Terörle mücadele yetkisiz olmaz

'Seviyeli-Ciddi Konular' forumunda NeslisH tarafından 27 Ekim 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Terörle mücadele yetkisiz olmaz konusu
    TERÖRLE MÜCADELE YETKİSİZ OLMAZ!
    Tarihler 2007’nin 12 Nisan’ını gösterdiğinde, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt basın mensuplarına terörle mücadelenin başarı parametrelerini sıralıyordu.

    Altı parametre üzerinden yola çıkan Büyükanıt, son başarı ölçütü olan yetki konusunu şu şekilde dile getirdi; “Tabii yasaların zamana bağlı olarak yenilenmesi değiştirilmesi çok doğaldır...
    Yasalar yaşayan olgulardır. Bir yasa yapıldıysa o yasayla yaşamak mümkün olmayabilir. Fakat bazı olgular var terörle mücadelemizi olumsuz olarak etkilemektedir. Bir örnek vereyim, bir yerde operasyon yapılıyor.

    Çok sert bir arazi. Bir terörist örgütten kaçıyor ve teslim oluyor. Orada operasyon yürüten komutan arkadaşımıza; 'ben yuvalandıkları yeri biliyorum' diyor. Alıyorlar bu teröristi gidiyorlar. Üstlendikleri bölgeleri görüyorlar. Oraya doğru operasyon yapılacak.

    O sırada teröristlerin atışı başlıyor. İlk açılan ateşte yeri gösteren terörist hayatını kaybediyor. Şu andaki yasalara baktığımızda böyle bir olay vuku bulursa o operasyonu yapan komutan mahkemeye gider. Çünkü yer gösterme diye bir şey yok. Neden yok? Yakaladığınız teröristi savcıya teslim edeceksiniz ama nasıl, dağın başındasınız?”

    Şimdi aradan bir yıl geçti, komutanlar değişti ama bu konu değişmedi. Komuta devir teslim törenlerinde görevle birlikte bu yetki sorunu da yeni komutanlara devredildi. Peki, nedir bu yetki sorunu, terör ve teröristle mücadelede bu yetki neden önemlidir?

    YETKİ SORUNU NEDİR

    Adalet, en sade ve genel anlamıyla hakkın adil paylaşımını sağlayan kamu yönetim sisteminin kusursuz işleyişiyle yaşam bulur.

    İç güvenlik ya da terörle mücadelede adalet kavramı ise, hak edenin hak ettiği cezaya en kısa sürede çarptırılmasını sağlayan ceza adalet sistemini tanımlar.

    Sistemin çalışmasında önemli ve birbiriyle bağlantılı iki süreç vardır; birincisi, suç ve suçu işlediği iddia edilenin maddi ve hukuki delillerle ortaya çıkarılması, diğeri ise, birincisine bağlı olarak gelişen yargılamanın hızlı, adil ve kısa sürede sonuçlandırılmasıdır.

    Yargılama süreci ele aldığımız sorunun dışındadır. Yetki sorunu, işlenmiş suçlara el konulması, şüphelinin yakalanarak delillerle birlikte yargıya teslim edilmesiyle son bulan ilk süreci yani hazırlık soruşturmasında ortaya çıkmaktadır.

    Bu sürecin amiri yasa gereği cumhuriyet savcısıdır ancak, asıl aktör savcılar olsa da, jandarma ve polisi tanımlayan genel kolluğun süreçteki rolü göz ardı edilemeyecek ölçüde önemlidir.

    Çünkü suçun açığa çıkarılmasında ve şüphelinin yakalanmasında uygulanacak istihbarat yöntemleri ile taktik ve teknikler savcılık dışında kalan polisiye uygulamaları içermektedir. Cumhuriyet savcıları bu süreçte yönetici, yönlendirici ve koordine edici bir rol üstlenir ve kolluk hazırlık sürecini sahaya taşır.

    Suç sahasında kolluğu otorite yapan ise yasaların verdiği görev ve yetkilerdir. Sorun olarak karşımıza çıkan da işte budur; kolluğun görev ve yetkilerini düzenleyen yasalar. Kolluk, kamu düzenini ve ceza adalet sistemini sağlamak için çıkarılan yasaların suç ve suçlulukla mücadele için gerekli görev ve yetkiyi vermediğini düşünmektedir, neden?

    YETKİ SORUNU ÖNEMLİDİR


    Türkiye’de ceza adalet sistemi dört aşamalıdır; kolluk, savcılık, yargı ve infaz olarak sıralanır. Hazırlık aşaması olan kolluk ve savcılık sürecinde suç açığa çıkarılır, şüpheli yakalanır ve deliller toplanarak konu yargı aşamasına taşınır.

    Bu süreç ne ölçüde süratli, doğru ve hukuka uygun olarak gerçekleştirilirse, yargı süreci de o ölçüde etkinlik kazanır ve adalet yerini bulur.

    Bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için kolluğun görev alanında tam yetkili olması gerekmektedir, çünkü yetkisiz kolluk arama yapamaz, gözaltına alamaz, suç delillerine el koyamaz, kısacası ceza adalet sistemini çalıştıramaz.


    Bu yetkilerin kolluğa tanınması hukuki bir zorunluluk olmasına karşın Türkiye’de, kolluk ile savcılık arasındaki yetki paylaşım dengesi bir türlü kurulamamıştır. Gereğinden fazla yetkili kolluk insan hakları ihlallerine neden olmuş, yetkisiz kolluk ise suç ve suçluluğun artmasına yola açmıştır.

    Aynı düşünce temelinde, tüm yetkileri elinde toplamış bir savcılık sistemde esneklik sağlayamamış, yetkisiz savcılık ise olayların arkasından gelmekle hazırlık sürecini yönetememiştir.


    Çağdaş ülkeler bu sorunu adli kolluk teşkilatını kurarak çözmüştür, ancak Türkiye’de kurulan adli kolluk işlevsel bir yapıya dönüştürülememiş ve siyasi zihniyet de “yetkisiz kolluk-yetkili savcı” yaklaşımından yana tavır aldığı için sorun günümüze kadar sürüklenmiştir.


    Peki, Türkiye’de kolluk ve gerektiğinde asker, AB standartlarına uygun olarak görevinin gereği yetkilere sahip değil midir?

    SORUNUN GEÇMİŞİ

    Yetki sözcüğünden anlaşılması gereken şudur; kolluk, suç işlediği yolunda güçlü emareler olan şüpheli hakkında yakalama, gözaltına alma, teşhis etme, yer gösterme, yüzleştirme, arama ve el koyma işlemlerini yürütebilmesi ve bu görevlerin yapılmasını engelleyenlere karşı zor kullanılabilmesi için yasalardan güç almak zorundadır.


    İşte yasaların, gerektiğinde kamu adına zor kullanarak görevini yapabilmesi için, kolluğa verdiği güç “yetki” olarak tanımlanır. 2004 yılına kadar Türkiye böyle bir sorunla karşı karşıya değildir, çünkü bu güç ve yasa dengesi bir ölçüde sağlanmıştır ve kolluğun yetkilerini belirleyen 4 Nisan 1929 Tarih ve 1412 Sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu görev ihtiyacına cevap vermektedir.


    Bu yasaya göre kolluk; cumhuriyet savcısının yardımcısı sıfatıyla savcılara tanınan adli görev yetkilerini kullanabiliyor ve savcı adına hazırlık soruşturmasını yürütebiliyordu.


    Gerçeği söylemek gerekirse eğer, belki de bu alandaki tek sorun; yeterli hukuk bilgisine sahip olmadığı düşünülen jandarma erbaş erleriyle yeni mezun polis memurlarının savcı ile aynı yetkilere sahip olmasıydı ve bu durumun insan hakları ihlallerine yol açabileceği endişesi taşınıyordu.


    Yine de bu sorun kolayca aşılabilecek nitelikteydi, çünkü jandarma ve polis, AB’ye uyum programı kapsamında “Türkiye’de Adli Kolluk” kurulmasına ilişkin çalışmalarını zaten yıllar önce yapmıştı ve siyasi iradeye düşen görev, bu çalışmaları Türkiye gerçeğine uygun olarak yasalaştırmaktı ama bu olmadı.


    Siyasi irade Avrupa normlarına uygun bir adli kolluk teşkilatı kurmak yerine tam tersine bir uygulama ile 4 Aralık 2004 tarihinde 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nu çıkardı ve kolluğun tüm adli görev yetkilerini elinden aldı. Bu değişim köklü güvenlik kurumlarını çağdaş yapısından uzaklaştırdı ve “basit bir tutanak tutucusu” haline getirdi.


    Suç ve suçluyu açığa çıkarmada belki de kolluğun en büyük gücü olan arama yetkisi yeni yasanın 119 ncu, yakalama ve gözaltı yetkisi 91nci ve el koyma yetkisi de 127nci madde hükümleriyle kaldırıldı.

    Bu uygulamayla, çağdaşları arasında güçlü bir yere sahip olan jandarma ve polis teşkilatları, bulundukları düzeyden alaşağı edildi ve Fransa’nın yüzlerce yıl önce uygulamış olduğu “basit savcılık memuru” durumuna düşürüldü.

    SORUNUN ANALİZİ

    5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 4 Aralık 2004 tarihinde yayınlanan hükümleri çerçevesinde kolluk ve askerin savcı adına kullanabileceği bir adli görev yetkisi yoktur.

    Üstelik bu yasayı takiben 23 Mart 2005 yılında çıkarılan 5230 Sayılı Kanun ile de “Meşhut Suçlarının Muhakeme Usulü Kanunu” ile “4422 Sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu” yürürlükten kaldırılmış olduğundan ki, bu kanunlar suç ve suçluya karşı kolluğa geniş yetkiler tanıyordu, jandarma, polis ve asker başta terör olmak üzere tüm suç ve suçlulara karşı etkisiz hale getirilmiştir.

    Bu yeni yasa terör yandaşları, suç örgütlerinin temsilcileri ve kaçakçılıkla uğraşanlar insan haklarını bahane edilerek savunulmuş, buna karşın halkına hizmetten başka bir düşünce ve amacı olmayan jandarma, polis ve asker sesini yeterince duyuramamıştır.

    2004’ün başı ve yeni yılın ilk aylarında Türkiye’nin hali işte budur; cüretini arttırmış potansiyel suçlular, yetkisizleştirildiğini düşünen bir kolluk ve mülkiye, kolluğu emrine almış olmanın sevincini yaşayan bir adliye, hepsine uzaktan bakan ve suçluların baskısı altına girmiş masum ve çaresiz bir halk yani bizlerle şekillenen kamu aktörleri.


    Yasanın neden olacağı aksaklıklar üzerine dikkatleri çekebilmek için Van-Şırnak-Siirt ve Hakkâri illerinde adli mülki ve askeri makamlarla yoğun toplantılar yapıldı, brifingler verildi, Fransa örnek gösterilerek Avrupa’daki durum anlatıldı, raporlar tutuldu ve Ankara’ya yazıldı ama istenilen sonuçlara hiç ulaşılamadı. Hükümet kolluğun sesini kulak ardı ederek pek az bir değişiklikle yasayı yürürlüğe geçirdi.

    HÜKÜMET DİRENİYOR

    Yasanın yürürlüğe gireceği altı aylık dönem içerisinde kolluğun ve Genelkurmay’ın müşterek uğraşları sonucunda siyasi iradeye yapılan baskılar önemli bir sonuç getirmedi, ancak kolluk amirinin savcıya ulaşamadığı durumda kamuya açık alanlarda gündüzün arama yapılabilmesine yetki verildi ama konut ile işyerleri bunun dışında bırakıldı(Mad. 119).

    Bunun dışında, yakalanan kişinin üzerinde kolluğun güvenlik açısından arama yapılabilmesine olanak tanındı(Mad.90). Terör suçlarında savcının yanı sıra kolluk amirinin de emriyle yer gösterme işlemi yapabilmesine olanak sağlandı(Mad.85). Yine savcıya ulaşılamayan hallerde suç delillerine el koyma yetkisi kolluğa verildi(Mad.127).

    Gözaltına alınanların hakim karşısına çıkarılması için ancak 12 saatlik bir yol süresi gözetim süresine eklendi(Mad.91) ve nihayetinde il ve ilçelerdeki kolluk amirlerine adli görev suçlarında hakimlik teminatı tanınmasıyla yapılan değişikler son buldu(Mad.161).

    Altı aylık uğraş sonucu, 25 Mayıs 2005’de yapılan yasal düzenlemelerle kolluğun elde edebildiği yetkiler işte bunlar oldu; kısmi arama ve kısmi yer gösterme ile kısmi el koyma yetkisi.

    Doğal olarak bu yasa sorunu çözücü değil sorun çıkarıcı oldu, çünkü terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin içinde terörist bulunduğu kuşkusu olan bir aracı dahi arama yetkisi olmayışı iç güvenliği olumsuz etkiledi, suçlar arttı, suçlular arttı.

    Tartışmaların yoğunlaşarak sürmesi üzerine siyasi irade, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nda 2 Haziran 2007 tarihinde bir değişiklik yaptı ve “Önleme Araması” başlığı altında mülki amirin yazılı izniyle kişilerin üstleri, araçları ve eşyalarında arama yapma yetkisini kolluğa verdi ama sorunun özüne inilmediğinden bu da yeterli olmadı.


    Yasanın inceliğini kavrayan medya ise sorunu öylesi trajik örneklerini ekranlara yansıttı ki izleyenler gözlerine inanamadı; düşününüz, suçlunun saklandığı eve yetkisi olmadığı için giremeyen yetkisiz bir polis ve eve girip suçluyu yakalayıp polise teslim eden bir vatandaş aynı tabloda yan yana. Bir başka örnekte ise, sokağın ortasında bir kadını 33 yerinden bıçaklayan suçluya karşı yetkisi olmadığı gerekçesiyle müdahale etmeyen bir polis ve bu haksızlığa isyan eden bir halk aynı tabloda yan yana.

    Bu trajik olaylar kamuoyunu ve güvenlik güçlerini derinden etkiledi ama siyasi irade yaptığı yanlıştan yine de dönmedi.


    YETKİSİZ SORUMLULUK OLMAZ

    Kolluğun bu çaresizliğini ve yaşadığı trajedileri görmezden gelen siyasi irade nihayetinde “Terörle Mücadele Kanunu”nda yeni düzenlemeler yapılarak soruna çözüm getireceği vaadinde bulunarak sorunu öteledi.

    Nihayet 29 Haziran 2006’da söz konusu düzenlemeler yapıldı ama yine kolluğa ve dolayısıyla da askere yetki verilmedi. Yasanın 10ncu maddesinde yapılan değişiklikle; bu kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak, Ceza Muhakemesi Kanununun 250 ilâ 252nci maddelerinde hüküm bulunmayan hususlarda diğer hükümleri uygulanır, denilmek suretiyle terör suçlarına özel bir soruşturma usulü tanınmadı.

    Halbuki OHAL ve DGM’ler kaldırılmış olduğundan terörle mücadele edebilmek için kolluğun yeni yetkilere ihtiyacı vardı ama bu ihtiyaç görmezden gelindi. Bugün için, kolluğun terörle mücadele adına yürüttüğü soruşturmalarda kullanacağı yetki ile adi suçlarda kullanacağı yetkiler arasında bir fark yoktur; arama, el koyma, gözaltına alma gibi adli görev yetkileri her iki suç soruşturmasında da aynıdır, yalnızca terör suçluları için gözetim süresi arttırılmıştır ki, bu yetki de kolluğun değil savcınındır.


    Kolluk güçlerinin yetkisizleştirilmesi bir AB’ye uyum sürecinin sonucu değil siyasi iradenin bir tercihidir. Bugün AB’nin güçlü üyeleri Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da böylesi etkisiz ve yetkisiz bir kolluk yoktur.


    “Dünya’daki jandarmaların Babası” olarak sayılan Fransa’da bir astsubay dahi savcının tüm yetkilerini gerektiğinde kullanabilmektedir. Yetkisi olmayan ulusal güçlerin terörle mücadele sorumluluğunu taşıyabilmesi mümkün değildir. Bu sorun komutanların devir teslim törenlerinde yaptığı konuşmalarda yeniden dile getirilmiş ve siyasi iradenin çözüm bulması için yeniden masaya yatırılmıştır.

    SİYASET SORUMLULUĞUNU TAŞIMALI


    Bugün Türkiye’de terör kaynaklı bombalar yüzünden halkımız ağır zarar görmektedir. Bugün Türkiye’de dağlarda terörle mücadele eden askerimiz, polisimiz, jandarmamız çatışmalarda şehit düşmektedir.


    Bugün Türkiye’de etkin bir terörle mücadele yapılamadığı için kendilerinde cüret bulan milisler, örgütün siyasi yandaşları toplumsal olaylar çıkararak kamu düzenini ağır bir biçimde bozmaktadır.


    Terörle mücadele için gerekli tedbirleri almak bir demokrasi ayıbı değil aksine demokrasinin gereğidir, çünkü huzur ve güvenliğin olmadığı bir ortamda demokratik hak ve özgürlükten söz etmek mümkün değildir.


    Demokrasi içerisinde de terörle mücadele edilebilir, ancak siyasi irade üzerine düşen kararlılığı göstermek ve gerekli yasal düzenlemeleri yapmak durumundadır. Terörle mücadele etmek siyasi bir sorumluluktur ve siyaset yapıcıları bu sorumluluktan kaçınamaz.


    Aksi halde unutulmamalıdır ki, şehir merkezlerinde patlayan her bombada, dağdaki her çatışmada ve gün geçmeden sonsuza uğurladığımız her şehitte üzerine düşeni yapmayan bugünkü siyasi iradenin vebali vardır. Günümüz siyaseti de bu vebalin altından hiçbir zaman kalkamayacaktır.
     

Bu Sayfayı Paylaş