Toprağa Düşünce Lâle

'Makaleler-Denemeler' forumunda KaRDeLeN tarafından 16 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Toprağa Düşünce Lâle konusu
    Toprağa Düşünce Lâle





    [​IMG]


    TOPRAĞA DÜŞÜNCE LALE

    Hiç görmediğim halde var olduğundan kuvvetle emin olduğum yerin adıydı hayat. Bir mesneviden düştüm gerçeğe, kendi seçimimdi.

    Arkamda bıraktığım, başı ve sonu gibi gidişatı da besbelli bir mesnevi emniyeti, inkar etmeye niyetim yok; bir çininin sathından gerçek bir bahar bahçesinin derinliğine düştüğüm daha ilk anda, alınlığındaki kitabede yer aldığım kapıdan çıkarak dışarıya geçtiğim o anda, hayat vurdu beni. Daha ilk günden yenilgiyi öğrendim. Lakin ne kadar yenilsem de beni bir yokluğa götüren sened zinciri kurulduğunda her defasında satırlarının altını çizerek okuduğum kitap yok olmadı. Bu yüzden hayattan korkmam artık imkansız. Böyle başladı.

    Hayatı tanıdım zahirde, zorluğu. Yapacak çok işi olmakla birlikte hiç zamanı kalmamış olmanın hüznünü tanıdım. Acı, hüzün ve kabus arasına yayılmış girift farkları defalarca öğrettiler. Elimden gelse hüzünde karar kılacaktım. Ama dünya yıkıldı üzerime de kaç kez, kaç kez altında kaldım. Kaç kez haberci bir rüya kadar kısa olmayan yorucu rüyalarla dolu uykularımdan haykırarak uyandım. Neticede bütün korkulu rüyalarda duyulana benzer bir korkudan farklı değildi duyduğum. Ne de olsa ben bir mesneviden düşmüştüm bu bahçeye. Hayat uzmanlık alanım hiç değildi. Ama hevesli ve yürekliydim.

    Gördüğüm korkulu rüyaları bir ben bir de Allah bilirken. Ve ilk kez gördüğüm kente kendimi ilk kez gösterirken; gördüğüm rüya kendisinden başka kaç rüyanın tevili? Sınav sınav içindeydi. Kimi iyilikle, kimi kötülükle sınandım. Öyle canım yandı ki kimi, az kalsın kaçacaktım. Kimi, çöllere inen akşamın genişliğinde kalbime inşirah indi. Kalbim kendi darlığında genişledi.

    Hayallerine amadeliğini gerçeklerine mahkumiyeti bozmayan öfkeli ruhum kısa cümlelerle konuşmayı sevse de biteviye uzun cümleler kurdum. Başlangıçta hayatın hep beni haklı çıkarmasından korktumsa da bir gün bana hayallerimi ne yaptığım sorulduğunda, onları israf ettiğimi söylemek mecburiyetinde kalmaktan artık korkum yok. Yeni sözcüklerim var çünkü benim. Daha da yeni sözcüklerim olsun istiyorum. Bilirim ki sözüm bittiğinde giderim. Ama eski sözcüklerle iktifa etmem düşünülmesin. Çünkü hayat kadar yeniyim. Artık küçük haberlerle oyalanamayacak kadar derin boğulduğum yer. Daha fazlasını istiyorum. Büyük haberi bekliyorum.

    Bir nikaabın kalkışı kaç göz yaşı damlasına bedel, bir gecede öğrenmek istedim. Aceleciydim. Son bölümünden başladım ellerime tutuşturulan ilk kitabı okumaya. Çarmıhını sırtlayanın kentini son kez dolaşmasını anlatıyordu. Vakit akşam, günlerden gecikmiş bir cumaydı. Irmakla karşılaştım. Bana konuşacağını bile bilmeden başlangıçta, bir merak başlangıçta. Irmak bana konuşsun istedim. Konuştu vakti gelince. Öğrendim. Kendi özgeçmişimi yazabilecek en uygun kişi olduğum hususunda endişeliydim ya yine de hayat ne ise, kendi hayatımda onun özetini çıkarmak istedim. Hayat, çarpma demekti. Ben, kalbimin iki çarpıntısı arasında ne kadar hayat varsa o kadar hayattım.

    Ölüm hayattı. Yitirmek bulmanın bedeli. Yumdum gözlerimi kendi üzerime. Ölümü öğrendim. Ölümümü sevdim. Yaptığım her şeyin kaderim olduğuna güvenerek kaderim olan her şeyi yaptım. Eylemdim. Hiçbir şey zamanım bırakmasındı benden geriye. Ne duvarda mavi bir lale, ne hoş bir seda gök kubbede. Toprak yeterdi. Ne iptal, ne erteleme.

    Bir mesnevi gölgesi değil, artık yüzü ateşe dönük bir laleydim. Yazıydım ve şahittim.

    Kırmızı bir mürekkep lekesi nasıl büyürse susuz bir kağıdın kuraklığında öyle büyüdü aldığım tüm yaralar. Ama aldığım tüm yaraların, huzura çıktığım anda birer kan çiçeğine dönüşeceğini bilmenin sevinciyle indi kalbime neşve.

    Bir bitkinin gövdesine yürür gibi yürüdü hayatın suyu gövdeme. Bir sunak kalıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzüne gösterdim avuçlarımın içini. Su gibi aktım. Nisan yağmuru gibi döküldüm kendi içimdeki boşluklara. Kendi derinliğimde boğulmaya çoktan razıydım. Razılık benimle, kalbime muhabbeti koyduğu halde benim muhabbetimi kıskanan arasında. Evvelimden razıydım, ahirimden razıydım. Diğerde kalmış bütün hakların helalliğini dilenecek kadar ve bende kalmış bütün hakları helal edecek kadar razıydım.

    Nefsimizden özge için gözyaşı dökerken biz, elimizden düşüveren narın halı üzerine dağılan taneleri kadar bereketliydi hayat. Yenilgim, altında ezilmezsem eğer yengimin garantisi oldu. Taşıyabileceğimden fazlasının yüklenmeyeceğini bilmekle birlikte, taşıyamadığını yükün altında ezildiğimi zannetmemi ve buna razı olmamı sevdim. Yani ki uçurumların kenarına getirip de beni sonra elimden tutarak gerisin geri çekeceğinin emniyetiyle, ümitten korkuya, korkudan ümide geçişimi, darlıktan feraha ferahtan darlığa geçişimi çok sevdim. “Nazlı ve zelil” olmamı mı istiyordu benden? Zelil olmayı öğrendim Naz? Zaten ezelden ismim. Hiçbir şey istemezdim, bilebilseydim. Perdeler kalksaydı aradan, görebilseydim. Bir mağara. Bir dost. Bir yılan. Varlığın teyidi, ölebilseydim.​
     

Bu Sayfayı Paylaş