barış... Çok cana maloldu... Ama barışı mağlup etmeyi başardık... Çok ironik bir şey... (Kararır.)
    KORO
    Renkli bir dünya aldatmacası sahne
    Renkli ve yalan bir dünyadır gösteri işi
    Kendince kuralları olan tatlı rûya
    Ve en önemli kuralıdır işin perde açmak
    Ve sürdürmek gösteriyi sonuna kadar
    Küçücük bir sahnede dünya kurulur
    Nasıl susarlar söyleyecek sözleri olanlar
    Nasıl susulur tüm dünya sahneyken
    Yıkılmış sahnede oynanır oyun
    Yeter ki açılsın perde seyirciye
    Sözler söylenir gösteri sürer yine...






    Barış Düşüncesi ve Saldırganlık


    KİTABIN ÖZETİ :

    SALDIRGANLIK SORUNUNUN GÜNCEL YAŞAM İÇİNDE İNCELENMESİ

    Saldırgan bir davranışın kendini kolayca, şiddetle ve hızla dışa vurması, insana özgü tüm nitelikleri oluşturur. Saldırganlık, bir şefe özgü eylem olan erkekliğin ve kahramanlığın belirtisi de kabul edilir. Bu eylem “düşmana” karşı yönetilir ve başarı sağlanırsa dostlar ve tanıdıklar ses çıkartmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün bunlar insanın saldırganlığını anlamaya hiç mi hiç yetmez .

    İnsanların tek başına bir aşk, ilgi ya da iğrenme uyandırdıkları gerçeği her zaman kesin olarak söylenemez. Biz zaten bir dış nesnenin uyarılması ve etkin beklentisi içerisinde bunları bir tür hazır buluruz ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz, duygularımızı onlara yansıtırız. Bununla birlikte, yavaş yavaş bir eğilim ya da güçlü bir karşıt duygu duyumsamaktan ileri gelen ilginin bir başka bir biçimini de bilmiyor değiliz. Bu ilgiler aracılığı ile ve zamanla duygular coşar, en yüksek uyarı derecesine varır. Cinsel olarak yansımış bir nesnenin “kuşatması” ve onunla birlikte tek doyurucu bir edinime varılması gereksinimini az çok bastırılmaz bir şekilde duyumsarız.

    Tepki kavramı, parça parça olan davranışımızı bir düzene koymak için kavrayışımızı kolaylaştıran bir model oluşturmaya yarar. Gerçekte, saf halde bulunan özel bir tepi, kavramsal bir soyutlamadır ve saldırganlık tepisi kadar cinsel tepi de güncel yaşam içinde bağımsız bir etken olarak araya girmez.

    Saldırganlığın, cinsel gereksinimlere “dalga taşıyıcısı” hizmeti görmesi için bu iki nitelik sürekli olarak birleşmiş bulunur. Beslenmeyi şiddetle isteyen ve aynı anda çırpınan çocuk, karnı doyarken zevk aldığı kadar, saldırgan heyecanlarıyla dışa vurduğu düzensiz hareketlerden sonra iç organlarında da bir rahatlama duyar. Tepilerin iç içe hareket ettiklerini gösteren bu güzel bir örnektir.

    Cinsellik ve saldırganlık kavramları psikanalitik kurama uygun bir biçimde kullanıldığı zaman, tarihsel ve karmaşık bir anlam taşır ve gelişmenin çeşitli evrelerini her zaman içine alır. Şöyle ki; tepiler bireyin tüm yaşamı boyunca sürer. Cinsellik, zevk kaynağı olan tüm deneyimleri içine alır ve bebeklik çağından olgunluğuna değin, insanın cinsel evriminin köşe taşını oluşturur. Ayrıca bu tepisel enerjinin bir kısmı, doğrudan doğruya cinsel doyuma denk düşmeyen amaçlar için harcanır. Bu tür savla, karşılıklı anlayışın zor olduğu bir alana giriyoruz, çünkü burada davranışın düzenleyici yapısı iki düzeyde kendini gösteriyor. Birisi bireysel gereksinimler, ötekisi toplumsal buyrukları. ( bireysel gereksinimler günceldir, oysa ikinci durumda, kurumlaşmış ve uzun erimli idealler söz konusudur.).Ulusal kurtuluş savaşına yol açan böyle umutsuz bir durumda kurumlar bireyi tüm umutlarından ve ereklerinden vazgeçmeye, bireyi bağlı olduğu toplum ideallerinin buyruklarına adamaya zorlar.Daha önceki İki Dünya Savaşı ve günümüzde yerel savaşlar böyle bir şeyi benimsemenin ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyor. Yalnız insan türüne özgü “ölüm tepisi” diye bir şey olmasaydı “savaş anında ölüm” olayı da açıklanamazdı. Fransız politikacı ve tarihçi A.De Tocqueville, bundan yüz elli yıl önce yazdığı Amerika’da Demokrasi adlı ünlü yapıtında “soylu onurunun feodal toplum içerisinde doğduğunu” söylüyor ve peşinden açıklıyor. “Amerika’da kimi tapınakların hala kalmasına izin verilen bir dindir bu, ama artık kimse buna inanmıyor ve daha sonra şu yorumu yapıyor: “Tüm toplumsal tabakaların kaynaştığı ve tüm toplumun bir tek kitle oluşturduğu Amerikan halkı gibi bir demokratik ulus içinde (....) onur yasası var, ama çoğu zaman yorumlayan yor.”artık durum böyle değil, “onurun” yaratıcısı iktidar, daha güçlü olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü bireyin bilincine biçim vermeye yarayan toplumsal süreçler, “ölüm tepisine” ve onur gibi erdemlerin altındaki gizli-yıkıcı eğilimlere karşı çıkan eleştirisel yapılara herkesin gözünde anlaşılır olması için şimdiye değin bir açıklama kazandırmayı başaramadı.

    Artık insan savaşların törenle yapıldığı meydanlarda elde silahıyla düşmüyor. İnsanların yol açtığı zincirleme bir doğal yıkım içinde ölüyor. Bu ölümün geleneksel savaş yollarıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Bununla birlikte, “her zaman eyleme hazır olan” birey kaynağını tepkilerimizden alan bizim saldırgan davranışlara olan eğilimimizin yeniden ortaya çıkabileceği Vietnam Savaşı gösteriyor.

    Tarih boyunca seve seve ve kahramanca bir büyüklük niteliği verdiğimiz şu uygar olmayan karışık duygu örneği, dünya varolduğundan bu yana durmadan yineleniyor. Saldırganlığın amacı, ilgili toplumu korumak ve haklarının değerini artırmaktır. Onların gözünde toprak kutsal bir yer niteliğine bürünür, her yola baş vurularak korunur ve paraya sahiplik artık bir güvence sağlamaz. Saldırgan rekabet yüzünden her şeye en usta ve en iyiler karar verir. Ötekilere gelince, onların yazgıları konusundaki kararları, çok hiyerarşik bir sistem verir ve bu sistem içinde en zayıflar en önemsiz yere indirgenirler.

    Bir kısım canlı varlıklar, kendi türlerinden düşmanlarına karşı savunma hizmeti gören çok tehlikeli silahlarla donanmıştır.(yırtıcı hayvanların dişleri, boynuzlar vb.) ama bu silahları türdeşlerine karşı sınırsız biçimde kullanılması , bu türün önemli ölçüde azalmasına yol açabilir. Saldırganlığın insanın kendi Ben’ ine yönelik olabileceğini Freud ortaya çıkarttığı güne değin, bu tür boyun eğme pek dikkat çekmedi. Örneğin Stalingrad savaşını anımsayalım. Kuşatılmış askerler arasında disiplinsizlik yayılmadığı gibi tersine bunlar en korkunç ölümlere katlandılar.Geleceği önceden görebileceğimiz ölçüde diyebiliriz ki, yıkıcı saldırganlık ne bugün ne yarın bir yana atılacak olasıdır. Tüm çıkar ve inanç grupları ya da tüm bir ulus, bastırılmayan saldırgan tepilere maruz kalan diğer grupların beklenmeyen saldırısına maruz kalarak kurban olabilir. Böyle bir tehdit ne mantıksal kanıt yerine söylenen “boş sözler” ne “mucize” ilaçlar bir işe yarar. Böyle bir durumda, kararlı bir savunma geçerlidir.

    Grupların yaşamında olduğu gibi, bireylerin yaşamında da çatışmalara çok seyrek olarak tek yanlı karar verdiğinden, geriye incelemesi gereken bir nokta kalır. Bireyler yada gruplar olarak bireyden bireye yada gruptan gruba öç almak amacıyla kendi açımızdan saldırgan tasarıların beslendiğini öğrendiğimiz zaman, hemen heyecana kapılırız, burası tartışma götürmez. Tüm insan toplumlarında her zaman akışkan durumda saldırganlığa hazır bir yatkınlık vardır; bir fırsat doğar doğmaz saldırganlık seçilen düşmana doğru yönelir. Bu nedenle kimse suçsuz değildir. Bireyin Ben’i kendini bir iç savunmaya hazırlarken,bir dış saldırıya karşıda etkin olarak karşı çıkması gerektiğinden , durum eğretidir.

    Ana-Babayla çocuk arasında yerleşmiş saldırgan bir iletişim şebekesinin etkilerini,gizil dönemin başlangıcına değin, diğer bir deyişle çocuğun okula başladığı ve bunun ortadaki yankılarını göz önüne alacağımız ana değin kısmen bilmekle birlikte daha sonra araya giren saldırgan bir sarsıntının etkileri üzerine daha az bilgiye sahibiz. Zorunlu askeri eğitimlerin ve bu eğitimden geçenlerin kişilikleri üzerinde genel etkileri pek ölçecek durumda değiliz.

    Amerikalı bir paraşütçü İkinci Dünya Savaşı sırasındaki askeri eğitimini anlatıyor burada. New Yorker, gazetesinde bu yazı ile ilgili olarak şu açıklamada bulunuyor. Yazar “acı çekmeye ve başkalarına acı çektirme sistemini ve herhangi bir ideolojiyle bağlantısı olmadan nasıl başkalarını öldürme makinesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Son savaş sırasında Normandiya’ ya paraşütle iniyor; anlattıklarıyla korkunç bir tablo çiziyor ve saçma sapan bir örgütlenmeyi anlatıyor; herhangi bir genç adamın böyle bir davranışa alıştırabileceğini bu anlatı bize gösteriyor. Görevini yerine getirdiği ve işini bitirdiği zaman, her şey sona eriyor: Geriye ruhsal ya da duygusal hiçbir iz kalmıyor.

    Bununla birlikte, şimdilik sorunu çok ivedilikle çözme olasıdır,çünkü düşmanın acımadan ortadan kaldırmak için eğitilen askerin daha önceki ve sonraki psişik durumunu derinliğine tanımak, istenilen bilgileri bize verebilir. Gerçi bu açıklamaları biz bir rastlantıya bağlı kalarak elde edebiliriz. Gerçekte birçok durumda ne eğitilen askerler, ne üstleri, öldürme engelini aşmayı öğrendikten sonra olup bitenler üzerine azcık düşünme arzusu duyuyorlar. Askerin varoluş nedenine hizmet eden,anlattıklarımızdan uzak bir durum içinde olmaları ve düşmanı ortadan kaldırmak için ulusun kendilerine verdiği kesin buyruğun karakteridir. Bu en acımasız savaş yöntemlerini açıklamakta başka şeyleri açıklayan ne varsa sadece zararlı sayılmaktadır. Üstelik içinde bulunduğumuz durumda uyarılmış suçluluk duygularının zayıflığını görme olasılığı ve savaşa gönüllü olarak katılma insanın korkunç şekilde katılaştığının kanıtıdır.

    SALDIRGANLIK VE UYUM

    Aydınlanma yüzyıllarından beri düşünce özgürlüğü toplumun öncülerinin ortaya koyduğu istekler arasında yerini koruyordu. Orta çağdan kalma gelenekler, büyük halk kitleleri içinde yaşıyor ve inançla töreler üzerine en ilkel tipte baskı yapan gelenekler sürüyordu. Bir sürü yeni buluşların etkisi altında üretim ilişkileri değişince ve teknik endüstri hızlı bir gelişmeye tanık olunca kentler büyümeye başladı. Çok sayıda insan böylece kendini hiç hazırlamadığı bir görevle olayların yeni durumuna uyum sağlama gereksinimiyle karşı karşıya buldu. Alanı giderek genişleyen kaba sömürü, yalnız kilisenin ahlaksal karşı çıkışıyla görünüşte engelleniyordu; oysa gerçek tersineydi ve kilise örneğin çocukların çalışması ve köle alışverişi için psikolojiyi hesaplıca kullanıyordu, bütün bunlar İktidarı elinde tutanların ve sömürüden yarar sağlayanların çıkarıyla pek güzel uyuşuyordu.

    Ergenlik öncesi cinsellikle,genital cinsellik arasında nasıl bir ayrım yapılıyorsa benzer şekilde örgütlü saldırganlıkla örgütlü olmayan saldırganlık arasında da açık bir sınır çizmek gerekir. Saldırganlık örgütlü olduğu andan itibaren etkinlik bir şey üzerine veya bir amaca yönelir. Örgütlenmemiş saldırganlık kategorisinde ortaya çıkan ve saldırganlığın dile gelmesinde olduğu kadar cinsel dışa vurmada da kendini gösteren geriye yönelik edimler gelince bunlar bir gün arzu edilir bir rahatlamayı teşvik eden yönlenmemiş eylemler ve ayrımlaşmamış eylemler olarak görülürler. Bu durumda kendimizi iki ödevle karşı karşıya buluyoruz. Saldırganlığın betimlemesine tepilerin fenomenolojisi açısından olduğu kadar ,dinamiği açısından da öncelik vermek ve ikincisi,ayrımlaşmış dışavurum biçimleri kadar tepilerin de en az ayrımlaşma gösterebilmesi için psişik organizmanın içinde hangi tepkisel bileşimlerin ve olgunlaşma süreçlerinin gerçekleşmesi gerektiğini öğrenmeye çalışmak. Bunun tersine bireyin dağınık ve örgütlenmemiş ilk etkinliğinin dışa vurumuna uygulanan ve gerçekten dayanılamayan engeller,cinsel enerjinin olgunlaşmasına neden olur.

    Yalnız kategorik bir gereksinim gibi değil ayrıca öğrenilmiş güdüsel dinamiklerin çeşitlemesi içinde tanıdığımız psikanaliz kuramının temeli üzerindeki davranışın bu iki görünümü,bizim davranışımızın biçim kazanmasındaki yöntemlerinin zayıflığını ortaya çıkarıyor. Gerçekte biz bir bunaltıdan serbest ve yıkıcı tepisel öç almaya karşı bizim uyumumuzu sağlayacak bir ben’in gücünden yada bir bilincin büyüklüğünden çok uzağız. Böyle bir toplumsal buyruk olgun yaşam biçimlerine uyum sağlamaya diğer bir deyişle ön yargılardan bir dereceye değin kurtulmaya denk düşer. Günümüzde yapılması gereken kültürel ve aynı zamanda toplumsal görevlerden birisi, toplumun içinde dayanılabilir yoksulluğun rolünü aydınlatmak olmalıdır her türlü ciddi yokumsama, zorunlu olarak psişik yapı üzerinde duygusuzluk boyun eğme çöküntü hatta psikoz gibi saldırganca patlamalara yol açmaz yada kötü etki yapmaz. Eski dönemlerde insanların yırtıcılık nefret ve sadizim gibi eylem ve duygularını azıcık olsun utanmadan uygulamış olmaları olasıdır. İnsanın doğuştan gelen ve yapısal saldırgan tepilerle donandığının ortaya çıkartmak ve bu yapılanmanın işlemini belirtmek istediğimiz zaman, buna başvurmaya hakkımız varıdır ama tarihsel süreç olarak saldırganlığın insanlaşmadaki başarı şansını bu yolla alacağını karşı çıktığımız andan itibaren bu başvuru artık kabul edilemez. Saldırganlığın özelliği yaralamaya çalışmak yada en azından acı vermektir. Kendiliğindenlik,örneğin tabuların güvence altına alındığı dengeli toplumsal alanda araya girmeye elverişli olmakla birlikte genelde çok çelişkili değerlendirmelerle karşı karşıya kalır. Kendiliğindenlik kavramına başvuran psikanaliz tutucu bir şekilde hareket edemez.

    Çevreye uyum yalnızca bir boyun eğme değildir.Çevrenin, yaşanılan ortamda yol açtığı değişikliklerin sonu gelmiyor. Buna karşılık bireyin kendisi de kendi çevresini kendi gereksinimlerine uymaya zorlar. Dış ortamda benzeşme ayrıca kendi güçlerimizi yeni bir biçimde kullanmaya bizi zorlar: İç gerçeklikle çatışma sürecince dış gerçekçiliğin sindirildiği ve dönüştüğü görülür. Çevreye etkin uyum dediğimiz işte budur. Çünkü dış nesneleri biz kendimize uydururuz. Fırsat düştükçe biz insanlar saldırganlaşırız hem de çoğu zaman yetersiz bir biçimde. En ilginç durumda biz ayrımına varamadığımız zaman ortaya çıkar ve bu sırada başkalarının bizden kaçındığını görmemiz belki de bizi şaşırtır. Eğitimin ve ortak törelerin en büyük görevlerinden biri saldırganlığa egemen olmaktır. Peki ama saldırganlık bir tepi midir? İnsanın özünde mi vardı* yada saf bir insanın varabileceği bir tepi midir? Biz bu sorulara ancak çelişkili yanıtlar verebiliriz. Her şeyi iyice düşünüp taşındıktan sonra diyebiliriz ki kültür etkeni olan klasiklerdeki önemli konular insanın kendi kendine yaptığı bu imgeler bilgelik öğretileri ve arzu sistemleri diye ikiye ayrılır,birincilere göre insan aynı zamanda aşk ve yıkım yeteneğine sahiptir, ikinciler insanın iyi olmasını isterler.

    İNSANIN KAN DÖKÜCÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ TEZLER

    Çarmıha gerilmiş insan simgesi yüzyıllardan beridir bizim uygarlığımızın ortak bir yanı olmuştur. Hıristiyanlık için haça germe her şeyden önce haksızlık eylemini temsil eder. Ama bizim bu sahneyi önce geleneksel dinden koparmamız gerekiyor, çünkü haça germe işkencesi çoğu kez uygulanmıştır. Acısız ölüm insandan esirgenmiştir. Çünkü ölüm kendi başına yeterince sert bir ceza değildir. Ölüm tehlikesi herkese eşit dağıtılmış olsa bile bir insan diğerini öldürmek istediği zaman kan dökücülük kendisine bir hak olarak tanınmamıştır. İnsan kendi zevkini kafasında tasarlar. Buna göre öldürme zevkini de kafasında tasarlar. İşte bu yüzden haça gerilmiş görünüm bizde yalnız acıma ve suçluluk duygusu değil ayrıca ve öldürme ve yok etme sahnesinde yasak olan gizli bir zevki de yandırır. Büyük dinlerin kültürlerinin son bulması bir maden ocağında yitirilmiş elmaslar etkisi yapıyor. Kan dökücülüğünde yıkma zevkinin özüne kaynaklık eden dinsel güçlerin temelinde değişen hiçbir şey yok. İnsanın davranışı üzerine yapılan bilimsel araştırmaların yıkım tutkusunun herkeste bir tepkiye denk düştüğünü bize öğretmesi gerekir. Bu tutku kendi kaynağının insanın eğilimlerinden birisinden alıyor. Herhangi bir toplum ne kadar istekli olursa olsun kendi saldırganlığımızı evcilleştirme yükünü kendi üstüne alamaz. Bu kadronun içine en zayıf olanı acı verme zevkini ortadan kaldırmada girer. Tüm toplumlarda insanlar her zaman modellere göre sıralanmışlardır ve model almak istediklerimizin bizimle bir benzerlik göstermesi gerekir. Bizim kaygılarımızın da ve yoksulluklarımızın da izini taşımalıdır. Ayrıca dışardan gelebilecek kurtarıcı bir ahlakın artık ümit edemeyiz. Tersine başkalarının çoğu zaman duymadan bizi örnek alabilecek şekilde kararlarımızın belli güçlere bağlı olması gerekir. Buda bizim ortaya çıkabilecek belli olan bir mucizeyi beklemekten kurtarır.


    BARIŞ DÜŞÜNCESİ VE İNSANIN SALDIRGANLIĞI

    “Barış, her çeşit görüş açısından en çok dikkate değecek kadar iyi bir terimdir. Her zaman için insanların gözünde çok çeşitli ve son derece ayrı anlamalara geldi. Bu çeşitlilik olmasaydı, insanlar barış üzerinde uyum sağlamak için bu denli sabırsız davranmazlar ve bir birlik kurarlardı”Biz barış sorunlarıyla yalnız istemeye istemeye ilgileniyor değiliz, ayrıca kendi öz saldırganlımızla da çok az ilgileniyoruz. Bu sonuncusu kendi ahlaksal çatışmalarımızın sonucu iken, gerçekte kendi saldırgan eğilimlerimizi doğru olarak değerlendirmeyi içeren kendi üzerimize yapacağımız çatışma da oldukça boşuna görülüyor. Yaşamın kendi türdeşlerimizden şok tarzında istediğimiz haklar kadar bu kez onların bizden aynı nitelikte istediği haklardan dünyada sürekli kavgalar, iktidar kavgaları ve savaşlar doğuyor. Gerçekte insanın çıkarları tehlikeye girer girmez eşitlik duyguları kolayca bozulur. Demek ki hiç kimse, kendine hizmet eden bir harekette, bir saldırganlık düşüncesi görmez. Ayrıca dilde kavgayı savaştan ayırdığı zaman haksız değildir. İlk başta fiziksel ve zihinsel koşullara uygun kavga ve yarışma gelir. Bunlar bir ücret yada bir toplumsal sınıf savaşına dönüştüğü zaman uzlaşmaz duygular ortaya çıkar. İnsanlardan başka hiçbir varlık, kendi türdeşlerine karşı yönlendirilebilir bir yıkıcılığa sahip değildir. Ayrıca saldırıya uğrayan insan düşmanı karşısında öz koruma düzeneklerini seferber edebilecek bir yeteneğe sahiptir ve bunu yaparken sanki kendi türünden birinin karşısında değil de, türün düşmanı karşısındaymış gibi davranır. Öz savunmada trajik bir durum varsa, o da saldırganlığın yol açtığı tepisel bir rahatlama vermesidir.

    Ölüm tepisi, tepi olarak saldırganlığın gerçekten çekirdeğini oluşturduğunu saptamamıza olanak vardır. Eğer durum böyleyse tepinin birincil amacı şu olacaktır: Ölüm fırsatıyla gelen rahatlama. Freud’ün kafasında bu yönde giden bir kavram vardı: Yaşamdan ölüme doğru ilerleme gerçeklik ilkesine değil nirvana ilkesine boyun eğen tepinin akışıyla atbaşı gider. Bu anlayışın felsefi anlayışı henüz kapanmış değildir ve deneysel planda doğrulanması kolay olmaz. Bununla birlikte, ölüm tepisi kavramı, başka bir yaklaşıma izin vermektedir. Bu yaklaşım, insanın toplumsal ilişkiler konusunda kalıtsal davranış biçimlerinin genel sisteminden ortaya çıkabilir, diyen görüşten hareket etmektedir. Adam öldürme niyetinin kendini göstermesi için belli bir derecede uyarıya varmak gerekir. Güncel konuşma dilinin kendisi bile buna tanıklık etmektedir. Birisi bir başkasına “Göreceksin, senin kemiklerini kıracağım” dediği zaman gerçekte böyle bir olasılıktan uzaklaşmış olur. Ve kendi gücünü aşan bu tasarısını gerçekleştirmekten uzaktır. Bunu gerçekten yapabilmesi için psikopatolojik koşulların bir araya gelmesi gerekir.

    Toplum düzeyinde insan öldürme eğiliminin yayılması için o toplum içinde güçlü bir kötü niyet tasarımının varlığı gerekir. İşte yalnızca o zaman bunaltı ve suçluluk duygusunu aşma duygusu aşma olasılığı ve cinayete girişme yolu açılır.Bir barış kavramı taslağı çizmeye giriştiğimiz zaman, karşı güç diye nitelenemeyecek olan ve barışçı olmayan bir evrimin kimi öğelerini bir kez daha gözden geçirelim. Modern endüstriyel toplumun neredeyse her düzeyinde saldırganlık gereksinimi yoksulluk çeker. Eylem alanına yakından odaklaşmış ve yakıcı bir ayna gibi yoğunlaşmış yalnız yaşayan çekirdek aileler var. Ayrıca yine büyük şirketlerde çalışmanın ve organizasyonun mekanikleşmiş ve katı yapılarına etkin olarak katılamama olanaksızlığından ileri gelen yoksulluklar vardır.

    Bir Aslanın yada Kaplanın, kendi soyundan olan bir hayvanla yaptığı kavga başka, avına karşı davranışı farklıdır. Oysa insanların davranışında böyle bir ayrım tümüyle ortadan kalkmıştır. Öldürücü amaçla yapılan saldırganlıkları gerçekten engelleyecek hiçbir töre yoktur. İnsanoğlu bir savaşa girer girmez eğer durum gerektiriyorsa kendi benzerlerini ortadan kaldırmak için elinde bulunan tüm araçları gözünü kırpmadan kullanır. Eğer atomik bir toplu öldürme tehlikesi ciddi boyutlarda artıyorsa, o zaman rekabetin nedenlerini ve ilkel patlama eğilimlerini engelleyen ve aklın yolunu açacak bir sonuca varabilir mi? Ne yazık ki, bir kez daha bu sorunun yanıtını verecek hiçbir şey yoktur.





    Vadideki Zambak


    Balzac-Vadideki Zambak

    Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse, ailesinin sıcak sevgisinden ,ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix'i babası Tours'a çağırır.Felix, babasının davetine hemen itaat eder.Tours'a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir, ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf'tur.Feliz, kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak'tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette, Felix'e hayat hikayesini anlatır.Henriette, evLidir ve kocası asık suratLı, sert, soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden, kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün, Felix'in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.
    Feliz, saraya girer, XVIII. Louis'in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır, Henrietteyi asLa unutmaz, sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette'nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz, Paris'e dönmek zorunda kaLır.
    Felix paristeki hayatı sırsında, elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır, sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL, parıLtıLı ingiLiz Lady'den bıkan feLix, Clochegourde'e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette, ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkı,arzuLarı ve ahLaki değerLeri, eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer, çatışmaLar yazmaktadır.Henriette, sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz, bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris'e döner.Orada, kendini edebiyata,biLime,poLitikaya vererek avutmaya çalışır.




    Balkanlar'dan Batı Çin'e Türkiye'nin Yeni Jeopolitik Konumu

    KİTABIN ÖZETİ
    Son üç yılda Türkiye sınırlarındaki dünya, köklü bir şekilde değişmiştir. Kuzeyde eski ve yeni ülkeler komünizmden pazar ekonomisine geçmeye çalışmaktadır. Güneyde, Orta Doğu, artık soğuk savaş husumetlerine sahne olmasa da, halen kökten dinci, otoriter ve militarist rejimlerden oluşan bir karışım olmaya devam etmektedir. Doğuda Sovyetler Birliği'nin enkazından doğan ve yirmi birinci yüzyıla girerken her biri kendi yolunu çizmeye çalışan yeni ülkeler bulunmaktadır. Tüm bunların ortasında ise bu değişimlerle baş etmeye çalışan "Türkiye". Bu kitabı oluşturan beş makale, son yıllarda yaşanan gelişmelerin, Türkiye üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin yeni oluşan dünya içindeki rolünü açıklamaktadır.
    Kitap beş ana bölümden oluşmaktadır.
    Kitabın birinci bölümünde "Türkiye; 21 nci Yüzyıla Doğru" başlığı altında Türkiye'deki sosyo-ekonomik ve siyasal eğilimler incelenmektedir. Türkiye'nin iç politikasında, çok partili demokrasi uygulanmaktadır. Sürekli bölünerek çoğalan ve değişerek sayıları artan parti bolluğu ile koltuğa bağlılığı, partisine bağlılığından daha güçlü olan çok sayıda siyasi lider tipi mevcuttur.
    Türkiye, dış politikada önemli fırsat ve risklerle karşı karşıyadır. Özellikle, Orta Asya Cumhuriyetleri için ideal bir kalkınma modeli ve kuvvetli bir çekim alanı oluşturmaktadır. Ekonomik gücün artırılması için özelleştirme, Türk Lirası'nın konvertible olması ve açıklık gibi bir dizi önlem alınmıştır. Dış politikada ve güvenlik konularında ise sorunlar devam etmektedir. Kıbrıs sorununda Türkiye de Yunanistan da taviz verecek ölçüde konuya yaklaşmamaktadır. Nüfusun 2025 yılı itibariyle 92 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu hızlı artışın getirdiği sorunları karşılayabilmek için ekonomik büyüme oranının pozitif yönde sağlanması gerekmektedir.
    Kitabın ikinci bölümünde "Türkiye'nin Yeni Doğu Politikası" üzerinde durulmaktadır. Türkiye'nin sınırlarını saran ülkelerle sorunları ve bu sorunların Türkiye için sonuçları değerlendirilmektedir. Türkiye-Suriye ilişkileri Hatay ili üzerindeki uyuşmazlıktan dolayı uzun zamandır bozuktur. Su sorunu konunun diğer bir boyutunu oluşturmaktadır. Ayrıca, Suriye, Türkiye'ye baskı aracı olarak *** desteğini periyodik biçimde kullanmış, bu destek siyasal ortamla birlikte sürüp gitmiştir. Burada üzerinde durulan konu; Türkiye-Suriye ilişkilerinde Kürt sorunu, kötü ilişkilerin nedeni değil, belirtisidir. Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Türkmen halklarına ilişkin kaygıları bulunmaktadır. Yine, Kürt konusu bu ülke ile yoğun sürtüşmeler yaratabilmektedir. Irak'ın bölünme potansiyeli Türkiye'yi endişelendirmektedir. İran'ın İslam Devrimi'ni ihraç etme çabaları iki ülke arasında sorun teşkil etmektedir.
    Orta Asya'da etkili olma konusunda da İran ile rekabet yaşanmaktadır. Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye'nin doğusunda dolaysız ilişki kurabildiği üç yeni cumhuriyet olarak sahneye çıkmıştır. Jeopolitik açıdan kritik bir noktada olan Türkiye, bulunduğu konumda partileri düzenli olarak seçim yoluyla iktidardan indirebilen ve yeni galip partileri yumuşak bir şekilde iktidara getirebilen tek Müslüman ülkedir.
    Kitabın üçüncü bölümünde "Köprü Mü, Engel Mi ? Soğuk Savaşın Ardından Türkiye ve Batı" başlığı altında Türkiye'nin Batı ile ilişkileri genel olarak incelenmektedir. Türkiye Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlamaktadır. Kültürel açıdan hem Doğu, hem de Batı etkilerinin bir ürünüdür. Geniş sahalara sahip Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu ile geçmişten bağları bulunmaktadır. Türkiye Orta Doğu'daki güvenlik sorunları açısından Avrupa dışındaki karmaşa ve askeri tehditlerin önündeki bir engel olmaktadır. Basra Körfezi'ndeki gelişmelerin Türkiye'nin çıkarları ve jeopolitik yönelimleri açısından uzun vadeli sonuçları pek net değildir.
    Siyasal, ekonomik ve güvenlik nedenleriyle Avrupa bağlantısı Türkiye'nin çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle ekonomik açıdan, Türkiye, bu bağlantıda Avrupa pazarlarına giriş garantisini hedeflemektedir. Ayrıca, NATO'ya üyelik, Ankara'ya uluslararası konularda aksi takdirde sahip olabileceğinden daha büyük söz hakkı sağlamaktadır.
    Türkiye'nin Körfez Savaşı'ndaki rolü nedeniyle, Irak'ın konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan bir tehdidine maruz kalabileceği değerlendirilmektedir. Türkiye'nin Avrupa'ya katılma çabaları başarısız oldukça ABD ile ilişkileri daha büyük önem kazanacaktır. ABD-Türkiye ilişkilerinde siyasal ve ekonomik bağların güçlendirildiği daha olgun bir ilişki beklenmektedir. Ayrıca ABD'nin Türkiye'yi Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetlerine yönelik daha dolaysız yardım programları açısından üs olarak kullanması mümkündür. Bu yeni yapılanma ile Türkiye muhtemelen Avrupa'nın dışında kalacaktır. Yani Avrupa'nın güvenlik esaslarına dahil edilmemektedir.
    Kitabın dördüncü bölümünde "Türkiye ; Yeniden Balkanlara mı ?" başlığı altında Balkanlar'daki Türk ve Müslüman azınlıkların varlığı incelenmektedir. Türklerin bağlarını kuvvetlendirerek, Balkanlar'a yerleşme ihtimali üzerinde durulmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Balkanlar, istikrarsızlığa itilmiştir. Türkiye'deki kamuoyu, Bosnalı Müslümanların durumunu yakından takip etmiştir. Batının konuya ciddi tepki göstermemesi Türkiye'yi olumsuz etkilemiştir. Müslüman olan halkın tepkileri de Türkiye'nin sorunun çözümüne katkıda bulunmasını sağlamıştır.
    Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Karadeniz bölge ülkeleri ekonomik olarak yakınlaşmışlar ve bu yakınlaşmalarda ilk ciddi adım Türkiye'den gelmiştir. Projenin nihai hedefi Karadeniz Bölgesi'nin dünya ekonomisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinin sağlanmasıdır.
    Kitabın beşinci bölümünde "Sonuçlar; Dünyada Türkiye'nin Artan Rolü" üzerinde durulmaktadır. Tarihsel olarak Türkiye'nin batı açısından önemi; üç kıtanın kesişim noktasında bulunması, Sovyetler Birliği'nin güney komşusu olması ve İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nı kontrol etmesinden kaynaklanmaktadır.
    Türkiye'nin uygulayacağı politikalar pek çok konuda anahtar ve belirleyici olacaktır. Yani bölgesel yapıda istikrarsızlığı ya da çözümü beraberinde getirebilecektir. Batı ile temaslar artacaktır.
    Kitabın ana fikri; Türkiye'nin Soğuk Savaş Dönemi'nden sonra yaşadığı iç ve dış değişimleri ortaya koymaktır. Bu maksatla ele alınan faktörlerin ışığında kitapta ulaşılan sonuçlar yazarların görüşüne göre şöyledir.
    1. Türk dış politikası giderek artan bir şekilde Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu üzerinde odaklanacaktır. Türkiye'nin Orta Asya cumhuriyetleri arasındaki rolü gerek Türkiye, gerekse Batı açısından kritik ve önemli olacaktır. Yeni ülkeler hem bir kalkınma modeli olarak hem de maddi yardım sağlaması için Türkiye'ye yöneleceklerdir. Türkiye de yeni açılan bu piyasalardan yatırım ve ticaret açısından yararlanacak ve batı yatırımları için bir geçiş yolu teşkil edebilecektir. Balkanlardaki yıkıcı milliyetçilik hareketlerinin ölmediği ve geçen yarım yüzyıl boyunca sadece uykuda beklediği görülmektedir. Bir yazarın da belirttiği gibi şimdi Balkan tarihi "kaybedilen zamanı yeniden kazanmaktadır". Türkiye de dikkatini yeniden Balkanlara yöneltmekten kaçınamayacaktır. Bosna'nın yanı sıra Kosova'daki 2 milyon ve Makedonya'daki 500.000 Müslüman'dan dolayı Türkiye'nin Yugoslavya'daki çatışmaların içine çekilmesi mümkündür. Türkiye'nin yeni savunma politikasını büyük ölçüde Araplar veya İran'ın gelişmiş silahlar edinmesinden kaynaklanan tehdit karşısında kendisini koruma ihtiyacı yönlendirecektir. Türkiye, Körfez Savaşı sırasında Müttefik Devletler Koalisyonu içindeki önemli rolünden dolayı Irak'ın nihai olarak yeniden canlanmasından endişe etmekte; Suriye ve İran ile ***'yı desteklemeleri nedeniyle çatışma riski bulunmakta ve Azerbaycan'daki amaçları konusunda İran ile rekabet etmektedir. Ayrıca su sorunu da Suriye ve Irak ile önemli bir çatışma konusu teşkil etmektedir. Bu ihtilaflı konular sorun potansiyeli taşımasına rağmen Türkiye kendisini Batı' nın bölgedeki politikalarının bir aracı gibi gösterecek ittifaklardan uzak durmak istemektedir.
    2. Yeni Avrupa'dan dışlanmaya devam etmesi halinde Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinin önemi artacaktır. Ancak savunma ve dış yardım bütçelerindeki kesinti bu ülkedeki Amerikan kaynaklarını azaltacak ve dolayısıyla da ABD'nin Türkiye ile ilgili stratejik çıkarlarının yeniden gözden geçirilmesi sürecini hızlandıracaktır. Körfez Savaşı Amerika'daki bazı çevrelerin güçlü savunma ilişkilerine verdiği önemi artırmış olsa da, bu konuda bizzat Türkler kararsız bir durumdadır. Sonraki hükümetler, ABD-Türkiye ilişkilerine Turgut Özal kadar ağırlık verme konusunda çekimser davranmaktadır. Soğuk savaş sonrasında ABD ve Türkiye ilişkilerinin savunmaya ilişkin boyutlarının azalması ve ekonomik ve siyasal çıkarları kapsayan daha olgun bir niteliğe dönüşmesi ihtimali yüksektir.
    3. Türkiye'nin en önemli iç sorunu Kürt milliyetçiliğinin artmasıdır. Türkiye uzun bir süre boyunca bir Kürt sorununun var olduğunu yalanlamış; peş peşe gelen hükümetler Kürtlerin mevcudiyetini kabul etmeyi reddetmiş ve Türkiye'de Kürtçe konuşulması katı bir şekilde yasaklanmıştır. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda *** ile yürütülen kanlı mücadele bu durumu değiştirmiş ve Türklerin Kürt sorununu açıkça ve ciddi bir şekilde tartışmalarına yol açmıştır. Ancak, Körfez Savaşı ve Irak'ta özerk bir Kürt eyaletinin oluşturulması Türkiye 'deki Kürtlerin de taleplerini arttıracağı endişelerini doğurmuştur. Bazı Türkler Saddam'sız federe bir Irak yerine, Saddam'ın yeniden güç kazanarak güçlü bir üniter devlet kurmasını tercih etmektedir.
    4. Türkiye'nin kökten dinci bir devlete dönüşmesi tehlikesi abartılmaktadır. İslam'ın kültürel etkisi büyük olmakla birlikte Müslüman Türklerin dini bağlılığı büyük faklılıklar göstermektedir. Bazıları son derece dine bağlıyken, bazıları da inançlarını tıpkı Amerikalıların Hıristiyanlığı yaşaması gibi yaşamaktadır. Orta Asya'daki cumhuriyetlerle kurulan yeni bağlar ve Bosna konusunda batının sergilediği hareketsizlik Türkiye' de İslam'a yönelen dikkatleri artırsa da, ülke laik bir devlet olarak kalacaktır. Ancak Avrupa Topluluğu tarafından sürekli reddedilmek, Türkiye'nin dış politikasını İslam ve Türk dünyasındaki yeni fırsatlara yöneltebilecektir.
    Kitapta Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı iç ve dış değişimlerin yabancı gözüyle bir özeti yapılmıştır. Yazarlar, Türkiye sahnesine, sempati içinde ve Türkiye'nin bölgesel bir lider olacağına inanarak yaklaşmaktadırlar. Bu ülkenin coğrafi konumundan kaynaklanan uzun vadeli öneminin göz ardı edilmemesi gerektiğini de vurgulamaktadırlar. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucunda Türkiye'nin dünyadaki rolünün büyük ölçüde arttığını ve gelecek on yılda Türkiye'nin etkilerinin Balkanlardan Çin Orta Asya'sına yayılacağını iddia etmektedirler. Batı ile daha fazla bütünleşilmesi Türkiye'nin öncelikler listesinin en önünde yer almakla birlikte, yazarlar Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kabul edileceğinden şüphe duymaktadırlar. Ayrıca Varşova Paktı'nın dağılması, Birleşmiş Milletlerin güçlenmesi ve Batı Avrupa Birliği gibi organizasyonların kurulması NATO'nun inandırıcılığını bir ölçüde de olsa azaltmıştır. NATO yıprandıkça Türkiye'nin NATO ortaklarıyla bağları da zayıflamaktadır. Bir zamanlar kontrol stratejisinin önemli bir unsurunu teşkil eden "Güney Cephesi" bugün belli boşluklar taşımaktadır. Dış politika ve savunma politikasını değişen dünyaya göre yeniden ayarlamaya çalışan Türkiye, artık NATO'ya savunma ihtiyacından ziyade, Batı ile olan tek kurumsal bağı teşkil etmesi niteliğinden kaynaklanan psikolojik öneminden dolayı sıkıca tutunmaktadır. Türk dış ve savunma politikasında görülen yeni dönem konusunda hızlı, etkin ve yararlı açıklamalar getiren bu makaleler büyük önem taşımaktadır.





    Balkan Savaşı


    KİTABIN ÖZETİ
    (E) Kur.Alb. İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin "Balkan Savaşı" denince "O yarayı açma" dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan "Balkan Bozgununun" öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli'mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli'nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.
    Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910'larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen'de, bir eli GİRİT'te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan'da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar'ı, Sırb'ı, Yunan'ı, Arnavut'u ve Türk'ü birbirine girmeye başlamıştı.
    Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. "İttihat ve Terakki Cemiyeti", zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik'te bulunan bir Tümen gücünde "Harekat Ordusu" ile İstanbul'a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.
    Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya'nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak "Hasta Adamın" ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.
    Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan "Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti'ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm" diyor. Başbakan Sait Paşa "Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir" ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'a övgüler yağdırıyordu. Avrupa'da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu'da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912'de Karadağ tutuşturuyordu.
    Babıâli'nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, "Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz" savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.
    Yunanlılar *****lo İdea"'yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları "Büyük Bulgaristan'ı", Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları "Sırp İmparatorluğu'nu", Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.
    Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul'daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan'a harp ilan ediyor, Yunanistan'ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.
    Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912'de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen'e göndermiş, İtalyanların İzmir'e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir'e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran "Mektepli", "Alaylı", "Redif", "Zadegan", "Kurmay" subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)
    2. Doğu Cephesi :
    Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912'de birinci ve ikinci Bulgar Ordu'ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları'nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912'de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.
    Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz'da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim-2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu'nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni'nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu'nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa'da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu'nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.
    Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu'dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.
    Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912'ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.
    3. Batı Cephesi :
    Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik'e ulaştığında, Karadağ'ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912'de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912'de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif'lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, "Kumanova Muharebesi" yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen "Manastır Muharebesi'nde" de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.
    Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912'de sınırı geçmişti. "Yenice Muharebeleri'nde" yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912'de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913'de teslim olmuştu. Rumeli'de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra'da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.
    Süleyman Paşa'nın liderliğinde 1354'de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa'daki Türk yayılması, Viyana'ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde "Babıâli Baskını" ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne'yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu'da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913'de teslim oluyordu.
    4.Edirne'nin Kurtuluşu :
    Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı. Balkan Savaşı'nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913'de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı. Balkan Savaşı'na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar'ının hakemliğini kabullenmişlerdi. Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı. Bulgarlar, Doğu Makedonya'daki bazı toprakları istiyordu. Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı. Öte yandan Romanya, Bulgaristan'ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu. Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya'da katılıyordu.
    Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya'ya doğru ilerliyordu. Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913'de ordunun ileri harekatına karar veriyordu. Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913'de Kırklareli'ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913'de de Edirne'yi kurtarıyordu. Nihayet, Edirne'nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913'de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında "İstanbul Anlaşması" ile barış sağlandı. Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina'da, Karadağ'la 14 Mart 1914' de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı.
    Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur. Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra'nın bölüşülmesinde;
    a. Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1.600.000 nüfus,
    b. Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1.200.000 nüfus,
    c. Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100.000 nüfus,
    d. Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150.000 nüfus kazanmışlardır.
    Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır.
    Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya'nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi.
    Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır.




    Bahar Koleksiyonu


    KİTABIN ÖZETİ :

    Frankie Severıno Loring Manken Ajansında çalışan sorunları ve kusurları düzeltmek için hemen atağa geçen, düzeltene kadar uğraşan bir bayandır. Justıne Loring ise Lorıng Mankenlık Ajansının sahibi mantıklı ve sakin, her birinin kusur ve eksikliğini açıklayan ideal bir iş kadınıdır.

    Necker Holding Pariste açacakları yeni bir moda evinde, dizaynır Marco Lombardi’ yi tanıtacaklardır. Paris podyumlarında hiç görülmemiş yep yeni mankenler aramaktadır. Tecrübesiz ama fakat yetenekli kızlar gerekir. Sonunda yarışmayı Lorıng ajansından üç kızın kazandığı haberi gelmiştir. Bunlar April, Jordan ve Tinker dir. Fakat önemli bir sorun vardır. Necker holdingin sahibi bay Necker, Jüster’in babasıdır ve annesini Justene hamile iken terketmiştir. Daha sonra zengin ve kültürlü bir kadınla evlenmiş fakat bu kadından çocuğu olmamıştır. Kadında sonradan ölmüştür. Necker derin bir acı ve yalnızlık duyar. Kızına kendisini affettirmek için elinden gelini yapar. Fakat kızı babasına kin ve nefret duyguları beslemektedir. Sonunda bay Necker kızı ile buluşmasının yolunu böyle bir yarışma planlayarak bulma yolunu seçer. Mankenlerin üçünüde Loring Ajanstan seçtiğinde ajansın sahibi olan Justenin gelmemesi için hiçbir mazaret olamaz. Fakat Justen bir bahane uydurularak Paris’e Frenkie’i yollamıştır.

    Frenkie kızlarla beraber Parise gitmiş ve bay Necker‘in misafiri olmuştur. Bay Necker kızı Justene’i göremeyince çok üzülmüştür.

    Defile anına kadar iki haftalık bir süre vardır. Bu süre içinde kızların hepsi kendine erkek arkadaş bulmuş ve cinselliği tam anlamıyla doyumsuzca yaşamaya başlamışlardır. Kızlardan April ‘in lezbiyen olduğu ortaya çıkar. Jordan bay Necker ile Tinker’da dizaynır Marco Lombardi ile ilişkiye girmiştir. Frenkie de şirketin fotorafçısı Mike ile beraberdir. Bu arada Loring ajansın rakibi Darting kızlarla yakından ilgilenir.Şirketini büyütmesi için o kızlara ihtiyaçı vardır.

    Defile için parti verildiğinde bütün kızlar ve Dart oradadır. Paris'te geçilen iki hafta boyunca kızların kişilikleri değişmiş tamamen eskisinden farklı olmuşlardır. Partide olaylar çıkmış, Dart’ta kızları kendi şirketine almak için oyunlar planlanmaktadır. Frenkie durumun daha da kötüleşmemesi için Josteri telefonla arar, olanları anlatır. Justen ’de babasıyla görüşmesi pahasınada olsa Paris'e gelir. Frenkie ve kızlarla konuşarak ortalığı sakinleştirir.

    Defile sonunda Tinker uyuşturucunun etkisiyle podyumda hatalı davranışlarda bulunarak başarısız olmuştur. Jordar ve April ise Lonbardi simgesi olmuştur. Baba ve kız arasındaki buzlar erimiş her şey tatlıya bağlanmıştır. Jordan Bay Necker ile Frenkie Mike ile evlenir. Tinker de Pariste kalmıştır. Artık kızları yeni bir gelecek beklemektedir.




    Bahar Koleksiyonu


    KİTABIN ÖZETİ :

    Frankie Severıno Loring Manken Ajansında çalışan sorunları ve kusurları düzeltmek için hemen atağa geçen, düzeltene kadar uğraşan bir bayandır. Justıne Loring ise Lorıng Mankenlık Ajansının sahibi mantıklı ve sakin, her birinin kusur ve eksikliğini açıklayan ideal bir iş kadınıdır.

    Necker Holding Pariste açacakları yeni bir moda evinde, dizaynır Marco Lombardi’ yi tanıtacaklardır. Paris podyumlarında hiç görülmemiş yep yeni mankenler aramaktadır. Tecrübesiz ama fakat yetenekli kızlar gerekir. Sonunda yarışmayı Lorıng ajansından üç kızın kazandığı haberi gelmiştir. Bunlar April, Jordan ve Tinker dir. Fakat önemli bir sorun vardır. Necker holdingin sahibi bay Necker, Jüster’in babasıdır ve annesini Justene hamile iken terketmiştir. Daha sonra zengin ve kültürlü bir kadınla evlenmiş fakat bu kadından çocuğu olmamıştır. Kadında sonradan ölmüştür. Necker derin bir acı ve yalnızlık duyar. Kızına kendisini affettirmek için elinden gelini yapar. Fakat kızı babasına kin ve nefret duyguları beslemektedir. Sonunda bay Necker kızı ile buluşmasının yolunu böyle bir yarışma planlayarak bulma yolunu seçer. Mankenlerin üçünüde Loring Ajanstan seçtiğinde ajansın sahibi olan Justenin gelmemesi için hiçbir mazaret olamaz. Fakat Justen bir bahane uydurularak Paris’e Frenkie’i yollamıştır.

    Frenkie kızlarla beraber Parise gitmiş ve bay Necker‘in misafiri olmuştur. Bay Necker kızı Justene’i göremeyince çok üzülmüştür.

    Defile anına kadar iki haftalık bir süre vardır. Bu süre içinde kızların hepsi kendine erkek arkadaş bulmuş ve cinselliği tam anlamıyla doyumsuzca yaşamaya başlamışlardır. Kızlardan April ‘in lezbiyen olduğu ortaya çıkar. Jordan bay Necker ile Tinker’da dizaynır Marco Lombardi ile ilişkiye girmiştir. Frenkie de şirketin fotorafçısı Mike ile beraberdir. Bu arada Loring ajansın rakibi Darting kızlarla yakından ilgilenir.Şirketini büyütmesi için o kızlara ihtiyaçı vardır.

    Defile için parti verildiğinde bütün kızlar ve Dart oradadır. Paris'te geçilen iki hafta boyunca kızların kişilikleri değişmiş tamamen eskisinden farklı olmuşlardır. Partide olaylar çıkmış, Dart’ta kızları kendi şirketine almak için oyunlar planlanmaktadır. Frenkie durumun daha da kötüleşmemesi için Josteri telefonla arar, olanları anlatır. Justen ’de babasıyla görüşmesi pahasınada olsa Paris'e gelir. Frenkie ve kızlarla konuşarak ortalığı sakinleştirir.

    Defile sonunda Tinker uyuşturucunun etkisiyle podyumda hatalı davranışlarda bulunarak başarısız olmuştur. Jordar ve April ise Lonbardi simgesi olmuştur. Baba ve kız arasındaki buzlar erimiş her şey tatlıya bağlanmıştır. Jordan Bay Necker ile Frenkie Mike ile evlenir. Tinker de Pariste kalmıştır. Artık kızları yeni bir gelecek beklemektedir
    .





    Bağışlayın ve Unutun


    KİTABIN ÖZETİ :

    1. Birinci bölüm :

    Bağışlamanın dört aşaması : Yazar bağışlamanın dört aşamasını şu şekilde izah etmektedir. Bağışlayabilmemiz için mutlaka başkaları tarafından incinmiş olmamız gereklidir. Bu bağışlayabilmemizin birinci aşamasıdır. İkinci aşama olarak bizi incitenden nefret etmemiz gereklidir. Üçüncü aşamada ise sihirli bir göz edinme ve bu göz ile karşımızdakinin zayıf yönlerini görebilme yani iyileşmeye başlama meydana gelmelidir. Son aşama biraraya gelinme ve bizi inciteni yaşamamıza davet safhasıdır.

    a. Hepimiz inciniriz : Bağışlayarak yaralarımızın sarılabilmesi için çekilen acının kişisel, haksız ve derin olması gerektiğine değinerek; doğa ve sistemleri bağışlayamayacağımızı, insanların bizi hakettiğimizi düşündüklerinden yada iyi niyetli olmalarına karşın ve sorunlarının fazlalığı nedeniyle, hatta kendi yaptıkları hatalarla dahi bizi incitebileceklerine değinmektedir. Bağışlamaya gerek olmayan ve derin olmayan acıları şöyle sıralamaktadır: kızgınlıklar, önemsenmemek, düş kırıklıkları, ikinci gelmek, sadakatsizlik, ihanet ve zalimlik.

    b. Hepimiz nefret ederiz : Nefret ve öfkenin karşılaştırmasın yaparak; eğer pasif olarak nefret edersek karşımızdakine iyi şeyler dilemeyeceğimize, agresif bir biçimde nefret edersek ise o şahsın canının yanmasını isteyeceğimize, ancak her iki duygununda zamanla geçeceğine, yakınlarımızdan nefret, tanımadıklarımızdan öfke edeceğimize ve öfkenin daha iyiyi bulmamıza yardım edeceğine değinmektedir.

    c. Kendimizi yine kendimiz iyileştiririz : Yazar Bağışlama işleminin şu şekilde yapılmasını istemektedir: sizi inciten kişiyi önce aldığınız yaradan soyutlayın, onun hakkındaki gerçekleri ve zayıflığını görmeye çalışın, bağışlamaya her aşamada devam edin, bağışlayabilmek için yüreğinizi dürüstçe serbest bırakın, karşınızdakine iyilik dileyebiliyor iseniz bağışlamaya başlıyorsunuz demektir.

    d. Biraraya geliriz : Yazar bu kısımda; sizi incitenle bir araya gelebilmeniz için kendinizin bağışlamasının yeterli olmayacağını, onunda öncelikle sizi neden incittiği gerçeğini tam almamıyla anlamasının gerektiği, kendi yüzünden acı çekmemizin haksızlık olduğunu bilmesi ve çekilen acıyı hissetmesi gerektiği, ayrıca sizi dinlerken de içten olduğuna sizi ikna etmesi, tekrar incitmeyeceğini ve her zaman uygun bir yakınlıkla yanımızda olacağını hissettirmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

    e. Bazı güzellikler : Bağışlamak ne değildir ? : Yazara göre bağışlamak unutmak değildir. Çünkü bağışlayınca unutmaya gerek kalmaz. Bağışlamak geçmişte alınan bir yaranın iyileştirilmesidir. Ayrıca bahaneler bulmak, anlaşmazlıklarla başetmek, insanları kabullenmek ve ona tahammül etmek de bağışlamak değildir.

    2. İkinci bölüm :

    Bağışlaması zor olan insanları bağışlamak :

    a. Görünmez insanları bağışlamak : Yazar burada; ölenleri, ölmüş anne veya babayı bağışlamanın dört aşamasının bir araya gelme kısmı olmayacağından tamamen bağışlamanın zorluğundan söz etmektedir. Tıpkı çocuğunu evlatlık veren görünmez anneyi, sizi işten çıkartan şirketlerin de bağışlanmasının zorluğu gibi. Böyle tür olaylarda bağışlanmanın tam olabilmesi için görünmeyen şahısları ortaya çıkarmak için çaba harcanmasını öngörmektedir.

    b. Sizi inciten ve sonrada önemsemeyen insanları bağışlamak zordur : Yazara göre; böyle bir şahısın özür dilemesiyle onu bağışlayabileceğiniz durumlarda özürün gerçekleşmesi için dört aşamanın olmasından söz etmektedir. Bu aşamalardan birincisini algılama aşaması, ikincisini hissetme aşaması, üçüncüsünü itiraf aşaması ve dördüncüsünü de kendi kendine bir daha tekrarlanmayacağına söz vermesi aşaması olarak görmektedir. Yine de özür dilemekten imtina gösteren şahsın bizden önce ölebileceğini ve böylece hiç bir zaman bağışalamamızın belkide mümkün olmayacağını düşünerek vb. nedenlerden ötürü sırf kendimizi rahatlatmak için bağışlamamız gerektiğini değerlendirmektedir.

    c. Kendimizi bağışlamak : Yazar, burada iç huzurumuzu kazanabilmek için geçmişimizi içtenlikle yargılayıp sevme özgürlüğümüze varmamızı önermektedir.

    d. Canavarları bağışlamak : Canavar ruhlu bir kişinin bağışlanabilirliğinin ancak o kişinin zulmüne uğruyanın karar verebileceği gerçeğine değinilmektedir.

    e. Tanrı’yı bağışlamak : Tanrı’yı yaptığı hiçbir şeyden ötürü suçlayamayacağımız için ortada bağışlamanın da olmayacağı vurgulanmaktadır.

    3. Üçüncü Bölüm : Nasıl bağışlarız ? : Yazar bu bölümde bağışalanın nasıl yapılacağını şu şekilde kaleme almıştır; önce yavaş yavaş ve azar azar bağışlamaya başlayınız, bir seferde yerine her seferinde bir parça bağışlayınız, geriye kalacak öfke duygusunu başkasıyla paylaşınız, birini bağışlaması için hiç kimseyi zorlamayınız, bağışlamak kişinin özgür seçimine bırakılmalıdır ve bu bağışlama içten duygularla yapılmalıdır.

    4. Dördüncü Bölüm : Neden bağışlarız ? : Bu sorunun cevabını yazar şu şekilde vermektedir : Çünkü bağışlamak, herşeyin haksız olduğu bu dünyadaki haksızlıkları düzeltmenin tek yoludur; haketmediğimiz acılara karşı sevginin beklenmedik bir başkaldırışıdır ve haketmediğimiz acıları iyileştirmemizde tek umuttur. Sonsöz olarakda denilebilir ki, bağışlamak gerçekçiliktir, yüzleşmektir, özgürlüktür ve sevginin en büyük gücüdür.

    SONUÇ :

    A. KİTABIN ANAFİKRİ : Sizi incittiler ve yüreğinizde derin yaralar açtılar. Ömür boyu içinizdeki bu acı, yüreğinizdeki bu yarayla yaşamayımı yeğlersiniz, yoksa size acı çektiren insanları bağışlayıp, ruhunuzu çekilen acılardan kurtarıp, özgürlüğünüze kavuşmayı mı ? Yazar ikinci yolu seçerek bağışlamanın mümkün kıldığı huzura özlem duyan herkese omut ışığı yakmaktadır.

    B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER : Kitap; şimdiye değin alışılagelmemiş konulara bir psikolog yaklaşımı ile değinerek kişileri gerçekten rahatlatmakta ve insanlara yol göstermektedir.

    C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER : Huzuru başkaları tarafından bozulmuş kişilerin bu kitabı okuyup, bahsedilenleri kendi üzerinde denemelerinde fayda mütalaa etmekteyim.
     

Bu Sayfayı Paylaş