Volontarizm Nedir - Volontarizm Hakkında Bilgi

'Konu Dışı Başlıklar' forumunda SeLeN tarafından 9 Ocak 2011 tarihinde açılan konu

  1. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Volontarizm Nedir - Volontarizm Hakkında Bilgi konusu Volontarizm'in Tanımı - Stoacıların Volontarist Tanımı - Psikolojik Volontarizm - Etik Volontarizm - Metafizik Volontarizm

    Latince, irade anlamına gelen “voluntas” kökünden türetilmiş bir kavramdır. Ontolojide iradenin, gerçekliğin nihâî teşkil edicisi, temeli olduğunu; iradenin, olayların izahında zihin veya akla göre daha evvel veya daha üstün olduğunu ileri süren felsefi bir teoridir. Daha genel anlamda, volontarist teoriler, doğayı ve tecrübenin çeşitli yönlerini irade kavramı ışığında yorumlamaya çalışmaktadırlar. Bu bakımdan Volontarizm evrenin, eşyanın ya da varlığın esasını zihni kavramlar ve benzerlerinde değil, iradenin akıl dışı eğilimleriyle tasarlamak gerektiğini kabul eden, kısaca iradeyi evrenin özü kılan bir öğreti niteliğindedir. Bu irade kavramı, eski felsefelerdeki tutku, istek, arzu gibi kavramlarla aynı anlamı içermektedir. Volontarizm kavramı, muhteva olarak böyle tarihsel bir temele dayanmakla birlikte kavram olarak ilkin, F. Tönnies tarafından kullanılmıştır. Augustinus, Duns Sco-tus, Schopenhauer gibi filozoflardan önce ilk olarak Stoacılar’da volontarist bir anlayış görülmektedir.

    Stoacıların volontarist anlayıştan temelde tabiattı uygun davranmayı amaçlarken, Augustinus’un volontarizmi ahlâkî ilkede ifadesini bulur. Augustinus’a göre iyi ve en iyi Tann’nın emrettiği şeydir, dolayısıyla bir şey iyi olduğu için değil, Tanrı emrettiği için uyulmalıdır. Ancak ahlâkî ilkenin kimseye tabi olmadığını, mutlak olduğunu, hatta iyiyi, güzeli, doğruyu teşkil edenin Tann’nın iradesi olmadığını, fakat Tann’nın iradesini teşkil edenin mutlak iyi, mutlak güzel ve mutlak doğru olduğunu söyler. Yani ahlâkî ilke iyi olduğu için, onu emredeni en yüksek kanun koyucu saymaktayız. Öte yandan kendi çabasıyla günahtan kurtulamayan insanı Tanrı kurtuluşa erdirir, fakat bu kurtuluşa erdirmesi bütün insanlar için değil, bazı insanlar içindir. Kısacısı Augus-tinus’da tanrılık iradeyi teşkil eden şey mutlak iyidir.

    Thomas’nın zihnin irade üzerindeki üstünlüğünü reddeden Scotus’a göre herşeyin ilk nedeni olan tanrılık irade, yaratılmış zihinlerin en yüksek yasasıdır. İyi, doğru, ahlakî yasa, ancak Tanrı tarafından istenilmiş olduğu için mutlaktır. Tersine iyilik, güzellik, doğruluk, tanrılık iradeden bağımsız olarak mutlak olsalardı Tanrı, kudretinde kendine tabi olmayan bir yasa tarafından sınırlandırılmış, olurdu ve sonuçta ne mutlak özgürlük, ne de en yüksek varlık olmazdı. Gerçekte iyi, ancak Tanrı onun böyle olmasını istediği için iyidir. O bakımdan Tanrı, Musa’nın emirleri yerine İsa’nın yeni İncil’in kanunlarını koyduğu gibi, başka yasalar da koyabilir. Aslında Scotus’un iradeciliğinin köklerini müslüman kelamcılann, özellikle Gazali’nin irade konusunda ileri sürdükleri tartışmalarda aramak gerekir. Gerçekte Gazali ilâhî iradeyi evrenin yaratılışında yeter sebep olarak kabul eder, ancak Allah’ın iradesi sadece yaratış iradesi değil, her an eşyada sürekli yaratış halindes tecelli eder. Bu bakımdan Gazali’nin ilahî iradeyi yorumlaması batıdaki volontarist öğretilerden tamamiyle farklılık gösterir. Ayrıca bazı müslüman filozoflara yönelttiği eliştiri de bu bağlamda yoğunlaşır. Öte yandan o nedensellik ilkesinin mutlak olamayacağını; ilâhî irade, Allah’ın takdir etmesi açısından eleştirir.

    Günümüzde bu teorinin psikolojik, etik, teolojik ve metafizik volontarizm olarak ele alınması adeta bir gelenek halini almıştır.

    Psikolojik Volontarizm:

    Psikolojideki volontarist teoriler insanı, akh ve zihni iradesine bağlı, belirli ve kesin sonuçlan irade eden oluşumlara sahip bir canlı olarak yorumlar. Bu teorinin klasik temsilcileri Tho-mas Hobbes, David Hume, Arthur Scho-penhauer’dır. Örneğin, Hobbes, bütün iradeli insan davranışlarım, tamamını “gayret” ismi altında topladığı arzu veya nefrete bir cevap, bir tepki olarak düşünmüştü. O, bu iddiasında temel olarak, etik ve politik teorilerine dayanmaktaydı. Hume ise iradenin yönelimlerinde aklın hiçbir rolünün olmadığını ileri sürmektedir. O, “Akıl, sadece ihtirasların kölesi olabilir ve onlara hizmet ve itaat etmekten başka bir göreve sahip olduğunu da asla iddia edemez” demektedir. Schopenhauer ise iradenin insanın doğası ve özü olduğuna ve kendisini tüm fenomenlerin altında yalan kendinde şey (thing in it-self) ile tanıyabildiğimiz herşeyin hakikati olduğuna inanmaktadır.

    Diğer psikolojik volontarizmi savunan filozofların görüşleri, Hume’un teorisinden temelde çok farklı değildi. Hepsi de insanın arzulan, istekleri veya iradeleri tarafından harekete geçtikleri fikrinde mutabıktırlar.

    Etik Volontarizm:

    Açıkça görülmektedir ki insan doğasının volontarist yorumu,

    etik için oldukça önemli konulan ve sorunları içermektedir. Eğer hedefler ve sonuçlar tamamiyle iradenin ürünleri iseler irade, ne aklî ne de gayn aklî (akıldişı)dir. Aynca amaçlar, kendi başlarına, aklî ve gayn aklî olarak da nitelendirilemezler. Zira, iradî bir oluşumun sonucu olarak gerçekleşen bu veya şu hedefin bağımsız bir şekilde İyi veya kötü olup olmadığını sormak anlamsız olacaktır. Thomas Hobbes bu sonucu belirli bir şekilde belirtmişti. Hobbes, bir şeyin iyi olduğunu söylememin, o şeyin bir kimsenin arzusunun yansıdığı bir nesne olmaktan başka bir anlama gelmediğini ifade etmekteydi. Ona göre bir şeyin kötü olduğunu söylemek de bir kişinin ona karşı nefretinin belirtilmesidir. iyi ve kötü kavramlan, farklı insanlarda çok değişik anlamlara bürünen göreli kavramlardır. Bu bakış açısından bilge bir davranış; sahip olunan hedeflere ulaşmada uygun davranışın seçimi demek olan ihtiyat ve basiretten başka bir anlama gelemez. Hobbes, her insanda bir amacın varolduğunu düşünür. Her ne kadar bu, tüm insanlarca ortak olan kendini koruma amacı olsa bile. Nitekim onun siyaset felsefesi, içinde insanların emniyet ve muhafaza içinde kendilerini koruyabilecekleri bir devletin varoluş imkânlarını formüle eden araş-tırmalan içerir.

    Temel olarak, aynı düşünceleri, Sokra-tes’in çağdaşı Protagoras da ileri sürmüştür. Bu düşünce, onun meşhur “insan, herşeyin ölçüsüdür” vecizesinde dile gelir. Bu fikirler, yüzyıllar sonra William James felsefesinde, pragmatizmin önemli bir yönü olarak etkilerini gösterecektir. James, şeylerin (nesnelerin), insanlarca istenen veya arzulanan hakikatin bir özelliği olarak iyi olduklarını düşünmekteydi. O, böyle bir isteğin

    “güneşin altındaki herşey” için sözkonusu olabileceğini belirtmekteydi. James, du-yumlanabilir varlıklann arzularından başka, evrendeki hiçbir şeyin bundan daha başka bir değere sahip olmadığını kabul etmekteydi. Bu fikirlerden hareketle James, düşüncelerini kendine has bir vecize ile tamamlar. Bu vecizeye göre insanlar, diğer arzularına engel olmadan, “en az zararla”, sahip oldukları arzularını gerçekleştirmek zorundadırlar.

    Volontarist teorilerin temelinde yatan gerçek açık bir şekilde görülmektedir ki bu teorilerde, “Bir insanın arzularını gerçekleştirmesi nedir?” anlamında yorumlansa bile, “İnsanların arzularının gerçek değeri nedir?” şeklindeki bir soru hiçbir cevap alamayacaktır. Hiçbir anlam ile ilişkilendiril-meyen böylesine bir sorunun yanında, Kanl’ın yaptığı gibi, ahlâkın metafizik ilkelerinin araştırılması da sözkonusu değildir.

    Bu ahlâk anlayışında, doğruluk veya yanlışlık araştırmaları, arzuların tatmini konusunda ileri sürülen araç değerlerin fayda-lılığını içeren çeşitli görüşlerin doğruluk veya yanlışlığıyla ilgili sorularda gündeme gelmektedir. Bu araştı imaların, kendi başlarına hedeflere yönelik sorularla hiçbir ilişkisi sözkonusu değildir.

    Jeolojik Volontarizm: tnsan iradesine, insan aklının üzerinde bir yer veren teorilerde görüldüğü gibi teolojik yorumlamalar da ilâhî iradeye özel bir önem atfetmektedirler. Belki teolojik volontarizmin en belirgin biçimi, St. Peter Damian (1007-1072)’ın düşüncesinde Örneğini bulmaktadır. O, insan aklı veya “diyalektik”in teolojik olaylarda değersiz olduğunu ve basit bir akıl için bile mantık ilkelerinin sadece Tanrı iradesinin arzusu tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürmektedir. O, Tann’nın mutlak kudret sahibi olduğunu ve aklın ileri sürebileceği tüm saçma ve çelişik yargılara karşılık, doğrularını söyleyebileceğini belirtmektedir. Nitekim, bu görüş sadece Tann iradesine dayanan ilâhî olaylar sözkonusu olduğunda spekülasyonlarda bulunan filozoflar için bir temel teşkil etmektedir.

    Bu görüşe çok benzer bir diğer fikir, ilâhî kaderin haklılığını göstermeye çalışan fıde-izm (imancılık)’in çeşitli biçimlerinde etkilerini göstermektedir. Nitekim, Sören Kier-kegaard; dinî yaşamda hiç yeri olmayan akıl ve delil gibi kavramların (nosyonların) kesin inkârını ve tek bir şeyin rızası olarak kalbin saflığını tasvir etti. Blaise Pascal tarafından ileri sürülen fikirlerin takipçisi olarak William James de benzer tarzda herhangi bir delilin sözkonusu olmadığı dinî inancın yansıdığı muhtelif olaylar altında mutlak saflığın müdafaasını yaptı ve iradeye inanmanın haklılığım savundu. Pek çok çağdaş din felsefecileri tarafından da ifade edildiği gibi dinî fenomenler ve özellikle inanma olgusu, akıldan çok iradenin yansıdığı bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, klasik Hıristiyan düşüncesinde, St. Ansclmus gibi filozof ve rasyonalist teo-loglarca, dinî inanma önce gelmeli, onu ise aklî anlama, anlamlaştırma takip etmelidir şeklinde dile getirilmiştir. Nitekim, bu fikir, şu alışılmış vecizeyle ifade edilmiştir: “Credo ut intclligam (Aniayayım diye inanıyorum.)”

    Belki de ahlâkî sorunlarda Tann’nın iradesinin üstünlüğü konusunda Sören Kier-kegaard gibi titizlik gösteren kimse yoktur. O, ilâhî iradenin, tüm edimlerin tek ve son ahlâkî yorumunda sözkonusu cdilcbileccğini ileri süren bir kişidir. Kierkegaard, bir olayın ancak ve ancak bu tarzda anlaşılması gerektiğini, aksi takdirde, Tann’nm emrettiklerine ve hakimiyetine bir şart getirilmiş olacağını ve bundan da ilâhî İradenin uzak olduğunu belirtmektedir. Bu fikir, 14. yy’da açık bir tarzda Ockham’lı William tarafından da ileri sürülmüştür. Ockham, insanî ve ilâhî akıl değil, ilâhî iradenin, nihaî bir ahlaksal ölçüt olduğunu ileri sürmüştü. Bazı davranışlar günahtır, çünkü Tann tarafından yasaklanmışlardır; bazıları da değerlidir, çünkü Tanrı tarafından emredilmiştir.

    Bundan dolayı Ockham için ahlâkî kanun, Tann’nın serbest seçiminin eseridir ve Tann’nm seçimi için de hiçbir ahlâkî kanunun zorlaması sözkonusu değildir. O, kendi başına, bu kanunun yegâne kaynağıdır.

    Metafizik Volontarizm;

    Bir dizi düşünür, irade kavramının hukuk, ahlâk ve genel olarak insan davranışlarının anlaşılmasında oldukça büyük bir öneme sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunlardan birkaçı gerçekliğin kendi başına anlaşılmasında iradenin Önemini vurgularlar. Bazı görüşler de J. G. Fichte, Henri Bergson ve diğerlerinin felsefelerinde bulunmaktadır. Fakat, hiçbir felsefede iradenin önemi, Arthur Schopenhau-er’ınkinden daha belirgin değildir. Scho-penhauer, iradenin temel ve asıl gerçeklik olduğunu ve tüm fenomenal dünyanın (görünürler aleminin) iradenin bir yansıması olduğunu düşünmekteydi. O, yaşayan nesneleri, iradelerinin nesnelleşmesi (objekti-vikasyon) olarak tasvir eder. Schopenhau-er, ayrıca sadece davranışları değil, aynı zamanda bitki, hayvan ve insanların anatomik yapılarını da bu varsayımdaki terimlerle açıklamaya çalışır. İrade, Schopenhauer tarafından, tüm kudrete sahip bir kör kuvvet olarak, görülebilen herşeyin sonsuz yaratıcısı şeklinde tasvir edilir. Tüm canlılarda temelde aynı olduğunu söylediği cinsel arzu, yaşamak ve arkasında hiçbir amacı barındırmayan, bir varlığı devam ettirmek (ebedîleştirmek) için mevcut bulunan kör bir itilim kuvveti (motiv, urge) olarak tanımlanır. Schopenhauer, akıl veya zekâ ile yapılan hiçbir şeyi kabul etmez. Tüm kültürlerde ve bütün zamanlarda bulunan dinî coşkunluk (içtepi, itki), sonsuz varlığa sahip, akıldışı ve kör iradeye yönelik bir tepki olarak izah edilmiştir. Tüm canlıların büyüme ve gelişiminde Schopenhauer, doğadaki iradenin yayıl iminin sözkonusu olduğunu söyler. Doğada nesneler, hiçbir aklî amaç veya hedefle ilişkili olmaksızın, metafizik manâda irade edilmiş olanla ve değişmez bir biçimle uygunluğu gerçekleştiğinde, engellere rağmen, onaya çıkar ve değişime uğrar. Bu volontarizmin temelinde o, hepsine de iradenin yansıdığı kin, merhamet gibi duygusal terimlerin ışığında ahlâkı izaha çalışır.

    Schopenhauer, Kant’a keskin bir karşıtlıkla, ahlâkın akıl veya zekâ ile yapılan hiçbir şeye sahip olmadığını ileri sürer. O, insanların sadece iradeye sahip olduklarını ve her insanın iradenin bir serbest etkisi, yansıması olduğunu belirtmektedir. İnsanlar kendi karakter, davranış ve kaderlerinin yazarları değildirler.

    Diğer volontarist filozoflar gibi Schopenhauer da insan davranışlarında akıl dışı faktörlere büyük önem vermekledir. Daha sonraki dönemlerde Nietzsche, “güçlülük İradesi” kavramını ortaya atmış ve dünyanın özü olarak güçlülük iradesini kabul etmiştir. En yüksek iyi olarak yaşamayı gören Nietzsche’ye göre, hayatın olduğu her yerde güçlülük iradesi vardır.


    alıntı
     

Bu Sayfayı Paylaş