Travma, Kimlik Ve Arınma

'Psikoloji' forumunda Dine tarafından 16 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Travma, Kimlik Ve Arınma konusu Travmaların iyileştirilmesi ve toplumsal rehabilitasyon ancak demokratik siyasal mücadele kanallarının açık olmasına özgür kamuoyu ve tam anlamıyla özgür bir akademik ortamın varlığına bağlıdır
    Hrant Dink'in katledilmesinde esasen Ermenilerin sosyal psikolojisinin eleştirisi amacıyla kaleme aldığı halde ısrarla tersinden anlaşılmak suretiyle mahkûmiyetine gerekçe yapılan yazının oynadığı rol yadsınamaz. Peki bu yazı Anadolu insanına uyarlandığında Türkiye'nin güncel sorununun analizi bakımından bazı açılımlar sunabilir mi?
    Bu cinayetin öncesinden ve ardından Türkiye'de milliyetçiliğin/ulusalcılığın yükselişi üzerine tezler dile getiriliyor. Esasen bu konuda kafalar da karışık. Yükselen ulusalcılık mı etnik-ulusalcılık mı ırkçılık mı şovenizm mi faşizm mi? Ya da aslında yükselen hiçbir şey yok mu? Veya siyaseti sahiplenmeye başlayan bir toplumda demokratikleşme sancıları mı bizi felaket senaryolarına iten?
    Tüm bu soruların yanıtını kategorik olarak vermek zor.
    Hrant Dink yazılarında "Türk olgusu"nun Ermeni kimliği ve psikolojisindeki olumsuz etkisinin yıkıcılığını anlatmaya çalışıyordu. Ermeni'nin kurtuluşu bu "hatalı Türk olgusu"ndan kurtulmakla mümkündü. Kısacası zehirli olan kanın "Türk'e duyulan öfke"yle zehirlenen Ermeni kanı olduğunu belirtirken bu zehrin tarihsel travma ile günümüze kadar aktarılan bu saplantıdan kurtulmakla boşalacağına inanıyordu. Aynı zamanda yazılarında Türkler "paranoya" Ermeniler ise "travma" kavramlarıyla ilişkilendiriliyordu.
    Tarihsel travmaların kuşakları aşarak günümüze taşındığı ve inşa edilen kimlikleri doğrudan ya da dolaylı biçimde tanımladığı yerde toplumsal barış nasıl sağlanabilir? Travmalarla tanımlanan kimlikler "ortak" kimlik olabilir mi? Küresel gelişmeler karşısında geleceği planlamak gelecekte var olmanın temel koşulu iken yüzü geçmişe dönük kimlikler toplumu geleceğe taşıyabilme şansına sahip olabilir mi? Yıllar ilerledikçe geçmişi görmek güçleşir hakikatler yerini siluetlere siluetler yerini gerçeklerden kopuk kurgulara bırakır. Akıldışılığın yoğunluğu artar bilinçaltındaki kirlilik artışına paralel olarak anlaşılabilir tepkiler anlaşılmaz şiddet uygulamalarına cinayet yandaşlığına ve topyekûn nöbetlere götürür. Bu davranış biçimleri yalnızca toplumu değil aynı zamanda ve hatta artan oranda siyasal yapıyı da esir alır.
    Bu nokta üzerinden yürümek gerekirse Türk kimliğini paranoyayla tanımlamak çok da isabetli görünmüyor. Belki paranoya boyutu tarihselliğin karşıt ilişkisindeki konumlanmayla açıklanabilir bir "sonuç" daha doğrusu bu tarihsel ilişkiden "coğrafik tutunma noktası"nı sağlamış olmak biçimindeki göreceli "galip" pozisyonun psikolojik etkisi olarak anlamlandırılabilir. Tabii ki ana girdilerini 'travmaların' oluşturduğu bir tarihsel ilişki kesitindeki "galip" pozisyonundan söz ediyoruz. Travma yalnızca Ermeni kimliğinin değil Türk kimliğinin de temel harcıdır. Paranoya boyutu ise "kazanılan pozisyonu kaybetme korkusu"yla açıklanabilir.
    Anadolu'nun yaşadıkları
    Bu noktayı açmak gerek: Tarihi çok eskilere götürmeden yıkılış sürecinin Anadolu topraklarına taşıdığı acılarla söze başlayabiliriz:
    * Osmanlı-Rus savaşlarıyla başlayan ve Balkan Savaşlarıyla da doruk noktasına ulaşan süreç içinde milyonlarca Türkün Balkanlardan sökülüp atılması yaşanan ölümler katliamlar yağmalamala asırlarca yerleşik bulunan topraklardan atılmanın yarattığı acıyla birlikte Anadolu topraklarına gömüldü. Bu acılar kuşaktan kuşağa aktarılarak bu toprakların kimyasını etkiledi. Bu kaderi etnik köken itibarıyla Türk olmayan Müslüman unsurlar da paylaştı.
    * Aynı süreç içinde Kırım Tatarlarının yaşadığı acılar da Anadolu topraklarına gömülüdür.
    * Kafkaslardaki geleneksel Osmanlı-Türk hamiliğinin yarattığı kader birliği ilerleyen Rus işgali karşısında benzer trajik olaylara yol açtı ve milyonlarca Kafkas göçmenin Anadolu topraklarına akması bunu takip etti. Kırım ve Kafkas göçünün ortak "paydası" etnik köken birliği olmayıp ortak kader birliği ve Müslüman kimliğidir.
    * Kerkük Musul Beyrut Kudüs ve Mısır'da yerleşik Türk unsurun Anadolu topraklarına aktarılması ile son olarak Lozan sonrası mübadelenin benzer dramlar yaratması kaçınılmazdır.
    Tarihsel sürece yayılmış tüm bu nüfus hareketleri mayasını acı hüzün nefret korku ve topraktan kopuşun oluşturduğu travmaları kültürel miras olarak sonraki kuşaklara aktarıyor. Tüm bu travmaların buluşma yeri olan Anadolu toprakları artık "son kale"dir. Bu yeni kültürel mirasın Avrupa'da egemen milliyetçilik/ulusalcılık akımları etkisinde Anadolu'da yeni bir kimliğin inşasında başat rol üstleneceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Toprakla kopan doğal bağ soyut ve yapay "ulusalcılık/milliyetçilik" ideolojisiyle ikame edilecektir. Gerek Osmanlı'nın son yıllarında gerekse genç Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ideolojik kültürel ve siyasal yapıtaşların Misak-ı Milli sınırları dışında kalan merkezlerde oluşturulduğu biliniyor.
    l. Dünya Savaşı hiç olmazsa Anadolu'nun bu yeni kimliğin inşasına elverişli hale getirilmesi için beklenen fırsatı sundu. 1915 faciası ile mümkün olduğunca en azından dinsel açıdan homojen bir toplum oluşturulmaya çalışıldı. Tarihsel süreç içinde Anadolu topraklarında yoğunlaşan travmaların 1915 faciasının motiflerini açıklama potansiyeli yadsınamaz herhalde.
    Travmaların katkısı
    Burada dikkati çeken nokta travmaların yeni kimlik oluşumundaki inşai katkısı ve kendini sonraki kuşaklara aktarıcı niteliğidir. Ancak aktarılan yalnız travmalar olduğundan sonraki kuşaklarla kültürel değerler bakımından bir kopukluk yaşanabiliyor.
    Anadolu'ya göçen Türk olmayan Müslüman etnik unsurlar yaşanan kader ortaklığı nedeniyle Anadolu'da yaratılmaya çalışılan yeni ortak kimliğe eklemlenmekte sorun yaşamadı. Ancak bu eklemlenme söz konusu etnik unsurların yeni kimliğe soyut biçimde ve siyasal yapı üzerinden gerçekleştiğinden içinde yaşadıkları yeni siyasal yapıya ve onun ideolojisine egemen Türk unsuruna göre daha yoğun ve belirgin bir eklemlenme görüntüsü veriyor.
    Osmanlı'daki modernleşme hareketlerini başlatan bürokratik sınıfın ağırlıklı olarak Rumeli kökenli olması Kurtuluş Savaşı'nı yürüten kuşağın da ağırlıklı olarak travma taşıyıcı toplumsal kesitlere mensup bulunması genç cumhuriyetle birlikte oluşturulmaya başlanan yeni kimliğin hangi tarihsel koşullarca biçimlenmiş olduğunu açıklayıcı niteliktedir. Bu kimliğe yüklenen misyon ile kimliğin üzerinde geçerli olması arzulanan ülke toprağı da kaçınılmaz olarak mistifike edildi ve aşırı duygusal anlamlarla donatıldı. Bu boyutu itibarıyla da "Fransız" "Amerikan" ya da "İtalyan" kimliğinden farklıdır. "Son kale" sendromuyla mustariptir. "Kan düşman ihanet sadakat nankörlük" gibi kodlar onun pozitif ya da negatif iletişim araçlarıdır. Dolayısıyla yeni kimlik Batıdaki gibi ekonomik ilişkilerin belirleyici olduğu pragmatik bir ideolojiden farklı olarak olumsuzdur yani "öteki"nden duyulan korkudan nefretten sığınma ve yerine göre kin duygusundan beslenen ötekinin reddiyle kendini tanımlayan bir özellik gösterir. Bu nedenle irrasyonel ve patolojiktir. İçerideki "öteki"ye hınçla yönelebilir.
    Gerçekçi bir temeli bulunmasa da "son kale"nin akıbeti konusundaki ufacık bir kuşku bile travmaları canlandırabiliyor söylem ve iletişim hızla sembollere ve kategorilere indirgenerek faşizm moduna geçilebiliyor. Kuşkusuz bu moda geçişi kolaylaştırıcı katalizatörlerin varlığı inkar edilemez. Çünkü faşizm moduna geçiş bu moddan beslenen iktidara olanak sağlıyor.
    Bu kimliğin ikinci boyutu yeni kimlik inşası sürecinde yaşananlardan farklı olarak ötekine yaşatılan travmaların toplumsal hafızaya ya siyah-beyaz görüntülerle aktarılması ya da yaşatılan travmanın boyutuna bağlı olarak- hiç aktarılmaması adeta bilinçli bir unutma siyasetinin benimsenmesidir.
    Yeni kimlik her iki boyutuyla yeni bir ideoloji yaratıyor. Yaratılan ideoloji sorunlu boyuttan beslendiğinden jakoben paternalist ve militer siyaseti ve siyasal söylemi kaçınılmaz kılıyor. Tüm toplumun militarizasyonu (askerileştirilmesi) ve apolitizasyonu (siyasete yabancılaştırılması) yeni kimliğin ve ideolojisinin olağan sonucu olacaktır. Militarizasyon ve apolitizasyon ise toplumsuz ve halksız iktidar olanağı yarattığından aynı zamanda bir cazibe merkezi oluşturuyor. Bu sarmal ise 'geciken arınmanın' temel nedenidir.
    Bu kimliğin üçüncü boyutu da kendi içindeki "öteki"lere yönelerek esasen tarihsel travma süreci dışında kalan Anadolu mozaiğini homojenleştirme çabasıyla yeni travmalar yaratmasıdır. Kimlik ideolojik örgüsüyle bundan beslendikçe de katılaşıyor ve arınmayı güçleştiriyor.
    Travmanın iyileştirilmesi
    Aslında esas sorun da burada başlıyor. Çünkü travmaların iyileştirilmesi ve toplumsal rehabilitasyon ancak demokratik siyasal mücadele kanallarının açık olmasına özgür kamuoyu ve tam anlamıyla özgür bir akademik ortamın varlığına bağlıdır. Siyaset kanallarının kapalı olduğu ve iletişimin yalnızca simgeler ve semboller üzerinden yürüdüğü ülkelerde tarihin yıkıcı yükünü atmanın olanağı yoktur. Geçmişle hesaplaşamayan yaşanan ve yaşatılan travmaların üzerine gidemeyen toplumlar enerjisini ancak hafızasını unutmaya ve sorunlarını bastırarak ötelemeye harcar. Böylece hiçbir şekilde değer üretemeyen renksizleşen ve katılaşan patolojik toplumsal yapı ve bu patolojiden beslenen siyasal yapı yeni travmalar ve yıkımların aktörü haline gelir.
    Oysa Türkiye'de AB'ye giriş sürecinde yaşanan Anayasa ve yasa değişiklikleriyle birlikte siyaset kanalları açılmaya özgür tartışma ortamı doğmaya ve geçmiş araştırılmaya başlanıyor. Kimlik içinde barındırdığı bu üç sorun boyutundan kurtulma ve Anadolu topraklarını temizleme olanağı elde ediyor. Bu sürecin aynı zamanda korkuları tetiklemesi kaçınılmaz. Geleneksel kimliğin taşıyıcısı olan egemen iktidar yapısı ve onun toplumsal tabanı bu sürece güçlü ve ürkütücü tepkiler verebiliyor.
    Bu tepkilerin yoğunluğu ve şiddeti milliyetçiliğin/ulusalcılığın yükselişi olarak nitelendirilebilir mi? Zannetmiyorum. Ülkedeki hızlı ekonomik dönüşümün burjuva orta sınıfına olanak sağlaması faşizmin ve ulusalcılığın koşulu olarak nitelendirilse dahi sermayenin ve bilginin küresel sirkülasyonu küresel etkileşim ve girdi çoğulculuğu sağladığından "ulusal" faşizmi olanaksızlaştırıyor. Ulusalcılık/milliyetçilik ve faşizm ancak "sermaye" ve "bilgi" rasyonelliğinin ulaşamadığı sorunlu alanlarda tutunma şansı bulabilir ki bunun "rasyonel" işleyen bir sistemde yükselme şansı bulunmuyor.
    Ülke insanı siyaset yapmaya siyaseti yapılandırmaya başlıyor esasen kendine ait olan "egemenliğine" sahip çıkıyor. Irkçı faşizan şoven ulusalcı/milliyetçi tepkilerin ortaya çıkışı onların marjinalleşmesini sağlıyor ve tedavi süreci sancılı da olsa hızla ilerliyor. Aklı ve vicdanını esas alarak zehrinden kurtulmaya başlıyor. Bunun yerini özgür birey temelinde yükselen bir "yurttaşlık" bilinci dolduruyor. Dayatılan sorunlu kimlik kodlarını reddediyor. Yurdunda barışı sağlıyor.
    Ve bunu başaran bir Türkiye'nin aynı zamanda Yunan Ermeni ya da diğer toplumlardaki zehrin boşalmasını tetikleyerek dünya barışını sağlaması yalnızca bir hayal olmaktan çıkıyor. 18. yüzyılda milliyetçilikle/ulusalcılıkla zehirlenmeye başlayan dünya toplumlarının 21. yüzyılda bu zehirden arınması kendini dayatıyor.
    Bu süreci entelektüel kurumsal ve yazınsal olarak beslemek gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur. Hrant Dink ölümüyle dahi bunları hatırlatıyor. Ruhu şad olsun!
     

Bu Sayfayı Paylaş