Umut ile umutsuzluk arasında... / Mehmet Altan

'Köşe Yazıları' forumunda Dine tarafından 9 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Umut ile umutsuzluk arasında... / Mehmet Altan konusu Umut ile umutsuzluk arasında...

    1921’de doğdu. Paris’te eğitim görüp II. Dünya Savaşı’nda teğmen rütbesiyle savaştı.
    1945’de Almanya’da askeri ataşeydi. 50’lerde gazetecilik yaptı.
    Arguments ve Communications Genel Yayın Müdürü oldu.
    1989’a kadar da CNRS’de araştırmacı ve bölüm başkanı.
    Karmaşık Düşünce Derneği’ni kurdu.
    1960’da Jean Rouch ile “Chronuque d’un ete” filmini çekti.
    xxx

    Ona göre hiçbir bilim hataya karşı bağışık değildir, her bilgi kendi içinde hatalı ve yanılsama tehlikesine açıktır.
    Akılsallık Batı’nın tekelinde değildir. Batı paradigmaları ayırmacı ve damgalayıcıdır.
    Belirsizi bekleyelim, yeni ortaya çıktığında onu çarpık paradigmanın içine monte etmeyelim, paradigmayı gözden geçirelim.
    İnsanlık tarihi ilerleme ve gerileme, yenilik ve yıkıcılık çatışkısıyla gelişti.
    Bilimler gerçekliği her bir tarafa çekti, sorumluluk ve dayanışmayı yok etti.
    Uzmanlaşma bilgiyi parçaladı. Felsefe içine kapandı.
    İktisat insani bakımdan en geri bilim oldu.
    Tekboyutluluk, sorunları düşünülemez hale getirdi.
    Kör zekâ insanı bilinçsiz ve sorumsuz yaptı.
    xxx

    Neredeyiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
    Bugün kültürlerin çeşitliliği ve küreselleşme olağanüstü boyutlarda.
    Örneğin Avrupalı bir birey sabah kalkar, Japon radyosunu açar, Çin çayını yudumlarken Arap müziği dinler, iç çamaşırı Mısır’dandır, üstüne Avustralya ceketini giyer, kolunda İsviçre saati, kotu Amerika’dan...
    Küreselleşme her yerde, birleştirici mi parçalayıcı mı belli değil.
    Modernlik öldü.
    Çokkimlikli bir yeryüzü yurttaşlığına doğru gidiyoruz.
    xxx

    Bunlar filozof, sosyolog Edgar Morin’in ansiklopedik fotoğrafı…
    Neden aktarıyorum?
    Çünkü geçen gün Le Monde Gazetesi’nde, 21.yüzyılın ilk çeyreğinde şahitlik ettiğimiz “dünyanın biçim ve yapısal dönüşümü” hakkındaki düşüncelerini okudum.
    “Dönüşüme Övgü” adlı yazısında:
    “Bir sistem kendi hayati problemlerini çözmekten aciz hale geldiğinde, bozulur, parçalanır veyahut da problemlerine bir çare bulabilmek için bir meta-sisteme yol açabilir; dönüşür...
    Yeryüzü sistemi kendi hayati problemlerine çözüm bulabilmek için kendisini dönüştüremiyor, giderek yayılan, belki de birgün özelleşebilecek olan nükleer tehlike; biyosferin bozulması; düzeni bozuk dünya ekonomisi; kıtlıkların yeniden belirmesi; nerdeyse medeniyet savaşlarına dönüşen etnik-dini-siyasi çatışmalar” diyordu...
    xxx

    Sonra, yazıya “ikincigrup.com” sitesinde Arsen Ceyhan’ın tercümesinde rastladım.
    Sizinle paylaşayım istedim, bakın çağımızın çok ünlü bir sosyologu, günümüze nasıl bakıyor:
    “Dönüşüm nedir? Hayvanlar dünyasında bunun birçok örneğini görüyoruz. Krizalit içerisine kapanan tırtılın, aynı zamanda hem kendi kendini yok etme, hem de kendi kendini inşa etme sürecine girdiğini ve bir nevi kelebeğe doğru biçimlenip düzenlendiğini biliyoruz; bu hem tırtıldan başka birşey, hem de aynısı. Hayatın doğuşu, belirli bir doyum noktasına varan ve yeni bir meta-sistem yaratan fiziksel ve kimyasal bir sistemin başkalaşması olarak da tasarlanabiliyor; dönüşen sistem, aynı fiziksel ve kimyasal öğeleri taşımasına rağmen yeni nitelikler geliştirebiliyor.
    Orta Doğu, Çin, Meksika ve Peru’da oluşan, (şehirleri, devleti, sosyal sınıfları, emeğin uzmanlaşmasını, büyük dinleri, mimariyi, sanatları, edebiyatı, felsefeyi üreten) tarihi toplumlar, belirli bir arkaik toplayıcı-avcı insan toplulukları agregasından itibaren başkalaştılar. Tabii ki bu toplumlar, savaşı ve köleciliği de ürettiler.
    XXI. yüzyıldan itibaren, bu tarihi toplumların, Ulus Devlet’leri ortadan kaldırmadan, Ulus Devlet’i de içinde barındıracak yeni bir tip ‘Dünya Toplum’ modeline doğru değişmesi problemi belirdi. Zira tarihin, yok edici silahları elinde bulunduran devletler tarafından devamı, yani savaşlar, insanlığın yok olmasına doğru yol almaktadır. Fukuyama, insanlığın yaratıcı kabiliyetlerinin, demokrasi ve liberal ekonomiyle tükenmiş olduğunu söyleye dursun, biz insanın yaratıcı kabiliyetlerinin değil tarihin tükenmiş olduğunu düşünmek zorundayız.
    ‘Devrim’ fikrinden daha zengin olan ‘dönüşüm’ fikri, değiştirici radikalliğini korumakla beraber muhafazaya da yer vermektedir. Dönüşüme yönelmek için, nasıl bir yol almalı? Bazı zararlarını düzeltme imkânımız olsa da yeryüzünü felakete götüren medeniyet selinin, teknik- bilimsel-ekonomik boşalmasını frenlemek mümkün gözükmüyor. Hâlbuki insanlık tarihi çok kez yol değiştirdi. Her şey evvela bir yenilikle başlıyor; bu belki, bir nevi doğru yoldan sapma, marjinalleşmeyi gerektiren, çağdaşların gözünden kaçan mütevazı bir mesaj olabiliyor. Büyük dinler daima bu şekilde başlıyorlar: Budizm, Hıristiyanlık, İslam.
    Kapitalizm, feodal toplumun paraziti olarak gelişip atılımını gerçekleştiriyor ve krallıkların da yardımıyla bu toplumların bütünlüğünü yok ediyor.

    Modern bilim birkaç normale aykırı zihnin uğraşılarıyla beliriyor; Galilée, Bacon, Descartes. Sonra modern bilim kendi şebekelerini, derneklerini yaratıyor; XIX. yüzyılda üniversitelerin, XX. yüzyılda ekonomilerin ve devletlerin içerisine sızarak, ‘dünya’ adını verdiğimiz uzay gemisinin dört güçlü motorundan biri haline geliyor. Bu meyanda, şimdiden tüm kıtalarda, ekonomik, sosyal, politik, zihinsel, eğitimsel ve ahlâki bir canlanmaya yönelik, kaynayan bir yaratıcılık ve yerel girişimler mevcut. Bununla beraber bu girişimlerin birbirlerinden haberleri yok, hiçbir siyasi yönetim sayılarını bilmiyor, hiçbir siyasi parti ilgilenmiyor; fakat geleceğin de büyük umudu bu girişimlerde. Tüm bu girişimlerin gerçek sayısını, niteliklerini bilmek ve birbirleriyle uyum sağlayabilmelerini mümkün kılmak gerekli. Bu değişik girişimler ve yollar, beraber gelişerek yeni ufuklar açacaklar; bu yeni ufuklar ise bizi henüz görülmez ve kavranılmaz dönüşümlere yönlendirmektedir. Açılan büyük ufuka varan yolları belirginleştirmek için, egemen bilgi ve fikir dünyasının bize empoze etmeye çalıştığı sığ alternatiflerden sakınmalıyız. İşte bu yüzden hem küreselleşme hem küreselleşmeme, hem gelişme hem gelişmeme, hem büyüme hem bürünme (developper /envelopper) gerekli.
    Eğer, küreselleşme/küreselleşmeme yöneliminin anlamı, kültürel küreselleşme ve iletişim süreçlerini çoğaltmak ve ‘Vatan-Küre’ bilincinin belirmesi ise, aynı zamanda, mahalle bakkallarını, zanaatkarlarını, ticaretini, şehir bostanlarını ve bilumum yerel ve bölgesel cemaatlerin yeniden tamamen küreselleşmenin zıddına gelişmesi sağlanmalıdır.
    Gelişme/gelişmeme (croissance/décroissance) yönelimi, kamu hizmetlerini, yeşil enerjileri, toplu taşımayı, çoğul ekonomiyi (sosyal ve dayanışma ekonomisi), megapollerin daha insani olmalarını, gerçekten çevre ve biyoloji kurallarına saygılı tarım ve hayvancılığı geliştirmeyi gerektirir; buna paralel olarak da, tüketimci beyin yıkamalarının, sanayileşmiş gıdaların, tamir edilemez ve atılabilen eşya üretiminin, araba ve kamyon trafiğinin (bunun yerine tren yolunun tercih edilmesi) gelişmesini frenlemek gerekli gibi gözüküyor.

    Büyüme/bürüme yönelimi ise, bundan böyle hedefin sadece maddi zenginlik, etkinlik, verimlilik, hesap edilebilirlik olmadığı, fakat her bireyin kendi gerçek ihtiyaçlarını keşfi, iç hayata ve diğerini anlamaya geri dönüş, sevgi ve dostluk olduğunu hatırlatıyor bize.
    Bundan böyle ihbar etmek yetmiyor; artık açıklamak da gerekli. Sadece durumun acil olduğunu hatırlatmak yeterli olmuyor; aynı zamanda geniş ufuka götüren yolları tanımlamaya başlamak gerekiyor. Biz de buna katkıda bulunmak istiyoruz. Umutlu olmamıza ne gibi sebepler var? Beş adet umut verici prensip belirleyebiliriz.
    Mümkün olmayanın belirmesi. Örneğin, İÖ 500 yıl evvel küçük Atina’nın iki defa Pers güçlerine mukavemet göstermesi tamamen imkânsız gibi idi, ama oldu; bu ise demokrasi ve felsefenin doğmasına yol açtı. Aynı şekilde 1941’de Moskova önlerinde, beklenmedik biçimde buzlara gömülen Alman saldırısı, 5 Aralık’ta General Jukov’un karşı saldırısı ve 8 Aralık’ta ise ABD’yi II. Dünya Savaşı’na sokan Pearl Harbor saldırısı tamamen imkânsız olaylardı.
    İnsanlıktan ayrılamaz, yaratıcı ve doğurucu erdemler. Her türlü olgun insan vücudunda bulunan, ambriyon hücrelerine mahsus çok işlevli, fakat faal olmayan kök hücreler gibi, herhangi bir toplumun herhangi bir insanında yaratıcı, doğurucu ve canlandırıcı erdemler saklıdır.
    Krizin erdemleri. İnsanlığın karşılaştığı küresel krizde geriye götüren ve toplumların bütünlüğünü bozan unsurların yanında doğurucu erdemler de var.
    Krizin erdemleri ne ile kaynaşabilirler: ‘Krizin geliştiği yerde, kurtarıcı fikir de gelişir’. En büyük şans en yüksek riskten ayrılmazdır.
    Umut öldü. Yaşlı nesillerin, artık boş umutlara karnı tok. Genç nesiller ise II. Dünya Savaşı nesillerini belirleyen direnç kabiliyetinin kayıplara karıştığından şikayetçiler. Fakat bizim davamız, içinde karşıtını da barındırıyordu. Vassili Grossman, Stalingrad’dan bahsederken ‘insanlığın en büyük zaferi, aynı zamanda en büyük bozgunu da değil miydi? Zira Stalin diktatörlüğü savaştan muzaffer çıktı’ demiyor muydu? Aynı zamanda, diğer muzaffer demokrasiler ise sömürgelerine tekrardan çeki düzen veriyorlardı. Bugünün davası ise hiç tartışmasız, insanlığı kurtarmak.
    Gerçek umut, kesinliğinin olmadığını biliyor. Bu, dünyaların en iyisine değil, fakat daha iyi bir dünyaya olan umut. Heidegger ‘başlangıç önümüzde’ diyordu. Gerçekten dönüşüm yeni bir başlangıç olabilir.”

    Mehmet Altan
     

Bu Sayfayı Paylaş