Tarihten kalan kent: Midyat

'Midyat Tanıtımı' forumunda Dine tarafından 15 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Tarihten kalan kent: Midyat konusu
    [​IMG]



    Tarihten kalan Kent Midyat (1)


    Tarihi ve kültürüyle cezbeden KENT

    Buranın toprakları büyülü; havası ise tarih, aşk, acı, yaratım ve yaşama dair akla gelebilecek her tür esintiyi yüzlere çarpıyor gibi. Ayağınızı bastığınız anda köksüzlük duygularınızı silip atıyor. Buralarda kendinize kök buluyorsunuz, geçmiş hikayeleriniz oluyor bir anda. Bir Süryani'nin, Ermeni'nin ya da bir Kürt'ün... Olmadı, bir Mehellimi'nin hayatında size ait öykülerle karşılaşıyorsunuz. Midyat'ın göbeğinde beslenen öykülerinizin çağrısının dayanılmaz ağırlığını duyuyorsunuz.

    Kendine has sarı sarı taşlarına vuran güneş, yüzünüze derin bir eskilik katıyor. Herşey ve siz tarihin uzak köşelerinden çıkıp gelen fotoğraflara dönüyorsunuz. Zamanın derinliğini kadrajnda taşıyan eski fotoğraflara dönüyorsunuz. Burası geçmiş ile bugün arasındaki gizemli buluşmalara has bir haz veriyor. Bu nedenlerle sanki daha sahici oluyorsunuz. Sahici insanlara has bir huzuru sırtlıyorsunuz. Adını aldığı mağaraların arasına gizlenmiş hayatların tozlarını alıyorsunuz.

    Midyat ya da tarihi adıyla Matiate, tarihi ve kültürleri sakladığı yüzüyle cazibesine çekiyor herkesi.

    Biz de bu cazibeye kapılıp yüz sürüyoruz kapısına...

    Tarihin cennetlik bahşettiği Mezopotamya'nın yüksekçe düzlüğüne kurulu kent, daha ilk anda şaşırtıyor. Hakkındaki efsaneleri ne çok hakkettiğini düşündürtüyor. Midyat taşı da denilen katore taşları ile örülü duvarlara vurarak yansıyan güneşle adeta yaldızlanıyor kent. Geniş duvarların ortasındaki köşk tarzı evler binbir gece masallarından çıkmış gibi yükseliyor. Geniş avluları ve kısa merdivenleri ile çıkılan evlerin, tarihi simgeleri cesurca taşımasına anlam veremiyorsunuz. Aklınıza ilk önce 'Bu kentin hepsi mi tarihten kaldı' sorusu geliyor. Sonra da içindekilere tarihin gizlediği insanlarmış gibi baktığınızı fark ediyorsunuz...


    Heyecan duyuyorsunuz... Bir kent heyecan verir mi demeyin, farklı dinlerin ve dillerin birbirlerini kucakladığı Midyat hakikaten heyecan veriyor... İnanmayan denesin!

    Sümer, Asur, Urartulardan Kürt, Süryani, Mehellimilere...

    Sarımtırak duvarlarında kartpostalı andıran kentin tarihini yazılı belgeler MÖ 1000'li yıllara kadar götürüyor. Daha eski olması muhtemel bu yerleşim yeri adını ise tarihin bir zamanında Zerdüştilerin ateşgah olarak da kullandığı mağaralardan alıyor. Volkanik dağların arasındaki bu yerleşim yerine mağaralar kenti anlamına gelen Matiate adı veriliyor. Matiate adına MÖ 9. yüzyıla ait Asur tabletlerinde de rastlanıyor.

    Mağaralar kenti Hasankeyf'e benzerliği dikkat çeken kent, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Sümerlerin, Asurların, Urartuların, Makedonların, Perslerin ve Romalıların ve daha sonra da İslam'ın izlerini taşıyan günümüz Midyatı'na bir sentez kent demek emin olun abartılı olmaz.

    Zira Midyat kelimesine Süryanice, Farsça ve Arapça karışımı bir anlam yükleyecek olursanız 'Ayna' anlamına da geliyor. İçinde barındırdığı çok renkli yapıyı yansıtıyor

    İşte şimdi bu kültürler çeşnisinde Kürtlere, Süryanilere, Keldanilere, Mehellimilere ve Yezidilere yurt olan Midyat'ın her dokusu insan uygarlığının ulaşabileceği en yüksek buluşmayı temsil etmenin gururunu taşıyor.

    Dillerin ve dinlerin kardeşliği

    Tarihi dokusuna şaşırarak dolaştığınız kentte dillerin ve dinlerin buluşmasına hayranlık duymadan da edemiyorsunuz. Bir yandan çan sesi, diğer yandan ezan sesi ibadete çağırırken Midyatlıları, kimi Kürtçe, kimi Süryanice, kimi ise Mehellimice sesleniyor... Türkçe kullanılsa da ortak dili ağırlıkta Kürtçe oluşturuyor. Diller birbirine bakıyor. Süryanice soruya bazen Kürtçe, bazen Arapça yanıt geliyor. Tersi de oluyor... Dillerin kavga ettiği ve egemenlik kurduğu Türkiye'de çok dilli yaşamayı öğrenen bu kent hayranlığı hakkediyor.

    Tarihi Midyat, modern Estel

    Bu güzel kenti sadece Midyat olarak biliyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü Midyat kenti günümüzde Estel ve Midyat diye ayrılan iki yerleşim alanından oluşuyor. Süryanice'de Fidanlık anlamına gelen Estel, Midyat'tan farklı olarak modern kentleşmenin izlerini taşıyor. Tarihi dokusuna sadık kalan Midyat ile modern kentin izlerini taşıyan Estel, içerisindeki nüfus yoğunluğu ile de kısmi farklar barındırıyor...

    Midyat kısmının ağırlıklı nüfusunu daha çok gayrimüslimler ve Kürtler oluştururken, Estel bölümünün ağırlıklı müdavimleri Araplardan, Mehellimilerden oluşuyor. Estel'in tarihi dokusunun bozularak günümüzün herhangi bir küçük yerleşim yerine dönmesi biraz hüzünlendiriyor doğrusu...

    Estelcilik ve Midyatçılık ayrımının tarihsel arka planını araştıranların karşısına 1516-26 Osmanlı belgeleri çıkıyor. Karşılıklı iki tepeye kurulan kentlerden Estel o dönemde 60 haneli Müslüman Mehellemi cemaatinin olarak tanımlanırken, Midyat ise Süryani Ortodoks cemaatinin olarak geçiyor. O günden bugüne Estel'e göç eden Kürt ve Arap aileler Estelcilik içinde eriyor. Midyat'a gelen Müslüman da olsa kendilerini Midyatlı görüp karşı tarafı Estelci görüyor. Bu kadar barışık bir kentin kırılma noktası da bu iki isimde gizleniyor.

    Görkemli yapılar bir arada

    Bu tarihi kentin en görkemli yapılarını inanç merkezleri oluşturuyor. Mimari yapısındaki büyüleyiciliğe kapılmadan kenti dolaşana pek rastlanmıyor...

    Kent önemli dini ve tarihi yapılara ev sahipliği yapıyor... Süryani dilinde 'Yoldath Aloha', Arapça'da 'El Hadra' (Bakire) olan Meryem Ana Kilisesi, Mor Gabriel Manastırı (Deyrul Umur), Cevatpaşa Camii, Merkez Ulu Camii, Hah Harabeleri, Mor Loozor Manastırı, Mor Serkis ve Bakos Manastırı, Mor Dimet Kilisesi, Merkez H. A. Rahman Cami, Mor Estafanos Kilisesi, Mor Habil, Mor Abrohom Manastırı...
     
  2. Dine

    Dine Özel Üye


    [​IMG]



    Bir yüzünde hep acı saklı


    Midyat gezimiz kenti dolaşarak başlıyor. Şehrin tüm yapısı tarihi olmasa da Midyat'a özgü kataro taşı ile yapılan ve Mezopotamya figürleri ile süslenen yapılar, tüm kentin tarih öncesine ait olduğu hissiyatını uyandırıyor.


    Evlerin avlusunda bulunan derin bîrler (su kuyuları) ise dikkatlerden kaçmıyor. Nerede ise her evde temiz su kuyuları bulunuyor...


    Kentteki kilise ve cami yoğunluğu dikkat çekiyor. Az ileride duran bir Ermeni Kilisesi'ni dolaşmak istiyoruz... Ne yazık ki, kapalı. Çünkü bir zamanlar yaşadıkları kenti Ermeniler terk edeli epey zaman oluyor. Buradaki Ermenilere ne olduğunu bilen bir mahcubiyetle kilisenin kapalı kapısından dönüyoruz...


    Aklımız 1915 olaylarında kalıyor. Bu kentte 1915'in can yakan bakışları dolaşıyor. Ermenilerin 'Büyük Felaket' dedikleri o günlere, yaşananlardan Ermeniler kadar nasiplerini alan Süryaniler 'Seyfo' yani 'Kılıç zamanı' diyor. Gayrimüslimlerin gözlerindeki Seyfo zamanından kalma korku ve birazcık da ürkeklik dikkatten kaçmıyor...


    Az sonra kızlı erkekli bir grup çocuk etrafımızı sarıyor. Seriye takılmış gibi konuşuyorlar: 'Abla sizi kiliselere, Sıla'nın evine, Bir Bulut Olsam'ın evine götürelim mi?' Arada bize şehrin tarihinden bahsediyorlar. Ama maalesef bilgilerine bizden alıcı bulamıyorlar...


    Davetsiz konuklar


    Hafif yokuşlu dar sokakları dolaşırken kendimizi büyük kapılı bir evin önünde buluyoruz. Destursuz daldığımız iki katlı evin girişinde önce bir su kuyusuna, sonra da ev yapımı Midyat şaraplarına rastlıyoruz. Evin üst katındaki ev sahipleri şaşkın bakışlarla bize bakıyorlar... Sonra şaşkınlıklarını bir kenara bırakıp davetsiz konuklarına bir Midyat evini göstermenin telaşı ile davet ediyorlar.


    Evin kimi yerleri eski, kimi yerleri ise yeni yapılmış... Geniş avlulu ev bir konak gibi... Süslü trabzanlarla çevrili merdivenleri çıkıp damından Midyat'ı izliyoruz. Muhteşem görünüyor. Çanlar, konaklar, kıvrımlı yapılar Midyat taşına bürünmüş... Tüm kent tek elden çıkmış gibi geliyor...


    Evren'in konuştuğu yerde


    Hemen yanıbaşımızda yükselen bir yapı ise muhteşem bir konak gibi. Oraya gidiyoruz. Bu tarihi yapı şimdi bir konukevi olarak kullanılsa da tüm Türkiye burayı 'Sıla'nın evi' olarak tanıyor.


    Alt katta tertemiz bir su kuyusu ve genişçe bir mutfak uzanıyor. Karşı tarafta ahşap damlı bir yapı daha uzanıyor. Merdivenleri ve katları önce bir çırpıda çıkıyoruz... Sonra inceleye inceleye iniyoruz...


    En üst katta demir trabzanlarla süslenen küçük balkona çıkıyoruz. Balkonun dışa bakan yüzünde dikkat çeken figürleri izliyoruz. Ordan da Midyat'a bakıyoruz...



    Rehberimiz '1980 Askeri Darbesi'nden sonra cumhurbaşkanı olan Kenan Evren burada halka hitap etti' diyor. Bu bilgi bir anda balkona başka bir nazarla bakmamıza yol açıyor. 'Burada kaç kişiye bu darbe generali hitap etti acaba?' diye düşünüyorum...


    Az ilerde kentin dışına doğru görülen geniş yapıya gözüm takılıyor. Oraya Topçular Kilisesi deniyormuş. Asıl adı Mor Hobil olan kiliseye bir vakitler ordunun topçuları yerleştirilince adı halk arasında Topçular Kilisesi olarak kalıyor.


    Konukevinin bir alt katına inerken balkon kısmında gözcü kulesini ve mevziyi hatırlatan kapalı bir mekan dikkat çekiyor. Buranın çok eskiden savaş için kullanıldığı söyleniyor bize. Bu muhteşem konağın bir yüzünde saklı olan savaş hikayesi şaşırtıyor. Yaşam ve savaş madalyonun iki vazgeçilmez yüzü gibi duruyor konakta...


    Katları dolaşmayı bitirdiğimizde, 'Burada ancak bir aşiret reisi yaşamıştır' diyoruz ve yanılmıyoruz. Kentte hâlâ varlığını sürdüren ağa-aşiret düzenine has çizgilere pek çok yerde rastlıyoruz...


    Topçular Kilisesi'nde 'adanmış' bir hayat


    [​IMG]


    Topçular ya da namı diğer Mor Hobil-Mor Abrohom Manastırı'ndan içeriye girdiğimizde güneşin altında dantel işleyen bir kadın yüzünü kapatarak kaçıyor. Az ilerde ise siyahlar giyinmiş bir başka kadın ise arkasını dönüyor. Bunların manastırın rahibeleri olduğunu anlıyoruz. Onları daha çok utandırmadan tarihi yapının kilise kısmına geçiyoruz.


    Orada dikkatimizi Arap yazısına benzer yazılar çekiyor. Yazıların Aramice olduğunu öğreniyoruz. Farklı farklı yazılan yazılar dikkatimizi çekince kilisedeki bir genç 'Aynı yazının 7 farklı çeşidi var' diyerek şaşkınlığımızı gideriyor.


    Metropolitlerin resim ve mezarlıklarını da gösteriyor. Metropolitlerin mahşer günü İsa'yı ayakta karşılamak için dik ya da oturulmuş şekilde defnedildiklerini anlatıyor.


    Kiliseden çıkarken manastır bahçesinde ufak tefek işlerle uğraşan rahibe kadınlar aklıma takılıyor. Yaşlıca ama dingin yüzlü bir tanesinin yanına oturuyoruz. Yanımdaki arkadaşım resim çekmeye kalkınca Kürtçe istemediğini anlatıyor. 'İnancımıza göre bizim resim çektirmemiz günah' deyince, fotoğraflarını çekmekten vazgeçiyoruz.


    Ama o dingin yüzün hikayesini de merak ediyoruz. Adının Feride olduğunu söyleyen Süryani rahibe, birkaç yıldır manastırdan çıkmadığını anlatıyor. Çok konuşmaktan hoşlanmıyor. Ama sorularımıza da yanıt veriyor.


    Türkçe sorularıma ısrarla Kürtçe yanıt vermesi üzerine 'Niçin' diyorum. 'Dilimiz babamızdır, atamızdır. Dilimizi unutursak atamızı babamızı unutmuş oluruz' diyor. Niçin fotoğraf çektirmediğini sorduğum anda ise bize geniş demir kapıyı gösteriyor: 'Şu kapıdan girdiğimiz andan itibaren dünyevi her şeye sırtımızı döneriz. Kalıcı olan öbür dünyaya hazırlanırız. Biz buraya ömrümüzü tamamlamaya geldik. Kendimizi bu dünya için ölü sayıyoruz.'


    Anlatımından ve bakışlarındaki dinginlikten Feride'nin öyküsünün 'adanmış' olduğunu anlıyoruz...


    İnançların ve dillerin acılardan sonra kardeşliğe ulaştığı bu kentte herkesin; bir yüzünün Hıristiyan, bir yüzünün ise Müslüman ya da Yezidi olduğunu... Dilinin bir yanının Kürt, bir yanının ise Asuri ya da Mehellimice olduğunu anlıyoruz... Hayatların bir yüzünün bu dünya, diğer yüzünün ise öbür dünyaya döndüğünü öğreniyoruz... Tıpkı tarihten çıkıp gelen, ancak bugünü de yaşayan Midyat gibi...


    Sitere Ana'nın ferman korkusu


    [​IMG]

    Sitere Ana'ya sokakta rastlıyoruz. Tombul ve güleç yüzüne hemen ısınıyoruz. Bizimle önce Kürtçe konuşuyor. Rehberimiz Süryanice konuşmaya başlayınca o da keyiflenerek anadilinde konuşmaya başlıyor. Rehberimiz bir Kürt. Ancak Süryanice öğrenmek için kursa gidiyor. 'Bir Midyatlı Midyat'ın olan şeyleri bilmeli' diyor. Bu çok dilli hal bizi biraz da mest ediyor. Halkın hemen hemen hepsi Kürtçe biliyor. Bunun yanında ise Mehellimiler ve Süryaniler kendi dillerini de biliyor. Çok az Kürt'ün diğer dilleri bilmesi ise bizi düşündürüyor. Egemen olanın diğer yerel dillere ilgisizliği dikkatimden kaçmıyor.


    Sitere Ana, eli kolu ile Midyat'ı anlatıyor. Biz, Süryanilerin buralarda güvenli yaşayıp yaşamadığını sordukça, o çevreyi anlatıyor. Israrlı sorularımız karşısında dayanamayarak, 'Buralarda aşiret var, onlarsa Süryanileri bir de yoksulları eziyor' diyor. Eli ile tarlaları işaret ederek 'Hepsi onların, bizler onların xulamlarıyız' diyor. Süryanilerde ağalığın hiç olmadığını söyleyen Sitere Ana, şimdiki aşiret reisi ağaların aynı zamanda korucu olduğunu anlatıyor. Felemeze Cuma, Felemeze Aslan, Süleyman Çelebi, Abdullah Taş isimli ağaların isimlerini bir solukta sıralıyor.


    Ağalardan bahsederken ferman zamanından korktuğunu anlatıyor. Fermanın ise gayrimüslimlerin geçmişte yaşadığı mezalime denk geldiğini daha sonra anlıyoruz. Sitere Ana'dan ayrılıp Topçular Kilisesi'ne doğru ilerliyoruz... Yolda tarlalarda açan çiçekleri hayranlıkla izliyoruz...
     
  3. Dine

    Dine Özel Üye

    [​IMG]



    Çok kültürlü ve çok dinli Midyat hakkında bir şeyler yazacaksanız, Süryanilerle, Mehellimilerle ve Kürtlerle konuşmalısınız. Aksi halde Midyat'ı yazamazsınız. Midyat'la özdeşleşen Süryanilere dokunmadığınız ve onları dinlemediğiniz zaman ise Midyat'ı eksik anlarsınız. Bu duygu ile biz de Midyat Süryani Kültür Derneği kurucularından Jakop Gabriel'in kapısını çaldık. Bir Süryani'nin öyküsü bütün Süryanilerin öyküsü ise; Jakop'un öyküsü Midyat Süryanileri'nin tarihsel, ruhsal belleği hakkında epey yardımcı olacaktır.


    Jakop, ailesi ile birlikte 2002'de 23 yıllık bir gurbetliğin ardından Midyat'a yerleşiyor. İsviçre'de yıllarını geçiren, orada evlenen, hayatını orada yeniden kuran Jacop'un Midyat'a yerleşme kararı da öyle kolay ve kaygısız gelişmiyor.


    '1977'de PKK ile asker arasındaki çatışmalar yüzünden köyümüz boşaltıldı. Süryanice Merbolo, Kürtçe Merdabe (Günyurdu) Nusaybin'e bağlı köyümüzü asker boşaltıyor. Askerlerin ölümüne biz sebep oluyormuşuz gibi köyümüzü boşalttılar. Köyümüzdeki Süryanilerin her biri bir yere dağıldı' diyor Jacop Gabriel...


    Süryanilerde de Ermenilerde de gözlemlediğimiz tedirgin ve kaygılı bakışların olduğundan bahsettiğimizde, 'Bunlar ortak travmadan kaynaklanıyor. Bakın biz Süryaniler Ferman'dan (1915) ve Seyfo'dan (Kılıç) geçirilme öykülerinin izlerini taşırız. Kendi yurdumuzda bir garip ve güvencesiz kalma duygusu hep bizimleydi' diyor.


    [​IMG]

    Jacop, 1915 olaylarını herkes Ermeniler üzerinde tartışsa da bu felaketin dikkat çekmeyen en büyük mağdurlarından birinin de Süryaniler olduğunu hatırlatıyor. Pek çok Süryani'nin kılıçtan geçirilmesi yüzünden Seyfo olarak anılan sürecin etkilerinin günümüzde de derin olduğundan söz ediyor. Bu nedenle de Süryanilerin kendi toplumundan olmayanlara karşı mesafeli ve kaygılı olduğunun altını çiziyor...




    Jacob Gabriel, Seyfo'yu anlatıyor bize: 'Seyfo döneminde Süryani nüfusumuzun büyük bir bölümü gitmek zorunda kaldı. Bunun travmasını halen yaşıyoruz. 90 yıl geçmesine rağmen yaşananlar unutulmadı. 500 bin insanımız katledildi. Kalanlar dağıldı. Suriye, Irak, Lübnan'a gidenler dahi oldu. Hayatta kalanlar köylerde bir süre yaşadılar. Sonra yine gidişler oldu. Ancak geri dönüşler de oldu. 1970'e kadar nüfusumuz epey toplandı. Ancak daha sonra göçler yine başladı.'


    1970'li yıllardaki göçlerin yanı sıra PKK ile devlet arasındaki savaştan kaynaklanan göçler olduğunu da anlatıyor. Bu dönemde de Süryaniler büyük baskılara maruz kalıyor ve pek çok köy boşaltılıyor...


    '1970'lerden sonra babalarımızın dedelerimizin askerde yaşadığı sıkıntılar anlatıldı. Biz o işkenceleri görmemek için topraklarımızdan kaçıyorduk. O dönemdeki gençler bu yüzden gitti. Daha sonra yavaş yavaş 1970 ve 1995'e kadar süren olaylar birbirini çekti. 23 yıl sürgünden sonra 2002 yılında kesin dönüş kararı aldım' diyor Gabriel...


    Gabriel net sayısını bilmese de, çok sayıda köylerinin boşaltıldığını ısrarla anlatıyor... Örneğin Turize Bagok Dağı'nda biri hariç 8 Süryani köyü boşaltılmış. 60 bin dolaylarında olan nüfuslarının Midyat'ta şimdi 450, köylerle birlikte ise 2 bin 500 dolaylarında olduğunu söylüyor. Ayrıca Süryanilerin kutsal ana yurdu olarak gördüğü Mardin, İdil, Dargeçit ve Nusaybin arasından oluşan Turabidin bölgesinde yaşananları da anlatıyor...


    Dönmeye nasıl karar verdiklerini sorduğumuzda ise verdiği cevap gülümsetiyor: 'Ben buralara gelip dolaştım ve sonra da İsviçre'deki Süryanilere, 'Artık buralara dönebilirsiniz, çünkü Kürtler ağaç dikmeyi öğrenmiş' dedim. Bunun ardından da dönüşlerimizi hızlandırdık.'


    Bunları söylese de Gabriel, hala Süryanilerin güvencede olmadığı görüşünde. Bunun nedeni olarak ise inançlarının ve kimliklerinin hala yasal güvenceye kavuşturulmamış olmasını gösteriyor. Yasal olarak tanınmamış kimliklerin tedirginliğinin baki olduğunu söylüyor. Buna örnek olarak da 1600 yıllık Mor Gabriel Manastırı'nın statüsünün ve arazi bütünlüğünün bozulmasına dönük gelişen soruna dikkat çekiyor. İnançlarını ancak hoşgörü olanakları çerçevesinde yaşayabildiklerini, din insanlarının ve kiliselerinin masraflarının gönüllü Süryanilerce karşılandığını anlatıyor...


    Jacop Gabriel, Süryanilerin Kürtlerin kimliklerinin anayasal güvenceye kavuşturulması taleplerini desteklediğini, son zamanlarda Kürtlerden esinlenen Süryanilerin kimliklerine anayasal tanıma ve güvence taleplerini dillendirebildiklerini de söylüyor. Bu konuda özellikle yurtdışındaki Süryani örgütlerinin etkin olduğuna dikkat çekiyor.


    Süryanilerin feodal düzene bağlı yaşamak zorunda bırakıldığından da yakınıyor. Özellikle köylerin aynı zamanda korucu olan aşiret ağalarına bağlanması ile Süryanilerin zorlandığını, daha önce terketmek zorunda kaldıkları topraklarına bu insanların hakim olması yüzünden, topraklarına yeniden sahip olmanın güçleştiğine işaret ediyor.

    Gabriel, 'Süryaniler kendilerine ait toprakları ekerdi. Büyük bir kısmı tapuluydu. Zamanla boşalan köyler ve katledilen köylülerin toprağına korucular el koymuştu. Gidenler topraklarını alabilmek için üç katı para ödemek zorunda kalıyor. Kürtler aslında kendi toplumları içinde Süryanileri kucaklayalım çağrısı yapmalıdır. Sorunsuz toprakların geri verilmesi gerekiyor' diyor son olarak...


    Türkiye'deki ilk dernekleri


    Süryanilerin içe dönük ve dışa kapalı bir toplum olmaktan çıkması için derneklerini kurduklarını söyleyen Jacop Gabriel, Midyat Süryani Kültür Derneği'ni Türkiye tarihinde bir ilk olarak niteliyor. 2004 yılında kurulan derneğin, Süryanilerin isteklerini ve tanıtımını yapmak için kurulduğunu, başarılı çalışmalar yaptıklarını kaydediyor. Süryaniler için festivaller, eğlence geceleri, spor etkinlikleri, sempozyumlar yapan dernek, kurduğu atölyelerle telkari gibi el sanatlarının da yeniden canlanması işlevi görüyor. Derneğin en önemli çalışmaları arasında ise 2005'te başlatılan ve Turabidin bölgesindeki tüm taşınmaz kültür değerlerini kayıt altına almayı hedefleyen bir proje bulunuyor. Sonbahara doğru bitmesi beklenen çalışma ile şimdiye kadar 200'e yakın eski yapı ve eser kayıt altına alınmış durumda.


    DTP onlar için bir güvence


    Jacop Gabriel, DTP listesinden Mardin İl Genel Meclisi'ne seçilmiş. Siyaset yapmaktan çekinen Süryanilerin artık güvenerek siyaset yapabileceği bir çatı bulduğunu belirten Gabriel, DTP'nin kendilerine yaklaşımını da net ve dürüst buluyor: 'Göstermelik olsaydı beni listenin başına almazlardı.'


    Süryani şarabında fabrika dönemi


    Söz Midyat'la özdeşleşen ev yapımı şaraplara geliyor. Yoğunlukta Süryanilerin yaptığı ev yapımı şarapların talebi karşılamaması yüzünden işi fabrikasyona döken Jacop Gabriel, fabrikaların da ev yapımı doğal şarap ürettiklerini söylüyor. Ancak bu konuda dirençle karşılaştıklarından da bahsediyor. Gabriel, en çok da 'Günah' diyenlere şaşırıyor. Zira pek çok evde zaten üretilen ve kabul gören bir şarap geleneği bulunuyor. Şarabı fabrikada üretme amaçlarından birinin de bağcılığı yaygınlaştırmak ve istihdam alanı yaratmak olduğunu kaydediyor...
     
  4. Dine

    Dine Özel Üye

    [​IMG]



    Habsnas'ta 4 dil konuşuluyor


    Midyat'a gidip de oranın en önemli dokusu haline gelen Mıhellemileri görmemek olmaz. Kimine göre bir Arap boyundan olan kimine göre de Asuri kökenli olan Mıhellemiler bu tartışmalara oldukça kızıyor. Mıhellemileri biraz tanımak için 'Mıhellemi Dinler Ve Medeniyetler Arası Diyalog Derneği'ne gidiyoruz. Dernek Türkçesi Mercimekli olan Hapsnas köyünde eski bir evde bulunuyor. Dernekten önce köy bizi şaşırtıyor.


    Hapsnas tarihi ve kültürel buluşma açısından tüm Midyatı özetleyecek denli bir öznelliğe sahip bulunuyor. Son dönemde 'Bir Bulut olsam' filmi ve Michael Jackson'a cenaze töreni düzenlemekle gündeme gelen köyde Ermeni, Süryani, Mıhellemi, ve Kürtler içiçe yaşıyor. Kürtçe, Mıhellemice, Süryanice ve Türkçenin konuşulduğu burada herkes en az üç dilli. Köyde eskiden daha çok Süryani ve Ermeni bulunsa da göçler yüzünden bu sayı oldukça düşmüş. Örneğin Ermenileri temsilen tek bir yaşlı kadın kalmış. Eşi ise Süryani. Bunun dışında bu köyde ilginç bir toplum kategorisi daha oluşmuş durumda; Kürt gelinleri! Mehellimilerle evlenen Kürt kızları ve onların çocukları Kürt gelinleri ve onların çocukları olarak anılıyor.


    Cami ve kilise'nin yanyana durduğu Hapsnas, tarihi ibadet yerleri ile de ilgi çekiyor. En eski ibadet yerlerinden olan Mor Loozor Manastırı'ının 'Bir Bulut Olsam' dizi filmi çekimi sırasında tahrip edilmesi, manastırın bir bölümünün ahıra dönüştürülerek orada bir tecavüz sahnesinin çekilmesi Hapsnaslıları son dönemde en çok öfkelendiren gelişmelerden bir olarak yorumlanıyor.


    Hapsnas'ın bir Midyat profili olduğunu söylerken Midyat adına layık mağaralardanda bahsetmeden geçemiyoruz. Zerdüştilerin ateşgahları olarakta kullanılan, Güneşe tapanlar için sunaklar oluşturulan mağara ve yapıtlar tam bir 'Matiet' durumu yaşatıyor. Kimi mağaralar ise Seyfo zamanında Süryani komşularını saklayan köylülerin izlerini taşıyor. O dönemlere ilişkin pek çok ilginç öyküye ve hatıraya sahip köy, canlı bir tarih belleği gibi uzanıyor.


    Dinler, diller ve kültürlerin buluştuğu bu küçük ama yüklendiği anlamı büyük köy ve Mıhellemiler hakkında konuştuğumuz Mıhellemi Dinler Ve Medeniyetler Arası Diyalog Derneği Başkanı Mehmet Ali Aslan 'Suriye'nin Malulası varsa Türkiye'nin de Habsinas'ı var' diyor.


    Aslan, 'Şam'da benzer biçimde Malula diye bir köy var. Etrafı dağlarla çevrilidir. Dış alışverişe kapalı bir köydür. Hazreti İsa'nın diyalektini konuşan tek köydür bu. Dil Aramice'nin bir lehçesidir. Orda Aramice ve Arapça konuşuluyor. Suriye gibi bir ülke orda Şam üniversitesine bağlı enstitü açmış ve dünya oraya akıyor. Bakın biz 2000 yıllık dili ve kültürü muhafaza etmişiz. Köyümüzde kullanılan Süryanice'de Aramice'nin en eski lehçelerinden. Burda 4 dil konuşuluyor. Burda Muhammed'inde dili, Türkçe ve Kürtçe de konuşuluyor. Bu yüzden acilen envanterini tutacak bir resmi kurum ve STÖ'ler destek verilmelidir. Koruyucu önlemler alınmalıdır.' diyor.


    1400 yıllık köy


    Mihellemi derneğini konuşmak istiyoruz. Derneği konuşursak Mihallemileri de, Hapsnas'ı da daha iyi anlayacağımız hissediyoruz. 2006 yılında kurulan dernek önce tepki çekmiş. Çünkü buralarda örgütlenme dedinizmi akla Kürtler geliyormuş. Bir Mihellemi'nin nazarında örgütlenmek devlete karşı olmak demekmiş bu da Mihellemilerin tercih edeceği bir sıkıntı değilmiş. Dertlerini anlatmak için uzun çaba harcadıklarını söylüyen Aslan, 'Mihellemi halkından tepki geldi. Ama Süryani ve Kürtler bunu takdir ettiler. Derneğimiz, İnsan sevgisi ve diyalog amacını taşıyor. Mihellemiler diyalogcu insanlardır' diyor.


    Derneğin ismindeki Mihellemi kavramı ilk başvuruda kabul edilmemiş. Gerekçe olarakta, ismin Türk dil kurumuna uymadığı söylenmiş. Kelimenin Türkçesinin yazılması istenmiş ama Mihellemi kavramını karşılayacak bir Türkçe kavramda bulunmuyor. Aslan ve arkadaşları uğraşlar sonucu İçişleri Bakanlığına ulaşıyor ama bu defa da Bakanlık 'ozaman önüne anlamını yazın' diyor. Bunun üzerine de yasal süreç başlatılıyor. Aslan bu traji-komik durumu 'Sami Mihellemi' yazarak aşıyor. Derneğin iki dinli ve çok dilli hapsnas köyünde kurulmasını diyalog amacı taşıyan dernekleri için şans olarak görüyor.



    [​IMG]


    'Habsnas'ın kendine has bir özelliği var. Mihellemice, Kürtçe, Süryanice ve Türkçe dillerinin konuşulduğu bir köydür. Türkiye'de bu tek örnektir. Türkçe dışındaki dilleride herkes konuşuyor. Burada hangi dili konuşursanız insanlar o dille yanıt verir ve siz o ırktan sanırsınız' diyen Aslan, köylerindeki bu hoşgörüye rağmen niçin tek süryani ailenin kaldığını soruyoruz. O da Süryanilerin köyleri dışında pek çok yerde baskı gördüklerini, ancak buradan özel nedenlerle ayrıldıklarını savunuyor. Hapsnas Süryanilerinin buraları en son boşalttığını hatırlatıyor. 1980'lı yıllarda köyde tek Süryani kalmasına rağmen metropolitin istemi üzerine çocuklarını Süryani çocuklar gibi eğitilmek üzere gönderdiklerini anlatıyor. Aslan'a göre köylerinin geçmişinde ayrımcılık bulunmuyor. Bunu da M.S 634 yılında yaşayan Morşemin Dizeyti adlı bir din adamının öyküsüne dayandırıyor. Dizeyti o yıllarda kilise yaptığı yerde cami de inşa ediyor.


    Haklarında pek belge yok


    Süryanilerin Mihellemileri müslümanlaşmış Süryani saydığından bahsedince hemen bizi bilgilendiriyor: 'Mihellemiler hakkında belge yok denecek kadar azdır. Benim edindiğim bilgilere göre Arabistan Yarımadasından göçler M.Ö 1500 yıllara dayanıyor. Süryani ve Arami tahiçilerine göre Ahlamilerin Mihellemi olduğu söyleniyor. Bu yabana atılmayacak bir iddiadır. Bu Mihellemilerin Arapça'nın lehçesini kullandığı anlamına gelmiyor. Mihellemi ve Süryani kültürüde birbirine çok yakın. Son yıllara kadar birlikte kutladığımız bayramlar var. Örneğin Basinbar diye bir bayram var. 25 Mart Meryem'in İsa'ya gebe kaldığının müjdelenmesidir. Suboru olarak söylenir Süryanicide. Bu bayramı müslüman topluluklarda Mihellemiler dışında kimse kutlamıyor. Mıhellemiler ayrıca Mezopotamya dinlerine bağlı idi. Din değiştirmek ile birlikte o dine ait bazı gelenekleri sürdürdüler. Ancak 20 yıl önce bazı din adamları yada ortalığı karıştırmak isteyen bir takım güçler bunu haram olduğunu camilerde okuttular. O bayram kutlanmamaya başlandı.'


    Biz ısrarla Mihellemilerin arap olup olmadığını sorunca; 'Kullanılan dil, Arapçanın bir lehçesi. Ama Mihellemice arapça lehçeleri içinde Aramiceye en yakın lehçe. Dilde, kültür ve gelenek - göreneklerde bir benzeşme var. Süryaniler de kimliği belirleyen en güçlü sebep din idi. 640'lı yıllarda Hristiyan olan araplar islama girmeye başlayınca bu tartışmalarda başladı. Geçmişte kimliği belirleyen dindi. Bakın mesela bölgede Süryani kilisesine bağlı hristiyanlar Kürtçe konuşuyor, Süryanice bilmiyorlar. Şimdi biz bunlara Süryani diyebilir miyiz? Bana kalırsa ırken Kürttür ama mezheben hristiyandır. Ama Süryaniler diyor ki, hayır onlarda Süryanidir. Onlar için söylenen bizim içinde söyleniyor' diyor.


    Biraz köyü tanımak isteyince Aslan bize ilginç bir öykü anlatıyor: 'En eski belgelerde Mihellemi olarak zikredilen en eski yer Habsnas'tır. Sembolik manevi anlamı var. 1300 yıl önce bizim köylü gitmiş kilise yaptığı yerde camide yapmış. Bunun dünyada örneği yok. Aynı bahçe içinde bir yerde çan bir yerde minare var. Bu son yüz yıl içinde cami yıkıldı ama temelleri halen duruyor. Efsaneye göre çocuğu olmayan bir müslüman aile burada adak adıyor. Olmuyor. En sonunda aile diyor ki, bahçeyi kiliseye veriyorum. O yıl içinde çocuğu doğuyor. Aradan yıllar geçiyor çocuğu olmayan bir hristiyan kadında, rüyasında kendi evini camiye verdiğini görüyor. Sabah kalkıp diyor, evim cami olsun. Cami yapılıyor. Bunlar pazarlıksız bir şekilde oluyor. Ben buna Fitri din diyorum. Ancak ne yazık ki şu anda birbirlerinin bayramlarına gidilmesi bile günah sayılıyor.' Aslan köyün bu çok kültürlü ve dilli yönünün kaybolmaya yüztuttuğundan da bahsediyor. 'Nüfusun çoğu yaşlı ve bu kültürel yoğunluk bitmek üzere. Bir dil bitti sayılır. Süryanice bitmek üzere. Çünkü köyde 2 Süryani kaldı. Kürtçe'de can çekişiyor. Gençler ise batıda asimile oluyor. Bu gidişle dilsiz bir köy ortaya çıkacak. Kültür can çekişiyor' diyor. Dernek olarak kendilerinindil ve Kültür üzerine yaptıkları çalışmaları, ancak desteklenmediklerini söylüyor. Aslan 'Biz sırf bu isimle dernek açtığımız için birilerinin dikkatini çektik. Bizi misyonerlikle itham ediyorlar. Bölücülük, işbirlikçilikle itham ediyorlar. Süryaniliği bitiren bu anlayıştır. Mihellemi köylerinin çoğunun isminde kilise ismi yada eski toprak isimleri Süryanice geçer. Ama bunlar direnemedi. O kültür bir şekilde kayboldu. Burası direndi, ama son demlerini yaşıyor. Dernek ömrü uzatmak içindir.' diyor.



    Yüksel GENÇ//Günlük Gazetesi
     

Bu Sayfayı Paylaş