Uzat Ellerini ANNE

'Hasret ve Özlem Yazıları' forumunda KaRDeLeN tarafından 25 Mayıs 2009 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Uzat Ellerini ANNE konusu
    Uzat Ellerini Anne!


    Bu şehir beni yoruyor. Bu şehir kan kusturuyor adama. Bu şehir insana tuzak kuruyor. Bu şehir. Omuzlarımdaki ağırlık, yüzümü buruşturuyor. Eziliyorum sanki. Yitip gitmişim bu şehrin içinde. Titrek adımlarla ilerliyorum, barlar sokağında. Rakı kokusu geliyor burnuma. Bardaklarını tokuşturuyor adamlar, meyhanelerde. Unutmak ya da sevinmek adına içiyorlar gündüz gece. Onlar içtikçe zaman kavramını kaybediyorlar. Oysa ben içmeden kaybetmişim zamanı. Saatin tik takları, akrep ile yelkovanın amansız rekabeti, ilgilendirmiyor bile beni. Kendi dünyamda sonsuzluğu yaşıyorum ben. Sonsuzluk, ucu bucağı yok. Ne saniyelerle ne saatlerle açıklayabilirim onu. Öyle başıboş, öyle ortalıkta her şey. Ne yer, ne gök mekan çizebilir sonsuzluğa. O, hiç unutulmayan bir şarkının nakaratına benziyor. Veya insanlık tarihi boyunca unutulmayan kutsal kitaplar gibi. Belki de ölmeden önce hep yaşayacağını zanneden insanın tarifsiz duygularıdır.

    Sokağın ucundaki camiden akşam ezanı okunuyor. Müezzinin yanık sesi uyandırıyor beni kabuslarımdan… Şehir alaca karanlığa bürünüp, en güzel kokularını sürünürken, deniz fısıldıyor kulaklarıma. Korkuyla bakıyorum ona… Bir gün aşıp gideceğim dalgalarını ey deniz. Arkama bile bakmadan gideceğim. Ardımdan ağıtlar yakacaksın bana. Yalvaracaksın koynuna almak için beni. Ama ben bambaşka bir şehirde, rüzgarın tatlı esintisine bırakacağım kendimi. Bir cami avlusunda tek başıma oturup, Orhan Veli’den şiirler okuyacağım kendime. “Bir yer var biliyorum./ Her şeyi söylemek mümkün/ Epeyce yaklaşmışım duyuyorum./ Anlatamıyorum.”

    Sonra onu göreceğim orada. Siyah esvaplara bürünmüş genççe bir kadın. Genç olmasına genç ama ruhu pek bir yaşlı. Her gün saat beşi on geçe yorgun argın çıkıyor işyerinden. Elinde taşıdığı turkuvaz renkli çantası, hayatının tek farklı rengi. Bir siyahı biliyor, bir de ona umut veren turkuvazı. Gözleri bile siyah. Aynaya bakınca içinde kayboluyor. Günahları geliyor aklına, sonu gelmez kafilelerden uzun. Vega yıldızına kadar uzanan pişmanlıkları, biliyorum, canını yakıyor. O, öylece kara düşünceler içerisinde dönerken bir akşam vakti evine, yolda dikileceğim karşısına. Hasret ve özlem gözlerimde kaynaşırken, uzun uzun bakacağım simsiyah gözlere. Kaybolacağım gözlerinin dehlizinde. Sonra, sonra tüm cesaretimi toplayıp, sesleneceğim ona:

    -Anne, anneciğim.

    Bir an irkilecek, hatta belki de ürperecek duyduğu sözler karşısında. Bakışları ciddileşecek, kendinden izler taşıyor muyum diye süzecek beni inceden inceye. Anneliğini hissetmededir o an… Farkına varacak varlığımın. Yavaş adımlarımız, hızlanacak en sonunda. Sarılacağız birbirimize. “Yavrum, canım benim, kızım.” diyecek dakikalarca. Hiç bıkmadan yavrum deyişini dinleyeceğim. Anne kokusunu içime çekeceğim. O mis kokunun eşsizliğini hissedeceğim derinden derine. Annem, anneciğim nağmeleri, yavrucuğum nağmelerine karışacak ve ortaya dünyanın en güzel şarkısı çıkacak. Yıllar sonra anne diyen sesin sahibine teşekkür edecek defalarca. Mutlulukla yüzüne bakıp gülümseyeceğim.

    -Anne, bak büyüdüm ben artık, kocaman bir kız oldum, diyeceğim.

    Gözlerinden akan yaşlar, yanaklarından yol bulacak kendilerine. Yağmur yağacak gözlerinde annemin ve benim. Sonra, sarı yapraklı yollardan geçerek yürüyeceğiz usulca. Hayatımı anlatacağım ona. Neler yaşadığımı. Yosun kokulu bir kentte, her gün denize sarılıp, martıların çığlıkları ile uyuduğumu, güneşin ışıltılarıyla uyandığımı söyleyeceğim. Bana en çok koyan, masmavi denizimi bırakıp gitmek oldu anne . Ama seni, seni öyle çok özledim ki… Yıllar var anne sözünü telaffuz etmeyeli, sevgiyle atan yüreği, anne şefkatini hissetmeyeli. Geceleri ağladığımda bir elin okşamadığı asırlar geçti başımdan. Elimden tutup okula götüren annem yoktu. Arkadaşlarımız ile el ele tutuşur, giderdik okula. Ağlayınca en büyüğümüz kim ise o annelik yapar, sırtımızı sıvazlardı. En buruk ve neşeli geçen zamanlarsa bayramlardı. Başka çocuklar anne babalarının ellerinden tutmuş, lunaparklara, sahillere gezmeye, eğlenmeye, güzel vakit geçirmeye giderken, biz öylece pencereden onları izlerdik. Gıpta ile bakardık ailesi olan her çocuğa. Hatta kıskanırdık içten içe. Umutsuzluğa kapıldığımız o an, hayattan kopardık. Yaşamak anlamını yitirirdi küçücük zihinlerimizde. İştahımız kesilirdi, yemek yiyemezdik. Bu yüzden yorgun düşer, erkenden yatardık. Şanslı olanlarımız koruyucu aileleri ile geçirirlerdi o günü. Ziyarete gelenler, hediye getirenler de olurdu, ama hiç biri anne babanın yerini tutamazdı ki. Kırgın bir yürek, kızgın bir yüzle geçerdi günler. Biterdi haftalar aylar… Yıllar ilerlerdi. Yuvadan uçma zamanı gelince, kanat çırpıp uzaklara giderdi her kuş.

    Herkesin en büyük ve en önemli hayali gerçek ailesini bulmaktı. Nitekim bulunulurdu çoğu zaman. Çünkü bilirdik, bulanlar arayanlardır. Bulunurdu ama, hayal kırıklığına uğrayan, ailesini bir türlü affedemeyen çok olurdu. Her şey bir yalandan ibaretmiş diye düşünülürdü. Boş hayaller, boş umutlar sarsardı bedenleri.

    Ancak benim için öyle olmayacak. On sekiz yaşımı doldurduğumda, özgürlüğün tadını aldığımda, elimdeki adresle düşeceğim yollara. Uzun seyahatlere çıkacağım, anneme ulaşmak için. Dağlar, tepeler aşacağım, ellerimle gökyüzüne uzanıp aya dokunacağım. Sabahleyin son kez uyandıracak beni, tatlı ışıltılarıyla güneş. Son defa içimde yağmurlar yağacak. Güneş hiç ama hiç batmayacak. Deniz kokusu, tuz tadı, ta uzaklarda olsam da gelecek burnuma, dilime. Zaman şimdi anlam kazanacak, gün beş vakte bürünecek. Her biri ezan ile belirlenecek. Sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı. En çok sabahı seveceğim, çünkü annem uyandıracak uykumdan. Elleriyle saçlarımı okşarken, bana çocukluğuma dair hatıralar anlatacak. Sanki hiç ayrılmamışız gibi….

    yazan
    SALİHA FERŞADOĞLU
     

Bu Sayfayı Paylaş