Uykuda Diyet

'Diyet Beslenme' forumunda Dine tarafından 13 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Uykuda Diyet konusu Son zamanlarda beslenme üzerine gerçekleştirilen araştırmalarla, yeme içmenin bugüne kadar sanılandan çok daha karmaşık bir mesele olduğu anlaşıldı. Araştırmalardan çıkan en ilginç sonuçlardan biri: Aşırı kilolu insanlar arasında uykusuzluk çekenler daha fazla!

    Her canlının hayatta kalabilmesi için üç temel gereksinimi vardır: oksijen, su ve gıda. Taş devrindeki atalarımız karınlarını doyurabilmek için sabahtan akşama kadar av peşinde koşup, yemiş topluyordu. Onlar için besinlere ulaşmak hem daha yorucu hem de daha zahmetliydi.

    Elbette ki günümüzde de yoksulluk yüzünden yeterli gıda bulamayanların sayısı hiç de az değil. Fakat gelişmiş ülkelere baktığımızda yemek yemenin artık hayatta kalma ya da karın doyurma çabasını aşan bir davranışa dönüştüğünü görürüz.

    Kimi insanlar yemek yerken büyük bir haz duyuyor ve mutlu oluyorlar ve önlerinde çok fazla ve kolay ulaşılabilir gıda seçenekleri olduğu zaman da zevk için yemek alışkanlık haline gelebiliyor.

    Oysa bir insanın pazar kahvaltısında üç kişiyi doyuracak kadar yemek yemesi, çay saatlerinde yenen çörekler ve pastalar ve gece yarısı kimseyi uyandırmadan yapılan gizli buzdolabı ziyaretleri bedeni zorlamakta.

    Neden beceremiyoruz

    Peki ama aklımızı başımızdan alan çikolata veya şekerlemelere hayır demeyi neden beceremiyoruz? Ya da fırından yeni çıkmış ekmeğin mis gibi kokusuyla baştan çıkarak hiç ihtiyacımız olmadığı halde niçin ekmek alıyoruz?

    Tüm bunlar bir tarafa pasta, çörek, tatlı ve cips türü tüm abur cubur yiyeceklerden uzak durduğumuz halde niçin tek bir gram bile veremiyoruz?

    Bu soru sadece şişmanlama kaygısı taşıyan sıradan insanların değil, bilim insanlarının da kafasını yoruyor. Bilim, yıllardan beri açlık ve tokluk bilmecesini çözmeye çalışıyor. Sonuçta birçok endüstri ülkesindeki yetişkinlerin neredeyse üçte biri, çocukların ise beşte biri fazla kilolu.

    Ve Dünya Sağlık Organizasyonu (WHO), diyabet vakalarının %58’ini, kalp/dolaşım hastalıklarının %21’ini ve belli başlı kanser türlerinin %8-42’sini aşırı kilolara bağlıyor.

    Yaşam boyu devam eden tedaviler, operasyonlar ve durmadan tekrarlanan hastane ziyaretleriyle ortaya çıkan masrafları hesaplamak bile mümkün değil.

    Burun ve gözle başlıyor her şey

    İşte en başta bu nedenle, gelişmiş ülkelerin birçoğunda bir türlü körelmek bilmeyen açlık hissini araştıran bilim insanları desteklenmekte. Bu araştırmacılar arasında en ünlülerden biri adipositas uzmanı Michael Schwarz.

    Bilim adamı, Nature dergisinde kısa bir süre önce açlığı ve tokluğu belirleyen en önemli ayar mekanizmalarını açıkladı. Bu araştırmadan anlaşıldığı üzere yemek yemek, son derece karmaşık bir mesele.

    Schwarz, iştahın, merkezi sinir sisteminde kontrol edildiğini saptamış ve bu süreç burunda ve gözlerde başlıyor diyor.

    Burnumuz kokuları beynimize taşıyor, burada zehirsiz, yenebilir ve genelde lezzetli olanlar filtre edilmekte. Bu seçilmiş kokular ise hipotalamusta iştah düğmesine basarak, nöropeptit Y olarak adlandırılan hormonunun salgılanmasını sağlıyorlar.

    Ama bundan sonra bir yiyeceği gerçekten de büyük bir iştahla ısıracağımıza sadece bu uyarıcı sensörler karar vermiyor.

    Her sistemin bir "karşı oyuncusu" var ve tam da açlık hissi belli başlı etkenlerin bir araya gelmesiyle işliyor gibi.

    Yağlar ve leptin

    Mesela kandaki şeker seviyesi, hem de en kısa süreli etkiyen- ölçüm sistemlerinden sadece biri. Kandaki glikoz miktarı belli bir seviyeye düşünce, şekere duyarlı sinirler beyne açlık sinyali gönderiyorlar. Glikoz seviyesi yeniden normale dönünce, açlık hissi de kayboluyor.

    Ancak bu uzun vadeli etkileri açıklamıyor tabii. Fazla besin beden tarafından yağa dönüştürülmekte ve yağ hücrelerinde depolanmakta. Burada depolanan yağlar, gıda ile yeterince enerji gelmeyene dek varlıklarını sürdürüyorlar.

    Yağlar iyice biriktiğinde, iştah kesici leptin hormonu salgılamakta. Leptin, adını zayıflatıcı etkisine borçlu. Buluşçusu Jeffrey Friedman (New York Rockefeller Üniversitesi) hormonu Yunanca leptos (zayıf) kelimesine göre adlandırmıştı.

    Kana karışan leptin hormonu, hipotalamustaki ’Nucleus arcuatus’ bölgesine ulaşıyor ve nöropeptit Y salgısını engelleyerek, tokluk hissi veren ’Proopiomelanocortin’ üretimini tetiklemekte.

    Sinyal aktarımı hatası mı?

    Bilim adamları şişman fareleri leptinle beslediklerinde, fareler tıpkı şişman insanların arzu ettikleri gibi kısa bir süre içinde zayıflıyorlar. Hatta hipotalamusta açlık hissinden sorumlu bölgede önemli bir değişim meydana gelmekte: açlık nöronları arasındaki bağlantılar azalırken, tokluk hissi veren hücreler artıyor. Fareler sadece birkaç gün içinde normal kilolarına kavuşmuşlar.

    İşte bu sonuçlardan umutlanan ilaç endüstrisi leptin ilaçlarıyla büyük kazançlar elde etmeyi bekliyordu. Ne var ki ilaçlar beklenilen etkileri göstermediler. Aşırı kilolular genelde leptine karşı dirençliler diyor bilim adamları. Tıpkı diyabet tip II hastalarının ensüline duyarsızlaşmaları gibi leptin de aşırı kilolu insanlarda etkimemekte.

    Bir tahmine göre bu beyindeki bir sinyal aktarım hatasıyla ilgili. Leptin reseptörü ya tokluk hormonunu doğru bağlayamıyor ya da sinyali hücreye ulaştıramıyor.

    Melanin hormonu etkisi

    Fakat Schwarz, başka ayarların da bulunduğuna inanıyor. Mesela serbest yağ asitleri de tıpkı leptin gibi etkimekte. Yağ asitleri kan/beyin engelini aşarak, yeterli yağ rezervlerinin bulunduğunu söyleyebilirler. Ama ne yazık ki yağ metabolizması ensülin tarafından kontrol edilmekte ve aşırı kilolularda genelde diyabet hastalığı bulunmakta.

    Ve ensülin sinyali olmadın, hücreler yağ asitleri yerine daha fazla trigliserit salgılıyorlar ki bu da etki göstermediği gibi damarları da tıkıyor.

    Hücrelerin enerji dağıtıcıları ise öte yandan zayıflayan güçler için bir sensör görevi görmekte. Yavaş yavaş boşaldıklarında, yağ depolarındaki enerjiyi hareketlendiren bir enzimi etkinleştiriyorlar. Bu süreç beyinde iştah uyarıcı bir etki yapıyor.

    Bu enzim belli başlı bölgelerde engellendiğinde açlık duruyor diyor Alman bilim adamı Dietmar B?chner. Uzman, özellikle de melanin yoğunlaştırıcı hormonu araştırıyor.

    Bilim insanları uzun bir süredir bu hormonun aşırı miktarda salgılanması halinde memelilerde şişmanlığa, yetersiz üretilmesi durumunda ise zayıflığa yol açtığını biliyorlar.

    B?chner ve meslektaşı Felix Francke, Glasgow Üniversitesi bilim adamlarıyla birlikte, melanin yoğunlaştırıcı hormonla birleşerek, açlık sinyalini durduran bir protein keşfettiler. Bu çalışmanın sonuçları kısa bir süre önce Journal of Biological Chemistry" dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar bu çalışmanın şişmanlığa karşı yeni ilaçların geliştirilmesinde yararlı olmasını umuyorlar.

    Zayıflama ilacı

    Lilly ilaç firması daha şimdiden beş zayıflama ilacı üretti. Yeni zayıflama ilaçları, bugüne kadarki ilaçların aksine, sadece Schwarz’ın açlık hissi kontrolünü keşfetmiş olduğu bölgede yani beyinde etkimekte.

    Yaklaşık olarak bir aydır Avrupa’da da satılmaya başlanan Sanofi-Aventis firmasının Acomplia zayıflama ilacı örneğin ’endocannabinoid’ sistem üzerinde etkili.

    Bu sistem tıpkı esrar (kenevir) gibi etkiyen maddeleri işliyor. Söz konusu maddeler abur cubur yeme isteğini körükleyerek, tat duyularını güçlendiriyorlar. Acomplia, işte endocannabinoidlerin bulunduğu reseptörleri bloke ederek iştahı kesiyor.

    Araştırmalar, ilacı kullanan aşırı kilolu insanların bir yılda altı kilo zayıfladıklarını göstermiş. Gerçi bu çok fazla değil ama Acomplia ilacının metabolizma üzerinde diğer olumlu etkileri de söz konusu. Çünkü endocannaboid reseptörleri, sindirim sisteminde, karaciğerde, yağlarda ve kaslarda da bulunuyor.

    Kimler kullanıyor?

    Mesela kaslarda glikoz aktarımını arttırırken, karaciğerde yağ bileşimlerini düşürüyorlar. Bu da bedendeki şeker oluşumunu önlemekte. Ayrıca ensülin duyarlılığı da artıyor diyor uzmanlar.

    Diyabet hastaları için iyi bir yan etki olan bu etki, kan seviyesi değerini düzeltmekte. Araştırmaya katılan diğer kişilerin kanlarında, kontrol grubundakilere göre çok daha az zararlı yağlar tespit edilirken, iyi huylu kolesterol seviyesi yükselmiş.

    Bilim adamları bununla birlikte ilacın, topu topu yedi kilo zayıflamak isteyenler için geliştirilmediğini söylüyorlar. Zayıflama ilacı, beden kitle endeksi 30’u aşan yani 30 kilo fazlalıkları olan insanlar için. Eğer hastalarda diyabet veya kalp/dolaşım bozukluğu gibi risk faktörleri bulunuyorsa ilacı, BMI endeksi 27 olanlar da kullanılabiliyorlar.

    Uyku diyeti mi?

    Schwarz, açlık/tokluk sistemindeki farklı ayarları aynı anda etkileyen ilaç kombinasyonlarıyla çok daha iyi sonuçlar elde etmeyi umuyor. Ama bunun için tüm ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi tarafından ayrı ayrı yararlı ve güvenirli bulunması gerekmekte ki bu Schwarz’ı endişelendiren durum da bu zaten.

    Bilim adamı ilaçların sadece kombinasyonlar içinde istenilen etkiyi gösterdiklerini söylüyor Nature dergisinde. Tek başlarına aynı etkiyi göstermediklerinde ise ilaç kokteyllerinin geliştirilmesi zorlaşabilir.

    Ama kim bilir belki de en iyi zayıflama yöntemi "uyku diyeti" olabilir. Beslenme ve uyku en temel ihtiyaçlardır ve düzenlenmeleri de sıkı sıkıya ilişkili diyor bilim adamları.

    Özellikle de endüstri ülkelerinde yaşayanların beslenme ve uyku alışkanlıkları, ihtiyaçlarıyla örtüşmeyecek şekilde değişti. 60’lı yıllarda insanlar sekiz ila dokuz saat kadar uyurlarken, günümüzdeki ortalama uyku süresi yedi saatin altına düştü. Ve araştırmalar özellikle de aşırı kilolu insanların uyku bozukluğundan şikayetçi olduklarını göstermiştir.

    9 bin 800 kişi gözlendi

    Columbia Üniversitesi bilim adamı James Gangwish, çalışma arkadaşlarıyla birlikte on yıl boyu 9800 kişinin beden kitle indeksini ve uyku alışkanlıklarını izlemiş.

    Buna göre günde beş saat veya daha az uyuyanların üçte ikisi, yedi saat veya daha fazla uyuyanlara göre daha şişman. Bunun bir açıklaması elbette ki daha uzun süre uyanık kalan insanın yemek yemeğe daha fazla zamanı olmasıdır. Ama ikinci açıklama hormonlarla ilgili.

    İnsan en çok uyku sırasında uzun bir süre yemek yemeden durabiliyor. Uyanıkken sekiz saat veya daha uzun bir süre ağza tek bir lokma koymamak imkansız gibi.

    Illinois Üniversitesi bilim adamları uykusuz kalan genç erkeklerde tokluk hormonu leptinin ortalama olarak %18 oranında azalırken, açlık faktörü gherlin hormonunun üçte bir oranında arttığını saptamışlar.

    Daha ne olsun

    Bu kişilerin yemek listelerinde pasta, kurabiye, ekmek ve karbonhidrat ve protein açısından zengin diğer gıdalar en üstte yer almakta. Birden bire ve düzensiz aralıklarla uyananların çoğu aşırı kilolu diyor bilim adamları. Benzer bir durumu araştırmacılar, biyolojik saatleri normal işlemeyen farelerde de gözlemlemişler.

    Uykunun beslenme üzerindeki etkilerinin araştırılması özellikle de ABD’de sağlıktan sorumlu kurumlar tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandı.

    Amerikan Sağlık Dairesi ve Ulusal Sağlık Enstitüsü bu tür araştırmalara iki milyon dolar yatırmaya hazırlanıyor. Aslında bu hiç de şaşırtıcı değil.

    Sonuçta uyku ve beslenme arasındaki ilişki kesin bir şekilde açıklanabildiği taktirde, "uyku diyeti" en rahat ve en ucuz zayıflama yöntemi olabilir. Hem yan gel yat, hem de zayıfla; daha ne olsun ki?
    [​IMG]
     

Bu Sayfayı Paylaş