Tataristan'ı Tanımak - Tataristan'da Hayat - Tataristan hakkinda bilgiler

'Ülke Kültürleri' forumunda NeslisH tarafından 10 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Tataristan'ı Tanımak - Tataristan'da Hayat - Tataristan hakkinda bilgiler konusu

    [​IMG]



    BURDAKİLER BİZDE BİZDEKİLER BURDA YOK.
    Söze Burdaki güzellikler bizde yok, bizdeki güzellikler burda yok diyerek başlamak istiyorum. İnsan aynı zamanda hem alıcı hem verici durumda olduğu müddetçe hayatı zenginleşir ve de zenginleştirir. Mevlananın yaklaşımı içinde insan pergel gibi olmalı, bir ayağı kendi kültür değerleri üzerinde sabit durmak kaydıyla, diğer ayağının açısını alibildiğince geniş açabilir.
    11 yıldır Tataristanda yaşayan hemşeriniz olarak bu konudaki kendi gözlem ve fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.Ve geldiğim ilk yıllara gidiyorum.
    Ben ve benim gibi buralara okumaya gelen arkadaşlarımızın buralar hakkında, bura insanlarıyla ilgi düştüğü büyük yanılgı vardı o da şu idi: Bu ülkeler, milletler dünyaya gözlerini yeni yeni açıyorlar, geri kalmış 3. dünya ülke insanları; biz acaba kendi kültür ve değerlerimizi yaşayarak bu insanlara ne gibi faydalar sağlayabiliriz.Ve burdaki insanlara acıma onlara ne bileyim yardım elini uzatma gibi yanlış yaklaşıma girmiştik. Ve bu yanlış yaklaşım ve bakış açısının neticesinde alıcılarımızı kapalı tuttuk, güya başkasıydı hep muhtaç olan. Ne zamanki bu ön yargıdan, peşin hükümden, şartlı bakıştan kurtulduk işte o zaman bura insanından bizlerin de öğreneceği çok şeyler olduğunu görmüş olduk. Şartlanmışlık içinde geçen günlerim için büyük bir acı duydum. Bugün ben bura insanı hakkında, gerek Tatar, gerekse Rus Halkı için bizden belki de çok konuda ileri olduklarını söyleyebilirim. Bu hususla ilgili kendime şunu demişimdir:
    En ummadığın keşfeder, esrarı derunun.
    Sen herkesi kör, alemi sersem mi sanursun?

    TATARİSTAN'DAN MARAŞ'A BİR PENCERE

    "Bugün yeni bir sayfa, yeni bir gün, yeni bir safha, yeni bir dünya, yeni bir hayat başlıyordu benim için artık!"

    İşte 16 eylül 93' te Tataristan'a gelişimi ifade eden sözler bunlardı. Bu sözün üzerinden yaklaşık on yıl geçti. "18 yaşımda elimde bir çanta Tataristan'a gelişim vardı" diye o günleri bu günlerde anıyorum.

    Ben ilk başta sizlere Tataristan'ın doğasını, iklimini, şehirleşmeyi, yaşam şartların,kültürünü kendi edindiğim izlenimlerle anlatmaya çalışacağım. Belki çoğu şeyleri ilk defa duymuş olacak; benim o ilk günlerde hayrete düştüğüm gibi sizlerde okurken yer yer hayretinizi, belki hayranlıklarınızı gizleyemeyecek büyük bir merakla bu diyarları kendi gözlerinizle görmek isteyeceksiniz.

    Delikanlılığı yaşadığımız o günlerde buralara gelmek gerçekten çok büyük cesaret istermiş, düşünsenize; Dili kültürü, doğası, yaşantısı bambaşka diyarlara gözü kapalı, "Niyet hayır, akibet hayır." diyerek yola çıkılmış. Şahsen bu yaşımda böyle bir teklif ve ya fırsat çıksaydı o günkü cesaretimi gösteremezdim gibi geliyor bana.

    Evet Tataristan diyordum. Ben bu diyarları daha gelmeden önce "Orta Asya" diyarları zannederek hayalimde çöl manzaraları beliriyordu; yollarında develerin gezdiği sıcak bir ülke olarak. Ama uçaktan iner inmez bu düşüncelerimin aksine bir durumla karşılaştım.. Tabiatı oldukça yeşil, ormanlarıyla zengin, dağların olmadığı, çarpık şehirleşmenin görülmediği, her şeyin o kadar yerli yerinde planlı, alt yapının mükemmel olduğu güzelliklere tanık oldum. Yollar oldukça geniş, her yer düzenli. Apartmanlar 20-30 bloktan meydana geliyor: kare şeklinde çerçeve oluşturularak her mahalle çocuk parkı,oyun sahası haline getirilmiş, evet burası bir Avrupaydı.

    Haddi zatında Tataristan Asya ve Avrupa kültürünü meczetmiş coğrafi olarak da kuzey Avrupa'da yer alıyordu. Hayret ettiğim ilk şeyler bunlar değildi. Benim bulunduğum Yarçallı şehri 600.000 nüfusa sahip başkent Kazan'dan sonra Tataristan'ın ikinci büyük şehri. Rusça adıyla "Nabirejniyçelni"

    Bu şehir Sovyetler Birliği döneminde ülkenin en büyük kamyon fabrikası olan "Kamaz" marka ağır vasıtaların üretimi için kurulmuş bir şehir. Bu şehrin inşaasında halk canla başla çalışıyor; fabrika işçileri evlerini kendi elleriyle kuruyorlar; bu fabrikada çalışan öğrenci velimizden birisi şöyle demişti: "Günde sekiz saat inşaatta mesai yapmamız gerekiyordu ama biz büyük bir heyecanla 16 saat çalışıyorduk; inandığımız bir gelecek vardı." İşte böyle bir tempoyla şehir kısa sürede kuruluyor. Bu şehir bugün 30 yıllık maziye sahip. O günlerde 150.000 işçi çalışıyor bu fabrikada. Şehir halkını ise çevre ilçelerden, köylerden toplanan halk kitlesi oluşturuyor, nüfus oldukça genç.

    Evlerde doğal gaz var ücretsiz, yirmi dört saat sıcak su akıyor ücretsiz, şehir için telefon konuşmaları öyle, elektrik, su, sağlık hizmetleri ücretsiz. Eve gelen su elektrik tamircileri de ücretsiz iş yapıyorlar hepsi de devletin işçileri. Adeta devlet para olayını ortadan kaldırmaya çalışmış. Bunlar Sovyet Döneminden kalma nimetler. Elbette bugün artık yavaş yavaş bizim gibi olmaya başlıyorlar ama bu da epey zaman alacağa benzer.

    Tataristan'da doğal gaz ve petrol bol. Benzin 4 kat daha ucuz Türkiye'ye göre. Ve bu şehirde meşhur Volga (Tatarlar İdil diyorlar) Nehrinin kolu olan Kama bu şehirden geçiyor. En geniş olduğu yer: 40 km. Evet yanlış duymadınız. Deniz gibi uçsuz bucaksız. İşin daha hayret veren yanı da var:

    Kış manzaraları...

    Bize ilk geldiğimiz günlerde dediler: "Bu nehir donuyor ve üzerinden Kamyonlar geçiyor" diye. Biz bir türlü inanamamıştık ama bunu kendi gözlerimizle görünce inandık artık. Evet o koca nehir donuyordu o soğuklarda.

    Kışın buralar oldukça soğuk olur. Kışın kalpaksız gezilmez. İlk yıl bizim bir arkadaşımız 5 dakika kalpaksız dışarıda bir yere gidip gelmişti, kulağı az daha düşecekti, bembeyaz kesilmişti, yağlayıp ovalayıp zor kendine geldi. Bazı günler -40'ları bulduğu da olur. İşte biz o günleri gördük ve de görmekteyiz. Halk bize 1979 yılının başlangıcında -50'ye ulaştığına ağaçların soğuktan ikiye yarıldığını çok kimsenin soğuktan kırıldığını söylemişti. Hava sıcaklığı -25'leri bulduğu zaman sokakta yürürken arkadaşınla konuşmak istediğin zaman alt ve üst dudak hareken kabiliyetini yitiriyor güçlükle konuşabiliyorsun. ve kelimeler ağzından zor çıkıyor adeta geveliyor insan Soğuk gözlerinin içine kadar işliyor.

    Bıyıklar donuyor zaten. Evet -25 dedim benim o soğuklarda yaşadığım çok zorlandığım hatta soğuktan ağladığım bir hatıram var: Yine şubat ayıydı; zannedersem sonlarına doğru. Ayrat Celeyev adlı öğrencimin ailesiyle tanışmaya gidecektik. Tabi biz ormanda yaşıyorduk o zaman şehri de pek bilmiyoruz hangi otobüs nereye gider hangi durakta inmemiz lazım hiç birini bilmiyoruz. Ayrat gelip beni duraktan alacak. Hava -25. Bekliyorum bekliyorum gelen giden yok. İlk yarım saatte vücudumun üşümedik yeri kalmadı soğuk iliklerime kadar nüfuz etti. Eldiven var bot var ama onlar da bir
    dereceye kadar. Derken bir saat geçti, girip ısınacak bir yerde yok böyle tam bir buçuk saat bekledim ve nihayet Yurt Müdürümüz Erkan Bey'le birlikte bir arabayla geldiler. Ama ben donmanın ötesinde dondum. Hemen sıcak bir yere girmek ısınmak istiyorum, arabada ısınamadım nerde ısınıyorsun bir buçuk saat donduktan sonra beş on dakikada ısınabilecek miydin. Evlerine doğru merdivenlerden çıkarken dayanamadım, gizli gizli ağladım çok canım
    yanmıştı.

    İşte böyle soğuklara rağmen o soğukta balıkçılar görürsünüz nehirlerin üstünde. Uzaktan penguenleri andırırlar. Akşama kadar saatlerce dururlar. hiç bir şey olmaz onlara. Ellerinde bir burgu aleti var buzu deliyorlar ordan balık avlıyorlar. Dahası -30'larda -40'larda nehri delip suya giren insanlar var hatta bunun biri bizim bir öğrencimizin babasıydı. İster inanın ister inanmayın.

    Aynı şekilde o soğuklarda çocukların sokaklarda koşturduklarını görürsünüz. Futbol oynuyorlar. Hayat hiç bir şekilde durmaz. Anneler 2-3 yaşındaki çocuklarını giyindirip kızağın üzerine bağlayarak alış verişe çıkarlar. Bizimkiler korkudan az hava soğuk oldu mu çocuğu dışarı çıkartmazlar. Bu insanlar yıllardır burada yaşadıkları çok şeyi tecrübeyle biliyorlar. Mesela burada "Munça" denilen bizim saunayı andıran hamamları var. Bu köylerde her evde mevcut. İnsan burada bir güzel terler sıcaklık 80-90 dereceye çıkar. İşte bu durumda iken kış günü -30,40'larda hamamdan çıkıp karın üstünde dolaşırlar bunu da şoklama çelikleme olarak yaparlar, çocuklarına da bunu yaptırırlar.

    İşte bundan sonra soğuk onları etkilemez. Havaların karlı ve soğuk olmasından kış sporları oldukça yaygın. Çocuklar beden dersinde kayak yapmaya giderler. Kayak kiralamak da çok ucuzdur.
    Bizler yer yer kayak kiralıyoruz, kış mevsimini neşeli bir şekilde
    değerlendiriyoruz. Hele o buz hokeyi oynayan çocukları yakından seyrediyor ve onlara imreniyorum. Bize de macera gerekti hani o -20'lerde baktık çocuklar ayakları çıplak vaziyette okulun etrafında tur atıyorlar. Biz de böyle bir şey yapmaya karar verdik çoraplarımızı çıkarıp pantollarımızın paçasını sıvayıp Ya Allah deyip koşmaya başladık. Ayak tabanı hiç birşey hissetmemeye başladı öylesine bir tur attık. İçeri girdiğimizde ayağımız yere basıyor ama bir şey duymuyor sanki narkozdaki gibi uyuşmuş bir vaziyette sonra yavaş yavaş hissetmeye başladı.

    O soğuklarda bir de bizim dondurma yiyişlerimiz var. Türkiyede kışın dondurma yeme geleneği yok ama burada yaz kış fark etmiyor. Dondurma hele ilk geldiğimiz yıl çok ucuzdu, her gün üniversiteden dönerken 3 tane yiyorduk. Ormanda yaşadığımız (okul binası ilk yıl tatil köyündeydi ) için çok alıyor stok yapıyorduk. Buz dolabında da eriyeceği için biz balkona koyuyorduk erimemesi için.

    Açık hava derin dondurucusu. Evet köyde halk tam soğukların başladığı günlerde sığır kesiyorlar avlularında 6 ay duruyor oradan ihtiyaç oldukça kesip kesip yiyorlardı. Kışın sokakta yürüye yürüye dondurma yemenin bir esprisi de şu idi herhalde, kendimizi bir nebze olsun ısıtmak içindi. Zira buna benzer bir fıkra da anlatırlar.

    Kutuplarda yaşayan bir halk var "Çukçalar" deniliyor. Bizim Lazlar gibi fıkralara çok mevzu olmuşlar. O soğukta bir Çukça'nın buz dolabı aldığını görmüşler ve hayretle sormuşlar niye aldığını Çukça'nın cevabı ise hazır: "ısınmak için." Fakat şunu da söyleyeyim. Allah bir yere böyle bir soğuk vermiş ama ısınma imkanını da bol vermiş, doğal gaz burada çok büyük bir nimet. Ve de bedava. Bütün evler şimdi bütün köyler doğal gazla ısınıyor. O kadar sıcak ki her oda evin her yeri. Havaların o kadar soğuk olduğundan bahsediyoruz. Ama -30'larda bakın mübalağa etmiyorum evde t-şörtle dolaşabilirsiniz hatta arkadaşların kaldığı öyle evler vardı ki o hava da pencere açıyorlardı inanın. Gece yatarken de çok sıcak oluyor diye çarşafla yatanlar vardı. Allah dertle beraber derman da vermiş. Yani kış boyu hiç dışarı çıkmayan bir insan kışı hiç hissetmeyebilir.

    Bununla beraber sokakta karşılaştığımız bazı manzaralara bizim yüreğimiz dayanmıyordu. O soğuklarda sokaklarda kar küreyen yaşlı yaşlı nineler veya sabahtan akşama kadar ekmek parası deyip küçük tezgahının başında üşüyen bir sürü nine vardı. Yaşlılar oran olarak büyük bir nisbette idi. O soğukta onları sokaklara çıkaran elbette hayatta kalabilme mücadelesiydi.

    Nedim Özüak Abimizin bir hatırası var bu soğuk günler meselesinde. Havaların biraz ısınmaya yüz tuttuğu bir hengamda Türkiye'deki bir arkadaşıyla telefonda konuşurken Türkiye'deki arkadaşı soğuklardan şikayet ederek şöyle diyor; burada havalar soğudu ceketsiz dolaşılmıyor hava sıcaklığı -1. Nedim Abi ise şöyle diyor, burada Allaha şükür havalar ısınmaya başladı bugün -10 derece diyor. Gerçekten de -10 sıcak sayılırdı. Ve bu yazımı 2001 yılının ekiminde yazdığım kısa bir yazıyla noktalayayım.

    Gelecek hatıralarda buluşmak üzere...

    Maraş'ıma, Maraşlım'a kucak dolusu selamlar

    "Karlar yağmaya başladı ve tabi soğuklar da gelmeye. İçimi bir mutluluk ve huzur sarar her kışın başlangıcında. Belki buralara geldiğimiz ilk yılları ilk günleri hatırlattığı içindir; Tataristan'da olduğumu bana kar, kalpak, kaban, eldiven, bot hatırlattığı içindir. Meseleye bu zaviyeden yaklaştığımızda kendim hakkında şunu söyleye bilirim. Allah bana buraların kışını sevdirdi."


    "HAYRETLER KUŞAĞI"

    Tataristan da geçirdiğimiz o ilk yılda karşılaştığımız, yaşadığımız hemen her olay bizim için yepyeni, orjinal ve de enteresandı. Yaşadığımız , gördüğümüz, duyduğumuz her hadise karşısında hayretten küçük dilimizi yutacak gibi oluyorduk. Kendimizi bir uzaylı, farklı gezegenlerden gelmiş insanlar gibi hissediyorduk. Dil bilmemeden dolayı karşılaştığımız gülünç hallerden, , renkli film bulamayıp Türkiye'den getirtme ve banyo ve tap işlerini de Türkiye ye gidip gelecek biriyle hallettirmeler, şehirde fotokopi makinesinin olmayışı ve daha niceleri. İşte bu bölümde sizlere yaşadığım bu hayret kuşağından kesitler aktarmak istiyorum.

    RUSÇA ÖĞRENDİĞİM İLK CÜMLE “YA Nİ PANİMAYU PARUSKİ”

    Tataristana gelirken bizlere havaalanında Tatarca'nın Türkçe'ye %75 benzediğini, anlaşma zorluğu yaşamayacağımızı söylemişlerdi. Biz geldik kimseyle anlaşamıyoruz anamız ağlıyor. Ne dediklerini anlıyoruz, ne de dediklerimizi anlıyorlar.herhalde bizi kandırdılar bir kelime bile anlamıyoruz diye düşündüm. Fakat sonra anladık ki burada halk arasında konuşulan dil Tatarca değil Rusça imiş. Tatarlarda kendi aralarında Rusça konuşuyorlardı. Otobüste tramvayda her yerde. Biz yolda yürürken Tatarca konuşan bir insana şahit olmuyorduk. Doğru Tatarca'yı da anlamıyorduk fakat yavaş yavaş iki dili ayırt etmeyi öğrenmiştik. Televizyonda ise günlük Tatarca yayın süresi iki saatti. Aşağıda gerek Rusça'yla gerekse de Tatarca'yla ilgili yaşadığımız komik durumları okuyalım. Aslında bu vakaların hemen hepsi fıkralara konu olabilecek nitelikte olaylardı.

    Alfabe çok farklıydı, her yerde tabelalar hem kiril harfleriyle hem de Rusça idi. O ilk günler oturduk o bize çok tuhaf gelen yahu bu acayip harfleri nasıl okumayı, yazmayı öğreniriz dediğimiz alfabeyi öğrenmeye çalıştık. Matbaa harfleri bir başka yazı harfleri daha bir değişikti. İlk okuduğum söz Rusça harflerle yazılmış olan “STOP”sözüydü bunu okuyunca çok sevinmiştim. İlk öğrenmeye çalıştığımız cümle “Ben Rusça anlamıyorum” manasına gelen “Ya ni panimayu paruski” cümlesi idi. Bu cümleyi öğrenmek bir kaç günümü aldı bir türlü dilim dönmüyor ha bire unutuyordum. Şehirde dolaşırken bizlere bir şey sorduklarında bu cümleyi kullanıyorduk.

    Yolda yürürken birisi gelip soruyor: Rusça olarak saat kaç? Diye biz ise yanipanimayu Paruski diye cevap veriyoruz . Öyle olmuştu ki artık bazı arkadaşlar Rusça konuşan saat almışlardı soranlara onu çaldırıp dinletiyor böylece cevabı vermiş oluyordu. Kimi ise kolundaki saatini iyice adamın gözüne yaklaştırarak gösteriyordu. Kimi ise bıkmış kolunda saat taşımamaya karar vermişti sorarlarsa bileğini gösterip yok diye işaret ediyordu. Otobüste giderken arkadaki yolcu kapının yanındaki arkadaşa soruyor Rusça olarak “Önümüzdeki durakta inecek misiniz? Diye . Arkadaşımız hemen bir “Yanipanimayu paruski” cümelisini yapıştırıveriyor.

    Rusça üç beş kelam edecek duruma geldik ama aksanımız çok kötüydü herhalde halk bazen dediğimiz en basit sözü bile anlamıyordu daha doğrusu bizim bütün sesleri yanlışsız çıkarmamız gerekiyormuş tıpkı bilgisayar gibi bir vurgu hatası yap hemen hata var diye sinyal veriyor. Biz de bu duruma hayret ediyor Türkiye'de bir sürü şive var nasıl dersen de mutlaka anlarlar diyorduk işte bir gün merkür diye bir mağaza arıyorum. Ben arkadaşların tarifine göre oraya en yakın bir durakta indim. Ve yolda geçenlere şöyle sormaya başladım “Gdiye Merkür( Merkür nerede?) Kime sorduysam bilmiyoruz öyle bir yer diye cevap veriyordu. Fakat ben Merkür mağazasına çok yakın bir binada olduğuma emindim. Neden sonra orta yaşlı bir teyzeye sordum o benim aksanımdan yabancı olduğumu anladı Tatarca konuşmaya başladı ben de o günkü Tatarcamla binayı anlatmaya çalıştım. Kadın durdu durdu ve “Haa Merkuri” dedi. Hah işte o dedim nihayet anlamıştı birisi meğer çok yakında bir mağazaymış. Sonra ben söylene söylene gittim ha merkür, ha merkuri diye.

    Yine bir gün sokakta küçük bir tezgahı olan orda jeton satan nineden jeton almak istedim. “Jeton yest? (Jeton var mı?) diye sordum. Kadın tuhaf tuhaf baktı “o ne demek anlamıdım” dedi. Halbuki bu söz Rusçada da aynı. Kaç kere tekrar ettim yok kardeşim kadında jeton düşmüyor. Nihayet tezgahında gösterdim ne olduğunu. Kadın diğer kadın gibi “haa jeton” dedi. Allah Allah dedim ne farkı var ben de aynı şeyi söyledim. Yok ama değişik bir vurgu varmış. Rusçada vurgular çok önemliymiş bunu sonra anlayacaktık.

    Bir yaşadığımız gülünç hallerde Rusça ve Türkçe aynı şekilde yazılıp okunan fakat manalarının tamamen farklı olduğu sesteş kelimelerden ortaya çıkıyordu. Okulun ilk günlerinde öğretmen abimiz öğrencilere hitaben “ Herkes kravatlarını boynuna takıp gelsin diyor. Çocuklar hayretle bakıyorlar bu adam ne diyor diye. Öğretmen bu durumu farkediyor bir kaç kere daha tekrarlıyor bakıyor durum değişmiyor çocuklar yine tuhaf tuhaf bakıyor en sonunda öğretmen dayanamıyor ve boynundaki kravatı çıkarıp gösteriyor. Çocuklar ise basıyorlar kahkahayı. Meğer kravat Rusça karyola manasına geliyormuş. Aynı şekilde “Bardak” sözü Rusça'da var ama Türkçe “dağınık” manasına geliyordu. Aramızda güle güle öldüğümüz bir sözde “Durak” sözcüğüydü. Bizim bu söz Rusça da “deli, aptal” manalarına geliyordu. Bu sözün manasını başta bilmiyorduk daha sonra otobüste kendi aramızda konuşurken bu sözü kullanmamaya başlaldık. Başımıza bir sıkıntı getirir diye

    GEL GELELİM TATARCA'YA

    Evet Tatarca için %75 Türkçe'ye yakın demişlerdi. Bu sözün manasını ilk gülerde anlayamıyorduk. Fakat dinleye dinleye kulak alışmaya başladı seslere sonra yavaş yavaş dili çözmeye başladık. Aslında dil aynıydı fakat telaffuzda değişiklikler vardı. Kelimeler aynı kelimelerdi ama bir takım ses değişiklikleri vardı. Gel/kil, otur/utır, göz/küz, toprak/tufrak, öfke/üpke vs. gibi.

    İlk günler çocuklar Türkçe bilmiyor biz Tatarca bilmiyoruz. Bizden bir yıl önce gelen Suat Aşkın Abimiz çok güzel Tatarca konuşuyordu biz hiç bir şey anlamıyorduk. Fakat en azından çocukları yatırırken kaldırırken, çağırırken bir şeyler yapmalarını isterken uyarırken mutlaka bazı kelime ve cümleleri emir ve soru kalıplarını bilmemiz gerekiyordu. Bizde elimizde defter Suat Abimizin yanına gelerek çocuklara dememiz gereken şeylerin Tatarcasını yazmasını istiyorduk. O gün yazdığım bir kaç cümle olmuştu bunları pratik yapmak için okulun koridoruna koştum orda çocukları gözlemeye yaramazlık yapan biri varsa deftere bakıp Tatarca çağıracak uyaracaktım. Evet iki arkadaş koridora geçtik koşan bir öğrenciyi görünce elimdeki kağıttan Tatarcasını okuyarak “Kil mında” (Gel buraya”) dedim çocuk hemen geliverdi. Demek doğru söylemiştim, fakat ne dediğim bilinçli olarak bilmiyordum. Sonra da yine Tatarca olarak tabii kağıda bakarak “Tağı bulmasın” "Daha olmasın" dedim baktım kafa salladı bu olur manasına geliyordu.

    Anlatacağım bu komik hadise 92 yılında yani ilk yıl İngilizce öğretmeni olarak gelen Nedim Özüak Abi ve Veli Dede'nin yaşadığı bir hadisedir. Nedim Abi anlatıyor: 92 de geldik ailelerimiz Türkiye'de bize de o günlerde medresenin bir odasını vermişlerdi. Bizi milli eğitimden yetkililer gezdiriyor götürdükleri her yerde bizi takdim ederken şu cümleyi tekrar ediyorlardı “Bular Türkiye'den kilgen kadirli zur kunaklar” tabii bizi tanıştırıyorlar bir şey anlamıyoruz ama kafa sallayıp duruyoruz. Bir müddet sonra artık kendi kendimize dolaşmaya başladık gittiğimiz her yere bizi gezdirirlerken söyledikleri cümleyi söylüyorduk fakat anlamını bilmiyorduk “Biz Törkiyeden kilgen kadirli zur kunaklar” İnsanlar bize başta tuhaf tuhaf bakıyorlar fakat ayıp ta olmasın her halde diye pek bozuntuya vermiyorlar. Çok sonra biz bu cümlenin “Biz Türkiye'den gelen çok değerli misafirleriz” manasına geldiğini öğrendik güle güle öldük. Meğer bir kaç ay kendi kendimizi överek gezmişiz.”

    Bir gün üniversiteden bir öğrenciyi eve çay içmeye çağırmaya çalıştık. Genç bize “Allah birse gelirim” dedi. Tabi biz şaşırdık ne demek Allah birse
    gelirim. Bozuntuya da vermedik tabii. Fakat şöyle yorum yaptık “ Allah birse derken mutlaka gelirim demek istiyor herhalde çünkü Allahın birliğinde şüphe yok demek benim de geleceğim de şüphe yok” manasını çıkardık. Meğer Allah birse, İnşallah demek oluyormuş.

    Diğer hayret ettiğimiz cümlede şu oldu “Ben seni yaratıyorum.” Allah Allah olur mu yahu ne demek bu söz böyle denir mi birisine. Fakat “yaratmak” kelimesi “sevmek” manasına geliyordu.

    “Ben taptım” cümlesini kullanıyorlardı yer yer. “Tapmak” sözünün “bulmak “manasına geldiğini daha sonra öğrenecektik.

    Ete "it", ite "et" demeleri de bizi bir hayli şaşırtmıştı. Kasapların panosunda yazıyor “İslami usülle kesilmiş it.”

    Elmet Şehrindeki okul müdürümüz Recep Okumuş Bey Çallı'ya geldiğinde kendisini hep Tatarca konuşurken görürdük. Birgün lagere gelmişti. Okul Müdürü Abimiz Ahmet Şahin beye “Beniz sarığım nerde, bana ne zaman bir sarık satın alacaksın. Ne zaman sarık yiyeceğiz” iyice şaşırmıştık meğer bu kelime “koyun” manasında geliyormuş.

    İlk duyduğumuz zamanlar , çok güldüğümüz bir kelime de “mide” manasına gelen bir kelimeydi bu kelimeye Merhum Barış Manço 93 ağustosunda Tataristan’a konser vermeye geldiğinde de aynı şekilde gülmüş işte bu söz: “AŞ KAZANI”

    YEMEK KÜLTÜRÜ, DAMAK ZEVKİ ÇOK FARKLIYDI...

    Yazımın başında “havasıyla suyuyla herşeyi ile bize yabancı diyarlar" demiştim. Evet günlük hayatımızda karşılaştığımız hiç alışık olmadığımız yemeklerdi. Damak zevkimiz çok farklıydı. Yemeklerinde salça, kırmızı biber, sebze kullanmıyorlardı. İlk yıl Meyve olarak muz, mandalin, portakal, şeftali, armut, kavun, karpuz, nar,incir yoktu. Tatlarını unutmuştuk bunların. Fakat çilek ve vişne boldu.Bunların yanı sıra Türkiye'de yetişmeyen yada benim o zamana kadar bilmediğim meyveler vardı. Mileş, karlıgan, bolan. Tatar yemeklerinde üç temel gıda vardır. Et, patates, hamur. Bütün yemekler bu üçü üzerinde dönüyordu. En özel yemekleri Beliş, üçpuçmak, gübediye, pilmen, mantı, kıstıbıy. Et temel gıda maddesi olduğu için ucuz ve de boldu. Türkiyeden 4-5 kat daha ucuzdu o günlerde. Aslında yemeklerin tadına diyecek yoktu ama alışmak zaman aldı. Kuvvei zaikamız yani tad alma duyumuz 18 sene sonra yeni lezzetlerler tadlarla tanışıyordu bu birden mümkün olmayacaktı. İlk yılımda daha Türkiye'ye gitmeden önce anneciğime yaptırmak üzere bir yemek ve tatlılar listesi bile hazırlamıştım. Olsun böylesi daha iyiydi gurbeti garipliği tam manasıyla tatmak yaşamak gerekiyordu. Bu kültüre bu yemeklere alışmak için ayrı bir gayret ve çaba göstermek gerekiyordu. Hatta yenmesi bizim için en güç yiyeckeleri bile yemeye çalışıyor yerkende Allahım bu yemekleri bana sevdir diye de dualar ediyordum. Evet dualarım çoktan kabul oldu. Fakat bu bölümde sizlere o ilk günlerde ilk yıllarda karşılaştığımız yemekle ilgili hatıralardan pasajlar sunmak istiyordum.

    Çallıya ilk geldiğimiz gün ilk sabah kahvaltısında önümüze bir ekmek geldi biraz yuvarlak gibi üzeri sanki kakaolu dıştan bakıldığında ben de iştahla ağzıma aldım fakat çok ekşi bir tadı vardı. İşte o anda içimden “anneciğim herhalde senin yemeklerini çok özleyeceğim” demiştim. Üç dört tür ekmek çıkıyordu. Bunlar; kara ekmek, kara ker¤¤¤ ekmek, akker¤¤¤, ve baton diye adlandırılan ekmek vardı. Ekmeklerin tadı bizim Türk ekmeğine hiç benzemiyordu. Biraz benzeyen şu baton ekmeğiydi. Halk onu da çayın yanında pasta niyetine yiyordu. Türkiye'de ki Ekmekleri çıtır çıtır taze ekmekleri özlüyorduk.

    Su evet su bur da su içme diye bir şey yoktu bu diyarlarda. Çeşmelerdeki su da içilmiyordu. Su yerine çay, meyve suyu içiyorlardı ama su içmiyorlardı. Bizim ise misafirliklere gittiğimizde su içesimiz geliyordu suyunuz var mı diyoruz bekleyin birazdan çay hazır olur diyorlar, hayır susadık su istiyoruz diyoruz, değişik meyve suyu getiriyorlar. Susamak fiili Tatarcada aynen olsa da bir türlü su getirmiyorlardı. Hatta bunun misafire karşı ayıp bir davranış olduğunu düşünüyorlardı. Yediğimiz yemekler etliydi su içince içerde yağların donacağından bahsediyorlardı.

    Velilerde tanışma esnasında hazırlanan masalar bura şartlarına göre oldukça zengin sayılırda. Önce tukamaç (erişteye benzer) gelir masaya sonra beliş yada üçpuçmak, meyve suları. Gelir. Hemen ardından çay içiler ama bu çay bizim cam bardaklardaki gibi değil büyük büyük fincanlarda sunulur. İçine de zerdali kurusu, üzüm ne varsa doldurulur bu hürmet ifadesiymiş. Fakat bize son derece tuhaf geliyordu. Çaya şeker atma yerine tatlı şeyler yiyerek içmeyi tercih ediyorlardı. Yani şeker kullanmıyorlardı çay içerken. Ve özellikle çaya bir miktar süt ilave edip öyle içiyorlardı. Bunlar tabi bizim hiç alışagelmediğimiz şeylerdi. Çay içirme mutlaka kahvaltı niteliğinde oluyordu yemeğin üstüne olsa da, pastalar reçeller, tere yağ, peynir eksik olmuyordu.

    Gelelim et meselesine burada Tatarlar genel itibariyle sığır eti yiyorlardı Ama domuz eti yiyenler de yok değildi tabi. En azından sucuklar genel itibariyle domuzdan yapılıyordu hemen her ailede de bu tür sucuk mevcuttu. Misafirliklere gitmeden önce çocuklar ailelerini bilgilendiriyorlardı. Domuz eti yeseler bile o gün nedip edip bir yerlerden sığır eti almaya çalışıyorlardı. Rus ailelere varıncaya kadar öyle. Ama sucuk mutlaka bulunuyordu çay içerken. Türkiye de biz daha ziyade besemeleli kesilip kesilmediğine dikkat ederiz etin. Ama burada domuz eti mi sığır eti mi meselesi öncelik kazanıyordu. Doğru bir de at eti meselesi var. At eti yeme Tatarlarda yaygın değil her ne kadar halk öyle bilse de Başkurtlarda at eti de kımız da yaygındır. Ama Tatar halkında o kadar değil. İlk defa at etini de 8 mart 95 gürü Üniversite Öğretmenimiz Sayın Elfine Sibgatullina Hanımın evinde yedik. Fakat o bize başta bunu söylemedi. Et bana çok lezzetli gelmişti bunu ifade edin de afiyet olsun daha 8 aylık tay eti deyiverdi.

    İçki şampanya masaların vazgeçilmez içeceğiydi. En önemli misafir geldiğinde masaya içki getirmek kadeh tokuşturmak çok kibar bir adet idi. Reddetmek ise o kadar ayıptı. Gittiğimiz veli ziyaretlerinde yer yer böyle tekliflerle karşılaşıyorduk ama sağlık durumumuzun kötü olduğunu bazan da ailede böyle bir şey görmedik diyerek sıyrılmaya çalışıyorduk.

    Çerez türü ne bir leblebi ne fıstık ne de daha başkaları hiç birisi yoktu. Baklava türü tatlılar da yoktu. Halk zaten ne çok acıyı ne de çok tatlı şeyi seviyordu.

    Lagerdeyken (okul ilk yıl ormandaki tatil köyündeydi) sabah kahvaltılarımız kral sayılırdı. Yumurta, kaşar peyniri, tereyağı boldu. İkindi ve yatısı çayı olmak üzere günde beş öğün yemek yemiş oluyorduk. Çayın yanında sandaviç türü şeyler oluyordu. Yemeklerde ise inek dili olurdu. Arkadaşlar buna bir türlü alışamadılar ama ben o ilk günden beri afiyetle yedim ve yemekteyim de. Kolaya benzer bir içecek vardı o zaman onun adı da Serino idi.

    İkinci yıl bitimi yazın(95) Türkiye'ye gitmeden önce anne yaptıracağım yemeklerin listesini blok notuma yazmışım şimdi sizlere o liseteyi sunuyorum.


    ANNEME YAPTIRACAĞIM YEMEKLERİN LİSTESİ


    1. Hapısa, muhallebi, sütlaç
    2. Omaç, söğürme
    3. Kabak musakkası
    4. İçli köfte
    5. Sarma, dolma
    6. Çiğ köfte
    7. Cacık
    8. Omaç(Merhum Fahriye Ablanınkinden)
    9. Bazlama
    10. Balık kızartması
    11. Kebap
    12. Lehmacun
    13. Paklo
    14. Turşu
    15. Tirşik çorbası
    16. Ekşili çorba
    17. Mercimek çorbası
    18. Yeşil fasülye
    19. Bulgur pilavı
    20. Izgara et
    21. İşkembe paça
    22. Mimbar
    23. Karnıyarık(imam bayıldı)
    24. Peynirli makarna
    25. Künefe tatlısı
    26. Kıvrım tatlısı
    27. Baklava
    28. Omlet
    29. Menemen (Babamdan)
    30. Çemen
     
  2. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    İlk yıllar evet böyleydi bekar arkadaşlar için yemek konusunda şartlar daha ağırdı. Evli olanlar yine hanımlarının elinden yiyebiliyorlardı. Tabi o yıllarda malzeme sıkıntısı da vardı. Millet zahireliğini Türkiye'den getiriyordu. Özellikle ilk yıl çok gariptik. Çünkü ormanda yaşıyorduk ve evli olan abilerimizi iki kişiydi Müdürümüz Ahmet Şahin Bey ve İngilizce Öğretmenimiz Nedim Özüak beydi. Kalan herkes bekardı. Sonraki yıllarda özellikle bekar arkadaşlar Ramazanları iple çeker olmuşlardı. Zira abiler de arkadaşların böyle sıkıntılar çektiğini görüyorlar her gün iftara gurup gurup davet ediyorlar böylece annelerinin yemeği gibi ablalarının yengelerinin yaptığı yemekleri tatlıları yiyorlardı özlemle ve iştahla. Tabi o günkü yengelerimiz de bundan son derece memnun oluyorladı Allah Hepsinden Ebeden Razı Olsun!

    Fakat bu iş hep böyle gitmez di taşıma su ile değirmen bir yere kadar giderdi. Biz artık hicret etmiştik. Buraların havasına suyuna alışmak durumundaydık. Halk ne yiyorsa biz de onu yemeliydik. Sevmeliydik. Onlardan biri olmalıydık. Ayrıcalığımız olmamalıydı. Tabi buna alışmak zaman alacaktı. Biz her nekadar kendi yemeklerimizi özlesek de Tatar yemeklerini de sevmiştik. Belişleri, üçpuçmakları, gübediyeleri, tukmaçları, mantıları, pilmenleri, kıstıbıyları. Bunlara ilaveten ayrı bir tür olarak mantarın hem kendisini hem de turşusunu sevdik. Ayrıca balık yumurtasını sevdim, ve tuzlanmış balıkları ve tuzlanmış kazı sevdim.

    İMKANLAR ÇOK SINIRLI VE KISITLIYDI.

    İlk yılımızda renkli fotoğraf olayı yoktu bu nedenle renkli poz da satılmıyordu. Filmleri Türkiye ye giden gelen biriyle sipariş ediyorduk. Poz bittikten sonra yine Türkiye’ ye gidecek birini bekliyorduk onun aracılığıyla filmi banyo ve tap ettiriyorduk. Gönderdiğimiz bazı pozlar kontrolden geçerken yanabiliyordu. Biz öyle yorumluyorduk o zaman.Hakikatini bilemiyorum. Fotoğraflar siyah beyazdı bu işle amatör uğraşanlar çoktu kendi çekip kendi tab eden. Bu ayrı bir meraktı. Şuan bile (2002) vizeler için renkli fotoğraf kabul etmezler. Mutlaka siyah beyaz olması lazım. O da her siyah beyaz fotoğrafta olmaz onun özel ölçüleri var mutlaka öyle olmak zorundadır. Tabi bu bizim için bir yandan eğlenceli bir şeydi siyah beyaz fotoğraflar nostaljik oluyordu bizim de burada öyle hatıra fotoğraflarımız var zannedersiniz 60 lı 70 yıllarda çekilmişiz.

    Yurt dışıyla mektuplaşma haberleşme çok zayıftı. Herhalde Rusya 70 yıl dünyaya kapalı yaşadığı için bu konuda alt yapı oluşturmamıştı. Türkiye'ye telefon açmak için şehirde bir postane vardı 30. mahallede Globus binasının yanında ikinci kattaki yer. Ayda bir telefon açmaya giderdik. Orda önce şehrini numaranı yazıp veriyorsun memura çıkması için orda oturup bekliyorsun. Bu bazan yarım saat bazan bir iki saat sürebiliyordu. Hatta günlerce gelip yazdırdığı halde bir türlü Türkiyeyle konuşamayan arkadaşlarımız da vardı. Bunlardan birisi Rizeli Mustafa Yazıcı Hocamdı.

    Fotokopi, faks imkanı yoktu. Yani bu makineler satılmıyordu. Hatta Türkiye'den buralara gelirken, bize tenbih etmişlerdi evraklarınızı fotokopi ettirin orda bu imkan yok diye. Bereket versin Abiler küçük bir tane bulmuşlardı.

    Mektuplaşmayı ancak gelip giden birisi aracılığıyla yapabiliyorduk. PTT sağlıklı değildi. Ya kayboluyor ya da çok uzun sürede gidiyordu. En temizi elden göndermekti.

    YAZIN 21 SAAT GÜNDÜZ, KIŞIN 17 SAAT GECE YAŞIYORUZ.

    Bu coğrafyada kışın günler çok kısa geceler çok uzun, yazın ise gündüzler çok uzun geceler kısa. Kışın altı ay kar olmasına karşın yaz ayları bizim bahar ayları gibi geçer ve beş aya yakın yaz yaşanır. Günler uzun olduğu için güneşi çok görür ve bu çiftçinin işine yarar 3 ayda 6 aylık verim alınabilir. Ayrıca bize enteresan gelen bir şey de Oldu. Komşu Cumhuriyet Başkurdistan ile Tataristan arasında bir köprü bulunmakta, ister uçakla ister yay, ister arabayla geç tam iki saat sürüyor evet yanlış duymadınız. Biz de sizler gibi bu olaya hayret etmiştik. Meğer bu iki ülke arasında 40 m.lik bir köprü bulunuyor iki ülke arasındaki saat farkı iki saat olduğu için böyle bir espri yapmışlardı bize. Bu husus enteresan tabi ki. Türkiye ile 1 saat fark var. Burada 8 ise Türkiye’de 7 oluyor. Bu gece gündüz farklılığından dolayı tabi ki namaz ve oruç vakitleri de bunların paralelinde çok acayip bir şekilde uzayıp kısalıyor. Kışın 6-7 saat bir gündüz yaşanıyor saat üçlerde hava kararmış oluyor. Yani kışın 3 te akşam giriyor 4.30 da da yatsı. 11.30 da öğle giriyor 13.00 da öğle vakti çıkıyor. Sabah vakti 8 lerde çıkıyor. Yazın namazları peşpeşe kılınıyor. Kışın öğleye kadar işlerini halletmek zorundasın yoksa namazları yetiştiremiyorsun. Şehirde bir iki mescit var birsine gideyim derken yolda vakit çıkabilir. Yazın ise vakit öylesine genişliyor ki. Akşam saat 11de hava kararmaya başlıyor tam kararamıyor gece saat bir buçuk iki de de hava aydınlanıyor.Yani akşam 11’lerde kılınıyor gece 12 de yatsı aslında yatsının vaktinin girmiyor daha doğrusu yatsının vakti olmuyor bu nedenle gece 12 de akşamla yatsıyı cem etmek de mümkün..12.30 dan sonra da buyurun sabah namazına. Öğlenin vakti 17.30 18.00 lar da çıkıyor. Yazın bir abdestle çok rahat akşam yatsı ve sabahı kılabilirsiniz. Hani takva bir zattan bahsedilir ya! kaç yıl yatsı abdestiyle sabah namazı kılmış. İşte burda herkes böyle takva çünkü yatsının abdestiyle sabahı kılıyorlar... Bununla ilgili bir hatıramı nakletmeden geçemeyeceğiml. Kışın bir köye ziyaret için gittiğimizde misafır olarak Hanife adlı bir ninenin evinde kaldık. Tabi burda namaz kılmak çok derin bir mollalık emaresiydi. Kış olduğu için neylersin biz de namazları kısa zaman aralıkları içinde kılıyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki Nine köy halkına diyor Bize Türkler geldi saat başı namaz kılıyorlar öyle mütedeyyin insanlar diyor. İşte aynı ninenin evine birde günlerin uzun olduğu bir zaman da gittik. O zaman da beynamaz gibi olduk. Kadın bilmem bizim hakkımızda neler düşünmüştür.

    Gelelim oruç meselesine. Şu anda oruçlar kışa denk gelmekte. Sahur sabah 6 ya kadar yapılabiliyor. Öğleyin 3 de de iftar edebiliyorsun.Yani 9 saatlik bir süre. Ne kadar kolay değil mi. Biz hiç Ramazan da olduğumuzu hissedemiyoruz. Ne acıkmaya zaman var ne susamaya. Bu kış aylarında tut tutabildiğin kadar nafile oruç. Hatta aklımdan şöyle bir delilik bile geçiyor , orucu kasten yemek ve 61 gün kefaret tutmak. 2000 yılında günlerin en kısa olduğu dönemi yaşadık. Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım. Yazın günlerin uzun olduğu dönem.21-22 saat oruçsun. Bu 30 sene sonra gerçekleşecek, burda ben Cemil Alacalık Hocamın bu hususla ilgili enfes tespitini yazmadan geçemeyeceğim o şöyle diyor. Bu diyarlarda dine dönüş günlerin en kısa olduğu günlerde başladı. İnsanlar kolaydan zora oruç tutmaya alışacaklar. Allah böylelikle alıştırıyor. Ya en uzun günlerde böyle dine dönüşler olsaydı halka kaldıramaz dökülürdü. Bu Rabbin apaçık bir merhameti dedi. Allah bizi de bu cümleden iltifatlandırıyordu. Evet bu neslin dedelerin o uzun günlerde tarlada çalışa çalışa oruçlarını tutmuşlar bunu yine onların torunları söyledi. Gelecek anılarda buluşmak üzere...

    Maraşıma Maraşlıma en samimi selamlarımı gönderiyor saygılarımı sunuyorum.

    KİTAP OKUMAYA VE TAHSİLE VERİLER ÖNEM

    “Türkiye’de okuma yazma oranı %99” demeye alışmışızdır. Peki ya “okuyan” ve “yazan” oranı kaç acaba? İşte bizi buralarda en çok hayrete sevk eden şey bu insanların ciddi manada okuma aşkına, alışkanlığına sahip olduklarını gözlemlemek oldu. Şu 11 yılda pek çok dost ve arkadaşlar edindim. Evlerine gittğimiz her ailede ilk dikkatimizi çeken şey; rafların cilt cilt irili ufaklı kitaplarla dolu olmasıydı. Şiirler, romanlar, fikir kitapları vs. Bu kitaplar rafları süslemek için değildi onlar bu kitapları evet yutmuşlardı, bizde küçük dilimizi yuttuk. Moskova’da metroda giden insanların ellerinde kitap okuduklarını görünce bende utanıp ve de örnek alarak otobüste trende yanıma kitap almayı ihmal etmemeye başladım. Oysa küçükken bana söylenen sözler hala kulağımda yankılanır: “Çok okuma, derine dalma, rahmetli babannemin: okuyup allamei cihan olucun elleham!” Okumaya karşı soğutulmuşluk vardı.

    Liselerde 10. 11. sınıflarda özellikle edebiyat dersi müfredatlarında kalın kalın klasik romanlarını, şiir kitaplarını okutma var onlara analiz ve bunlardan imtihan oluyorlar. 400-500 sayfa kalın kalın kitapları çocuklar okuyor inceden inceye imtihan veriyorlar.

    Şehirde halk okuyor . Köylerde insanlar okuyorlar hem de nasıl kütüphanesiz bir tek köy gösterilemez. Mesela benim ziyaret ettiğim Balık Bistesi İlçesine Bağlı KiçiEşnek köyünde 150 hane var. 5000 tane kitap mevcut. Özellikle kışın köyde tarla işleri olmadığı için insanlar pek çok kitap okuyorlar. Ne köylerde ne şehirlerde “Kahve” göremezsiniz. Çiftçi okuyor, nineler okuyor, biz de oraya Türkçe’den çevrilmiş bazı kitaplar götürmüştük de nineler tarafından kapış kapış olmuştu. Nineler deyince eşimin(eşim Tatar) babaannesi rahmetli Sadenur Nine ömrünün son iki yılını yatakta geçirdi. Bu nine ha bire kitap okuyordu, günde 150- 200 sayfa evet benden hep yeni kitaplar isterdi işte en son verdiğim kitabı da bitiremeden hakkın rahmetine kavuştu. Köylerde her eve gazete girer. Köyde türlü dergi ve gazetelere abone olmuş ve bunları özenle arşivlemiş. Bunları bana eşim gösterdi. İşte bizim nine bunlardan sadece biri. Altım yetmiş yaşındaki nineler ellerinde gazete görürseniz şaşırmayın. Evet elinde kalın mercek bir cam bunu gazetenin üzerinde gezdire gezdire okuyordu nine bunlara şahit olduk. Aynı şekilde tanıdığım bir teyze anlatıyordu: Annesi 80 yaşına kadar kitaplar dergiler, gazeteler okumuş, sekseninden sonra gözleri görmez olunca çocuklarına okutmuş dinlemiş. Buna son bir misalde şunu vermek istiyorum. 60 yaşından sonra elifba, Kuran öğrenme kurslarına devam eden azimle o yaşlarından sonra bunları öğrenen insanlar gördüm ve dona kaldım. İşte böylesine güçlü bir okuma öğrenme arzusu vardı bu insanlarda.

    Çocuk Bahçesi veya kreş. İşte ilkokul öncesi eğitim. Öyle sistemli öyle gelişmiş ki aklınız durur. Çocuk iki buçuk üç yaşından itibaren bu okullarda eğitim alıyorlar. Bununla ilgili kadro, eğitim araç gereçleri ders kitapları metod kitapları yeterince mevcut. Eşim böyle bir kreşte piyano öğretmeni olarak görev yapmakta. Çocuklara milli terbiye örf adetler, kendi müzikleri, şarkıları buralarda öğretiliyor. Özel bayramlarda bu çocuklar skeçler, oyunlar hazırlıyorlar. Bu yaşlarda türlü kabiliyetleri çocukların keşfediliyor ve o yönde çocuklar yetiştiriliyorlar. Burada çocuklar ilkokula okuma yazmayı öğrenmiş olarak başlıyorlar. Buralarda, çocukların el becerileri, resim, sanat, kendine güven gibi karakter, saygı gibi duyguları inkişaf ediyor Bu kreşler arasında her türlü oyun, skeç, şarkı yarışmaları düzenlenir. Milli eğitim bakanlığınca büyük kültür merkezlerinde yapılır bunlan. Bütün şehir ülke genelinde. Bu nedenle çocuklarda her türlü kabiliyet var. Evlerine gittğimizde kimi piyano, kimi gitar çalar, kimi çok harika resimler yapar, el sanatları sergiler, sahnede çok rahatlar, çünkü bunlar hep küçük yaşta verilmekte.

    İşte terbiyeye nerden başlıyorlar biz bu konuda çok geç kalıyoruz. Bizim öğrenmemiz almamız gereken üzerinde araştırma yapmamız gereken bir şey.

    Üniversiteden mezun olma oranı %95 lerin üstünde seyrediyor. İnsanlar bir iş sahibi olmak gayesiyle üniversite bitirmiyorlar. Hayatı okumak için üniversite okuyorlar.

    Okuyan ve yazan oranı demiştik. Birazda yazanlardan bahsedelim. Ülkede böylesine okuyun insan olunca onlara kitap yetiştirmeye çalışan insanlar da var elbette. Onlar öylesine çok ki. Bir insanın kitap çıkarması adeta sıradan bir hadise. İlmi çalışmalar gerek, dil gerek edebiyat alanında pek çok şair ve yazar yetiştirmiştir. Özel edebiyat gecleri, şiir hikaye şenlikleri vs. Üniversite öğretmenleri mutlaka kariyer yapar ve alanında kitap yazmakla meşgul olur. Millet vekilleri yine öyle. Mesela bunlardan Tufan Minnullin, Robert Minnullin, Razil Valiyev’ sayabiliriz. şiir makale, deneme yazıları vb.

    Geçenlerde Tatar Halkı’nın güzide ve çilekeş yazarı rahmetli Ayaz Gılajev’in evine gitmiştik. Eşi Nekıye Hanım Teyze sağolsun bizi davet etmişti. Orda geçen konuşmadan küçük bir şey nakletmek istiyorum. Ayaz Bey 13 Mart 2002 de vefat etti. Vefatından 5 yıl önce zannedersem Türkiye seyahatleri olmuş orda gördüğü izlenimlerden birini şöyle nakletti. “Ben Türkiye Halkının bizim Tatarlar seviyesinde okumaya, ilme önem vermediğini gördüm. İnsanlar daha çok, ticaretle meşguller.” Evet doğru görmüşsünüz diye teyit ettim. Devam etti “ Tatar Halkı Türkiler arasında ilme irfana, çok önem vermişler halk köyden de olsa çocuklarına hep üniversiteyi bitirtmeyi hedeflemişler. Kazakistan’lara Tacikistanlara gidip medreseler açmışlar ilim irfan götürmüşler Tatar hep okumuş, camisini medresesini gittiği yere inşaa etmiş.” Nekıye Teyze çok doğru bir hakikati tekrar ediyordu. Ve benim çok ilgimi çeken ve de duygulandıran şu duayı yemek masasının başında yaptı. “Allahım diyorum Tatar Halkımın Edebiyatçı, Yazar, ve alimlerinin sayısını,kalitesini artır derecelerini yükselt diyorum dedi ve oracıkta ellerini açıp gözleri dolu dolu böyle dua etti. Ben hem tatar halkı için Hemde Türkiye halkım için bu duaya amin dedim. İlk defa böyle bir dua dinliyordum.


    PEKİ,OKUMA VE TAHSİL NE KAZANDIRMIŞ?

    Okuyan insandan zarar gelmez, ne gelirse insanın ve milletlerin başına cehaletlerinden gelir. Yine Mevlana’nın ifadesiyle “Cahil insan kendinin bile düşmanıdır başkasına dost olabilir mi? Evet böyle okumayla tahsille yoğrulan millet, insanın terakkisine mani olan, ön yargı, şartlanma,bağnazlık, yobazlık, taassup ve yanlış bakış açısından uzak, son derece tevazü sahibi herkesi kendi konumunda görme, tam manasında bir tolerans ahlakı kazanmışlar. Bunlara aşağıda misaller verelim.

    Ben o yıllarda hem okuyor hem de Türk Lisesinde eğitmenlik yapıyordum. Çocukları Okula imtihanla alıyorduk. İmtihan günü çocuklarının ellerinden tutup getiren bir çok insan okulun bahçesinde bekliyorlardı. Biz bu insanlara sorular sorduk neden bu okulu tercih ettiniz? Diğer okullardan bu okulun farkı ne neler duydunuz türünden sorular? Evet Rus bir annenin verdiği cevap bizi etkilemişti. “Ben her hafta kiliseme giderim, o günümü ihmal etmem. Ama bugün kiliseye gitemedim çocuğumu bu imtihana getirdim. Burayı tercih etmemin sebebi ise komşu çocuklarımın etkisidir. Onlar burda okuyorlar ben onların okumadan önceki hallerini ve buraya girdikten sonraki durumlarını kıyaslıyorum ve gerçek bir terbiyeyi görüyorum.” Ama burda Türk Kültür anlayışına göre terbiye alacak?” olsun o benim için önemli değil yeterki sizler gibi olsun.” Evet şartlanmaşılığa bir çarpıcı misal daha. Yolda giden Rus çocuklarının üzerinde kıpkırmızı ay ve yıldızlı Türk Bayrağı tşörtünü görünce gözlerim dolmuştu, bir kaç defa şahit oldum buna. Bakın körün körüne bir düşmanlık yok ne kendilerinde ne görenlerde ne de ailelerinde. Acaba bir Türk Çocuğunun üzerinde biz böyle Rus Bayrağı görseydik ne yapardık. Bakın görüyor musnuz farkı.vet yine o yıllarda okulda velilere iftar yemeği vermiştik. Oraya gelen Rus bir velimiz başını kapatıp gelmişti. Sebebi ise müslümanın bu özel gününe hürmetiydi. Kendisi öyle ifade ediyordu.

    Evet bu ülkede Müslüman ve Hıristiyan nüfus oranı hemen hemen yarı yarıya.Ve yüzden fazla farklı millet yaşıyor. Şehirlerde Camiler ve kiliseler mevcut. Ve bu iki dinin temsilcileri arasında büyük bir tolerans var. Gerek Moskova daki Bütün Rusyanın müftüsüyle bütün Rusyanın Hristiyan liderleri aynı masaya oturup samimi biir sohbet havası içinde meseleleri, problemleri görüşoyor hal etme yoluna giriyorlar. Aynı şekilde Cumhur Başkanı Valdemir Putin iki din lideriyle aynı konumda görüşüyor problemlere hal çareler üretiyorlar. Hatta o yıllarda Yeltsin’le Rusya müftüsünün bir fotoğrafını görmüş ordaki manzaraya hayret etmiştim. Yeltsin Rusya müftüsüyle tokalaşıyor ve hürmetten öylesine eğilmişki nerdeyse müftünün elini öpecek. Bu Kazan’da ve diğer şehirler de de böyle. Bunun yadırganacak hiçbir tarafı yok. Ama biz bunu hecelemeye çalışmaya çalışıyoruz bugün. Gelelim halk arasındaki münasebetlere. Bir fabrikada Hıristiyan ve Müslüman vatandaşlar yanyana çalışırlar. Burda insanın dini ve milli kimliğine bakılmaz, insani kimliğine dikkat edilir. İşte bunula ilgili bir yardımlaşma örneği: Bir velimiz anlatıyor ben de hayretle dinliyorum: “Biz bir işyerinde, devlet dairesinde Tatar Rus birlikte çalışıyoruz. Rus Halkının Paskalya Bayramında biz nöbete kalırız, Ramazan ve Kurban Bayramında onlar nöbete bizim yerimize kalırlar. Evet böylesine bir anlaşma ve dayanışma var. Ah diyorum ah! Bu “ah” larımı Necip Fazıl rahmetli ne güzel dile getirmiş:
    “Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

    Gelemi tevazuya, insanoğlu insanda bulunması gereken en temel haslete... Evet bu güzel özelliği halkın en üst kademelerdene alında en alt kademelere kadar müşahede etmek mümkün. Belki onlardaki bu denlü tevazü bizi yanılgıya sevketmişti.
    “İNSANLAR ARASINDA BİR İNSAN OL...”
    İşte bu söz tam anlamıyla buralarda yaşanıyordu;Üniversitede okurken, Rektör ve Dekanımızla, doçent, profesör hocalarımızla çok rahat görüşüyor konuşuyorduk. Öğrenciyle aralarına bir perde koymuyorlardı. Aşılmaz duvarlar arkasında değillerdi. Aynı şekilde bir Milli Eğitim Müdürü, Kaymakam, Vali, Başbakan, Cumhurbaşkanı... Bu özellikler herkeste mevcuttu. Yine üniversite kesiminde büyük akademisyenler, edebiyatçılar, dilciler, yazarlar, şarkıcılar, hepsinin kapısı sıradan insanlara açıktı. Aşağıda buna çarpıcı bir misal vermek istiyorum.

    Rusya’yada sonbahar ve ilk baharda “Subbotnik” adlı bir temizlik günü geleneği var. “Subbota” kelimesi Rusça’da Cumartesi anlamına gelmektedir. Ve bu Cumartesi günü yapılmaktadır. ilkbahara girerken karların erimesinden sonra ort İşte o gün bütün Rusya’da temizlik günü. Bütün şehir çalıdan, çöpten, yapraktan temizlenir. Bahçe toprakları havalandırılır. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Vali, Kaymakam, Milli Eğitim Müdürleri, okul müdürleri, öğretmenler, öğrenciler, hademeler, fabrika amirleri, işçileri, apartman sakinleri, herkes ama herkes beraberlik şuuru ve coşkusu içinde aynı gün bu temizlik bayramına başlıyor.

    İlk defa Lenin eline süpürge, kürek alarak Kızılmeydanı bütün devlet yöneticileriyle temizlemeye başlamış ve böylece geleneksellşmiş. İnsanlar bunu bir bayram havası içinde kabül ediyorlar, ve yılın bu gününü iple çekiyorlar. “Herkes kapısının önünü temiz tutsa hertaraf temiz olur” sözümüzü bunlar hayata taşımışlar. Bu geleneksel “Subbotnik” şenliği Leninin vefatına kadar mayıs ayında yapılırken, Lenin’den sonra, O’nun doğum günü olan 22 nisanda yapılmaya başlanmış, fakat Sovyetler Rejimi yıkılınca Lenin’in itibarı düşmüş ve 20 nisana almışlar bugünü. Fakat temizliğe tepki olmamış.

    İşte üniversitede öğretmenlik yaparken, lisede öğretmenken bütün çalışanlar işçi elbiselerini giyip çıkıyorduk. Bu bize ağır geliyordu zira aynı ruhta yetişmemiştik. Bizde de böyle ahlak olsaydı bu tam bir toplu hareket, toplum şuuru...

    Diğer bir can alıcı noktada şu. İnsanların bulundukları makam ve mevki özel hobilerini yapmaya mani olmamış.

    Bizim üniversitede profesor hocamız Elfine Hanım eşofmanla kayak yapmaya giderken bizim bir arkadaşımız görmüş ve “Aman hocam sizi arkadaşlar böyle görürlerse saygınlğınızı yitirirsiniz” demiş ve kendisi bizlere görünmemek için gizli gizli kayak yapmaya gitmiş. Bunu bize kendisi anlatmıştı. Ve bir profesor olarak kayak yarışmasına katılıyordu. Başka bir alan olan ralli yarışına da en meşhur şarkıcılarlar Salavat Fethettinov ve Başbakan Rüstem Minnihanov ‘lar katılıyor özel becerilerini buralarda sergiliyorlardı. Mesela bir keresinde Salavat birinci oldu ve aldığı maddi ödülü bir hayır kurumuna bağışladı.

    Kazan’da buz hokeyinde Tataristan’ı temsil eden Rusya takımındaki Akbars adlı takım var. İşte Bu Akbars’ın oyun sahasında başbakan, milletvekilleri haftanın Salı günü özel buz hokeyi maçları yapıyorlar kendi aralarında.

    Yöneticiler halkla içi içe demiştim. Tatarlarlara özleşmiş bir husus var. O da camii. Dünayanın neresine giderseniz yabancı diyarlara, orda camii görürseniz tereddütsüz Tatarların yaptığını görürsünüz. Mesela Japonya’daki ilk caminin sahibi oraya yerleşen Tatarlar olmuştur bu onların geleneksel özelliğidir cami ve medrese. Bunu da yeri geldiği için yazmak istedim. Küçük bir köydeki Cami açılışına başbakan, Cumhurbaşkanı gider camiyi açar. Zaten bugün Kazan Cumhurbaşkanlığı köşkü olan Kremlin Sarayın’a ülkenin en büyük en görkemli “Kulşerif Camisi” yapıldı. İnşaası bir Türk inşaat firması tarafından yapıldı. Aynı Kremlin Sarayında kilise de mevcut. Ne kiliseye ne de camiye karşı rahatsızlık, hürmetsizlik sözkonusu değil.

    SES VE TİYATRO SANATÇILARI

    Şarkıcılardan başlamak istiyorum. Şarkıcılar da halkla iç içe. Konser için turnelere çıkarlar. Şehirlere hatta küçük küçük köylere kadar giderler ve coşkuyla karşılanırlar halkın gönlünü alır ve gönüllerinde taht kurarlar.. Ben bunlardan birisi olan Tatar Dünyasının “Sanat Güneşi” olarak kabül edilen 70 yaşındaki klasik müzik sanatçısı İlham Şakirov’u biliyorum. 50 bin nüfuslu şehir olan Alaboğa’daki üniversiteye konser vermeye geldiğinde tanışma talihlilğine erişmitşim. Öyle candan ve samimiydi. Üniversitedeki konserden sonra yine Alaboğa’la bağlı Eskiyuraş adlı köye gittiler ben hayretimi gizleyemedim.

    Tiyatro: Bizde halkla tiyatro arasında kopukluk vardı, soğukdur halkımız tiyatroya. Oysa Tatar Halkı tiyatroyla adeta bütünleşmiştir. Toplumumun her kesimi, dedsi ninesi, aileler, çocuklar, üniversiteliler, şair ve yazarlar, politikacılar, şarkıcılar hepsi. Ben avam halk tabirini kullanmaktan kaçındım zira halk “avam” değil. Halkın her kesimiyle böylesine rağbet göremesi; tiyatronun eğitici, milli ve manevi değerlere sadık, halkın kendi benliğini yansıtıyor olmasından dolayıdır. Bizler de arakadaşlar olarak bu güzel fırsattan yararlanıyor, tiyatroya gitmeyi ihmal etmiyoruz, her gidişimizde salonun tıklım tıklım dolu olması bizi oldukça etkiliyor.

    Tatar Tiyatrosu Rus Tiyatrosunun etkisiyle gelişmiştir. Ve bu gün bu konu da bizden oldukça ileriler.
    Bu tiyatro konusuyla ilgili 98 yılının nisan ayında yaşadığım bir anıyı yazmak istiyorum: Türkiye’den Ankara Devlet Tiyatrosu geldiği haberini duymuştuk. O zaman fakiri çağırmışlardı, sahneye konacak eserin Tatarcaya tercüme edilmesi ve seyircilerin kulağına taktıkları kulaklıklara okumam için. Tabi ilk defa böyle bir şey oluyordu. Büyük reklam yapıldı. Tatar Halkı da Türkiye’den gelen böyle bir tiyatro gösterisini kaçırmak istemiyordu. Ben eseri okudum. Eserin adı “Kuzguncuktan Fazilet” konusu 1960’lı yıllarda vergi kaçakçılığıyla köşeyi dönen birisi veya birileri hakkındaydı; yanlış hatırlamıyorsam. Komedi türüydü. Tiyatroya dedeler nineler, her kesim akın ettiler. Onlar seyrettiler belki güldüler eğlendiler oyuncular çok kaliteliydi. Ama Tatar Halkı Türk örf adetlerinden bir kesit arzulamıştı, yakından kardeş halkın kendileriyle olan bağlarını görmek istemişlerdi. Ama halk aradığını bulmadı. Bu durum hatta Tatar basınına da yansımıştı o günlede. Daha sonraki yıllarda Boyacı dlı bir Türk eseri Tatarcaya tercüme edildi ve Tatar oyuncuları tarafından sahneye kondu.Yine komediydi. Fakat halk tarafından rağbet görmedi.

    Halk kendinden, özünden, benliğinden şeyler görmek istiyordu. Bunu göremeyince maalesef hayal kırıklığına uğramış oldular.

    Yazımı şu şekilde bağlamak istiyorum: 11 yıllık yurtdışı hayatımda, yaşadığım ülke ve ülke halkının güzelliklerini görmeye çalıştım hep. Güllerini koklamaya etrafa güzel kokular saçmaya çalıştım, dikenlerini kalbime saplayıp ahu zar etmekten kaçındım.Ve her milletin artı ve eksi tarafları vardır. Milletler birbirlerini artılarını görüp, kendi güzelliklerini artırabileceklerine ve böylelikle eksikliklerini giderilebileceğine inandım. Gelin! Milletlerin ülkelerin güzelliklerini güllerini anlatalım birbirimize Alıcılarımızı ve vericilerimizi her zaman açık tutalım, zenginleşelim ve zenginleştirelim tüm dünyayı. Ve her zaman milletlerin güzel yönlerinden bahsedelim ve kendimize güzel dersler çıkaralım.
     
  3. calmdown

    calmdown Yeni Üye

    tataristanlı bir bayanla evlilik konusunda düşüncelerini paylaşabilirmisin kardeş... ev içi yaşam tarzı, örf, adet, vb...
     

Bu Sayfayı Paylaş