Tarihe Yön Verenler

'Dini Sohbetler Dini Forum' forumunda _Mr.PaNiK_ tarafından 4 Eylül 2008 tarihinde açılan konu

  1. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Tarihe Yön Verenler konusu
    TARİHE YÖN VERENLER

    Her milletin tarihinde takdirle yad edilen büyük şahsiyetler vardır. Zaten tarih öğreniminin en pratik faydası da bu şahsiyetlerin vasıflarının gelecek nesillere öğreterek onların ahlâk ve karak-terini yüceltmektir. Bu açıdan baktığımızda yaşa-dıkları dönemin hadiselerini milletleri adına hep kazanca çevirmiş bu insanların hayatları iyi öğrenil-meli ve bizzat hayata tatbik edilmelidir. Ancak bu sayede Yavuz’lar, Fatih’ler, Alparslan’lar, Yunus’lar, Mevlana’lar, Akif’ler yetiştirilebilir.
    HAK VE BATIL

    *Fi Zilal’il Kur’an tefsiri yazarı büyük alim Seyyid Kutup’a idam edilmeden önce devrin başkanı Nasır’dan özür dilemesi istenildiğini ve bunu yaptığı takdirde bağışlanacağını söyledik-lerinde Seyyid Kutub’un tam bir dava adamına yaraşır şekilde;
    “Eğer bu idam kararı hak ise ben bu hakka razı olurum. Yok eğer batıl ise ben batıldan özür dileyecek kadar alçalmadım” diye müthiş bir cevap verdiğini...
    (Tarih şuuruna Doğru syf .86)
    **İşte dava adamına yakışan sözler batılın karşısında canı pahasına da olsa boyun eğmeme Zilletle (ezilmiş olarak) yaşamaktansa izzetle (şereflice ) ölümü tercih etme.​
    İnandığı dava uğruna her şeyini verebilme. Asrın büyüğünün ifadesiyle “Saçlarım addedince başım olsa davam uğruna vermeye hazırım” (BSN) diyebilme...​
    Kutup eğer haksızlıklara yalvarsaydı bir anlık canını kurtarsa da fani ömrü yine bitecekti. Hak-sızlık karşısında boyun eğmediği için gelecek nesiller tarafından taktirle anılacaktır.


    Adam aldırma, çek git diyemem aldırırım

    Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım”
    M. Akif



    SELAHADDİN EYYUBİ’NİN SERVETİ


    *Hayatı İla’yı kelimetullah adına hep at sırtında geçmiş. Kudüs’ün Haçlıların elinde olmasın-dan dolayı gülmeyi kendisine haram kılmış olan büyük İslam mücahidi Selahaddin Eyyubi’nin vefat ettiği zaman yanında bulunan komutanlardan Mahmut Han’ın elinde tuttuğu kılıcı havaya kaldırıp:
    “Ey cemaat-ı Müslimin! İşte hükümdarınızın bütün serveti bu kılıçtan ibarettir” diye haykır-dığını... Biliyormuydunuz.?
    **İşte bir milleti kurtaracak nesilde arana-cak en önemli vasıf milleti için yaptığı işlerde asla karşılık beklememe, can ile beraber malını da feda edebilme. İnsanın malı olmalı fakat mal kazanmak gibi basit şeyleri hayatının gayesi edinmemeli.
    Evet Selahaddin Eyyubi dili ile olmasa da hali ile gelecek nesillere “Milletinizi, dininizi yüceltmek için mücadele edin, çok çalışın çok feda-kârlıkta bulunun fakat bu yaptıklarınızdan karşılık beklemeyin, diye haykırmaktadır.​

    “Canı cananı bütün varımı alsında Hûda
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda”


    YAVUZ’ UN TEVAZÛU


    *Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim’in günde 3 saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yediğini ve herhangi bir saray halkından ayırt edilmeyecek kadar sade giyindiği ve bunu soranlara:
    “Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki?
    Bizim padişahımız ALLAH (cc) vücudun dışına değil içindeki cevhere (imana) bakar” diye veciz bir cevap verdiğini...
    **İşte Yavuz’u Yavuz yapan özellik dış fetihten evvel iç fethi tamamlamasıdır. Başarı arttıkça mütevazılığın artması, Cihan devletinin padişahı olsa da ALLAH (cc)’ın kulu olduğunu hiç akıldan çıkarmama her türlü rahat ve konfor içinde yaşaya bilecekken hep sade hayatı tercih etme dünya malına gönül bağlamama.
    “Büyüklerin büyüklüğü tevazu ve mahviyet küçüklerin küçüklüğü kibir ve enaniyettir.”
    YAVUZUN HOCASINA HÜRMETİ
    *Yavuz Mısır seferinden dönüyordu. Bir ara yanında at süren devrin alimi Kazasker İbn-i Kemal’in atının ayağının altından sıçrayan çamur-lar, Yavuzun üstünü başını perişan etmişti. İbn-i Kemal utancından ne diyeceğini bilemiyordu. Durumun kötü olduğunu gören padişah :
    “Hocam dedi; Üzülmeyiniz, bir alimin atının ayağından sıçrayan çamurlar dahi bize şeref verir. Öldüğüm zaman bu çamurlu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar”.
    Gerçekten Yavuz vefat ettiği zaman vasiyeti yerine getirilmiş ve o çamurlu kaftan sandukasının üzerine konmuştu.
    *Bir çok Osmanlı padişahı gibi Yavuz’unda en güzel özelliklerinden biri de büyüklere saygı-sıdır. Evet edep ve saygının bulunmadığı yerde ilimden de imandan da bahsedilemez.
    Osmanlı düşmanlarına baş eğdirmesini çok iyi bilen Yavuz’un hocası karşısında baş eğmesi edepte ölçüyü göstermektedir.




    YAVUZ’UN ÖLÜMÜ


    * Bir gün Yavuz çok sevdiği Hasan Can’ a :
    “Bre Hasan dedi, arkamda bir diken var batar canımı acıtır.”
    Hasan Can padişahın sırtını açtığında henüz kızarmamış sert bir çıban gördü. Durumu padişaha anlattığında padişah sıkmasını istedi. Sıkıla sıkıla çıban kısa bir süre sonra büyüdü ve padişaha sızı vermeye başladı. Doktorlar bir türlü çare bulamı-yorlardı. Öleceği gün idi. Vücudu ateşler için de yanıyordu. Baş ucunda Kur’an okuyan Hasan Can’a: :​
    -“Hasan Can Ne haldeyim nasılım? ”​
    Hasan Can yaşlı gözlerle :​
    - Devletlim dedi. ALLAH’a kavuşmak zamanıdır. Ona teveccüh ediniz. ​
    Padişah gülümsedi. ​
    -“Ya bunca zamandır sen bizi kiminle sanıyordun? ALLAH’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün?” dedi.​
    (Tarih fıkraları syf.116)​
    **Onlar veli insanlardı, yaptıkları işi ALLAH için yaparlar bir an bile olsun onu unutmazlar ve ona devamlı tesbih ederlerdi. Sefere giderlerken bile dillerinden zikir eksik olmazdı. Hatırlayan hatırlanır. Eğer insan her gün ALLAH’ı hatırlıyor ve emirlerini yerine getirmeye çalışıyorsa o en zor günde (kıyamet) ALLAH tarafından mutlaka cen-netle mükafatlandırılır. ​
     
  2. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    TÜRK ASKERİNİN SIR TUTMA VE VATAN ANLAYIŞI

    *Viyana muhasarası sırasında beş Türk Avusturyalılara esir düşmüşlerdi. Viyana kalesi kumandanı Türk esirlerine : ​
    -“Siz hangi paşanın askerlerisiniz? Türk or-dusunun mevcudu ne kadardır? Ne kadar topunuz var?”​
    Esirler bu sorulara cevap vermeyince hepside dayanılmaz işkencelere maruz bırakıldılar. Kumandan yinede Türk esirlerinden bir cevap alamayınca hepsini birer çuvala koyup kayalardan aşağı attırdı. Son Türk askeri de kayadan aşağı atılacağı sırada :​
    - “Durun beni atmayın hepsini söyleyeceğim” deyince kendisini çuvaldan çıkardılar. Çuvaldan çıkan Türk bir kahkaha atarak :​
    - “Hey gafiller biz ölümden korkan bir milletin çocukları olsaydık Viyana önlerine kadar gelebilir miydik?” dedikten sonra kendini kayalardan aşağı bıraktı.​
    (Tarih fıkraları sayfa 124)​
    **Sır namusdur. İnsan sırrı, namusunu koruma hassasiyeti içinde korumalı ve onu her ne olursa olsun fahşetmemelidir. Büyüklerimiz ne gü-zel söylemiş: “Ser (baş) veririz sır vermeyiz.”​
    Eğer sır bir milletin kaderini, değiştirecekse bir değil binlerce can feda edilse azdır. Müslüman milleti için canını seve seve verir ölümden korkmaz.
    SÖZÜNÜN ERİ OLMAK​
    * Mehmet Akif Ersoy’un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka bir şeyin onu engelle-mediğini...Biliyormuydunuz?..​
    İstanbul Yeniköy’de oturan bir ahbabı ile öğleden bir saat önce buluşmak için sözleş-tiklerinde o gün yağmurlu fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif’in bin bir zorlukla sırılsıklam bir vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini fakat arkadaşını gelmemesi üzerine çekip gittiğini ...​
    Ertesi gün özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: ’’Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felakette yerine getirilmezse mazur görülebilir’’ diyerek tam 6 ay o arkadaşı ile konuşmadığını....​
    Tarih şuuruna doğru sf.42 ​
    **Söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa sözünü tutmak konusunda o kadar titiz olmalıdır. Söz vermeden önce iyi düşünmeli söz verdikte sonra yerine getiremem endişesiyle tir tir titremeli. Şahsiyeti oturmuş in-sanlar söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. Evet insan söz vermeli ama asla sözünde yalancı çıkmamalı. Bediüzzaman’ın ifa-desiyle “ Yalan lafz-ı kafirdir” Yalan kafir sözüdür Müslüman’ a yakışmaz .​
    Akif büyüktü, mertti, namertler gibi davran-mazdı. Hal dili gelecek çok büyük işler başaracak Altın Nesle! “Ya söz verme yada ne pahasına olursa olsun sözünü tut” diyerek çok önemli bir hakikatı ders veriyordu.​
    AKİF’İ BÜYÜK YAPAN MEZİYET
    Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal marşı müsabakasında birinciliğinden dolayı kendine zorla verilen 500 lirayı, fakr-u zaruret içinde olma-sına rağmen, fakir kadın ve çocuklara bir maişet temin etmek için kurulmuş olan “Dar-ül mesa-i ye bağışladığını...​
    Halbuki İstiklal Marşı Kabul edildiğinde, Mehmet Akif’in cebinde, Zonguldak millet vekil Hayri Bey’den borç aldığı 2 lirasının olduğunu ve Milli Marş için 500 lira teklif edildiği günlerde 140 lira ile Ankara’da bir çiftlik alına bildiğini​
    Paltosu dahi olmadığı için kışın bile ceketle dolaşan bu idealist şairin, çok soğuk günlerde ise, arkadaşı Baytar Şefik (Kalaylı)’dan Paltosunu ödünç alarak giydiğini.Baytar Şefik’in bir gün: “Akif bey hiç olmazsa kendine bir palto alsaydın .” demesi üzerine ona darılıp iki ay konuşmadığını...​
    (Tarih Şuuruna doğru syf.42)​
    **Akif ki adı üzerinde vatan şairidir. İstiklal savaşının nasıl kazanıldığını istiklâl marşında des-tanlaştırırken;​
    “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı ​
    Düşün altında binlerce kefensiz yatanı”​
    İfadelerini kullanıyordu. Bu vatanı bize armağan edenler canlarını mallarını ortaya koy-muşlar ve bu dünyada göçerken bir kefeni daha kendilerine çok görmüşlerdir.​
    Akif ücret almazdı. Çanakkale de şehit olan-ların torunları Vatan için yaptıkları işte ücret bekle-yemezler milletleri için, Dinleri için seve seve can-larını vermekten geri durmazlar.​
    “Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı​
    Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı .”​
    ÇADIR İÇİNDE SAVAŞ İDARE ETMEYÜZ
    * Merc-i dabık savaşı öncesi büyük Hünkâr Yavuz Sultan Selim’in ordusunun önünde askeriyle beraber göğüs göğüse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlaması üzerine, Sadrazam Sinan Paşa’nın Padişahın ellerine sarılıp :​
    “Şevketlü Hünkarım, olmaya ki heyacana gelür kendünüzü ateşe atarsınız , yüreğimiz dilhun olur” diye gitmemesi için yalvardığını...​
    Alem-i İslam’ın birliğini sağlama adına hayatı at sırtında geçmiş olan bu büyük dava adamının bunu üzerine: “Biz cennet mekan Fatih Sultan Mehmet Han’ın torunlarıyız, çadır içinde savaş ida-re etmeyüz” diye haykırdığını...​
    (Tarih Şuuruna Doğru syf .64) ​
    **İşte hizmet insanına, aksiyon insanına yakışan davranış birinden fedakârlık beklerken fedakârlıkta zirveyi tutabilme. O dönemler Alem-i İslam için gerekli olan cephelerde en önde savaş-maktı.​
    Günümüzde mücadele şekli değişti. Şimdi vatana hizmet insanları güzel şeyler yapmaya kötü alışkanlıklardan kaçınmaya ikna etmektir. Türk milletine güller yetiştirmeye azmetmiş aziz bahçe-van, millete yararlı olmak için kâh kolları dirsek-lerine kadar sıvayıp tuvalet temizliyor, kâh kepçe elinde yemek dağıtıyordu, yemedi yedirdi, uyumadı uyuttu, (Yurt müdürü iken altı ay yatmadığı) rahat etmedi rahat ettirdi, Ağladı ağlayanların göz yaşını dindirmeye çalıştı.​
    Yaşadı, yaşadığını anlattı. Yaşadığını anlattı-ğından mübarek sözleri kalplerde kabul gördü. Izdırap bilmezlere ızdırapı, çile bilmezlere çileyi, 3 asırdır milletimizin hazin halini düşünmeyenlere düşünmeyi öğretti.​
    YARAB! BENİ AMELİYAT MASASINDAN KALDIRMA
    *Osmanlı devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu talihsiz bir döneminde 35. Osmanlı Padişahı olarak tahta geçen Sultan Mehmet Reşad’ın (1844-1918) mesanesindeki bir rahatsızlıktan dolayı ameliyat olacağı zaman, kıbleye yönelip ellerini ulu dergâha açarak :​
    “Ya Rab! Milletimin ve memleketimin bütün bütün mukaddesatını hayırlara tevdi et! Eğer mem-leketim ve milletim için zararlı olacaksam beni bu ameliyat masasından kaldırma!” diyerek bütün samimiyetiyle Rabbine münacaatta bulunduğunu...​
    ** “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır​
    Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”​
    A.N.ASYA​
     
    Son düzenleme: 4 Eylül 2008
  3. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    VELİ SULTAN​



    *Yavuz Sultan Selim Han Gazi’nin İslamiyeti tek bir bayrak altında toplamak gayesi ile çıkmış olduğu Mısır seferi sırasında daha önceleri Cengiz ve Timur’un geçemeyip geri döndükleri Tih çölünü mucizevi bir şekilde 13 günde geçtiğini...

    Bu geçiş esnasında askerin önünde ve yaya vaziyette mütevazi bir şekilde iki büklüm olarak yürüyen koca Yavuz’a vezirleri: “Hünkârım atınıza binseniz” demelerine karşılık, Büyük Sultan göz yaşları içinde;

    “Nasıl binerim... Görmüyor musunuz? Resu-lullah (sav) Efendimiz önümüzde bize yol göste-riyor” diyerek velayetinin ayan beyan ortaya çıktı-ğını...


    **Kişi sevdiğiyle beraberdir. Evet severseniz sevilirsiniz. Koca hünkar Peygamber aşkıyla düştü-ğü çöllerde elbette vefalıların en vefalısı Efendimiz onu yalnız bırakmayacaktır. ALLAH’a hizmetin ya-pıldığı her yerde O (sav) vardır.

    O (sav), kendini ALLAH yoluna vermiş her insanın en yakın dostudur. O’na dost olmak ALLAH’a dost olmaktır. ALLAH‘a dost olmak en yüce payedir. Evet insanın temel gayesi ALLAH’a dost olmaktır. Bakışları O nun rızası haricinde hiçbir yere kaymadan devamlı hak kapısında bulunmak-tır. Hatta cenneti bile talep etmeden hep onun rızasını istemektir.



    “Cennet cennet dedikleri üçbeş huri birkaç saray

    İsteyene ver onları bana seni gerek seni”

    Yunus Emre



    SELAHATTİN EYYÜBİ



    Selahattin Eyyübi, Kudüs haçlı işgali altında iken, senelerce yüzü gülmedi ve hep ağlayıp durdu. Bir gün hatip minberde gülmenin, tebessüm etme-nin gereğinden bahsetti. Namazdan sonra, hatip yanından geçerken Selahhattin hatibin elinden tut-tu ve tarihin hafızasına nakşedilecek şu sözleri söy-ledi:

    “Hocam, zannederim sözlerinde benim kas-tettin. Fakat ALLAH aşkına söyle, Peygamber‘in miraca çıktığı mescit, düşmanların elindeyken ben nasıl gülerim ?”

    Zaten o büyük insan, Mescid-i Aksayı istirdat edip geri alıncaya kadar da hep bir çadırda kal-mıştı. Böyle yaparken de; ALLAH’ın evi esir iken benim nasıl evim olur ki diyordu.

    İşte onlar dinlerini böyle korudu ve dinde onların dini oldu. Şimdi sıra bizde, dine onlar gibi sahip çıkabilirsek!.. Günümüzde, onu temsil edip yayma manasına dine sahip çıkmak, her mü’minin üzerine farzlar üzeri farzdır. Hiçbir mü’min, bundan müstesna tutulamaz. Evet, her mü’min evvela dini bilmeli, sonra bu dini yaşamalı, daha sonra da kendi hayatına hayat yaptığı dinini başkalarına anlatmalı, onların hayatlarını da bu nur ile nurlan-dırmalıdır. İslam’a göre biz, her mü’mini bu vazife ile vazifeli sayıyoruz.

    OSMAN GAZİ’NİN YEĞENİ BAY HOCA


    Bizans tekfurlarına yapacağı zorlu bir seferde, Osman Gazi’nin, yeğeni Bay Hoca koşarak gelir:

    “Amca, bir sefere çıkacağınızı duydum, doğru mu?”

    Osman Gazi:

    “Yeğenim, sefer bizim ilk yaptığımız bir şey değil, hele sen niyetini söyle...

    Bay Hoca :

    “Ne olur Efendim, beni de yanında sefere, cihada götür. Osman Gazi :

    “Sen daha küçüksün, henüz bıyıkların terle-memiş.”

    Bay Hoca:

    “Hayır ben büyüdüm. Artık cihada gidebi-lirim. Annem beni beşikte sallarken, cihat türkü ve ninnileri ile büyütmedi mi?“ benim oğlum büyü-yecek cihat edecek, İstanbul’u fethedecek diye beşiğimi sallamadı mı? Siz bana tahta kılıçlarla kılıç kullanmasını, cihat etmesini öğretmediniz mi? Artık ben beşikten kalkalı çok oldu. Tahta kılıç kullanma yaşını çoktan aştım. Ne olur Efendim, beni de yanına al, beni de cihada götür.” der.

    Osman Gazi tereddüt geçirince, onu bağla-yan şu müthiş sözünü söyler: “ Eğer beni yanına almazsan, etrafa yaygara yayar, Osman Gazi yeğe-nine torpil geçiyor, rahatlatmak için sefere götür-müyor, der seni mahcup ederim.”

    Bunu duyan Osman Gazi; “Öyle ise yanım-dan kopmaca yok, şimdi git, büyüklerinin duasını al, ellerinden öp. Seni aldım.“ deyince, dünya ona verilmiş gibi olur.

    Bu ruh, diriltici ruhtur. İla-yı kelimetullah aş-kı, Hızır nefesidir, diriltir, hayat nefyeder. işte Osmanlıyı küçük bir aşiretten koca bir cihan devleti yapanda bu ruhtur.



    DİN NASİHATLA KÂİMDİR



    Rasûlullah (SAV) şöyle buyurmuştur:



    “Din nasihattir. (Sahabe Efendilerimiz) kimin için (nasihattir) dediler.

    O da “ALLAH için, Peygamber için, müslü-manların imamları ve bütün müslümanlar içindir.” diye cevab verdi.

    ( Tâc 1/28 )

    Hadîs-i Şerif dinin nasihata verdiği önem ve değeri bildirmektedir. Öyle ki, dini adeta nasihattan ibaret göstermiştir.

    İnsan dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmiştir. Başta nefis ve şeytan olmak üzere beşerin ebedi hayatını berbat ettirecek bir çok engel vardır. Madem insan unutan ve aldanan bir varlıktır ve madem insanın cennetten dünyaya indirilmesi de Hz. Adem’in unutmasıyla gerçekleş-miştir. Öyleyse insanın devamlı ihtara ihtiyacı vardır. Hele günahların açıkça irtikab edildiği, ahlaksızlığın teşvik edildiği dönemlerde mü’min nasihatın müslüman olarak kalabilmesi için en önemli şart olduğunu unutmamalı hakkı anlatan ve nasihatlere ulaşmak için elinden geleni yaparak rıza-i ilahiyi talep etmelidir.

     
  4. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    GÜLÜN KOKUSU



    Ege bölgesi camilerinde, camilerin bulun-duğu yerlerde, sanki minare gölgelerinde bir adam vardı. Belki milyonların içinde bir kişi idi bu. Fakat hemen hemen herkes onu tanır, herkes ondan söz ederdi. Ne yapmıştı, kimdi ve gayesi ne idi ?

    Evet onu tanımak için dinlemek gerekti. Mesela minberde yahut kürsüde veya herhangi bir yerde. fakat bütün yerler onunla birlikte onun olur, o söyler, herkes dinlerdi. O ağlar, başkaları seyre-derdi. Onun ciğeri pişer, halden anlamayanlar “ Bu yanık kokusu nereden geliyor?” derdi.

    O, bir gün gönlünü gülşen etmişti. Resu-lullah‘ın (sav) terinde gül kokusu var diye, bu yolu seçmişti.“Dikenler benim hatalarım, gül onun!“ de-yip, gözyaşlarıyla bu bahçeyi suluyordu. Domur domur, gonca gonca güller vardı. Güller renk renk, desen desendi. Buram buram kokuyor ve yeşil yap-raklar, manzaraya bir başka hal veriyordu.

    Kalpten kalbe yol vardır derler ya işte öyle, cemaatin kalbi yavaş yavaş açılır, içlerinden birinin yüreği sızlardı. Bir şeyler olduğunun farkında idi. Olanı anlatmaya imkân yoktu. Baktım, o da ağlıyordu.

    Şu minberde duran adam varya! işte o, bir gül olmuş, cemaat ise dut yemiş bülbül gibi, lâl kesilmişti. O, her bir cümlesi ile bir yaprak daha açarken, herkes bülbül misali yaş döküyordu.

    Ey yüreği kasapta gören, gitte kanayan yüreklerin sağ gezen sahiplerini gör!

    Ey dikenden korkan kimse, bu gülşene gir, dikenlerin utancından çarşaf giydiklerine şahit ol!

    Ve, ey günahların harman yerinde dolaşan, gözyaşları ile günahların yıkandığını görmek isti-yorsan yine, ağlayan bu adamı seyretmeye veya dinlemeye yahut okumaya gel !

    Gönülleri bir patiska gibi gergefe geren o. Davayı iplik edip, dile dolayan o. Hece hece çiçek-ler ören ve bu tabloyu hitap çiçekleri diye takdim eden yine o!

    Almak, gülşende dolaşmak, gül koklamak istemez misiniz ?

    KUTSİ SES​


    Hocaefendi belirli aylarda namaz vakitle-rinden bir saat önce gelip mü’minlerin İslam’ı daha iyi anlaması için vaaz veriyordu. Bir gün onun vaazlarını hiç kaçırmayan bir talebesine namaz-larına dikkat etmeyen bedbaht bir adam niçin vaazları dinlemede bu kadar ısrarlısın diye alaylı bir şekilde sordu. Hocaefendi’nin nasihatları ile belirli bir olgunluğa erişmiş talebe önce soruyu soranın ciddiyetsizliğine kızdı, fakat daha sonra onun haline acıyarak “hayatın manasını anlayacak kadar akıllı-yım da ondan” dedi. Adam şaşırmıştı “Vaaz dinle-mekle hayatın ne alakası var” dedi. Talebe onun bu şaşkınlığının farkındaydı. “Hayatın manasını bile-bilme sana hayatı verenin tarif etmesiyle mümkün olur işte bu tarifin adına din denir . O mübarek zatı dinliyorum çünkü dedi ve sözüne devam etti.

    1- Yüce peygamberimiz “Din nasihattir” hadis-i şerifi ile bize insanın devamlı istikamet dairesinde olabilmesi için uyarılara ihtiyacı oldu-ğunu öğretmektedir, madem nefis kötülüğü emret-mektedir, öyle ise iyiliğe çağıran kişilere ihtiyaç vardır. Bende vaazları dinlemekle kendimi kötülük-lerden alıkoymaya çalışıyorum.

    2- Hocaefendi küçük yaşlardan itibaren kendini ilme verdiği için normalde bir insanın okuyamayacağı kadar kitap okuyup onlarca alim-den ders aldığından bende onu dinleyerek adeta o kitapları okumuş o alimlerden ders almış oluyor ve ilimlerinden faydalanıyorum.

    3- Bir arı nasıl ki çok az miktarda balı yap-mak için binlerce km yol kat edip binlerce çiçeğe konar ve bu kadar çalışmanın ürünü dünyanın en güzel nimetlerinden olan balı üretirse aynı bunun gibi yıllar boyu okuduğu binlerce kitaptan bize en gerekli kısımları vaazlarında anlatıyor.

    4- Sen de kabul edersin ki yaratılmışların en hayırlısı Hz. Muhammed (sav) dir. O’nu bizzat Allah terbiye etmiştir. Hz. Muhammed’den sonra en iyi terbiyeyi sahebe efendilerimiz almıştır. Çünkü onların terbiyecisi kainatın efendisidir. Öyleyse örnek alınacak kişi Hz. Muhammed (sav), örnek alınacak cemaat sahebe efendilerimizdir. Bu devir-de onu ve ashabını en güzel anlatan bu zat oldu-ğuna göre...

    5- Sen tarladan mahsul almak için çalışıp çabalıyorsun çünkü mahsul olmazsa kışın aç kalır-sın aynen öylede ahiret için çalışmalısın ki kıyamet günü yalnız kalmayasın. İşte ben bunun için ısrarla onu dinliyor cennete gitmenin yollarını öğreni-yorum.

    6- Beni hem hayata bağlayan hem de başa-rısızlık ve musibetler karşısında ümidimi yitirme-memi sağlayan yegane etken imanımdır. O’nu dinledikçe imanım artıyor. İmanım arttıkça hem dünyadaki işlerimde meydana gelen olumsuzluk-larla mücadele için kuvvet buluyorum, hem de ahirete hazır hale geliyorum.

    7- Allah bize dinin emirlerini yerine getirme-mizi farz kılmıştır. Evet dini yaşamak müminin en birinci vazifesidir. Ama ondan da önce farz olan şey dini yaşamayı öğrenmektir. Tıpkı namaz kılmazdan evvel namaz kılmasını öğrenmek gibi. Ben Hoca-efendi’yi dinleyerek en önemli farzı yani dini öğ-renmeyi gerçekleştirmiş oluyorum.

    8- Cenneti kazanmak ucuz değildir. İnsan cennete girmek için hazırlık yapmak zorundadır. İnsanlar dünyalarını kurtarmak için ellerinden geleni yapıyorlar bütün bu gayret 60 senelik hayat için öyleyse ebedi hayatımı yani cenneti kazanmak için neden ısrarla bu vaazları takip etmeyeyim ki...

    Adam şaşırmıştı birazda düşünmeden laf olsun diye sorduğu bir sorudan sonra böyle bir cevabın onu derinden sarstığı kızaran yüzünden belliydi. O zaman dedi bende bu zatı dinlemek isti-yorum. Olur dedi talebe Vaaz dinlemeye başla-madan önce şu diyeceklerimi aklından çıkarma:

    1) Anlatılan her mevzu ebedi hayatın için çok önemlidir. İyice dikkat kesil ayrıntıları kaçırmamaya çalış ihmal ettiğin bölümleri çok pahalı ödersin onun için vaaz sırasında asla konuşma ve ciddi ol.

    2) Nasıl ki bir devlet görevlisi devleti yani padişahı temsil ettiğinden onu dikkatle dinleriz. Aynen öylede vaizler alemlerin Rabbini anlattığın-dan onun isteklerini bildirdiğinden onları dinlerken edepte kusur etme

    3) Vaaz dinlemeye başlamadan evvel manen kendini hazırlamalısın. Çünkü ya yeni bir sahabe öğreneceksin yada dinimize ait bir konuyu öğrene-ceksin. Bundan dolayı bu önemli ve ciddi konuları dinlemeden önce mutlaka manevi hazırlık yapmalı ve kendini vaazdan olabildiğince yarar-lanmaya konsantre etmelisin

    4) Allah ve Rasulünden bahs edileceğin-den edeple oturarak dinlemelisin evet vaaz dinler-ken yapılan her türlü saygısızlık ALLAH ve Rasulüne yapılmış olur unutma...

    5) Şeytan bastırıp usandırabilir.Fakat sıkılmadan şeytana karşı koymalısın, unutma-malısın şeytana verilecek en büyük ceza çok daha fazla vaaz dinlemendir.

    “Hiç birini unutmam“ dedi adam ve bera-berce dini anlayan, hakkıyla yaşayan imamın ötelerden gelen nefesinden İstifadeye yöneldi-ler.

    EN MÜHİM MESELE HİDAYETTİR​




    Rasülullah Sallalahü Aleyhi Vesellem (Hz Ali’ye hitaben) şöyle buyurmuştur:

    “(Ya Ali) tek bir kişinin senin irşadınla Müslüman olması; iyi bil ki sana kızıl develer bahş edilmesin-den (seninde onları yoksulllara tasadduk etmen-den) daha hayırlıdır.”

    ( el-lü’lüü vel-mercan, no:1557)

    Gerek yüce ALLAH’ın rızasını kazanmak, gerekse insanların sürekli huzuru te’min etmeleri itibariyle en mühim mesele hidayet meselesidir. Bunun içindir ki, günde kırk def’a Fatiha-i şerife de yüce mevlâ’ dan hakiki hidayeti talep ediyoruz. Bu hidasat meselesi çok geniştir. Biz burada kısaca temas edeceğiz.

    1. Zikredilen hadisi şerife benzer pek çok hadisler vardır ki en mühim ve en değerli mes’ele nin hidayet meselesi, yani hakkı bulma, O’nu kabul etme, O’na sımsıkı sarılma ve sırat-ı mustâkim de sebat etme meselesi olduğunu açık-ça ifade etmektedir.

    2. Bu hadis-i şerifi en makbul say-ü gayre-tin, en faziletli hizmetin ve en sevimli meşgalenin bir başkasının hidayetine vesile olmak, hakkı bulup, hakta sebat etmesine yardımcı olmak ve hayatını ve hayatını hidayet ve iman nuru iman nuru ile aydınlatmasına vasıta olmak olduğunu anlatıyor.

    3. Bu hadîs-i şerife göre; gerek dünyada gerekse ahîrette, alâ külli hâl en revaçta olup daima geçerli olan husus hidayete erme ve birisinin hidayetine vesile olma hizmetidir.

    4. Binlerce peygamberin, peygamberlik va-zifesi ile ortaya çıkar çıkmaz insanları dalalet ve küfür bataklığından iman ve İslam ufkuna çıkar-mak için onları hidayetle işe başlamaları ve onları ısrarla hidayete çağırmaları, hidayetin en lüzumlu ve kaçınılmaz bir mesele olduğunun açık bir delili olduğunu gibi milyonlarca asfiya ve milyarlarca evliyanın aynı şekilde hareket ederek başkalarının kayan ayaklarının sabitleşmesine, yumulan kalp-lerinin doğrulmasına çalışmaları, gerektiğinde eza ve cefalara sebat ve tahammül göstermeleri, hatta şehit olamaya kadar, her türlü fedakârlığı göze almaları, hidayet meselesinin ne kadar ciddi oldu-ğunu gösteren apaçık şahitlerdir.

    Evet, hidayet beşer için son derece lüzumlu ve zaruridir. Ve beşerin en fazla muhtaç olduğu mesele hidayet mes’elesidir.


    ONUN İÇİN ÇOK ŞEY FARK EDECEK​



    Şair ve bilim adamı Lauren Iseley, bir gün sahilde yürüyüş yapıyormuş. Uzakta dans eder gibi hareketler yapan bir adam dikkatini çekmiş. Merak edip hızlı hızlı ona doğru yürümüş. Yaklaşınca bir gencin yerden bir şey alıp denize attığını, sonra bir kaç adım atıp aynı hareketi sürekli tekrarladığını görmüş. Biraz daha yaklaşıp genci selamlamış ve aralarında şu konuşma geçmiş.

    - Ne yapıyorsun böyle?

    - Okyanusa deniz yıldızı atıyorum.

    - Deniz yıldızı mı?

    - Evet ... Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam az sonra ölecekler.

    - Ama görüyorsun ki, kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı denizyıldızı ile dolu. Ne fark edecek?

    - Genç adam eğilerek yerden bir deniz yıldızı daha almış, denize fırlatırken “bakın” demiş “onu için farketti!”

    - LaureI Isaley ,geri döndüğünde gördük-lerini bir türlü zihninden atamamış .Anlamış ki bu genç sadece bir gözlemci olmayı ,olup biteni izlemeyi değil, “ân’ı” yakalamayı. aktif olarak bir fayda sağlamayı seçmiş.

    - Yepyeni bir bilinçle uyanmış sabahleyin. Sahile inmiş, genci bulmuş ve saatlerce onunla okyanusa denizyıldızı atmış.

    Gerçek güç ve mutluluk, kalbin eylemi ile ortaya çıkar.

    Kalpler kanatlansın! “An”yakalansın!Hayatın gerçek değerini bilenler,haydi koşun sahile!!!

    İSLAM VE İNSANLIK​




    Bir gün bir sahâbî, Allah Resûlü’nün huzu-runa gelerek cahiliyeye ait bir canavarlığı şöyle dile getirmişti: “Ya Resûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine ‘bunu giydir, dayısına götüreceğim’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerpâresi, evladı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve selâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti). Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım üzerin tozlandı’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.”

    Adam bunu anlatırken ALLAH Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: “Be adam Resûlullah’ı, hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz, adama: “Bir daha anlat” dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri’nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. ALLAH Resûlü hâdiseyi tekrar ettirmekle sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte siz İslâm’dan evvel böyleydiniz. Tekrar tekrar anlattırdım ki, İslâm’ın size kazandırdığı insanlığı bir kere daha hatırlamış olasınız!”
     
  5. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    CİHAD HER MÜ’MİNİN VAZİFESİDİR


    Dünya hayatında herkese düşen bir vazife vardır; hiçbir şeyin kararında kalmadığı, servetlerin payimal olup cennetlerin harabeye döndüğü ve in-sanlara ötede ancak buradan gönderdiklerinin fay-da vereceği şu dünyada herkes, kendi durumuna göre bir şey yapacak ve bu örfaneye iştirak ede-cektir. Zira kat’iyyen bilinmelidir ki, ölümle herke-sin amel defteri kapanacak ve herkes yaptığıyla karşı karşıya kalacak, ancak dinine, milletine, ırzına, namusuna ve korunması gereken her şeye zarar gelmesin diye kendini ALLAH yoluna adayan-ların; hayatı gerçek hayat içinde yaşayıp, Hz. Muhammed’siz (sav) bir dünyaya lânet okuyan ve her şeyleriyle yüce İslâm da’vasına sarılanların defterleri asla kapanmayacaktır.

    Bu konuda Fahr-i kâinat Efendimiz, şöyle buyuruyor:

    “Kişinin kendisini bir gece ALLAH’a adaması, gündüzünde oruç tutulan, gecesinde de ibadet edilen bin günden daha hayırlıdır. ”Bir tarafta bin gün oruç tutacak ve bin geceyi ihya edecek, beri tarafta ise, memleketin çeşitli boşluklarından istifa-de ile sızmak isteyen düşman karşısında uyanık bir nöbetçi olarak silah omuzda bekleyeceksiniz. İşte bu, öncekinden daha hayırlı bir ameldir ve ALLAH katında daha makbuldür.

    Bir kısım mü’minler, cihad vazifelerini doğru-dan doğruya ve fiilen yüklenip yaparlar ve neticede yukarıdan beri arzettiğimiz fazilete ererler. Bir kı-sım insanlar da vardır ki, onların bu işe fiilen sahip çıkmaları söz konusu değildir. Fakat onlar da, yap-tıklarının karşılığını Cenâb-ı Hakk’ın bir lûtfu olarak diğerleri ölçüsünde alacaklardır. Yani, imana ve Kur’ân’a hizmet istikametinde sırtına bir kerpiç alıp taşıyan insanın sa’yi heba olmayacaktır. Bu uğurda önüne tomar tomar kâğıt yığıp da İslâmî müessese yapacağım diye yazıp çizen mühendisin kaleminden damlıyan mürekkep, şehidin kanıyla muvazene edi-lecek kadar kıymet ve değer kazanacaktır. Kale-miyle cihada iştirak eden yazarın durumu da aynıdır. Öyle ise herkes, bu örfaneye Rabbin kendi-sine bahşettiği imkânlarla iştirak edecek ve netice-de herkes, aynı sevaba ortak olacaktır.

    Mü’min, ALLAH yolunda hayatını, zevkini, rahatını ve gençliğini feda ederken, bunların heder olmadığı, fenaya gitmediği kanaat ve düşüncesini taşıyacak ve öbür aleme gittiğinde de hiç bir şeyin zayî olmadığını bizzat görecektir. Her şeyi koruyan, muhafaza eden Hz. ALLAH, onun verip feda ettiklerini de korumaktadır: Eğer Cennet’te secde söz konusu ise, mü’min bu lütuf ve ihsanlar karşı-sında secdeye kapanır ve Cennet’te başını secde-den kaldırmak istemezdi. Öyle zannediyorum ki, bu secdeden alınan zevk, diğer cennet nimetle-rinden alınan zevkten aşağı da olamazdı..

    Bilhassa günümüzde, cihadın terke uğraması gözönünde bulundurulacak olursa, cüz’i-küllî bu işe iştirak edenlerin mutlaka cihad sevabından hissele-rini alıp payidar olacaklarına yakînimiz vardır. Ve kat’i kanaatımız odur ki, Cenab-ı Hakk bizi bu yakî-nimizde yalancı çıkarmayacaktır.

    BATILI ANNENİN KADERİ BU MU ?


    Tıp tahsiline başladığım günden bu yana, insan uzviyatındaki değişiklikleri, ve uzuvlarda eskiyen veya ölen dokular yerine yeni yeni doku-ların inşa edilişinin, sırf maddi yönlerini izah eden ve açıklayan temel prensiplerini öğrenmiştim. Dokuların birçoğunu mikroskop altında incele-dim. Vücudun çabucak iyileşmesi ve yarayı sarması için ona yardımcı bütün şartları tetkik ettim. Mükemmel ahenk karşısında kendimden geçtim. Yarayı kendi haline bırakmak, beklenen neticenin meydana gelmesi için tıbbi imkanları hazırlamak, maddi şartları ayarlamak kâfi görünüyordu... Fakat hari-kulade bir süratle, sihirli bir iyileşme ancak ümitle, hayata kuvvetli bağlılıkla mümkün oluyordu...

    “Cerrah olarak çalışırken günün birinde yet-mişini aşkın bir nine geldi, bel kemiklerinin çok ağrıdığından ve kırılmış olma ihtimalinden şikayet ediyordu.

    Bir süre hastayı kontrol altına alıp tedavi ettikten sonra ara ara filmlerini çekip incelemeye koyuldum. Ve şaşırtıcı bir süratle iyileşmekte oldu-ğunu gördüm.

    Çok geçmeden onun yanına varıp hayret dolu bir şaşkınlıkla Tıp tarihinde eşi görülmemiş bir çabuklukla iyileştiğini kendisine müjde verdim. Bunun üzerine yaşlı kadın, tekerlekli sandalyenin üzerine binerek hareket etme imkânına sahip oldu.

    Daha sonrada koltuk değneğine dayanarak yürü-meye başladı. Mesai arkadaşlarımla birlikte bu harika iyileşme karşısında hastanın taburcu edile-bileceği ve hastanede tedavi görmesine lüzum kal-madığına karar verildi.

    Hastanedeki rahat ve emniyet onu hayata bağlıyor Ve yaşama sevinci veriyordu. Ümitle dop-dolu oluşu hastanın iyileşmesine Ve çok kısa zamanda şifa bulmasına sebep oluyordu. Süratle hastalık ondan kalkmış ve kırılan kemik kayna-mıştı.

    Ertesi sabah Pazar olduğu için kızı, mu’tad olarak annesini ziyarete gelmişti. Öbür güne tabur-cu edileceğini, koltuk değnekleri ile yürüyebileceği kendisine anlatıldı. Kızı, annesini bir kenara çeke-rek; kocasıyla karar verdiklerini kendisini huzur evlerinden birisine yatıracaklarını, Çünkü kendisine evde bakma imkanına sahip bulunmadıklarını bildirmişti.

    Ziyaretçilerin dağılmasından bir saat ya geçmiş ya geçmemişti ki, hemşireler tarafından çabucak çağrıldım. İhtiyar kadıncağızın çok büyük bir kriz geçirdiğine şahit oldum. Başına vardığımda gördüğüm şey gerçekten dehşet vericiydi. Kadın son anlarını yaşıyordu. Anladım ki hasta kemikleri-nin kırılmasından değil de, kırılan kalbinin tesirin-den yıkılmıştı. Elden gelen bütün imkânlar kulla-nıldı, krizin giderilmesi için Her türlü çareye başvu-ruldu. Ama bütün çabalamalar boşa gitmişti.

    Ne var ki artık aldığı vitaminler, takviye edici ilaçlar Onun kırılan kalbini bir türlü tedavi edeme-mişti.

    Ne yazık ki şimdi kırılmış olan kalbi, onun kaynamış olan kemiklerine rağmen yaşamasına müsaade etmiyordu.Ve kadıncağız birkaç saat son-ra ruhunu teslim etti.

    Bu hazin son batılı annenin kaderi idi....


    Prof. Dr. Paul Ernest Adolphe

    AHİRZAMAN


    Peygamberimizin: “Nasıl olacak haliniz? O gün kadınların baş kaldırdığı, sereserpe, açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafa yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün? Sözleri karşısında sahabe dehşete düştü; zira akılları böyle bir şeyi kabul edemiyordu. Onlar tek bir mü’min dahi kalsa, bir cemiyette bu kabil kötülüklerin yaygınlaşmayacağına inanıyorlardı. Bu yüzden sözlerin tesiri, üzerlerinde bir şaşkınlık meydana getirmişti. Bundan dolayı da hemen sormuşlardı :

    “Bunlar olacak mı ki Ya Resûlallah?

    Bunu hem şaşkınlık içinde hem de istifsar mahiyetinde soruyorlardı.

    Ve ALLAH Resûlü (sav):

    “Nefsim kudret elinde olan ALLAH‘a yemin ederim ki, daha şiddetlisi olacak “ buyurunca, etra-fa bir garip hava çökmüş ve bakışlar bulanmıştı. Nihayet dehşet içinde:

    “Bundan daha şiddetlisi nedir Ya Rasûlallah?” diyebilmişlerdi.

    Bunun üzerine insanlığın İftihar Tablosu:

    “Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün haliniz nice olacak bir bilseniz!“ buyurdular. Biz hadisin bu bölümünden, günü-müzde ki umumi duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım:

    Evet Hadis-i Şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin alt üst olacağına, iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın teşvik edileceğine, terör anarşi revaç bulacağına, iman ve Kur’ânın aşağılanacağına, ALLAH‘a inananlar hor ve hakir görüleceğine, bir çok kötülüğün bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatler gericilik addedileceğine işaret etmek-tedir. İşte değerlerin alt üst olması budur. Çağın insanı bunu misliyle yaşadı ve öyle görülüyor ki daha bir süre yaşayacak. Evet tebliğe ait vazife yapılmayınca izzet, şeref ve haysiyetin yerini zillet ve hakaretin alacağı muhakkaktır.

    Fıtrat kanunları çiğnenirse, bunların neticele-rine de katlanmak gerekir! Bu hep böyle olmuştur, akl-ı selim sahibi kimselerin başka şey beklemeleri de düşünülemez. Bu yüzden bunları vicdanına sığ-dıramayan sahabe tekrar hayretle sorar :

    - Bu da olacak mı Ya Rasûlallah? Yani iyi-likler men edilip kötülükler emredilecek mi?

    - Daha şiddetlisi bile olacak !

    - Bundan daha şiddetliside nedir, ey ALLAH’ın Rasûlü?

    - Münkerat karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün haliniz ne olacak!

    Yani çoluk-çocuğunuzu akıntıya saldığınız, onları başıboş bıraktığınız, hatta onlara halinizle, dilinizle, davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman. Daha da kötüsü neslinize ALLAH‘ı unuttur-duğunuz ve Peygamberi gönüllerden sildiğiniz gün haliniz içler acısı demektir. Artık sahabede hayret ve şaşkınlık son haddine varmış, dizlerde derman kalmamış, göğüsler daralıp, nefesler tıkanmaya başlamıştı ki, dermansız, bitkin ve titrek bir sesle:


    Bu da mı olacak Ya Rasûlallah ?

    Evet. hatta ondan daha şiddetlisi olacaktır.

    Ve tam bu esnada ALLAH Rasûlu (sav), ALLAH‘a kasem ederek O‘ ndan şu sözü nakletti: “Celalime yemin olsun ki bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneleri salıve-receğim.” ALLAH Rasûlü (sav), bu önemli mükelle-fiyetin idrak edilmediği takdirde, bunun istikbalde ümmete nelere mal olacağını, mucizane bir şekilde dile getiriyordu ki, aslında bizde böyle bir mükelle-fiyet altında bulunmaktayız. Kalbimizin en hassas yerinde, üç asırdır devam ede gelen bir vebalin ağrı ve sızısı var. Şüphesiz bu ağrı ve sızılarımızı dindi-recek olan tek çarede, nebilere ait bu vazifenin hep birlikte ümmetçe idrak edilmesi ve yapılmasıdır.


    KUDSİLERE ÖVGÜ


    Bir gün Efendimiz, Ebu Zerr-i Gıfari (R.A.)'e buyurdular ki:"Ya Eba Zerr ALLAH güzeldir, güzeli sever. Benim niçin gamlandığımı, ne düşündüğümü ve neyi özlediğimi biliyor musunuz, ya Eba Zerr?"

    Oradakiler:"Bilmiyoruz ya Resulallah, Gamını ve düşünceni bize haber ver" dediler

    Resulullah (a.s) bir "Aaah!" dedi:

    "İştiyakım benden sonraki ihvanıma kavuş-mak içindir. Onların durumları enbiyaların durumla-rı gibidir. Onlar şühedalann menzilesindedirler. Babalarından, ve kardeşlerinden sadece ALLAHÛ Teala'nın rızasını kazanmak için ayrı düşerler. Malı ALLAH için terk ederler. Nefislerini tevazu ile hor hakir ederler. Şehevata ve dünya füzuliyyatına rağ-bet etmezler. ALLAH'ın beytlerinden bir beytde Mu-habbetullah'dan dolayı mahrum ve mahzun olarak toplanırlar, kalblerini ALLAH'a verirler. Ruhları ALLAH'a bağlı, onları bilmek ALLAH'a aid. Onların birinin hastalanması bir sene ibadetten efdal olur."

    "Eğer istersen anlatayım ya Eba Zerr?"

    "İsterim ya Resulallah."

    "Onlardan birisi öldüğü zaman ALLAH indin-deki şereflerinden dolayı semada ölenler gibidirler. Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?"

    "İsterim ya Resulallah."

    "Onlardan birisi elbisesindeki bir böcekten müteezzi olduğu vakit ona ALLAH indinde yetmiş hacc ve gazve ecri ve İsmail zürriyyetinden kırk köle azad etmiş sevabı verilir, onlardan da her birisi on iki bin kişiye muaddildir. Eğer istersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?"

    "Evet ya Resulallah." "Onlardan birisi ehlini hatırlayıp da gamlandığı vakit her bir nefesine bir derece yazılır. Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?"

    "Evet ya Resulallah." "Onlardan birisinin ar-kadaşları arasında iki rek'at namaz kılması Nuh (A.S.)'ın Cebel-i Lübnan da, bin yıl ibadet ettiği gibi ibadet eden bir adamın ibadetinden daha efdaldir. İstersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?"

    "İsterim ya Resulallah."

    "Onlardan birisinin tesbihi kıyamet gününde bütün dünya dağları kadar altın tasadduk edip de gelen bir kimsenin ecrinden daha fazladır. lstersen daha sayayım ya Eba Zerr?"

    "Evet ya Resulallah." dedim. Meftar-ı Mevcu-dat Efendimiz saymaya devam ederler:

    "Onlardan birine bir kerre nazar etmen ALLAH indinde Beytullah'a nazar etmenden daha sevimlidir, ona nazar eden ALLAH'a nazar etmiş gibidir. Onun sevindirdiği kimse ALLAH'ın sevindir-diği bir kimse gibidir. Ona it'am eden ALLAH'ı it'am etmiş gibidir. İstersen anlatayım ya Eba Zerr?"

    "Evet ya Resulullah."

    "Onların yanına günahlarda ısrar ede ede hantallaşmış bir topluluk oturunca ALLAH onları nazan rahmeti ile nazar edip günahlarını onların hürmetine afv etmeden kalkmazlar. Ya Eba Zerr onların gülmeleri ibadettir, şakalaşmaları tesbihtir, uykuları sadakadır. ALLAH onlara her gün yetmiş kerre nazar eder. Ben bunlara müştakım ya Eba Zerr.

    Resulullah bitkin bir şekilde saçlarını düzelt-di, sonra başını kaldırdı, ağlıyordu, gözyaşları göz-lerinden inci daneleri gibi dökülüyordu. Bir kere daha "ALLAH" dedi, "Onlara müştakım, onlara ka-vuşmak istiyorum" sonra Nebi Efendimiz:

    - "ALLAH'ım! Onlan muhafaza et, muhalif-lerine karşı onlara yardım et, kıyamette gözümü onlarla nurlandır."

    HERKES SAHİP OLDUĞU İMKÂNDAN SORUMLUDUR​



    Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuşlardır :

    “Sizden kim bir kötülük görürse onu eli ile değiştirsin. Gücü yetmezse dili ile değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıf mertebesidir. “

    ( Tirmizi : Fiten : II )

    Hadis-i Şerif Emri bil-ma’ruf nehy-i anil-münkerin neslin terbiyesi ve cemiyetin selameti bakımından ne derece lüzumlu ve zaruri olduğunu, herkesin imanının kuvvetine ve şuuruna göre bu vazifeyi yerine getireceğini ve en ağır şartlarda bile bu vazifenin yapılması gerektiğini gayet veciz, açık ve amirane bir şekilde ifade etmektedir.

    Öyleyse mümin, kendi izzet, şeref ve haysi-yetiyle oynandığı zaman nasıl ki her şeyi göze alıyor, her tehlikeyi göğüslüyor, rahatı bütünüyle kaçıyorsa; haramların irtikap edilmesi ve farzların terk edilmesi suretiyle ve Yüce Mevlâ ‘nın izzet ve kibriyasını rencide eder mahiyette meydana gelen hal ve hareketlere karşı da tavrını da takınmalıdır. Ya şiddetle, ya nasihatle veya kalbinden kızmak ve alakayı kesip orayı terk etmek suretiyle hoşlan-madığını göstermelidir.

    Evet, ALLAH ‘a iman etmiş, Hz. Muhammed’i (s.a.v) rehber edinmiş bir mümin gençliğin iman-sızlık hastalığı ve cemiyette meydana gelen manevi çöküntü karşısında tepkisiz kalamaz. Hadisinde ifadesiyle mutlaka bir şeyler yapmak zorundadır. Makamı ve parası varsa eliyle, ilmi varsa diliyle, bunlardan hiçbirisi yoksa da kalbiyle buğz ederek hakka tarafgir olduğunu göstermelidir. Öyle ise iyiliği emredip kötülükten men etme mümin olmanın en birinci vasıflarındandır.
     
  6. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR

    Kişi, burada da orada da hep sevdikleriyle beraberdir. Dolayısıyla insan bu dünyada dost olduğu, gönülden bağlı bulunduğu kişilerin manevi durumlarına dikkat etmeli, etrafındaki insanların kendi iç dünyasını yansıttığını unutmamalıdır. Öyle ise, insan hem mü’min arkadaşlar edinmeli hemde ahirette nebilerle, sıddîklerle, şehidlerle beraber olmak için onları sevmelidir ki, orada onlarla beraber olabilsin. Veya başka bir ifadeyle, ahirette nebilerle, sıddîklerle, şehidlerle beraber olacak olanlar, burada iken onları sevip mahiyetlerinde bulunanlardır. Kötülükleri temsil edenler için de, yine aynı hadîsin hükmü ve ma’nâsı geçerlidir.


    ALLAH YOLUNDA​


    Efendimize hicret emri gelmişti. Şimdi hicret zamanıydı. Hicret arkadaşı ise Hz. Ebu Bekir’di.

    Mekkeli müşrikler alemlerin Efendisini öldür-me kararını almışlardı. Her kabileden birer kişi seçmişlerdi bu iş için. ALLAH Resulü’nün evinin ö-nünde beklemeye başladılar. O sırada karanlıkta birisi geldi ve bunların niçin beklediğini sordu;

    Durumu öğrenince güldü ve

    -“Siz ayakta uyuyun, O çıkıp gitti.” Dedi.

    Hep beraber içeri daldılar. ALLAH Resu-lü’nün yatağında bir vücut...Ellerinde kılıç ve kama-lar örtüyü çekiverdiler: karşılarında HZ. ALİ...

    Suikastçılar şok olmuşlardı. Ok gibi kapı istikametinde karanlığa dalıştılar. Allah Resulü’nü arıyorlardı.

    Mekke’de tek başına kalan HZ. Ali her zaman öncüsü olduğu ve olacağı İslam davasının bu defa aynı ehemmiyetli vazifesinin başındaydı.

    O, Peygamber’in yatağında ölüm tehlike-sine karşı kendisini onun yerine koymak gibi belki her sahabiye mahsus fakat yalnız kendisinde tecelli eden bir sadakat ve fedakârlık misali olmakla kal-mıyor, tek başına her tanesi ateşten bir akrep gibi taban ısıran kızgın kumlar üzerinde 400 km’yi aşıp ALLAH’ın Sevgilisi’ne erişmek borcunuda yükleni-yordu.

    Bir insanın, hemde çocuk denebilecek bir yaşta bağrında ne türlü bir aşk ve iman volkanı fokurdamalı ki bunları yapabilsin ve ateşi, buzlu şerbet diye içebilsin.

    Evet gönül Resulullah aşkıyla yanınca asıl-mazlar asılıyor.

    Gerçek Da’vâ Adamı


    Gerçek bir davâ adamına terettüb eden vazifelerin en önemlisi, davâsına karşı göstermesi gereken vefâdır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi tefekkür dünyamızı aşan insanları tahlil etmek bize düşmez ama, kendini alıp kesseniz, kanının her damlası ‘vefâ vefâ’ diyecek olan Hz. Sıddîk (ra)’ın vefâsına bakın ki, hicret esnâsında 7-8 yaşındaki kızı Hz. Âişe yanında yoktu. Aynı şekilde, Hz. Ömer (ra) hicret ederken, küçük oğlu Abdullah yanında değildi..

    Efendimiz (sav), Hz. Selman (ra) için, “Din Süreyyâ yıldızında da olsa, bunun kavminden bazıları onu oradan çekip indirirler” buyur-muş-lardır. İşte, dînî hakikatler Süreyyâ takım yıldız-larında asılı bile olsa, davâ adamının onları oradan çekip alacak vefayı göstermesi gerekir. Ayrıca, bir davâ adamının, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi davâsına olan inancı nisbetin-dedir. Günümüzde, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakan-lık Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılı-yor. İslâm davâsının müntesipleri öyle bir kupa için yarışıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise ALLAH (cc) tutacaktır. Doğrusu böyle bir kupaya canlar fedâ edilse değer!..


    DİNE HİZMETTE SEBAT


    “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçen-lerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıl-dılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "ALLAH'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten ALLAH'ın yardımı yakındır. (Bakara 214. Ayet)

    Resulullah, Mekke'de müşriklerin karşı gelmesinden sonra, muhacirler ile yurtlarını ve mallarını bırakarak Medine'ye hicret ettiği zaman, öncelikle Yahudilerin düşmanlıklarıyla karşılaşmıştı. Bu sebeple bu âyet indi. Uhud veya Hendek savaşları nedeniyle indiği de rivayet edilmiştir. Bu âyet gösteriyor ki; Muhammed ümmeti, bütün eski milletlerin geçirmiş olduğu birtakım durumlarla yüzyüze gelecek, ayrılıklar görecek, karşı koyma-lara uğrayacak, sıkıntılar ve zorluklar geçirecek; sarsılmayıp dayananlar, sonunda başarılı olacak-lardır.

    ***
    “Bir de "ALLAH'a ve Resulüne inandık ve itaat ettik" diyorlar da, sonra bunun arkasından yan çiziyorlar; bunlar mümin değillerdir.’’(Nur 47. Ayet)

    Ve onlar mümin değillerdir. Yani iman laftan ibaret değildir. Yalnız dilden ALLAH'a ve Resulüne iman ettim, demekle hakikaten mümin, müslüman olunuvermez. Onunla beraber samimi, kalpten inanmalı, sadakatle sebat etmeli ve hareket ve davranışlarıyla bu imanını ispatlamalı ve destek-lemelidir.

    ***

    “İşte burada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.’’ ( Ahzab11. Ayet)

    İşte bu anda veya bu noktada müminler imtihana çekilmiş, samimi inanan ile münafık, sebat eden ile sarsılan seçilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.

    Demek ki ALLAH kendisine hizmet edenleri herzaman zorluklarla, hizmet etme yolunda çeşitli engellerle imtihan etmekte ve samimi olanlarla olamayanları ayırmaktadır. O zaman dine hizmet edenler her ne olursa olsun hizmet etmede önle-rine çıkan engelleri aşmasını bilmeli ve bunların bir imtihan olduğunu unutmamalıdır.

    ***

    "Rabbimiz ALLAH'tır" deyip, sonra da doğru-lukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: "Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin."

     
  7. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    ÜCRET ve ÜCRET TALEBİ


    Tebliğ insanı, yaptığı bu kudsî vazife karşı-lığında hiçbir ücret talep etmemelidir. Bu ücret, ister maddî ister manevî ve ruhî olsun, mutlak surette ihlâs ve samimiyete gölge düşürür. İhlas ve samimiyete gölge düştüğü zaman da, o işin tesiri kırılır. Hatta değil maddî ücret karşı-lığında tebliğ yapılması, yapılmakta olan tebliğden manevî bir haz ve lezzet alınmasının dahi, tebliği samimi olmaktan çıkaracağı endişesi taşınmalıdır. Hele bir de o işin içine maddî menfaat girerse, samimiyet tamamen ortadan kalkar ve artık yapılan bu işe de asla tebliğ denmez; denemez. Kur’ân-ı Kerim'in, bütün peygamberlerin dilinden naklettiği:

    "Ben sizden bir ücret beklemiyorum, benim ücretim âlemlerin rabbi ALLAH'a aittir" (Şuarâ, 26/109) mealindeki âyeti, sözünü ettiğimiz hususa en açık bir delildir.

    Yeryüzünde her zaman, İslâmî hizmeti omuzlayacak bir hasbîler kadrosu olmalıdır; olma-lıdır ve insanlığın mutluluğu için var olan bu fedâiler, insanlığa hakikî bir tebliğcinin nasıl olması gerektiği dersini de vermelidir. Bu kadro, o kadar hasbî olmalıdır ki, öldüğünde üzerinden çıkacak mal varlığı ancak kefen bezine yetmeli, hatta bazen o kadar da bulunmamalıdır. İşte hayallerimi süsle-diğim kadro ve işte büyük dâvânın büyük hameleleri!

    İslâm'ı yaşamanın diyalektiğini yapanları şimdiye kadar bu millet çok gördü, çok dinledi. Onlarda gördükleriyle her defasında inkisara uğradı ve iki büklüm oldu. Zannediyorum daha fazla alda-tılmaya da tahammülü kalmadı. Şimdi artık o, lafa değil, yaşantıya bakıyor. Fiili, söylediklerini doğru-luyorsa onu bağrına basıyor ve onun yoluna baş koyuyor. Aksini ise ne dinliyor ne de ona itibar ediyor.

    DERTLİLER

    Hayatlarını bir davaya vakfedenlerin hareket noktaları idealleridir. Onlar hayatlarını ideallerine göre program altına alır, his ve düşüncelerini, ideallerinin istikametinde disipline eder, arzu ve isteklerine yine bu çerçeve içinde gem vururlar. Onların yaşadıkları hayat, kendi hayatları değil, ideallerinin gerektirdiği hayattır.Onların ruh, kalb ve kafaları bu hayat tarzı, merkez ve esas alınarak akord olur. Bizim dilimizde onların ifadesi idealist, daha ciddi sesiyle dava adamı, daha samimi söyleyişiyle de “dertliler”dir.

    Davaların ardına yığın yığın insanların takıl-dığı görülür. Ama o yığınlar içinde hayatını “ideali eksenine” oturmuş az insan gösterilebilir. O kuru kalabalıklara lügatte karşılık gelen ve onları en iyi tarif eden kelime herhalde,”sempatizan”dır.

    Dava Adamları ile sempatizanlar arasındaki fark, dava adamlarının “gündelik ve dünyalık” işle-rini “boş vakitlerinde” yapması, sempatizanlarınsa davalarını “boş vakitlerini değerlendirme ve bir hobi” olarak mülahaza etmeleridir.

    Varlıkların varlık sebebi “en yüce varlık”, “sağ elime güneşi,sol elime ayı verseler ben yine bu davadan vazgeçmem” ifadesiyle; aynı gerçeği, dertlilerin anlayış ufkunda “gönül verilen davanın” dünyadan ve dünya üstündeki her şeyden daha ulvi olduğunu haykırmış ve meselenin bu perspektiften en parlak misali olmuştur.

    “En büyük dertlinin” rahle-i tedrisinden ders ve ilham almış bir kamet-i bala, son nefesinde, “bu iman davası kadar azametli bir dava yeryüzüne bir daha gelmeyecek ve bu dava uğruna ölenlerin şerefine denk bir şeref daha dünyada vücud bulmayacaktır” derken, dertli bir ruhun fedakarlık-taki son ufkunun tercümanı oluyordu.

    Aynı ideal zincirinin,asrımıza uzanan son halkasındaki “dertli”, “milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” İfadeleriyle derdinin derdine düşmüş bir dertlinin, halet-i ruhiyesinin nasıl olması gerek-tiğini dile getiriyordu.

    Bir dost meclisinde bir kutlu, “benim kulak-larım tıka basa tok ama kıtlıktan çıkmışçasına gözlerim aç” ifade ve tesbitiyle idealistin, ancak “yaşayan adam” olacağını vurgulamıştı. Hala kulak-larımda çınlayan bu söz, dava adamı olma iddiasın-dakilere bu işin realitesini haykırmaktadır. Aksi taktirde, yani sempatizan ve sempatizanlıklarla menzile varmak, maksuda ermek,hedefi bulmak çok zordur. Çünkü “inandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığı gibi inanmaya başlarlar.”

    MUKADDES ÇİLE​


    Sabır ve sadakat ancak imtihanlarla belli olur. Her türlü imtihan karşısında Hakk (c.c) kapısından ayrılmayanlar ve orada kalmaya kararlı olanlar ve tüm zorluklar karşısında Hak kapısının eşiğinde bekleyenler bu imtihanı kazanmış olacak-lar. Az bir sıkıntı ile yol-yön değiştirenler, cepheyi terk edenler ise imtihanı kaybetmiş olacaklardır.

    Kur’an; Doğrusu biz, onlardan evvelkileri de (çeşitli müsibetlerle) denedik ALLAH (imtihan sure-tiyle imanında) sadık olanları da muhakkak bilecek, yalancı olanları da elbet bilecek. (Sebe 3.) ayetiyle imtihan sırrına işaret eder.

    Sahabe efendilerimiz kendilerine yapılan bütün eziyet ve sıkıntılara katlanıyor ve Akabe’de verdikleri söze de sonuna kadar sadık kalıyorlardı. Öyle ki İtalyan muharrir, tarihçi Leona Kaitano gibi azılı bir İslam düşmanı bile şu itirafı yapmaktan kendini alamamıştır. “Hayret, hayrettir ki içlerinde bir tane bile dönek yoktur”

    Bize burada “semi’na ve ata’na” demek düş-müyor mu? Allah (CC) peygamberleri ve hususiyle de Hz.Muhammed (sav) için değiştirmediği kanunu bizim için mi değiştirecek. Başta Efendimiz (sav) olmak üzere tüm Peygamberler mücadelelerini her şeye göğüs gererek sürdürmüşlerdir. Semere ola-rak ALLAH onlara muvaffakiyet ihsan etmiştir.

    Bizler birer mücrim olarak muvaffakiyet isti-yorsak fazlasıyla sabır ve sebat etmemiz gerek-mez mi ?

    Büyük işler ancak sadık kimselerle gerçek-leştirilir. Sebat sadakatin bir yanıdır. Sebat gerisin geriye dönmemeyi ifade eden bir sıfattır. Bazı hadiseler ümitsizliğe sebep.. Düşünün ki İstanbul 17 defa kuşatıldı. Vazifelerinin şuurunda olanlar geldiler, vazifelerini yaptılar ve gittiler. O halde önemli olan davada sebattır.

    Hz.Ebubekir (RA)’i Ebubekir yapan onun vefasıydı. O en sevdiği arkadaşı ALLAH Resulüne (sav) hayatı boyunca sadık kalmış ve ne olursa olsun O’nun yanından hiç ayrılmamıştı. “Benim gözlerimi doğruya o açtı, o halde O’na (sav) daima sadık kalmalıyım” düşüncesi içindeydi. Zaten Hz.Ebubekir (ra)’i sıddıkiyet makamına yükselten O’nun davasına gösterdiği sebatı değil miydi ?

    İnsan unutan bir varlıktır. Dolayısıyla din adına, iman adına her zaman kendini tazelemelidir. Eğer zor şartlar altında hizmet ediyor ve imanı adına yeteri kadar bir şeyler okuyup dinleyemi-yorsa ilk fırsatta hemen böyle irfan yuvalarına koşmalı, kendini yenilemelidir.

    Hakikati bulma ve ona gönül verme ne kadar ehemmiyetli ise bulduktan sonra vefalı olup o yolda sebat göstermekte o kadar önemli bir husustur. Sabah akşam mihrap değiştirenler ise hakikati bulamamış idraksizlerdir.

    Yerinde durup mevziini koruma hedefe var-manın en birinci vesilesidir. Cepheyi terk edip ayrı-lanlar ise ayrıldıkları andan itibaren kaybetme yolu-na girmiş sayılırlar.

    Dünyanın bütün debdebesiyle kaşımıza çıktı-ğı bir zamanda bize düşen neyleyim dünyayı deyip ne olursa olsun, önümüze altından dağlar koysalar vallahi bu davadan dönmem demektir.

    ÇİLE

    ALLAH yolunda olana çile mukadderdir. Çünkü ALLAH kullarını yeryüzüne imtihan etmek için göndermiş türlü zorluklarla başbaşa bırak-mıştır.

    İşte insanlığın altın devresi asrı saadettede bu çile ve ızdıraplar en dayanılmaz şekliyle yaşan-mıştır. Mekke’de özellikle zayıf kabilelerden Müslü-man olanlar eziyetin en büyüğüne maruz kalırlardı. Örneğin bunlar içinde Bilal kızgın kumlar üzerine yatırılır, göğsünün üzerine taşlar konur ve o halde bırakılırdı. Habbab bin Eret yanmış kömürler üzeri-ne yatırılırdı. Ammar bayılıncaya kadar dövülürdü. Ebu Fukeyheni’nin ayağına bir ip takılır kumlar ve çakıllar üzerinde sürüklenirdi. Lübeyne müthiş da-yaklar altında kıvranırdı.

    ALLAH yolunda hizmet ederken bir takım sıkıntılara maruz kalınacağı muhakkaktır. Zira bir ayeti kerimede “sizden öncekilerin başlarına gelen-ler sizinde başınıza gelmeden kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz?” buyrulmaktadır. Ha
     
  8. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    ZÜBEYR ABİDEN İNCİLER​


    Aziz Muhterem Kardeşim...

    Mademki İslam’ın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun, bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun, O halde iyi dinle:

    VAZİFEN, dikenler arasında güller toplaya-caksın. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, ısı-racak.

    BUNA SEVİNECEKSİN.

    Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Musa’ları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler. Konuştu-ğun için zindana koyacaklar,

    SEVİNECEKSİN.

    Çöllere sürülürsen kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülürsen, ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler olacak. Yaka-caklar, yıkacaklar. Sen bunu SABIRLA SEYRE-DECEKSİN.

    Karanlık zindanlara salarlarsa;ışık, paslı vicdanları görürsen; ümit, imansız kalplere rastlar-san NUR vereceksin. Sen verdiğin için suç, sen getirdi-ğin için ceza, sen konuştuğun için mahkum olacak-sın. Ve buna ŞÜKREDECEKSİN.

    Anadan,yardan,serden ayrılacaksın. Candan, gönülden Kur’an’a sarılacaksın. Damla iken deniz, nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kağıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, mecnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi NUR arayanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin.

    MAKAMLAR, SERVETLER verirlerse, NEFSİNİ UNUTACAKSIN.

    Yalan,iftira,çamur fırtınasına tutulursan, HİSSİYATINI TERK EDECEKSİN... Önüne demirden set yaparlarsa,dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse, iğne ile oyacaksın. Unutma! Nerede olursan ol; küfrün ve cehlin ta temelini çürüteceksin. Bir gün Kur’an etrafında surların yıkıldığını görürsen; hemen kemiklerini taş,etlerini harç, kanını da su edeceksin. Etrafına ilimden, irfandan, faziletten ahlaktan kaleler dike-ceksin. Kaleler,fedailer ister. Nasıl nasıl sende içinde fedai olacaksın.

    Bu mektubu okuyunca, Mesneviyi okuyan Yunus Emre gibi “Uzun olmuş” diyeceksin. O’nun gibi ben olsa idim: “Ete kemiğe bürünürdüm. Yunus diye görünürdüm.” Derdim dediği gibi, sen de ne lüzum vardı uzun uzun saymağa, kısaca “KURAN TALEBESİ OLACAKSIN” deseydin yeterdi, diye-ceksin. Haklısın. Zira,İslam yoluna giren;bilir ki, bu yol kıldan ince kılıçtan keskindir. Her kişinin değil, er kişinin yoludur.

    Seni bütün ruhu canımla kucaklar, gözlerinden öper, dualarına mukabele eder, ALLAH’ın rızası dairesinde buluşmak üzere mektu-buma son verirken, delalete düşen din kardeş-lerimin, kısa bir zamanda sizin gibi hidayete erme-lerini Cenab-ı Vacib-ül Vücud olan Hazret-i ALLAH’tan niyaz eylerim. Amin.

    Zübeyr Gündüzalp

    Cemaatte Kuvvet Vardır


    İki fert ayrı ayrı olduklarında 1’i aşamazken yana yana gelince “11” olur. Üç ayrı “1” yan yana gelince “111” ’e ulaşır. Şimdi basitçe rakam oyun-larıyla ifade etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meşale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 yada 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün! Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pazu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin,idrakin ve düşüncelerin ittifakının eklendiğini düşünün...! Ayrıca bir de gaye ve ideal birliği,cehd ve azim müşterekleri varsa,işte o zaman gerçekten topların sindiremeyeceği ölçüde gürül gürül ses getiren yüreklerin gücü kendiliğinden ortaya çıkar.

    Aynen bunun gibi iç alemlerin ruh ve kalp dünyalarının hayat dereceleri çok ulvi olan simala-rında melek çehrelerini müşahede edebileceğimiz arkadaşların, şefkat, merhamet ve nurdan tebes-sümlerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaş-maların yaşandığını düşündükçe seytanın aldat-malarına ve günahlarının yıkıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğumuzu daha iyi anlarız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalp ve iradelerimizin fer ve kuvvetinin arttığını zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olduğumuzu hissederiz.



    Bediüzzaman ve Cemaat​



    Hz.Bediüzzaman’ın yaşadığı devirde cemaat çok önemliydi. O kadar ki, onun kazanına atılan her şeyin buharı “cemaat” diye tüterdi.

    Mesela, “Mesihiyet”, “Mehdiyet” diyene, O, “Şahs-ı manevi” derdi. O kadar ki, şahsıyla temsil edilen hakikatler için bile “Şahs-ı Manevi” diyerek, kendini geri çeker ve hep “adi bir tercüman” olarak görünmeye çalışırdı.

    Asrımız, şahs-ı manevi ve cemaat asrıdır. Bu-gün, Abdülkadir-i Geylani gibi gavslar, ferd-i ferid-ler de olsa, tek başlarına büyük muvaffakiyetler elde edemezler. Cemaate gelen lütuflar, ferdlere gelenden çok farklıdır. Dolayısıyla vifak ve ittifakı korumak, hizmet adına önemler üstü önem arz eder.



    Cemaatin Tarifi



    Aynı duygu, aynı düşünce, aynı ideal, aynı gaye ve ülkü etrafında birleşen ve hayatlarını bu birleşme çizgisine göre programlayan ferdlerden meydana gelmiş topluluğa cemaat denir. Bu tarif içine girmeyen kitleler ise, ya ne yaptığını bilmeyen yığınlar ya da bir işportacı etrafına toplanmış kalabalıklar gibi bir meraklılar topluğudur. Ve tabiî, ancak bir cemaat şuuruyla üstesin-den gelinebilecek mes’eleleri, bu kabil yığınların veya meraklıların yüklenmiş olması ise, kelimenin tam mânâsıyla bir talihsizliktir.



    Cemaatte Kuvvet Vardır




    İki fert, ayrı ayrı olduklarında 1’i aşamazken, yan yana gelince “11” olur. Üç ayrı ‘1’ yan yana geldiğinde “111”e ulaşır. Şimdi, basitçe rakam oyunlarıyla ifade etmeye çalıştığımız bu durumu, karanlıkta elinde meş’ale tutan bir kişinin meydana getireceği aydınlıkla, 11 ya da 111 kişinin meydana getireceği aydınlığı mukayese ederek düşünün!. Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de, pazu kuvvetinin yanında kabiliyetlerin, ilmin, idrakin ve düşüncelerin ittifakının eklendiğini düşünün..! Ayrıca bir de, gaye ve ideâl birliği, cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman, gerçekten topların sindiremeyeceği ölçüde gürül gürül ses getiren yüreklerin gücü kendiliğinden ortaya çıkar.

    Aynen bunun gibi, iç âlemlerinin, ruh ve kalp dünyalarının hayat dereceleri çok ulvî olan ve simalarında melek çehrelerini müşahede edebileceğimiz arkadaşların, şefkat, merhamet ve nurdan tebessüm-lerle süslenmiş aydın bakışları altında ışıklaşmaların yaşandığını düşündükçe, şeytanın aldatmalarına ve günahlarının yıkıcılığına karşı nasıl bir atmosfer içinde bulunduğumuzu daha iyi anlarız. Bu atmosfer içinde direnç kazanacak olan zayıf kalb ve iradelerimizin, fer ve kuvvetinin arttığını ve zülcenaheyn, yani iki kanatlı, çift yönlü bir kuvvete sahip olduğumuzu hissederiz.



    Yalnızlık Denen Girdap




    İnsan, yalnız kalmaktan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçmalıdır; çünkü yalnızlık, yılanca, çıyanca düşün-celerin insan ruhunu sarmasına yol açar. İki kişi olmada da aynı tehlikeler bahis mevzuu olabilir; çünkü iki kişinin bir fenalık ve kötülük üzerinde anlaşması, zayıf bir ihtimal de olsa mümkündür. Üç kişiye gelince, ihtimal hesaplarına göre onların günahlarda, fenalıklarda anlaşıp bir araya gelmesi âdetâ imkânsızdır. Bu hakikate parmak basan Allah Rasûlü, “İki kişi de şeytandandır; üç kişi ise cemaattir” buyururlar. Üç kişi, bir cemaat teşkil eder ve şeytanın insana nüfuz edeceği delikleri, çok daha küçültmüş olur. İster evli, ister bekâr olalım, evde, mektepte, işyerinde, sokakta ve çarşıda bizi aralarına alıp, üzerimize kanatlarını gerecek, duygu ve düşüncelerimizi şeytanî esintilerden koruyacak ruh ve irade insanı arkadaşlara ihtiyacımızın olduğu bir gerçektir.



    Zaman Cemaat Zamanıdır​




    Cemaat, ahir zamanın eritici ve öğütücü dalgalarına karşı koruyucu bir sed ve siperdir. Ferdî yaşanan bir müslümanlıkta, pek çok yanlışlıkların olma ihtimaline karşılık, cemaatleşmede bu ihtimal daha azdır. Ayrıca ferdî yaşayanlar cemaate açılan ve lütfedilen nuranî atmosfer ve iklimlerden mahrumdurlar.

    Cemaatte müşterek hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır. Zira, bir yanda elli-yüz insanın düşünce muhassalası, diğer yanda da, dâhi bile olsa, tek başına bir insanın karihası; evet, kıyas bile edilemez. Bu sebepledir ki ALLAH (cc) cemaat ile beraberdir.
     
  9. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    ALLAH’IN ŞEFKAT , HİMAYE VE KUDRET ELİ CEMAATLE BERABERDİR



    Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuşlardır :

    “- Şüphesiz ALLAH, ümmetimi sapıklık üze-rinde toplamaz. ALLAH‘ın (şefkat, hidayet ve kudret) eli cemaatle beraberdir. (Cemaatten) ayrı-lan kimse, ateşe ayrılmıştır.“

    “Ben kendi başıma münferiden dinimi ve imanımı muhafaza edebilirim“ demek çok tehlike-lidir. Bilhassa fitne ve fesatların ortalığı kasıp kavurduğu, insanın yakın dostlarıyla bile arasının açıldığı şu zamanımızda dinini ve imanını tek başına muhafaza etmek âdeta imkansızdır. Böyle düşünen ve böyle davrananların âhir ömürlerinin, yani akıbetlerinin hayırla hitam bulması çok zordur. Zira bazen fert, küçük bir zorlama ve az bir tazyik karşısında bile pek çok taviz verilebilmekte ve çok şeylerini kaybetmektedir.

    Zamanımızda fikri ve ahlaki, iktisadi ve ameli sahada yüz gösteren fitne ve fesatlar küfrün ve dalaletin şahs-ı manevisini temsil eden kefere ve fecerenin toptan hareket etmelerinden ve birlikte hücuma geçmelerinden kaynaklanmaktadır. Ve meydana gelen telafisi çok zor olan zararlarda zaten ondan kaynaklanmaktadır. İşte böylesine korkunç bir hücum ve felaket karşısında dayana-bilmek, imanını ve ahlakını koruyabilmek, ancak Müslümanların yekvücut halinde hareket etmeleri ve İman ve İslam’ın şahs-ı manevisini temsil eder mahiyette, hizmet vermeleriyle mümkündür. Bu ise cemaat halinde yaşamanın zaruretine dair gayet açık ve son derece kat’i bir delildir.

    Elhasıl; Rasul-i Ekrem (a.s):

    “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa, İslam halkasını boynundan çıkarmıştır.” demek suretiyle İslam’ın cemaat dini olduğunu, Müslümanların cemaat ruhuna sahip olmaları gerektiğini ve dinlerini cemaat halinde yaşayıp, cemiyete ve bütün aleme mal etmeleri lazım geldiğini açıkça ifade etmektedir. O halde, Kur’an ve sünnet cema-atini iltizam etmeli, yabancı fikir ve kanaatlere ehemmiyet verilmemelidir.


    Zaman Cemaat Zamanıdır​



    Cemaat, ahir zamanın eritici ve öğütücü dalga-larına karşı koruyucu bir sed ve siperdir. Ferdi yaşanan bir Müslümanlıkta, pek çok yanlışlıkların olma ihtimaline karşılık, cemaat-leşmede bu ihtimal daha azdır. Ayrıca ferdi yaşa-yanlar cemaate açılan ve lütfedilen nurani atmosfer ve iklimlerden mahrumdurlar.

    Cemaatte müşterek hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır. Zira bir yanda elli-yüz insanın düşünce muhasalası,diğer yanda da,dahi bile olsa tek başına bir insanın karihası... evet kıyas bile edilemez. Bu sebepledir ki ALLAH cemaat ile bera-berdir.


    TEBLİĞ VE İTAAT


    Hakikatin gönüllerde yer etmesi için kendini birinci dereceden vazifeli bilmek her müminin temel vasfı olmalıdır. Zira ayet ve Hadislerde bir çok defa bu durum emredilmektedir. Peygam-berimizin göstermiş olduğu ufuk bütün insanlığa hak dinin ulaştırılmasıdır. Evet,hedef beşerin tama-mı olduğuna göre tebliğ görevi mutlaka sistemli olmalıdır. Bütün insanlığa dinin güzelliklerinin anla-tılması bir ferdin değil ancak bütün bir topluluğun yapacağı bir iştir. Öyleyse bu kudsi topluluğun bazı hususiyetlerinin olması gerekir. Bu özelliklerinden en önemlilerinin biriside itaattir. Evet, vazife ALLAH’ı anlatmak ise ve vazifeyi alan da veren de sadece rıza-i ilahi için hareket ediyorsa, elbette seve seve itaat etmeli ve vazifesini yapma-lıdır. Bu kudsi vazifede bütün Müslümanlara en güzel örnek sahabi olmuştur. Acaba sahabi Peygamberimize neden itaat ediyordu, kısaca açıklamaya çalışalım;

    1-)Peygamberimizin insan olarak onlardan farklı olmasına rağmen vazifesi itibarı ile yer yüzünde ALLAH’ın temsilcisi olduğundan ve ALLAH adına vazife verdiğinden bütün sahabi verilenleri iştiyakla yapıyordu.

    Peygamberimiz ve ondan sonra gelen halife-ler hiçbir zaman nefsi adına bir dilekte bulunmadık-larından insanlar onların ALLAH adına bir şeyler istediğini iyi biliyor ve ALLAH adına yapılacak işlerin ahirette karşılığını göreceklerini bildiklerinden şevk-le vazifelerini yapıyorlardı.

    2-)Hükümdarsız memleket, Valisiz il, Komu-tansız ordu düşünülemez. Evet belli hedefler için toplu hareket edilen bütün işlerde mutlaka bir vazife dağıtan olmalıdır. Bu bazen Peygamber bazen de Peygamber adına vazife veren onun varisleri olur. Ama ne olursa olsun isteyenin kendi başına hareket ettiği ve müntesiplerinin itaatsiz, serkeş olduğu hiçbir topluluk başarı kazanama-mıştır. Serkeş askerler yüzünden yenilen ordular sadece Türk tarihinde bile çok fazladır. Böyle olduğundan hak adına muzafferiyet için herkes üzerine düşen vazifeyi yapacaktır.

    Şimdi o ufuk insanların itaat şuurunu misal-lerle anlamaya çalışalım....

    **MUSAB BİN ÜMEYR: O Musab ki Mekke’nin en zengininin oğludur. Daha ondört yaşındayken ALLAH’ın Resulü’nü tanımıştır. Ve ALLAH’ın Resulü İslamın ilk muallimi olacak sahabiyi Medine’ye gönderirken sadece “git” demiştir. Evet ondört yaşında bir çocuk 500 Km yolu yürüyerek hem de can güvenliğinin olmadığı Medine’ye sadece “git” emri verildiği için gitmiştir.

    **Peygamberimiz Suriye’ye gönderdiği or-dunun başına Zeyd Bin Sabit adında onaltı yaşında bir kölenin oğlunu komutan seçmişti ve bu ordunun içerisinde Halid Bin Velid gibi hayatında hiç yenilgi görmemiş bir ordu kumandanı Hz.Ömer, Hz.Ebu-Bekir vardı.

    **Bir hamlede Sasani imparatorluğunun yı-kan ve Bizans’ı hareket edemez duruma getiren Halid Bin Velid hem de bir zafer kazandığı anda Hz.Ömer tarafından görevden alınmış ve kendi em-rinde olan Ebu Ubeyde komutasına girmişti. Evet O; nefsi, enaniyeti, şanı, şöhreti elinin tersi ile itmiş tam bir teslimiyet içerisinde Allah Resulu’nün halifesinin sözlerini emir kabul etmişti.

    Evet Mekke’de başlayıp dünyanın dört bir yanına ulaşan ALLAH’ın dini ancak itaat şuurunu anlamış kişiler tarafından temsil edilebilir.

    Yirminci yüzyılda Sibirya’dan Çin’e, Avustral-ya’dan Tayland’a ve daha dünyanın dört bir yanına dağılmış hakikat aşıklarına sadece “git” denilmiştir. Evet “git” ALLAH’ı ve Resulünü anlatacaksan “git”. Bu itaat şuuru sayesinde insanlar memleketlerini, ailelerini, dostlarını bırakıp gitmişlerdir. ALLAH’a itaat eden Resulü’ne itaat eder. Resulüne itaat eden ALLAH adına söz söyleyen Resulullah’ın tem-silcilerine itaat eder. ALLAH’da bu vasıftaki insan-lara ALLAH Resulü’nün sahabisine yaptırdığı işleri yaptırır.

    HAYAT ŞİİRİNİN KAFİYESİ ŞEHADETTİR


    Hayatını, şiir ahengi içinde salihatla geçirmiş bir insanın en son yapması gereken, hayatını şehadetle kafiyelendirmesidir. Yaşanan hayat, o zaman daha bir değer ve kıymet kazanır ve oluşturduğu bereket yumağı, Cennet bahçelerinde açıldıkça açılır. Zaten her iyi amelin Cennet’te bir karşılığı vardır. Cennet ve Cehennem bir bakıma insan amellerinin toplandığı havuzdur. İyi ve salih olan Cennet’te, kötü ve çirkinler ise Cehennem’de toplanacaktır. Bu yönüyle biz, dünyada Cennet veya Cehennem dokuyan insanlar durumundayız. Hiç şüphesiz, iyi amellerin sertâcı şehâdettir. Şehâdet, hayatını ALLAH’a vakfetmiş bir insanın neticede ruhunu Allah’a bir müşahid edasıyla teslim etmesidir. Çünkü onun gözü daha dünyada iken açılmış ve öteleri daha dünyada iken müşahede etmiştir. Hayıtını ALLAH’a vakfetmiş olmanın tûba meyvesini dünyada devşirmiştir şehid ve bu yö-nüyle insanlar arasında en seçkin talihlidir.

    Yümünlü ve bereketli bir hayattan tam ma’nâsıyla kâm almak isteyen insan, ona mutlaka Allah için dökülen bir kaç damla kan ilâve etmeli ve şehid olmalıdır ki, istediğini en kâmil ma’nâda elde edebilmiş olsun. Neticesi şehadet olmayan hayat, ne kadar dolu yaşanırsa yaşansın, yine de bir boşluk taşıyacaktır. Şehadetten şöyle veya böyle nasibini almış bir hayat ise, boşluğu olmayan, kafiyesini bulmuş şiir gibidir. Onda bir ahenk, se-vimlilik ve nizam vardır. Sırlı bir anahtardır şeha-det. Göklerin ve yerlerin rahmet kapılarını ardına kadar açar o. Öyle ki, nebilerin bile hesap verdiği yerde, şehid, varıp ulaşmak istediği alemlere doğru hiç hesap vermeden geçip gider. Dokunulmazlığı vardır şehidin. Kanlı gömleği ona geçiş üstünlüğü vermiştir.

    Ciddî mücadelelerin, büyük kavgaların de-vam ettiği bütün devirlerde, ALLAH’a iman eden her mü’min, hayatının son kafiyesi hep şehâdet olsun istemiştir. Zaten, Efendimizin ifadesi içinde, ALLAH da böyle kullarını beğenir.

    Hadiste şöyle denilmektedir:

    “Allah (cc) bir kulunu çok beğenir. Bu kul, Allah yolunda cihada çıkmıştır. Arkadaşları bozguna uğramış olmasına rağmen, ALLAH’a olan iştiya-kından ve O’nun yanında bulunanlara arzusundan dolayı tekrar mevzilenmiş ve bu uğurda kanını dök-müştür”. Hadisin devamı şöyledir: “Bu kulu ALLAH çok beğenir ve meleklerine göstererek, ‘Bakın şu kuluma, döndü ve Benim uğruma kanını döktü.’ der.”

    İşte Abdullah b. Cahş da bunlardan biridir. Uhud’da İslâm saflarında dağılma ve çözülmeler olunca düşman saflarına dalmış ve kıyasıya savaş-mıştır. İbn-i Cahş ile Sa’d b. Ebî Vakkas, dayı-hala çocuklarıdır. Harbin alabildiğine kızıştığı bir sırada ikisi karşı karşıya geliverir. Hadisenin bundan sonrasını Sa’d b. Ebî Vakkas bize şöyle nakleder:

    “Abdullah b. Cahş, beni elimden tuttu ve hızla bir yere doğru sürükledi., Büyükçe bir taşın altına gelmiştik. Bana, “Sen duat et, ben amin diyeyim; ben dua edeyim, sen amin de” dedi. Önce ben dua ettim ve duamda şunları söyledim:

    “ALLAH’ım, benim karşıma güçlü bir kâfir çıkar. Onunla kıyasıya savaşayım. Sonra onu mağlup edip sevabını alayım ve Rasûlüllah’ın karşısına gazilik şerefiyle çıkayım..” O, benim bu duama derinden “Amin” dedi. Ancak onun bakışları, daha başka bir buuda kaymıştı. Gözleri adeta etrafında olup bitenleri görmüyordu. Dua etti ve duâsında şunları söyledi:

    “ALLAH’ım, benim karşıma da güçlü bir kâfir çıkar. Onunla kıyasıya savaşayım ve önce gazilik ünvanını alayım. Ardından, o beni şehid etsin. Ağzımı, burnumu, gözümü, kulağımı kessin ve Senin huzuruna öyle geleyim. Sen bana sor: ‘Abdullah, ağzını, burnunu, gözünü, kulağını ne yaptın?” Ben de Sana cevap vereyim: “ALLAH’ım, ben onlarla dünyada iken çok günah işledim. Huzuruna öyle günahkâr azalarla gelmek istemedin ve onları dünyada bırakıp öyle geldim.”Sa’d b. Ebî Vakkas: “Ben de” diyor “beynimi donduran bu duaya “Amin” dedim. Sonra her ikimiz de düşman saflarına dalıverdik. ALLAH’a kasem ederim, ben ne çin dua etmişsem, onu aynen gördüm. Savaş bitince de Abdullah b. Cahş’ı aradım. Baktım o da duasında istediklerini aynen elde etmişti.” Abdullah b. Cahş, hayat tiirini şehadet kafiyesiyle bitirmiş ve bu dünyadan öyle gitmişti.

    MEŞVERETİN TABİÎ BİR NETİCESİ : İTAAT


    Zaman, hizmet zamanı olduğuna göre, meseleler, her zaman belli bir heyetin meşvere-tinden çıkmalıdır ve alınan kararlara da, mutlak mânâda itaat edilmelidir. Zira meşveret ve itaat bir vahidin değişik yüzleri gibidir.. ve bunlar, İslâm içtimaî hayatının önemli unsurlarıdır.

    Bu hususta ALLAH Rasulü’nün şu kararlılığı çok dikkat çekicidir: ALLAH Rasulü (sav), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılma-sına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (s.a.s) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “ALLAH Rasulü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehid verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Evet, meşveretin İslâm’da ve İslâmî yapıda böyle önemli bir yeri vardır. Yıkılan Medine tekrar yapılabilir ama teşri döneminde İslâm’ın bir rüknü yıkılırsa onu yeniden inşâ etmek imkânsızdır.

    Şimdi isterseniz, bu çizgide cereyan eden bazı tarihî vak’alara kuşbakışı bir göz atalım:

    Cahiliye dönemi Arapları bir köleye hiçbir zaman -hele bu bir de siyahî ise- insan nazarı ile bakmazlardı. Efendimiz ise azadlı kölesi Zeyd b. Harise’yi içinde Cafer b. Ebi Talib, Abdullah b. Revaha, Halid b. Velid.. (r.a) gibi soylu harp dâhi-leri ve savaş kahramanları bulunan ordunun başına kumandan tayin etti ve önemli bir harbe gönderdi. Bunlar cahiliye dönemi anlayışlarını bir kenara iterek siyahî kumandan Hz. Zeyd (r.a)’e itaat ettiler.

    Yine peygamberimiz Suriye’ye gönderdiği ordunun başına bir kölenin oğlu olan onaltı yaşındaki Zeyd Bin Sabit’i komutan seçmişti ve bu ordunun içerisinde Halid Bin Velid gibi hayatında hiç yenilgi görmemiş bir ordu kumandanı, Hz.Ömer, Hz.Ebubekir vardı.

    Bir başka zaman ise Efendimiz Medine’ye islamı anlatmak için Mus’ab bin Umeyr’i gönder-mişti. O Musab ki Mekke’nin en zengininin oğludur. Daha ondört yaşındayken ALLAH Resulü’nü tanı-mıştır. Ve ALLAH Resulü İslamın ilk muallimi olacak sahabiyi Medine’ye gönderirken sadece “git” demiştir. Ondört yaşında bir çocuk 500 Km yolu yürüyerek hem de can güvenliğinin olmadığı Medine’ye sadece “git” emri verildiği için gitmiştir.

    Evet istişare, nebevî; münferid hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed oldukları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun aksine, Ramses’ten, Sezar’a Napolyon’dan Lenin’e; Cemil Meriç’in ifadesi ile ondan da deli teke Hitler’e, Stalin’e, kadar ne kadar firavun varsa bunların hepsi de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görü-nümlü şeytanların çıraklarıdırlar.


    RABBİMİZİN BİR MÜSLÜMANDA EN BEĞENDİĞİ İKİ GÜZELLİK: VEFA ve SADAKAT​




    Ø 'ALLAH buyurdu ki: "Bu, sadıklara doğruluk-larının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacak-ları cennetler vardır". ALLAH onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.

    (maide 119)

    Ø Kur'ân'da İsmail'i de an; çünkü o, vaadine sadık bir kuldu ve gönderilmiş bir peygamberdi.

    (meryem 54)

    Ø Müminlerdendir o erler ki ALLAH'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler.

    (ahzab 23)

    Ø Çünkü ALLAH sadıklara sadakatleriyle mükafat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki ALLAH çok bağışlayıcıdır. Çok merhamet edicidir.



    (ahzab 24)

    Ø Herhalde sana bey'at edenler ancak ALLAH'a bey'at etmektedirler. ALLAH'ın eli onların elleri-nin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a verdiği ahde vefa gösterirse ALLAH ona büyük bir mükâfat verecektir.

    (fetih 10)

     
  10. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    KORKU


    İns ve cin şeytanlarının desiselerinden biri: İnsanda en mühim ve esaslı bir his,hiss-i havf’dır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i delaletin propa-gandacıları, avamın ve bilhassa ulemanın bu dama-rından çok istifade ediyorlar. Mesela: Nasıl ki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamın nazarında zararlı görünen bir şeyi gösterip,vehmini tahrik edip kova kova ta damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi; çok ehemmiyetsiz evham ile çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hatta bir sinek beni ısırmasın diye yılanın ağzına girer.

    Bir zaman – Allah rahmet etsin – mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onun ile beraber bir akşam vakti, İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lazım geldi. Araba yok. Sultan Eyyübe gitmeğe mecburuz.Israr ettim.Dedi: “Korkuyorum belki batacağız” Ona dedim: “ Bu haliçte tahminen kaç kayık var?” Dedi “Belki bin var.” Dedim: “Senede kaç kayık gark olur?” Dedi: “Bir iki tane,bazı senede hiç batmaz” Sene kaç gündür?” Dedi “Üçyüz altmış gündür.” Dedim: “Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüz altmış bin ihtimalden bir ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan insan değil, hayvan da olamaz!...” Hem ona dedim “Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?” Dedi: “Ben ihtiyarım; belki on sene daha yaşamam ihtimalim vardır.” Dedim: “Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var; öyle ise üçbinaltıyüz günde her gün vefatın muhtemel. İşte kayık gibi üç yüz binden bir ihtimal değil; belki üç binden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir,titre ve ağla, vasiyet et” dedim. Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindir-dim. Kayık içinde ona dedim: “Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş; hayatı tahrip için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azap yapmak için vermemiştir. Havf;iki,üç,dört ihtimal-den bir olsa... hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek; evhamdır, hayatı azaba çevirir!...”

    İşte ey kardeşlerim! Eğer ehli ilhadın dalka-vukları, sizi korkutmak ile kudsi cihad-ı manevi-nizden vazgeçirmek için size hucüm etseler; onlara deyiniz: “Biz hizb-ül Kur’anız. Kur’anın kalasın-dayız. Hasbinallahuvenimelvekil etrafınızda çevril-miş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihti-mal ile, Şu kısa hayat-ı faniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan hayatı ebediyyemize yüzde yüzbinler zarar verecek bir yola,bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz!..” Ve deyiniz “Acaba hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarımız ve o hizmet-i kudsi-yenin tedbirinde üstadımız ve ustabaşımız olan Said Nursi’nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan ehl-i haktan kim zarar görmüş, biz de göreceğiz. Ve o görmek ihtimali ile telaş edeceğiz...” Bu kardeşlerimizin, binler uhrevi dost-ları ve kardeşleri var. Yirmi otuz senedir dünya hayat-ı içtimaiyyesine te’sirli bir surette karıştığı halde, onun yüzünden bir kardeşin zarar gördüğü-nü işitmedik. Hususen o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine nur-u hakikat var. Eskiden Otuzbir Mart hadisesinde çendan onu da karıştırdılar. Bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mesele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden bela gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı. Buna binaen bin değil, binler ihtimalden bir ihtimal-i tehlike korkusuyla,bir hazine-i ebediyyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hatırına gelmemeli!” deyip ehl-i dela-letin dalkavuklarının ağzını vurup tard etmelisiniz. Hem o dalkavuklara deyiniz ki:

    “Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil, yüz-den yüz ihtimal ile bir helaket gelse;zerre kadar aklımız varsa korkup, onu bırakıp kaçmayacağız!” Çünki: Mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülü-yor ki: Büyük kardeşine ve Üstadına tehlike zama-nında ihanet edenlerin başına gelen bela en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde manen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde merhamet hissetmezler. Çünki derler: “Bunlar madem kendi-lerine sadık ve müşfik üstadlarına hain çıktılar, elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire layıktırlar.”

    Madem hakikat budur. Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kati ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse; o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür... hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur.Hem o canavar vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle,kendisini ezdirmeye teşçi eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adamı o zalimin yüzüne tükürse; kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet tükürün zalim-lerin hayasız yüzlerine!...

    Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul’u istila ettiği hengamda o devletin en büyük daire-i diniyyesi olan Anglikan Kilisesinin başpapazı tarafından Meşihat-ı İsla-miyyeden dini altı sual soruldu. Ben de o zaman Dar-ül Hikmet-il İslamiyyenin azası idim. Bana dediler: “Bir cevap ver.” Onlar altı suallerine altıyüz kelimeyle cevap istiyorlar. Ben dedim: “Altıyüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hatta bir keli-me ile dahi değil; belki bir tükrük ile cevap veriyo-rum! Çünki: O devlet işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada onun papazı mağru-rane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tü-kürmek lazım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!...” demiştim. Şimdi diyorum:

    Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbar bir hükümetin istila ettiği bir zamanda bu tarzda matbaa lisanıyla onlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken hıfz-ı Kur’ani bana kafi geldiği halde; siz de,yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kafidir.

    Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik et-mişsiniz: Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşit-meyenlerde benden işitsinler ki: “En ziyade yarala-nanlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir. “Firar edenler kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!..”

    Korkuyla Gelen bir şefkat tokadı: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla ifade ederken ahlaksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sak-ladı. Muvakkaten Hizmet-i Nuriye’yi terk etti. Birden bir şefkat tokadı manasında bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı.Ta ki buraya geldi, burada görüştük, avdetine Hizmet-i Kur’ani-ye’ye talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı tebrie etti.

    Gözyaşları

    Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.

    Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları...

    Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalbden sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları...

    Bulut bulut yükselip, Hakk rahmetinin eteklerinde dudak gezdiren, bu fani âlemin bekâya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları...

    Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin taşına, topra-ğına, evine, mâbedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara... Ve bütün bir mâziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştü-ğünü. Sonra mâbedlerdeki sütunlara, geniş kubbe-lere ve çevredeki cidarlara da sormalı, ne zaman-dan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Secca-delere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yad kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi...?

    Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bula-mayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi, yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişi-mize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım..!

    Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “ÂH” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulut-ları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukbâ ateşini...

    ALLAH’m! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için. Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şâk şâk oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sîneler kebâp olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.

    Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi ağlamam lâzım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sâkin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, senden başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudak-arımla ağlatmanı diliyorum.

    Heyhât ki “merhamet merhamet" diyeceğim an, bir hâil gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allahım! Benim uzaklığım itibariyle değil, Sen’in yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, tâ “Bu delidir” desinler...

    Şehid kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibine görünmek isteme-yeyim. Pişdarım ve âli Rehberimden kaçayım. Sonra bir âli dîvân kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o dîvâna çağrılayım “Lâ tüâhiznâ” kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup, “Bu da bizdendi” desinler; dilenciye bir mülk bağışlasınlar! Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde boğu-layım...!

    Günah
    Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıdlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecâli kalmaz.

    Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur. Günahdan zevk alan insan, ne sefîl; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır..!

    İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, başaşağı yere inmesinde, yer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanun-larının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise, hik-met elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir.

    Âdem Nebî (as), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhûn etdiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişdi. Şeytan ise, başaşağı düşdüğü o günah gayyâsın-dan kurtulamamış ve helâk olmuşdu. Ve, daha

    “Nice servi revan canlar,
    Nice gülyüzlü sultanlar,
    Nice Hüsrev gibi Hanlar
    Ve nice tâcdarlar”

    böyle ilk bir adımla günah deryasına yelken açmış, fakat bir daha da; geriye dönmeye muvaffak olamamışlardır. Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inâyet eline kalmışdır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olması-na rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar deği-şikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryadlara karşı alâkasızdır.

    Bizi kendinden uzaklaştıran günahları bize yaklaştırmamasını rahmeti sonsuzdan diliyoruz.


    NERDESİN


    Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kah-raman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâla-rımızın üveyki? Nerdesin “ba’su ba’del-mevt” imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, “seniye-i vedâ” türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambakdan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikce esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelme-yecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye...

    Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement ola-madı. Pürvefâydın yürekdendin..!

    Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdâya bize onur, bize gurur lâzım değil” demişdin..!

    Hani bir keresinde, dostunun ayağına sapla-nan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüşdün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefa-sızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb...!

    Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmışdı. Sen cennet hûrilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemez-sem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!

    Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmışdın. Kabına sığmı-yordun. Ateşdin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukda ateşgedelerin ülkesine ulaşdın ve içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tutdun topuzunu Bizans’ın batına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yapdın ve Konstantiniye’ye giden yolu açdın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçdiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökden indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zafer-lerinin böyle üst üsde kaideleşdiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde abideleşdiğin bir dönem-de, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedil-diğini işitdin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüvi-yetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki...” sözlerini dinler-ken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen ka-rarlara inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tutdun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin uğrunda yoluna devam etdin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin...!

    Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmakdan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmakdan... Savaş meydanlarında omuz omu-za, yemek sofralarında diz dize oturduğun karde-şinle konuşmayacakdın. Emir, âlî bir divandan çık-mışdı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir lâf etdin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde..!

    Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramışdı. Sen o gün bir hüküm-dardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar. İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân”, sen tut-tun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet etdin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melekmisin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin...!

    Gözlerim yollarını gözlerken, dilim da’vet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muam-manın bir küçük noktasına dahi tercüman olama-dım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yokdur ihtimali terennümün”.

    Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimiz-de besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakda seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşman-larımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeye-cekdir...!

    Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âbı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız...

    Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme...!
     
  11. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    VEFA


    Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek nâdiratdan ve hatta mümkün değildir. Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler, kıskançlıklar ise onu bir lâhza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider.

    Vefayı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şek-linde tarif edenler de olmuştur. Eksik olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayan-larda vefadan bahsetmek bir hayli zordur. Konu-şurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlı-dır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesûliyetlerin ağırlığını hissetmeyen iki yüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimâl vermek, sadece bir aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifâdesidir.

    Bir düşünceye gönül mü verdin; bir ideâle mi bağlandın; varıp biriyle dostluk mu kurdun, gel! Diriğ etmeden ver canını o uğurda, servetin yağma olup gitsin. Fakat vefalı ol! Zira Hakk katında da halk katında da en çok itibar gören “vefa” ve vefalılardır.



    “Bana Hak’dan nida geldi; Gel ey âşık ki mahremsin,
    Bura mahrem makamıdır; Seni ehl-i vefa gördüm.”
    Nesimî



    Âdem Nebi (a.s.), yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve “gufran” çeşmelerine ulaştı. Aynı hâdisede azgınlaşan iblis ise göz göre göre gitti kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.

    Tufan peygamberi de asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kesiminde tesir icra etmemesi, onu, bağlı bulun-duğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.

    Hakk’ın dostu ve nebiler babası, Nemrud’un ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren“hasbî hasbî!” şeklindeki vefa solukları, öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi ateşlerin bağrı “berd-ü selâm”a döndü.

    Kudsîler ordusunun Öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi, kimseye müyesser olma-yan semâlar ötesi seyahata, ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu. Evet, o bu sayede meleklerin varıp ulaşamadığı iklimlere ulaştı ve hiçbir fânînin eremediği devletlere erdi. Sonra da gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular âlemini, ümmetine olan vefa duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü. Hâdiselerle pençeleşecek, karşısına çıkan bâdireleri göğüsleyecek, onları da o yüce iklimlere yükseltecekti... Dost ve arkadaşlarına karşı vefa duygusuydu O’na cennetleri ve hûrileri unutturan. Onlara karşı bir vefa sözüydü O’nu, başı semâvî ihtişamlara ulaştığı bir zamanda, bütün mânevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı ve elemli dünyaya yeniden onların yanına döndüren!..

    Bütün yükselenlerin hasenât defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi. Bütün yolda kalmışların çirkinlikler meşheri kitapları ise vefasız-lık damgasını yedi, onunla damgalandı. Evet, üzer-lerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşa-ğısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bu gün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler. Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminle-riyle yürüyüp bu koca mes’ûliyetin altına girdik. Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik. Heyhât... Beklenmedik bir dev önümüzü kesti ve bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; “petekler söndü, ballar kalmadı.” Ve artık, insan nedretine maruz kalan bu devrin talihsizleri, kalbinde zerre kadar emanet ve vefa hissi bulunmayan ölü ruhlara, destan tutup yahşi çekmeye başladı. “Ne akıllı, ne centilmen!” diye alkışlamadıkları ham ervâh kalmadı ve işte, bu devreye ait milletin yüreğinden yükselen son inilti ve son inkisar:



    “Vefa yok, ahde hürmet hiç... Emânet lafz-ı bî medlûl;
    Yalan râyiç, hiyânet, mültezem her yerde, hak meçhûl!

    Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:
    Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş.”



    Ah vefa, nerde kaldın! Bıktık şu hergün birkaç defa yemini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübâlağa, her davranışı sun’î nâmert-lerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gö-nüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsali er oğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harâb olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sînelerimize!.. Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sînelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın! Gelin, gelin de şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtarın!.

    GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ​


    Geleceğin fikir işçileri, yarının kurucuları ve âtîdeki nesillerin rehberleri olacaklardır. Dünya, onların harman edeceği düşüncelerle yeniden kurulacak; gelecek, onların sundukları mesajlarla aydınlığa kavuşacaktır. Onlar; kat’iyyen, zahmet ve sıkıntı bilmeyen mirasyediler gibi davranmayacak ve elde edecekleri herşeyi, bin inilti ve terden bir lücce1 içinde elde edecekleri için de har vurup harman savurmayacaklardır. Aksine, birler, onların elinde binlere ulaşacak; yokluk, onların aydın gönüllerinde varlığa dölyatağı olacaktır.

    Onlar, mevcudu evirip çevirme, hazırı değer-lendirme gibi, beleşçiliğe de düşmeyeceklerdir. Yerinde onların herbiri bir Mûsa (a.s.) gibi, elindeki asâsını en sert kayalara çalıp su çıkarmasını, en azgın ummanlara vurup, arkasındakilere değişik yol ve erkân öğretmesini bileceklerdir.

    Onlar, beklenmesi gerektiği yerde bekleme-sini; kükreyip etrafı velveleye vermeleri icab ettiği yerde de kükremesini çok iyi bileceklerdir. Yerinde, cansiperâne ve yıldırımlar gibi inecekler dünyaların bağrına; yerinde de tipiye, borana tutulmadan fev-kalâde sakınıp, meltemlerin eseceği mevsimi bekle-yeceklerdir. Serî ve atılgandırlar, ama hiç mi hiç karambola hareketleri yoktur. Düşünceleri aydın, kararları isabetli, davranışları da ölçülüdür.

    Onlar her çeşit düşünce ve sistemle münase-bete geçmede beis görmezler. Ne var ki gönülleri, kıblenümâ gibi hep, kendi mihrablarını gösterir. Evet, sonunda, kendi iklimlerine varıp dayanma-yan, en parlak fikir akımlarıyla dahi meşgul olmayı, bir bakıma abes sayarlar. Tıpkı, arazilerine su vermeyen ve gidip onların göllerine boşalmayan ırmaklarla uğraşmadıkları gibi...

    Onlar, kuvveti hakta bilir ve hep hakkın ihyâsına çalışırlar. Ancak, kuvvetin de bir yeri olduğunu ve bir hikmet-i vücudu bulunduğunu kat’iyyen hatırdan çıkarmaz ve kuvvetler muvaze-nesinde, hasımlarının gücüne denk iktidara sahip değillerse, teknik olmayı da ihmâl etmezler. Zeki, idrâkli fakat sığ görünümlüdürler!..

    Kendi çizgilerinde olan herkesle fevkalâde içli dışlı ve gönülden; düşmanlarına karşı da bir hayli insanca ve onları idare edecek kadar da basiretli-dirler. Gönül ve mantığın el ele olduğu onların atmosferinde, ne dostlar ihmâle uğrar ne de düş-manlar tama’a kapılabilirler.

    Öfkelendikleri zaman zûlmetmeyecek kadar yumuşak, yumuşak oldukları zaman da adâletten ayrılmayacak kadar irâdelidirler. Onların bu kutlu iklimlerinde, ne zâlimlerin “hay hu”yu ne de maz-lumların iniltisi duyulmaz.

    Azimli ve kararlıdırlar. Bayrama erecekleri güne kadar, ne dünyaya karşı oruçlarını bozar, ne de cennetlere girme arzusuna kapılırlar. Bir buhur-dan gibi devamlı tüter durur ve çevrelerine mâve-râ’dan gelmiş güzel kokular saçarlar.

    Onlar, içinde yaşadıkları toplumla, gökler ötesi yüce hakikatlar arasında spiral bir kordon gibidirler. Uğursuz ellerde ellibin defa, sağa sola bükülüp hırpalansalar dahi, kat’iyyen kopmazlar. Defalarca cehennemlere dalıp ateşleri göğüsle-dikleri, defalarca örsten çekiçten geçtikleri için, ne ateşlere atılmadan çekinir ne de “zulmün güllesi, bombası” karşısında paniğe kapılıp ricat ederler.

    Onların nazarlarında, gerçek hürriyet, hakka esârettedir. Bu itibarla, Hakk uğrunda, nefislerine çektirecekleri herşeyi, bir ibâdet neşvesi içinde yapar ve bundan da sonsuz bir zevk duyarlar. Hele, beşerî istek ve arzularını da bütün bütün aşmış ve gönülde varlığa ermişlerse...

    Onlar, hüsn-ü zannın verdiği makamlara bel bağlamayacak kadar, nefisleri ile hesaplaşma için-de ve kendilerini müdrikdirler. Ne başardıkları işle-rin azâmeti ne de çevrenin onlarda görüp saygı duyduğu yüce mertebeler, aslâ onları şımartmaz. O kudsî vazifeyi üzerlerine aldıkları ilk günde, nasıl bir tevazû ve mahviyet içinde idiyseler, her bucak-ta dalgalanan birer bayrak haline geldikleri gün de aynı asalet ve soyluluğu gösterirler.

    Onlar, elde ettikleri muvaffakiyetlerin karşı-lığını, kendi milletlerinden bekleme gibi bir dilen-cilik ve garâbete de düşmezler. İhtiyaç içinde dahi olsalar, en sevmedikleri şey, böyle bir dilenciliktir. Halka verdikleri şeylerin, kat katını onlardan geriye alma dilenciliği...

    Emâreleri çoktan ufkumuzda belirmiş bu kudsîler kadrosunu, bir kere daha imdâda çağırır-ken, Rahmet-i Sonsuz’un bizi hayâl kırıklığına uğratmamasını dileriz.


    Ruhun Zaferi


    İnsan, bu dünyada ruh ve beden gibi birbirinden farklı iki kuvveti temsil etmektedir. Zaman zaman bu iki kuvvetin birleşip bir bütün teşkîl ettikleri müşahede edilse bile, ekseriyet itibariyle, zıtlaştıkları ve birinin zaferi diğerinin hezimetini netice verdiği görülmektedir. Bedenî isteklerin şaha kalktığı ve azgınlaştığı bir bünyede ruh; çelimsiz, dermansız ve cismanî arzuların âzat kabul etmez kölesi olmasına karşılık, nefsin iştihalarına baş kaldırıldığı, kalbin akla, ruhun bedene hâkim kılındığı bir bünyede ruh, binbir labirenti bir solukta aşar ve ölümsüzlüğe ulaşır.

    Ruh plânında çökmüş bir ülkenin her bucağı, yüzlerce zafer takı ve dragon timsâlleriyle süslense dahi, mezardan farkı yoktur. Evet, ruhun zafer solukları üzerine kurulmamış bir dünya, kaba kuvvetin elinde bir oyuncak; onun faziletli ikliminde geliştirilmemiş bir kültür, insanlığın yolunu kesmiş bir cadı ve böyle bir ülkede yaşayan yığınlar da buhrandan buhrana sürüklenen gözü bağlı talihsiz-lerdir. Ne var ki şahsî haz ve zevklerinden başka birşey düşünmeyen ve bir türlü varlığını başka-larının mutluluğuyla birleştiremeyen ham ruhlara, hiçbir zaman bunu anlatmak da mümkün olma-yacaktır.

    Ah! Ne olurdu, bir kere bunlar da nefis ve benlikleri cihetiyle yokluğa erip, ruhta ebedî-leşmenin sırrını kavrayabilselerdi!..

    Sînesini en yüksek mefkûre ve insanlık sevgisiyle donatanlardır ki, kalbin enerji balansını düzeltmiş, duygularını en ulvî hedeflere doğru kamçılamış ve kendi içlerinde ölümsüzlüğe ermiş-lerdir. Bir hamlede hayvanî yaşayıştan kurtulup bedenî hazlarını aşan bu talihliler, ruhlarını coştur-muş, kalblerini kanatlandırmış ve nefislerinin rağ-mına insanî yanlarıyla zaferlere ulaştırmışlardır.

    Güçlü ve muzaffer insan, kendini yenen insandır. Nefis ve kötü tutkuların esaretinden kurtulamamış sefil ruhlar, cihanlar fethetseler dahi mağlûp sayılırlar. Böylelerinin, bir baştan bir başa dünyayı işgal etmelerine fetih denemeyeceği gibi, istilâ ettikleri yerlerde de uzun zaman pâyidar olmalarına imkân yoktur.

    Kendini cihanın tek hâkimi görme çılgın-lığıyla, feylesof Molmey’in şahsında, ilim ve fazîleti tokatlayan Napolyon, bilmem ki ruhtaki bu hezimet ve yenilmenin Yena’daki mağlubiyetten daha acı ve daha alçaltıcı olduğunu anlayabilmiş miydi?. Merzi-fonlu, ordusunun Viyana’daki bozgunundan evvel, kendi içinde yenilmişti. Kumandanın ruhundaki he-zimetle başlayıp yaygınlaşan, tarihimizdeki bu ilk bozgun, onun kellesini alıp götürmeden başka, cihanın en muazzam fâtih ordusuna, firar etme gibi, o güne kadar bilmediği bir şeyi de öğretmiş oluyordu. Arslan yürekli Yıldırım Han, Çubuk’ta değil, hasmını hakîr ve kendini yeryüzünün biricik hükümdarı saydığı gün yenilmişti..Ve daha kimler..

    Buna karşılık Tarık, Herkül sütunlarını geçip bir avuç fedaisiyle, 90.000 kişilik İspanya ordusuna galebe çaldığı zaman değil, Toleytola’da kralın servet ve hazineleri karşısında:

    “Tarık dikkat et! Dün bir köleydin, bugün muzaffer bir kumandan, yarın toprak altında ola-caksın!” dediği ve coştuğu an, ruhuyla kanatlan-mıştı ve muzafferdi. Cihânı, iki hükümdar için az gören Yavuz, dünyanın dört bir bucağını velveleye veren fatih ordusuyla, krallara taç verip taç aldığı günlerde değil, Ridâniye zaferini müteakip İslâm dünyasının biricik hükümdarı ünvanıyla, İstanbul kapılarına kadar gelip de teb’anın alkış ve alâyişini görmemek için, halkın uykuda olduğu bir saati kollayıp, pâyitahta sessizce girdiği zaman gerçek fâtih; hocasının atının ayağından sıçrayan çamurla kirlenmiş -Estağfirullah!-, ıtırlanmış cübbenin, ta-butuna sarılmasını vasiyet ettiği zaman da muzafferdi. Romalı kumandan Katon, Kartacalıları yendiği zaman değil; ordusu zafer nâralarıyla baş-kente girerken, kumandanlık at ve formalarını krala teslim edip: “Ben milletime hizmet için savaş-mıştım, şimdi vazifem bitti, köyüme dönüyorum.” dediği zaman muzafferdi ve milletinin gönlüne taht kurmuştu...

    Bir ağacın boy atıp gelişmesi için kökleri ne ise bir insanın da maddî-mânevî füyûzat hislerin-den fedakârlığı aynı şeydir. Ağaç, köklerinin sağ-lamlığı nisbetinde serpilip geliştiği gibi, insan da menfaat düşüncesinden, bencillikten sıyrılıp, baş-kaları için yaşadığı sürece, gelişir, yükselir ve başı bulutlara erer. “Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum; ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindan-larında ve çeşitli çilehânelerde geçti. Çekmediğim eza, görme-diğim cefa kalmadı... Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım, çünkü vücudum yanarken gön-lüm gül gülistan olur...” İşte ruhun zaferlerini terennüm eden kudsî gülbank!..

    Geleceğin tâcidârları, ruhun zaferleriyle saadete ermiş talihliler olacaktır.

    Ölümsüz Ruhlar


    Ölümsüz ruhlar, her mevsimde canlılığını korur ve ayrı bir hayat cilvesi gösterirler. Onlar için sararıp-solma, pörsüyüp zebil olma aslâ söz konu-su değildir. Ne ayların, güneşlerin batması, ne de gece ve gündüzün değişip durması onları kat’iyyen eskitemez.

    Ne uğursuz gibi görünen gecelerin karanlığı ne de üst üste yığılmış problemlerin çokluğu onları aslâ şaşırtamaz. Nuh (a.s) Tûfânına uğrasalar, ihtimal ki ayakları ıslanmadan geçer giderler. Âd’ın ahkâfını görseler, azim ve irâdelerinden hiçbir şey kaybetmeden yine hedeflerine doğru ilerlerler. Ne Nemrud’un ateşi ne Firavun’un gururu ne de Sezar’ın zulüm ve istibdâdı onları korkutamaz ve sindiremez.

    Onların düşüncelerinde: “Sabah olsun ortaya çıkalım.” yahut: “Karlar, buzlar çözülsün, bahar gelsin yola revân olalım” yoktur. Onlar “Kökleri sâbit, dalları göklerde, latif ağaçlar gibidirler ve Rabb’in izniyle her zaman meyve verirler.” Karda, kışta, baharda, yazda...

    Güvenip bel bağladıkları Kudret-i Sonsuz sâyesinde ne başkalarına temennâ çeker ne de yanıp sönen ışıklara aldanırlar. Tiranların güç ve iktidarları, çeşitli hiziplerin hâkimiyet ve saâdet vaadleri, onların bakışlarını bulandıramaz, yol ve yönlerini değiştirtemez. Gözlerin döneceği, ayakla-rın bağının çözüleceği ve en bâlâkametlerin dahi iki büklüm olacağı, dehşetli bir günü yâd’a getirdikçe, hayat ve ona ait herşeyi istihkâr ederek, maddenin eline düşmekten sakınır ve eşyâ putuna baş kaldırırlar. Lüks ve konfor en çok nefret ettikleri şeylerdendir. Rahat ve rehâvete gömülmeyi, kendi-leri adına ölüm ve milletleri için de bir talihsizlik sayarlar. Bu itibarla da içinde yaşadıkları topluma karşı sürekli farklılık gösterirler. Ne var ki metodo-lojilerine uyan ve düşünce çizgilerine giren herkesle ve herşeyle, bir çeşit münasebetten de geri kalmazlar.

    Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlara, en küçük bir engebe karşısında ürküp geriye duran-lara; iş yapmak için hep bahar bekleyenlere, en ehemmiyetsiz tazyik karşısında azim ve irâdesiyle felce uğrayanlara, kitlelerin sevk ve idaresini kim-seye vermedikleri halde, sürekli olarak onları yanıl-tan ve şaşırtanlara, evet, bütün bunları yapanlara ne demeli..? Dünü ayrı bir mâcerâ, bugünü ayrı bir mezellet ve yarını hangi hezeyânlara hâmile bulun-duğu belirsiz bu talihsizlere...

    Bunlar, bahar gelince yiğit kesilir, güneş do-ğunca daldan dala sekmeye başlar, kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzuu olunca ön safdadırlar, tehlike baş gösterince de gerilerden daha gerilere çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zâhid, imkân elverdiğinde Kârun, pöhpöhlenince cevvâl, unutu-lunca da miskindirler. Hâsılı “öyle bednâm, öyle bedhâl, öyle kem talihdirler ki” milletin yüz karası dense sezâdır.

    Bilmem ki daha kendine ermeden düşünceye doymuş, ülfet ve ünsiyete boğularak îmânî haz ve zevklerini yitirmiş, bu talihsizlere birşey anlatmak kâbil olur mu?.. Biz, şimdilik o bahsi kapatarak, zıddın, zıddı tedâisiyle içine girdiğimiz bu saksağan hikâyesini burada kesmek istiyoruz. Keşke şu perişan satırlar onlara dahi birşeyler anlata-bilseydi...



    Dünya Muvâzenesinde Bir Millet​



    Yeryüzü muvâzenesinin tamamen bozulduğu içtimâî coğrafyanın sürprizlere hâmile bulunduğu şu günlerde, “tabakât-ı beşer” çapında sözünü geçirebilecek bir yüce devlete ve âlî bir millete, ne kadar muhtaç olduğumuz her türlü îzahdan vâres-tedir.

    Şarkdan garba şenâetlerin işlendiği, mazlu-mun hor görülüp zâlimin alkışlandığı; süper devlet-lerin kendi çıkarları hesabına, yeryüzünü anarşiye devir ve teslim edip, kargaşa ve herc-ü merci körükledikleri bir dönemde, muvâzene unsuru olabilecek bir milleti, kendi elimizle bitirip tüketmiş olmanın hasretini bir kere daha çekdik... Bu millet, henüz bütün bütün yokolmamışdır. İhyâ edilebilir ve ihyâ edilmelidir de..Yoksa arenalardaki kanlı kavgalara benzer hâlihazırdaki bu durumun, daha ciddî ve daha endişe verici korkunç şeylere inkılâb etme ihtimâli vardır.

    Bu ise, sadece muvâzene unsuru olabilecek bir milletin yok olmasıyla kalmayacak; belki içtimâî coğrafyada birbirini takip eden ciddi değişikliklere de sebebiyet verecektir. Dünyanın belli bir bölü-münde, böyle bir çöküşe sebebiyet vermenin tarihî mesuliyeti ise, o baş yüce milleti, kendi tükenişiyle baş başa bırakanlara ait olacaktır.

    Bu millet, dünden bugüne binlerce bâdireyi atlatarak; ve binlerce dâhilî ve hâricî hıyanet şebe-keleriyle boğuşa boğuşa, günümüze kadar mevcu-diyetini koruyabilmiştir; ama o, şimdi, bitkin ve harîm-i ismetine tecavüzle karşı karşıyadır.

    Evet, bütün bir tarih boyu, ardı arkası kesil-meyen kinlere ve nefretlere maruz kaldıktan sonra, yeni dünyanın çeşitli ideolojik silahlarla hücuma kalkıştığı ve onu tüketmek için, sarının kırmızı ile tek cephe hâline geldiği şu karanlık günlerde, onun kalb ve ruhuna sahib çıkma mecburiyetindeyiz.

    Dün onun düşmanı sadece salîb ve ehl-i salîbdi. Şimdi “la’net ile anılan o cebâbirenin en küstahına binler rahmet okutan” firavunlar var sahnede. Vâkıa ilk düşmanlık, salîbin etrafında top-lananlarla başlamıştı. Şimdi ise o, yerini, daha kor-kunç ve daha kalıcı düşmanlıklara bırakmış gibidir.

    Bu millet Avrupa’ya adım attığı günden itibaren, Hristiyan kin ve husûmetini üzerinde top-ladı. Bu husûmet ve kin, Bulgarı, Sırplıyla; Macarı, Yunanlıyla yan yana getiriyor ve bir kilise cebhesi teşkil ediyordu. Çok eskilere dayanan salîbin bu düşmanlığı, haçlı seferleri esnasında, milyonlarca insanın seylâplar teşkil eden kanlarıyla bile dinme-mişti. Kudüs’ün elden çıkmış olduğunu gören Frederikler, Rişarlar, Filipler, İstanbul’un da aynı şekilde elden çıkacağını düşündükçe kuduruyor ve kudurdukça da yeni intikam orduları teşkil ediyor-lardı.

    Uzun asırlar Avrupalının vicdanında sadece kin ve nefret hisleri uyarıldı ve cennetin esrarlı anahtarları diye İslâm dünyasını ve hususiyle bu dünyanın batı karşısında son karakolu olan bu yüce milleti kana, irine boğma yolu gösterildi.

    Ehl-i salîb, amansız bir kasırga dehşeti ve bir lâv şiddetiyle, bu dünyayı bir başdan bir başa istilâ ediyor; bu millet ise, bu korkunç yangını bağrında söndürüyor ve tarihî mesuliyetini yerine getiri-yordu. Keşke mes’ele, sadece hâricî tecavüzlerden ibaret olsaydı. Gövdenin içine girmiş binlerce kurt, içten içe durmadan onu kemiriyor ve dışın tecavü-züne yeni yeni gedikler açıyordu...

    Bu boğuşma ve mukavemet asırlarca sürdü. Ne hâricin Romen Diyojenleri, ne de evin içindeki Ebu Leheb’in torunları, onun azim ve iradesine kement vuramadılar. O, bütün bunları aşdı ve her şeye rağmen emanete sadakat vazifesini bihakkın yerine getirebildi.!Şimdi ise, onu, yepyeni bir tarihî mükelle-fiyet beklemektedir. Yaptıklarına nisbeten çok daha çetin, çok daha amansız görünen bir mükellefiyet...

    Şu ana kadar herkesten ve her şeyden iha-net gören bu millet, asırlardan beri bağrında taşı-dığı saf ve dupduru iman ve imanın te’min ettiği yüksek heyecanla, bu yeni imtihanı da ciddi bir ta-rih şuuru içinde atlatacağı ümidini beslemekteyiz.

    Ancak, her şeyden evvel, yapılması gerekli olan hususların çok iyi bilinmesi lazımdır ki; muâle-ce adına yapılan şeylerle çeşitli komplikasyonlara sebebiyet verilmesin.

    Evet, onun asıl ihtiyaçları ve bunalımdan bu-nalıma götüren çeşitli hastalıkları hakiki çehre-leriyle bilinmezse, hiçbir müdâhelenin kâr etmeye-ceği muhakkaktır.

    Onun için, evvelâ illetin teşhisi, sonra tedavi yollarının tespiti ve daha sonra da muâlece plânının hazırlanması lâzımdır ki; ameliyata yatırdıktan son-ra operatör arama ve neresini yarıp dökeceğimizin münakaşasını yapma garâbet ve yetmezliğine düş-meyelim.

    Evvelâ yıkıp, sonra yapma plânını hazırlama-yı düşünenler, ihlâslı da olsalar, büyük ihânet için-dedirler. Mücerred bir şeyin olmasını istemek bir işe yaramadığı gibi, yolunda isteyememek ve gay-ret edememek de hiçbir işe yaramayacaktır.

    Hamiyyet ve gayretimiz irfanla mücehhez ol-maz, azim ve irademiz derin bir tetebbu ve vukûfa dayanmazsa, faide yerine zarar getirebilir. Zaten, senelerden beri, milleti kurtarma istikametinde verilen bütün kavgaların, semere vermemesinin asıl sebebi de budur; yani, hamiyetle bilginin, azimle vukûfun, samimiyetle idrakin beraber bulu-namayışı...

    Onun içindir ki, bu milletin kurtarılmasını ve yepyeni bir dünyada hazırlanmasını üzerine alan zimamdarlar, şuursuzca ibdâ ve inşâlara kalkış-madan, onun kendi tarihi ve ruh köküyle temasa geçmesini te’min etmelidirler. Onda, yeniden bir tarih şuurunun uyandırılması çok mühimdir. Ve son senelerin ibret ve felâketlerle dolu hâdiselerinin arkasında da, hep bu idrak edememe ve şuurdan mahrumiyet vardır.

    Evet, bu mefkûre bütün ruh ve hayatımıza hâkim kılınmalıdır. Hem o kadar hâkim kılınmalıdır ki, mektebde, kışlada, saban başında, sürü arka-sında ve memuriyet masasında; hatta beşikleri sal-layan anaların ve ninelerin dudağında daimi türkü-müz ve hareketlerimizin nâzımı bulunmalıdır.

    Bu anlayışla insanımıza, en seri şekilde kendi ruhu gösterilmeli ve kendi dünyasına menfezler açılmalıdır. Onda kendi mukaddeslerine hürmet hissi uyandırılarak, yabancı ve tahribkâr düşün-celere reaksiyonu te’min edilmelidir. Ma’şerî irâde kuvvetlendirilerek vukuu muhtemel kan, irin seylâ-bının önüne geçilmelidir. Yoksa, ileride zuhûr ede-bilecek, bir kısım hâdiseler karşısında, kendine zarar geleceği mülâhazasıyla, yılanlara şirin görün-meye çalışan bir kısım sefil ruhlar, önlenmesine gayret göstermedikleri bu büyük yangın içinde, milletle beraber mahvolup gideceklerdir.

    Bugüne kadar bin türlü ölümkalım mücade-lesiyle varlığını devam ettiren ve bundan sonraki mevcudiyetinin de, içtimâî coğrafya adına büyük ehemmiyeti bulunan bu millet hem kendi hem İslâm dünyası hem de devletler arası muvâzene için mutlaka kurtarılmalı ve tarihin kendinden bek-lediği yüce vazifeyi edâ edecek imkânlara kavuş-turulmalıdır.

    Yaradan, onu endişe ettiğimiz şeylerden ko-rusun.

    Kahraman

    Kahraman tarihin en esaslı malzemesidir. Milletlerin tarihi, kahramanla yükselir. Kahramanı olmayan bir milletin tarihi sığ ve durgun bir göl gibidir; büyük ve geniş de olsa, iç açıcı ve inşirah verici değildir.

    Yunanlı, tarihini bir kısım esâtîrî kahra-manların omuzlarında bayraklaşdırdı. Kadim Roma, Sezar ve onun gibilerle tarihe mâl oldu. Kartaca Anibal’in vesâyâsı altında sesini insanlığa duyu-rabildi. İran Firdevsî’nin mâhir, oynak ve velûd kalemiyle en rengîn ve zengîn kahramanlık destân-larına ulaşdı. Ve daha niceleri niceleriyle...

    Millet vardır, onun tarihi, tek sütun üzerine oturtulmuş bir kemer gibi, tek bir kahramanın etrafında örgülenir. Millet de vardır, onun tarihi, yüzlerce kubbesi olan bir ma’bed gibi, binlerce sütuna dayanıp yükselir. Makedonya, tarih-i kadimiyle İskender’in omuzlarında yücelmiştir. Fransa, Napolyon’un; Almanya, Bismark’ın veya farklı bir anlayışa göre Goethe’nin.

    Bizim tarihimizde ise, ne kahramanları saymak, ne de isimlendirmek mümkün değildir. Belki ona bütünüyle “Kahramanlar tarihi” demek daha uygundur. Çünkü bu millet, yıllarca, hasım bir dünya karşısında, yerinde taarruz ve yerinde müdafaasıyla, o kadar çok kahraman çıkarmışdır ki; Ömer desen, arkadan Halid’in kükreyişi duyulur. Fâtih desen Yavuz’un sesi yükselir. Fetih desen, Mohaç desen bütün bir Anadolu inler; Çanak-kale’lerin uğultusu işitilir... Tarihinde, kahraman-lıkların, böylesine sıra sıra geçit yaptığı ikinci bir millet göstermek oldukça zordur.

    Batılı, bu milletin ciddî bir tarihi olmadığını söyler. Doğrudur. Hani Malazgirt’in kanatlanan yiğitlerinin hikâyesi? Hani üveyk olup batıya pervâz edenlerin serencâmesi; hani her defasında haçlıları göğüsleyenlerin mezarı ve kitâbesi? Ve, hani “yurdunu alçaklara çiğnetmeyen”lerin kümbeti ve türbesi..?

    Evet, millet vardır, “tarih” deyip destan yazar. Ve kitâbelerle geçmişine ihtişam kazandırır. Bunlara, tarih yazan milletler diyebiliriz. Millet de vardır, tarih yapar, destan ve türküsünü başka-larına bırakır. Öyle zannediyorum ki, tarihî litera-türlerimizin “fakr-u hâlinin” altında da, bu husus yatmaktadır. Biz kahramanlık gösterip tarih yapdık. Onun akustiğini, kapıkulu ve halâyiklerimize bırak-dık.

    Bir de içe doğru ve benlikde derinleşen mâverâî bir kahramanlık vardır ki, ne doğu ne de batı, böyle bir kahramanlığı hiçbir zaman tanıya-madı. Bu itibarladır ki, tarihin sayfalarına aksetme-miş bu kahramanlığı, ancak benim ülkemde gör-mek mümkündür.

    Evet, kahramanlığın bu çeşidini görmek için, mutlaka bu diyara seyahat lâzımdır. Zira, nefsine gurur geldi diye, sırtına bir çuval un yükleyip, halkın içinde yürüyen devlet reisi; bir hamlede batının en güçlü ordularını târumâr edip, sonra kralın sarayındaki hazineler karşısında: “Dün bir berberiydin, bugün muzaffer kumandan, yarın toprak altında hesaba hazır bir insan” diyen, başı dönmemiş, bakışı bulanmamış kumandan; şarkı, garbı halâyık olarak kullandığı bir dönemde, bir hakikat erinin atının ayağından sıçrayan çamurla lekelenen cübbesinin, tabutuna sarılması tavsiye-sinde bulunan büyük asker ve idare adamı, ancak bu ülkenin insanları arasından zuhur etmişdir.

    Evet, orduların başında cihanı ezip geçen; tahtına oturduğunda dünyaları idare eden; gece halvetde zâhit kesilen gerçek kahramanı tanımak için, behemehal bizim ülkemize uğramak lâzımdır. Çünkü tahtlarla, tâclarla başı dönmeyenler; mebde ve müntehâsı aynı gidenler; önü-sonu birbirine benzeyenler; hayat ve hâdiseler karşısında değişik-liğe uğramayanlar; aşkı, heyecanı ve iniltileriyle meleği, feleği velveleye veren talihliler, sadece bi-zim dünyamızda bulunur.

    İffet bizim ülkede yetişen nilüferdir. Hasbîlik bizim ilin gülüdür. Diğergâmlık bizim bahçelerin lotus’udur. Bizde bulunur, vâsıl olup tadmamak. Bizdedir, yaşatma arzusuyla yanıp tutuşmak ve yaşamayı unutmak. Bizim insanımız bilir, hizmetde önde, ücrette arka sıralarda bulunmayı. Dünya, bizde gördü, bizde tanıdı sevilmeden sevmeyi...

    Onun için, bu ülkede münferit kahramanlık aramak, beyhudedir; aransa da bulunamaz. Bu ülkede kahramanlık sıra dağlar gibi bitevî ve her yeri zirvedir. Bunu dost da, düşman da böyle söyler, böyle bilir
     
  12. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Geleceğin Mimarları


    Geleceği kuracak ve yükseltecek fikir işçileri, kendi ruhunda varlığa ermiş talihlilerdir. Maddesini ledünniyâtına teslim etmiş bu hakikat erleri, alabildiğine silik ve alabildiğine sönük görünüm-lüdürler. Bu itibarla da onları, dünyevî debdebe içinde bekleyenler hep yanılmış ve hep inkisâr-ı hayâle uğramışlardır.

    Dış görünüşleri itibariyle oldukça mukassî-dirler. Ama sînelerinde binbir buhurdan çeşit çeşit koku neşretmektedir. Onların nilüfer tenlerini, ya-semin kokularını, onlarla hemhâl olmayanlara an-latmak oldukça zordur. “Girmeyen duymaz, tadma-yan bilmez.” Kafdağından daha ağır bir yükdür, nâdanlara hâl arzetmek...

    Nâm-u nişân nedir bilmez, makama, mansı-ba eyvallahetmezler. İçlerinde tutuşdurdukları son-suzluk ateşi, onları herşeyden müstağni kılmışdır. Bir mum gibi eriyen benliklerinde, cihânlar aydın-lığa kavuşur ama, onların göz hadekaları şuânın zerresini bile kendi hesabına kullanmak istemez. “Yol yapma bize, rahat yürüme başkalarına; sa’y-u gayret bize, ganimet başkalarına... ”Bilmem ki, bir bilmece olan mâhiyetlerini, böyle birkaç hecede ifâde etmek kâbil olur mu...?

    Onlar, âlayitsiz ve gösterişsizdirler... Duygu ve dütüncelerini anlatmak için, ne yüce mahfillere, ne de muhteşem kürsülere ihtiyaç hissetmezler. Derûnî duygularının simâlarına aksetmesi, onlar için en yüce en samimâne bir anlatma yoludur.

    Madde ve ma’nâ “alaşımı” yüksek bir mâhi-yete sahibdirler. Fıtratla kat’iyyen tenakuza düş-mezler. Maddeleri bir gergef inceliği içinde ve tamamen ma’nânın emrindedir.

    Dayanıklıdırlar ve darılma bilmezler. Müsâ-maha atmosferlerine çarpan kin ve öfke şahâbları, onların yakıcı ve eritici havalarıyla iz bırakmadan kaybolur gider. Yunus’un diliyle “dövene elsiz, sö-vene dilsiz ve gönülsüz”dürler. Gönülsüz derken, onların kalbsiz oldukları zannedilmesin; onların içlerinde binbir hüznün, binbir sevincin bilmecesi nümâyandır.

    Kendi saâdetlerine karşı yabancı ve alabil-diğine diğergâmdırlar. Nübüvvetin özünden gelen bir uzantı ile, daha çok başkalarının lezzet ve acıla-rıyla dolu ve onlar için vardırlar.

    Kararlı ve azimlidirler. Ayaklarının önünde binbahar sökün etse, yine de yol ve yön değiştir-mezler. Onlara göre makam aldatıcı bir tahta-revalli, mansıb buz üzerine bir yazı, servet fırtına-larla yer değiştiren çerçöpden ibâretdir.

    Solmayan güzelliklere gönül kapdırmış bu yüce kâmetler için, cennet hûrilerinin perdedarlığı dahi onların gözlerini kaydıramaz ve bakışlarını bulandıramaz. Nerede kaldı ki, fenâ ve zevâl içinde yuvarlanan eşyâ, onların gözlerinin akına leke olsun...!

    Şan ve şeref onların en çok nefret ettiği şeylerdir. Şöhret uğruna verilen her kavgayı bir komedi, her mübarezeyi bir Donkişotluk sayarlar. Gökler ötesi âlemlerden, aldıkları “Bundan evvel Hakk’a teslim olmuşlar ünvânını, size O verdi” iltifatıyla, ne nobel ödüllerine, ne gazetelerde reklâma ihtiyaç hissetmezler. İhtiyaç hissetmek şöyle dursun, nâm-u nişan arama uğrunda, her cehd, onların nazarında, insanın mahiyetine karşı bir su-i kasd ve onu zelil kılmadan ibarettir.

    Gönül eridirler: İçleri aydın, duyguları duru, düşünceleri iç-içe mâ’rifet peteği ve atmosferleri huzurdan bir cennetdir. Onlarla hemhâl olanlar saâdet bulur. Onlardan uzak kalan huzurdan da uzak kalır.

    Gönülleri hür ve alabildiğine serâzaddır. Hiçbir fâni kement, o sülün boyunlara tasmalık edememişdir. Ne var ki, Hakk’a esâret de onların en yüce şiârıdır. “Kul oldum, kul oldum... Her bende, hürriyete erince şâd olur. Ben sana kullu-ğumla gıbda ve sevince erdim” (Mevlâna) sözü, gönüllerinin hürriyet ve esâret destanıdır. İhtiraslar onların ufkunu kirletmez. Şehvetler, dünyalarında konaklayacak yer bulamaz. Onların geceleri, sabah duruluğunda, gündüzleri de cennet-âsâdır .

    Yıllar yılı bağrı yanık ve yıkık Anadolu insanı, hep bu gönül mimarlarını bekleyip durdu. Daha ne kadar bekleyeceğini kesdirmek de oldukça zordur. Ancak bizler, ümidimizden birşey kaybetmeden, doğuş beklediğimiz ufka yönelerek, Rahmet-i Son-suz’a yakarışa devam edeceğiz...

    O, yıkılan kalb ve ruh surlarımızın tamirinde, bizi daha fazla bekletmesin.

    NİÇİN SAHABİ?


    Asrı Saadetten günümüze geçen zaman içerisinde maalesef Peygamberimizin en yakın dostları olan ashab unutulmuştur. Oysa onların hayatları bilinmeden islamı ve islama hizmet adına yapılabilecekleri tam olarak anlamak mümkün değildir. Öyleyse sahabinin hayatını öğrenmeliyiz Çünkü:

    1-) İslamın en önemli kaynağı olan Kur’an-ı Kerim: “İslamda önceliği olan Muhacirler ve Ensar ile onları güzellikte takip edecek olanlar ve onları hayırla yad edenlere gelince; ALLAH onlardan razıdır. Onlarda ALLAH’tan razıdır. ALLAH onlara içinde ebedi olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır. Bu ise en büyük kurtuluştur” (Tevbe-100) ayetiyle “Sahabinin gü-zelliklerini takip edin” emri ile onların hayatının öğrenilmesini bize farz kılıyor. Öyleyse sahabinin hayatını mutlaka öğrenmeliyiz.

    2-)Peygamber Efendimiz (sav) “Ashabım yıl-dızlar gibidir. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” hadisi ile sahabinin hayatını örnek al-mayı öğütlemiştir. Evet Peygamberimizin görevi dini tebliğdir, demek ki dinin anlaşılmasında saha-binin hayatını bilmek ve anlamak çok ama çok önemlidir. Bu da bize sahabinin hayatını öğren-memiz gerektiğini öğretiyor.

    3-) Bir topluluk ki onların terbiyecisi Hz. Muhammeddir (sav), bir cemaat ki o cemaat Kur’an-ı bizzat Kainatın Efendisinden dinlemiştir. Bir zaman ki orada bütün zamanların solmaz gülü vardır ve yanındakiler bu gülden bu gülün koku-sundan istifade etmiştir. Öyleyse terbiyecisi, öğre-ticisi, Efendisi Hz.Muhammed (sav) olan bir top-luluk elbette öğrenilmeye,öğretilmeye ve örnek al-maya fazlasıyla layıktır. Biz de rehberi Hz. Muhammed (sav) olan bu nurani insanları tanı-maya iştiyaklı olmalıyız.

    4-) Sahabilerin en önemli vasıfları güzel dini-mizi başkalarına anlatmada gösterdikleri gayrettir. Evet dini tebliğ Kur’an ve Resulullahın (sav) ifadesiyle Farzdır. İşte sahabi bu farzı yerine getirmek için nelere katlanmışlardır. Canlarından mallarından nasıl fedakarlıklar yapmışlardır. Bunlar mutlaka bilinmelidir. Zira bugün ALLAH’ın dinini tebliğ etmek düşüncesinde olanlar onların bu mukaddes vazifede nelere katlandığını bilmeli ve onları örnek almalıdır. Onların yapmış oldukları büyük fedakarlıklar çok iyi anlaşılmalıdır. Öyleyse sahabiyi çok ama çok iyi anlamalıyız.

    5-) Onlar ki Efendimiz müşrikler tarafından taşlanırken ona siper olmaya çalıştılar, onlar ki Allah demenin yasak olduğu dönemlerde her türlü işkenceye rağmen ALLAH dediler. ALLAH’ın bu sevgili kullarının hayatlarını öğrenip, öğretmek bir vefa borcudur ve Resulullaha sadakatin ifadesidir.

    Meselenin daha iyi anlaşılması için yaratıl-mışların en hayırlısının sözleri ile meseleyi bitirelim.

    “Bir yol edinmek isteyen ashabımın yolun-dan yürüsün onlar benim ümmetimin en hayırlısı ve en iyi kalplisidirler. En alimi en sade hayat yaşayanlarıdır. ALLAH’ın kendilerini peygamberine arkadaşlık için seçtiği bir topluluktur. Onlar ALLAH’ın dinini kendilerinden sonra gelenlere aktaran bir kavimdir. Kabenin Rabbi olan ALLAH’a yemin ederim ki onlar dosdoğru yoldadırlar”

    H.Şerif

    RESULALLAH İSTERSE​



    *** Kaderin bir cilvesidir ki Abdullah bin Ubey nifakın başı olmasına rağmen oğlu Abdullah halis bir müslümandı. Babasının Rasulullah (sav) hakkında kötü sözler söylediğini duyan Abdullah;

    - “Ya Rasulullah babamın hakkınızdaki sözle-rini duydum.Onu öldürmek istiyor musunuz? Eğer onu öldürmek istiyorsanız bana emir verin başını huzuru şerife getireyim. Herkes bilirki babama karşı muhabbetim fazladır. Başkası öldürürse, ihti-mal ki o adama karşı nefsimde bir düşmanlık meydana gelir ve bir kâfire karşı bir Mü’mini öldür-müş olurum diyordu.”

    Evet hiçbir yakınlık müslümanlığın getirdiği kardeşliğin önüne geçmez. Yine hiçbir yakınlık insanı islamdan ayıramaz her şey bir tarafa ALLAH ve Resulü diğer tarafa. Yani hep ALLAH‘ı ve Rasü-lünü isteme . İşte ufuk insanların ahlakı.


    MUTE KARTALLARI

    *** Bizans ‘a yapılacak olan Mute seferinde Resulullah Zeyd bin Harise‘yi komutan tayin ediyor ve şöyle devam ediyordu ;

    - Eğer Zeyd şehit olursa Cafer bin Ebu Talip komutaya geçsin, Cafer şehit olursa Abdurrahman bin Revaha komutaya geçsin, Abdurrahman’da şehit olursa ALLAH kılıçlarından biri komutaya geç-sin. Savaş sırasında Zeyd sonrada sırayla Cafer ve Abdurrahman şehit oldu. Komutayı Halit bin Velid aldı.

    **Sahabi , Efendimizin yersiz söz söyleme-yeceğini çok iyi biliyordu. Zira Efendimizin bu ihtarı onların şahadetine işaretti. İşte sahabe şûuru; O’na en yakın insan Zeyd, Mekke’nin seçkin sülalesi olan Kurayşten Cafer bin Ebu Talip ki Mekke’de hatırı sayılı bir zengindi. Ve Abdurrahman Mekke’nin en zenginlerindendir. Ama görüyoruz ki bile bile davaları için canlarını, mallarını ve ailelerini bir lahzada feda edebiliyorlar.

    SEVME VE DENGE

    ***Belh hükümdarı İbrahim bin Ethem dünya saltanatını bırakıp ailesinden bile uzakla-şarak kendini ibadete vermişti. Yıllar sonra karşı-laştığı oğluna babalığın verdiği sevgi ve hasret ile gönülden sarılmıştı. Tam bu sırada İbrahim’e ilahi ikaz geldi.

    - “” Ya İbrahim bir kalpte iki sevgi olmaz.” İbrahim Ethem ‘de

    - “ Ya Rab senin sevgine engel olanı al.” Duasını yapmış ve oğlu dizlerinin dibine yığılarak oracıkta vefat etmişti.

    **Hakiki müslüman kalbinde ALLAH sevgi-sinden gayri sevgi barındıramaz. Bu noktada Üstad Bediüzzaman ölçüyü koymuştur. Evet Risale-i Nur şakirdlerine verilen ölçü ;

    “ YA DÜNYA ONA KÜSMELİ YA DA O DÜN-YAYA “

    Öyle ise dünya aldatıcıdır. Dünyanın bizi aldatmaması için dünya ile içli dışlı olmamak lazımdır.
     
  13. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    O HEP ZİRVEDEYDİ
    ***İnsanlığın iftahar tablosu Refik-i Ala’ya vuslatın yaklaştığı O hayatı seniyelerinin sonunda bile Bizans’a karşı bir ordu hazırlıyor başınada babası Mute’de şehit olan ve torunu gibi sevdiği Üsame’yi geçiriyor. Hastalığının ağırlaştığı o son anlarda bayılıyor, ayılıyor ve her ayılışında ordunun gidip gitmediğini soruyor. Ölüm heyecanı içinde olan bir insanın meşkul olacağı şey midir bu , bir dava adamı için ondan da ileridir.

    **Peygamberlerin gönderiliş gayesi tebliğdir. Onlar hep ALLAH‘ın dinini hemde ALLAH’ın dinine nasıl hizmet edileceğini öğretirler. Evet O (sav) bu kudsi vazifeye omuz vereceklere bırakın rahat yaşamayı ölüm döşeğinde bile ne ile uğraşmaları gerektiğini fiilen öğretmiştir.


    SEVMEDE HZ. ÖMER ÖLÇÜSÜ

    *** Hz. Ömer bir savaştan sonra Hz. Üsame’ye (bir köle) kendi oğlundan fazla gani-met vermişti. Oğlu bu durumun nedenini sordu-ğunda;

    - Hz. Peygamber Hz. Üsame‘yi bir dizine, Hz. Hüseyin’i bir dizine oturturdu ve “ALLAH‘ım ben bunları sevdim sende sev, derdi”. Ben Hz. Muham-med’in (sav) senden çok sevdiği Üsame’ye daha çok verdim.

    ** Resulullah’ı sevmek ALLAH sevgisi ile doğru orantılıdır. Hz. Ömer ki sahabenin büyükle-rindendir. Resulullah sevgisini kendi babalık sevgi-sinden önde tutmuştur. Ve Durum gayet açıktır ne tür yakınlık olursa olsun tercih daima Rasulullah olmuştur.



    DÜNYA MALI İSTEMEM


    *** Amr ibn’ül As’a bir savaştan sonra ganimet teklif edilince çok üzülmüş ve “ ben gani-met için müslüman olmadım” demiştir.

    ** Sahabi şuuruna güzel bir misal. Elbet müslüman ücretini yalnız ALLAH ‘tan bekler.

    VEFA İNSANI


    *** Bedir savaşında Hz. Ebu Bekir müslü-manların safında, oğlu Abdurrahman kâfir safında idi. Abdurrahman müslüman olunca Ebu Bekir’e;

    -Baba Bedir günü karşıma çıktığında ben seni öldürmemiş başkasına bırakmıştım “ deyince

    -Hz. Ebu Bekir “Vallahi ben seni kimseye bırakmaz öldürürdüm “ cevabını vermişti.

    ** Evlatta olsa hak davası için feda edilir. İşte Hz. Ebu Bekir’in şûuru.


    ZOR TERCİH


    *** Peygamberimiz Tebük seferine çıkarken Abdullah bin Ubey başkanlığındaki münafık toplu-luğu

    -“Bu sıcakta harbe çıkmayın “ dediler.

    Onların bu tutumu karşısında

    - “De ki cehennem ateşi daha sıcak“(Tevbe) ayeti nazil oldu.

    ** Evet burada Tebük seferi ALLAH’ın emirlerine uymadaki çile ve ızdırabı, Abdullah Bin Ubey‘de nefis ve islam düşmanlarını temsil etmek-tedir. Öyle ki ALLAH‘ın emirlerini yerine getirme (başta namaz kılma olmak üzere ALLAH yolunda bütün fedakârlıklara katlanma) ızdıraplıdır, çilelidir, zordur. Ama unutulmamalıdır ki cehenne-min azabı çok daha çetin ve çok daha şiddetlidir. Ya fani dünya da geçici çile ya baki alemde tükenmez ceza! Tercih insanoğlunun.

    ENES BİN NADR

    *** Bedir‘e katılamamıştı. O, cihad aşkıyla yanıyordu ve kader onun bu halis isteğine sarp yokuş Uhud’da evet diyecekti. Savaşın iyice kızıştığı bir andı; münafıklar Resulullah’ın öldüğü haberini yayarak islam saflarında ümitsizlik, geriye çekilme meydana getirme getirmek istiyorlardı. Bu acı haberi duyan Hz. Ömer düşman saflarına doğru koşan Enes’e seslenerek;

    -Enes, dağa çekilin Rasulullah öldü.

    Bu haber karşısında dünyası kararan Enes:

    -“Resulullah’ın öldüğü yerde biz yaşama-malıyız“ diyerek düşman saflarına daldı.

    Savaş sonrası aziz şehid yediği kılıç darbe-leriyle tanınmaz hale gelmişti. Onu kız kardeşi elin-deki yüzükten tanımıştı.

    ** Evet, “Resulullah’ın öldüğü yerde biz yaşamamalıyız “ bu söz sahabenin islam davasına sadakatini göstermektedir. Zira Rasulullah’ın cismi ALLAH davasını temsil etmektedir. Uğruna baş ko-nulan davada Rasululullah’ın cismini koruma davası değil temsil ettiği hakikatlerdir. İşte saha-benin mücadelesi budur; ALLAH’ın dininin yer yü-zünde hakim olması. Efendimiz cismen yeryüzünde olmasa da temsil ettiği yüce mefkure ebetlere kadar devam edecektir. Bize düşende sahabe şûuru ile bu davaya sahip çıkabilmektir.

    İSTEDİĞİMİZ AHİRETTİR

    *** Hz. Ömer bir gün saadet hanesini ziyaret gitmişti. İçeriye girdiğinde Resul-i Ekrem‘in mübarek vücuduna yattığı hasırın izi geçmişti. Bu tablo karşısında

    Hz . Ömer’in gözleri dolmuş :

    - Ya Rasulullah (sav) Bizans İmparatoru, Kisra hanedanı saraylarında rahat döşeklerde yatı-yor. Çevrelerinde hizmetçileri onlara hizmet etmek için sırada bekliyorlar. Halbuki onlar sadece birer devletin sultanı siz ise bütün alemlerin sultanı Kâinatın Efendisisiniz.

    Rasulullah Hz. Ömer’in bu sözlerine;

    -“İstemez misin ya Ömer dünya onların ahiret bizim olsun “ şeklinde karşılık verir.

    **Hasır üzerinde yatması onun eşsiz müte-vaziliğindendir; yine içerden hasırdan başka bir şey olmaması her zaman sadeliğe önem verdiğinin güzel bir örneğidir. Zira kibir, şöhret ve gösteriş, ancak insanı ALLAH ‘tan uzaklaştırmaya yarar.

    **Efendimiz dünya malına hiçbir zaman ehemmiyet vermemiştir. Fakat bu bu durum O’nun dünya malına sahip olamayışından kaynaklan-mamaktadır. Zira Hz. Hatice ile evlendiğinde Mekke’nin en zenginlerinden olmuş fakat bu serveti ALLAH yolunda tüketmiştir. Yine İslâmiyet yayıl-dıkça İslam orduları zaferler kazanmış ve bu zaferlerin çoğunu efendimiz kumanda etmiştir. Bir fikir vermesi açısından biz sadece Huneyn savaşı sonrasında elde edilen ganimete bakalım; 6000 esir, 24.000 deve, 40.000 koyun, ve yaklaşık 4,5 ton altın ve gümüş. ( sonsuz 1 nur sayf 211)

    Bu ganimet paylaşılmış sadece Ebu Süfyan’a 300 deve ve 130 kilo gümüş düşmüştür.

    Efendimiz bu ordunun kumandanıdır ve en fazla ganimeti onun alması lazımdır. Bırakın koyunu, deveyi, esirleri sadece altın ve gümüşten kendi payına düşeni alsa bu mal onun hayatı boyunca rahat yaşamasını sağlamaya yetecektir.

    Evet o, elinde olduğu hem de çok fazla olduğu halde dünya malına tenezzül etmemiş sade bir hayat yaşayarak bu dünyadan göçmüştür, zaten “Faniyi bırakıp bakiye yönelmeyi“ tam manasıyla temsil eden de O (sav) değil mi?

    SANA FEDA OLSUN

    *** Hz. Sümeyra Uhud‘da Rasulullah‘ın şe-hid olduğunu duyunca soluğu Uhud dağının etek-lerinde almıştı, orada kendisine; “baban, kocan, çocukların“ denilip naaşları gösterildiğinde o Rasu-lullah‘ı arayarak şöyle mırıldanır; “Resulullah’a ne oldu“ İşte Resulullah şurada denlince kendini onun önüne atarak;

    “Sen olduktan sonra bütün musibetler hafif gelir ya Rasulallah “ demiştir.

    **Bir insanın yakının öldüğü kendisine söy-lenince neler hissedeceği nasıl dünyasının kara-racağı malumdur. Hele bu bir ana ve kaybettiği iki genç evladı olursa acının ve ızdırabın şiddetini kelimelerle ifade etmek oldukça zorlaşır. Birde bu zor anda ince ruhlu anayı teskin edecek kocanın olmayışı, bundan daha acı olarak kocanın da aynı yer ve zamanda vefat etmesi adeta dayanılması imkânsız bir keyfiyet arz eder. Ama görüyoruz ki mesele Efendimiz olunca her şey unutuluyor. Çün-kü Efendimize olan bağlılıkları ailevi bağların çok ilerisindedir.

    NEYE EVET DİYORSUNUZ

    ***Akabe biatları sırasında biata gelen Medinelilere biat etmeden önce, daha müslüman olmamış Hz. Abbas; (Efendimizin amcası daha son-ra müslüman oldu)

    - Ey Medineliler O‘na biat etmekle Bizans’ı, Sasaniyi, kabilelerinizi karşınıza alıyorsunuz, O‘nu canınız gibi korumaya, mallarınızı O’nun uğrunda seve seve vermeye evet diyorsunuz. “Neye evet dediğinizi düşünün öyle kara verin “ dedi.

    Medineliler Efendimize;

    “Evet dersek kazancımız ne olur“ diye sor-duklarında Kâinatın Efendisi ;

    -“Ahirette kurtulursunuz ben size dünyada bir şey veremem dedi.

    Orada olan bütün Medineliler Efendimize gönülden “evet “ diyerek biat ettiler.

    **Mesele gayet açıktır. İman etmenin gerek-tirdiği yükümlülük ve yine iman etmenin getireceği ebedi mutluluk. Sahabe islamiyeti bile-rek ve isteyerek kabul etmiş ve sonradan dinlerini uğruna nicelerini canından ve malından fedakarlık yap-mıştır. Fakat tarih şahiddir ki hiçbir sahabe yaptığı fedakarlık kaybettiği evlat veya mal yüzünden asla şikayette bulunmamıştır. Zira onlar bu yola bilerek ve isteyerek girdiler.
     
  14. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    RUHUN ZAFERİ


    *** Hayatında hiç yenilgi tatmamış orduları zaferden zafere götüren Halid bin Velid’in ölürken miras bırakabildiği sadece kılıcı vardı. Hz. Abbas ondan ondan geride kalanları söylerken böyle der.

    ** Buna düşmana karşı zaferden zafere koşan Halid’in nefsine karşı kazandığı zafer diye-biliriz.


    İMANIN GÜCÜ


    *** Hz. Musa’ya iman eden sihirbazlar. (Yaptıkları yılanların Hz. Musa’nın asasının değişip büyük yılan haline gelmesi ve onların bütününü yutmasının bir sihir değil olsa olsa mucize olduğunu anlayarak onun peygamber olduğuna iman etmiş-lerdir.)

    Firavunun ölüm tehdidine aldırmamış ve ona:

    -“ Bizi öldür fani ömrümüz biter ama daha güzel, daha rahat baki ömrümüz başlar“ demiş-lerdi.

    *** Hakiki iman ve bu imandan kaynak-lanan teslimiyet. Evet hakiki iman karşı konulması imkansız bir güç kaynağıdır. Bediüzzamn’ın ifade-siyle :

    * ” İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.”

    * “ Her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi manbaı imandır.”


    TERCİH O (sav) OLUNCA​



    *** Cesur sahabe Ebu Ubeyde bin Cerrah Bedir savaşında müminlerin safında babası Abdul-lah‘ta müşriklerin arasında idi. Savaş sırasında babası ile karşı karşıya geldi. Ebu Ubeyde baba-sının müşrik kanını dökmemek için değişik yerlere geçiyordu. fakat babası on öldürmek istiyor bir türlü peşini bırakmıyordu. Nihayet Ebu Ubeyde babasını dinine feda etti. Bu olay üzerine;

    “ALLAH ve ahiret gününe iman edenlerin babaları veya oğulları veya kardeşleri veya soyu sopu olsada yine ALLAH ve peygamberini düşman tutanlara dostluk ettiğini görmezsin“ ayeti nazil oldu. ( mücadele suresi ;22)


    İNANCIMDAN TAVİZ VERMEM​



    *** Sa’d bin Ebu Vakkas müslüman olunca, müşrik annesi en zayıf yerinden yakaladı. Ve “ An-neye, babaya itaati söyleyen sen değilmisin “ dedi. “evet” cevabını alınca kadın ;

    ** “Sen Muhammed’in dininden dönmedikçe vallahi yemek yemeyeceğim” dedi. Sa‘d;

    - Vallahi anne yüz tane canın olsa birer birer çıksa ben yine dinimden dönmem. Artık sen bilirsin ister ye ister yeme” dedi.

    Kadın çaresiz bundan vazgeçti.

    ** Anne-baba insanın en başta hürmet edeceği kutsi iki varlıktır.

    Ancak mesele imandan taviz olunca can verilir fakat imandan, islamdan asla taviz verilmez.

    MUS’AB BİN UMEYR


    *** Mus’ab Mekkenin en zengin ailelerinden birinin oğluydu. Peygamberimize (sav) iman ettik-ten sonra ailesi ve Mekkeliler onu kınadı, kötü davrandı.

    ** Peygamberimiz bir gün ashabıyla sohbet ederken Mus’ab gelip selam verdi. Peygamberimiz bu selamı aldıktan sonra; dünyayı bütün ahalisiyle birlikte değiştirebilen ALLAH‘a hamd olsun. Şu genç adamı görüyor musunuz?. Önceden anne baba-sının en sevgili varlığı idi. ALLAH ve Rasülünün sevgisi anne-babasının sevgisine galebe çaldı. O da ALLAH ve Rasülünü tercih etti.

    **Birinci akabe biatından sonra Es’ad ibni Zürare‘nin evinde Medine halkına İslamiyeti anlattı. Böylece ilk muallim olma şerefini kazandı.

    Bilahare Mus’ab Medinedeki inkişafı anlat-mak için Mekkeye gelip Rasulullah’ı ziyaret etti. Bu ziyaretten haberi olan Mus’ab’ın annesi ;

    -“ Hayırsız evlat Mekke’ye gelipte benden önce bir başkasını nasıl ziyaret ediyorsun” deyince Mus’abın cevabı;

    - “ Ben Rasulullah’tan önce kimseyi ziyaret edemem” idi.

    ** Mekkede bulunduğu bu esnada bir gün Hz. Muhammed (sav) O’nun bir kemik parçasnı sıyırdığını gördü ve yanındaki sahabelere;

    -“Bu zatı görüyormusunuz anne ve babası ona en güzel yiyecekleri verdiği halde onları bırakıp bizimle beraber açlığa tahammül ediyor “ demişti.

    ** Uhud harbinde sancaktarlık yapan Mus’ab ‘ın harp sırasında vefat ettiğinde üzerine kefen olarak koyulabilecek bir bez parçası dahi yoktu. Başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde başı açık kalıyordu.


    HZ. EBU BEKİR


    Hz. Ebu Bekir ticaretle uğraşan zengin iti-barlı çok gezdiği için kültürlü ve zayıflara yardım eden birisiydi .

    Efendimize Peygamberlik vazifesi geldiğinde O ticaret maksadıyla gittiği Yemen‘de bulunu-yordu. Döndüğünde Ebu Cehil ve Utbe bin Muayt gibi Kueryş‘in ileri gelenleri hemen etrafını sardılar. Çünkü Hz. Muhammed‘in (sav) en yakın arkada-şının O olduğunu biliyorlardı.

    Ebubekir - “hayrola” dedi. “Mekke de yeni bir haber mi var”

    Müşrikler -“ Muhammed (Ebu Talip’in yetimi) peygamberlik iddasına kalkıştı.

    Ebubekir –“Bunu bizzat kendisimi söyedi.“

    Evet cevabını alınca ;

    “Kendisi söylüyorsa doğrudur” dedi ve hemen onun O’nun yanına koştu.

    Sonra Efendimizi buldu söylenenlerin doğru olduğunu öğrenince vakit geçirmeden şehadet getirdi.

    Müslümanlar 38 kişi olunca Hz. Ebu Bekir ve diğer müslümanlar Kâbeye giderek insanları, bir olan ALLAH‘a davette bulundular. Müşrikler O‘nu bayılıncaya kadar dövdü: Eve getirilip baygınlığı geçince ilk sorusu; “Resulullah’a ne oldu.” İdi. Yemek ye, su iç diye ısrar ettiyselerde

    “Onu görmeden hiçbir şey yapmam” dedi ve yakınlarının kollarına girerek o hayliyle Rasullah’ı görmeye gitti.


    ABDURRAHMAN BİN AVF


    Mekke’nin hatırı sayılır zenginlerinden Ab-durrahman Medineye hicret ettiğinde Efendimiz onu Sa’d bin Rebi ile kardeş yaptı.

    Sa’d Abdurrahman‘a

    -Kardeşim ben Medine’nin en zenginiyim. İşte malımın yarısı, ik tane hanımım var hangisi hoşuna gidiyorsa boşanayım evlen. Abdurrah-man’ın cevabı ise

    - Kardeşim ALLAH sana malını ve hanımını mübarek etsin, sen bana bir ip ver ve pazarın yolunu göster diyordu.

    Mekke de rahat hayat yaşayan bu sahabe Medine‘de geçimini pazarda sırtında yük taşıyarak temin ediyordu.
     
  15. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    EBU AKÎL DESTANI

    *** Abdullah bin Ömer anlatıyor; Yemame savaşında Ebu Akil kolu kesilmiş ve tüm vücudu kanlar içinde çadırda yatıyordu. Tam bu sırada müslüman saflarında çatlamalar meydana gelmişti. Huneyn savaşında da aynı tablo oluşmuş müslü-manlar son bir gayretle düşmana galebe gelmiş-lerdi. Maan ibni Adiy bu olayı hatırlatarak;

    - “ Ya Ensar Huneyn de olduğu gibi sizden bir gayret bekleniyor” diye haykırdı.

    Bu ses çadırın içinde bütün azametiyle duyuldu, bu sesten sonra ölmek üzere olan bu insan hortlamış gibi yerinden kalktı ve savaş alanına daldı. Bir ara kılıç kullanmasına engel olan kolunu ayağı ile basıp kopardı.

    Savaş bittiğinde O’nu bulduğumda her yerin-den yara almış şekilde yatıyordu. Konuşmaya bile takatı kalmamış son anlarını yaşayan bu insan bana ;

    -“Kim mağlup, kim galip” diye sordu.

    -“Müslümanlar galip“ deyince ellerini dua eder gibi yukarıya kaldırdı ve vefat etti.

    ***Müminler içinde ALLAH‘a verdikleri sözde duran nice erler var işte onlardan kimileri o yolda canını vermişlerdir, Kimide (şehitliği) beklemek-tedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemiş-lerdir.( Ahzap ;23)

    ABDULLAH İBNÜ HUZAFETÜS SEHMİ

    Çok cesur sahabe idi, Bizans’a esir düşmüş-tü. Bizans komutanı onun cesaretini duymuştu. Bu cesur insanı kemdi tarafına çekmek isteyen Bizans komutanı Hıristiyan olması koşulu ile onu iktidarına ortak yapma teklifinde bulundu. Aldığı cevap “hayır“ dı.

    İşkencenin akla hayale gelmeyenini tatbik etmişler dininden dönmeyince de idamına karar vermişlerdi. Bu karar üzerine Abdullah ağlamaya başladı. Bizanslılar şaşkındı zira kafasını defalarca kaynar suya sokmuşlar, atların arkasına bağlayıp sürüklemişler bütün bunlara katlanan birinin ağlamasına anlam verememişlerdi. O’na korkuyor musun? diye sorduklarında;

    -Böyle bir tek canla gideceğim diye üzülüyo-rum. Arzu ederdim ki başımda ki saçlarım adedince başım olsun onları sevdiğim ALLAH ve Rasulüne feda edeyim. Ama şu anda buna sahip değilim ve sadece bir can feda edebiliyorum.

    HAK ERLERİNE



    ALLAH yolunda mücadele etmeye karar vernlere başta ilahi hitap olan Kur’an olmak üzere Rasulullah ve islam büyükleri neye evet dediklerini bilmeleri bakımından bazı, ihtarlarda bulunmuştur. Evet önce Kur’an‘ı dinleyelim

    ** “ YOKSA SİZ SAVAŞANLARLA SAVAŞMA-YANLARI SABREDENLERLE ETMEYENLERİ BELLİ ET-MEDEN CENNETE GİDECEĞİNİZİMİ ZANNETNİZ” (Ali İmran 142)

    Bu yüce beyanın yanında Kainatın Efen-disi‘de derki;

    ** “ALLAH yolunda sıkıntı ve ızdıraba düçar olmak dava sahipleri için mukadder akıbettir. Bu yolda sırası ile Peygamber, sahabiler ve ALLAH‘ın veli kulları sabır ve güçlerine göre imtihan edilir.“

    ALLAH davasına gönül verenler için sıkıntı ve ızdırabın muhakkak olduğuna bu iki delil yeter. Ancak biz konuyu biraz daha günümüze getirerek asrın çilekeşinin ifadelerinde meseleyi idrak etmeye çalışalım zira O der ki;

    ** “Zaman bize gösterdi ki cennet ucuz değil cehennem dahi lüzumsuz değil”

    Bu sözde ki derinliği anlamak ancak Bediüz-zaman’ın hayatını bilmekle mümkün olabilir. Biz bu çileli, çileli olduğu kadar de bereketli hayatı yine onun diliyle özetleyelim; ”Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey tatmadım. Ömrüm esaret zindanlarında, harp meydanlarında ve memleket hapishanelerinde geçti. “Evet bu sözlerden anlaşıyor ki “Cennet ucuz değil“ fakat bunun yanında da unutulmaması gereken bir ger-çek ona zulmedenler bu dünyadan ceza çekmeden göçtüler, müslümanım diyen bazı insanlar dünya-larını kurtarmak için dinlerini yaşamamış, yapılan haksızlıklara göz yummuşlardı işte onlar için sözün devamı “cehennem dahi lüzumsuz değil”.

    Son olarak meselenin ciddiyetine vakıf ola-bilmek için ALLAH davasına hakkıyla çıkan ızdırap insanının sesine kulak verelim. İşte ALLAH yoluna kendini adamışlara yapmış olduğu ihtar;

    ** Bu yolun sarp ve yoluş olduğunu baştan kabul edecek kadar rasyonel ve basiretli, önünü kesen cehennemden çukurlar dahi olsa geçebilece-ğine inanmış ve himmetli... uğruna baş koyduğu davanın kara sevdalısı olarak canı cananı feda edecek kadar vefalı geçtiği bu şeylerin bütününü bir daha hatırına getirmeyecek kadar da gönül eri ve hasbi olmalıdır.

    Görüldüğü gibi mesele mühimdir. ALLAH‘ın en çok sevdiği kulları şüphesiz peygamberlerdir, peygamberlerin yaptığı vazifede tebliğdir. Dolayı-sıyla tebliğ vazifesini üstlenenler ALLAH‘ın en sevgili kulları olma yolundadır. Makam çok ulvidir. Ama unutulmamalıdır ki her nimetin kendi nevin-den şükrü vardır. Bu nimetin şükrü de fedakarlıktır, zorluklara karşı sabırdır, her zaman ve her yerde yüce davaya sadakattir.



    Bu yol yokuştur

    Menzili çoktur

    Geçidi yoktur

    Derin sular var....



    Y.EMRE




    KULLUK ŞUURU

    Hz. Ömer (r.a) halife olduğunda genişliği bu günkü Türkiye’nin altı-yedi katı bir ülkeyi idare ediyordu. Buna rağmen O da, İslam’a girdikten sonra başlattığı hayat ritmini asla değiştirmemişti; değiştirmemişti ve halife olduğunda Medine’nin en fakiri olduğu gibi, vefat ederken de yine en fakiriydi. Üzerindeki elbisede –rivayetlere nazaran– otuz taneden fazla yama vardı. O‘nu arayanlar ekseriyetle “Baki-i Garkat“ ta başını bir mezar taşı-na yaslamış, öyle düşünüyor bulurlardı. Krallara taç giydiren ve kralları tacından eden koca halifenin hiç değişmeyen hayat tarzı işte buydu!... Ve bu aynı zamanda O’nun en tesirli tarafıydı. Buna, hal dilinin gücü ve tesiri de diyebiliriz.

    Hülasa; mürşit ve mübelliğler sade ve duru bir hayat yaşamalıdırlar. Neticede ulaştıkları nokta ve içtimai hayatta vardıkları seviye ne olursa olsun, onlar bu sadeliklerini bozmamaya ihtimam göster-melidirler.


    ESİR ARSLAN


    Güneşin altın ışıkları zaman zaman bulutlar arasından süzülüp yerde siyah beyaz motifler oluşturuyordu. Ara sıra esen rüzgar zaten serin olan havayı daha da soğutuyordu. Esirler duvarın kenarına oturmuşlar o kaybolup görünen ışık parçalarından nasibine ne düşerse onunla ısınmaya çalışıyorlardı.

    İşte bir subay hasret gözyaşlarını içine akıtan bu esirlerin önünden geçiyordu. Esirler onu gördü ve hepsi ayağa kalktı birden. Rus Çarının dayısı Nikolo Nikoloviç’ti geçen...Zoraki de olsa bir saygı göstergesi için ayağa kalkmışlardı. Fakat esirlerden biri buğulu gözleriyle ufukları seyredi-yordu. İhtiyar subayın bütün esirler içinde bu umursamadan oturan adam dikkatini çekti. Geriye dönüp bir daha geçti esirler önünden. Fakat büyük bir derdi ruhunda taşıdığı her halinden belli olan esirde hiçbir kımıldanma yoktu. O hâlâ ufukları seyrediyordu. Esirdeki umursamazlığa şaşıran Nikoloviç tam onun hizasına gelince durdu ve tercüman vasıtasıyla sordu: “Niçin ayağa kalkmı-yor, yoksa beni tanımıyor mu?“ esir gayet sakin cevap verdi: “Hayır tanıyorum. Ben bir islam alimiyim. Bir müslüman ise kâfirin karşısında hürmet için ayağa kalkmaz . onun için kalkmadım.” Nikoloviç öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Ve hiddetle yanındakilere emretti : “Derhal divan-ı harbe veril-sin.“ Diğer esirler koşarak bu yiğit kişinin yanına geldiler ve hemen özür dilemezse bu işin sonunun idam olduğunu söylediler. Hatta bir kaçı yalvardı Nikoloviç ‘ten özür dilemesi için. O ise zalimin zulmüne korkusuzca eğilmeyeceğini söyledi ve bu özür dileme tekliflerini reddetti. “Bana ahirete gitmek için pasaport gerekiyordu. Eğer öldürülür-sem cana minnet. İdamım ahirette ki dostlarıma kavuşmak için bir vesilem olur“ dedi. Esirler ne kadar uğraşsalar da ikna edemediler onu. Esir yerinden kalktı ve yanındaki arkadaşları ile beraber koğuşa doğru yürüyüp gözden kayboldu. Fakat giderken içinde hiçbir korku belirtisi yoktu. Sadece daha da heybet almış çehresinde ayağa kalkması için yapılan cüretli teklife karşı beliren öfke çizgileri tam silinmemişti.

    Diğer gün divan-ı harbe çıkartılan esir bir celsede idama mahkum edildi. Öbür gün kararın infaz edilmesi kararlaştırıldı. Esir sanık sandal-yesinde alınan karar için sanki seviniyomuş gibiydi. Dudaklarında tatlı bir tebessüm vardı. Belli ki terhis tezkeresini eline geçiren bir askerin sevinciydi bu. Esirler yine onun etrafını sarıp özür dilemesi için defalarca dil döktüler. Hatta biraz dini bilgisi olan bir ikisi ikna için bunun bir intihar olduğunu, Ammar bin Yasir’in başından geçen olayları hatır-lattı ama hiçbiri fayda vermedi. O Rus emperyasına karşı tek başına çekilmiş bir kılıcı simgeliyordu şimdi.

    Geceyi tek başına bir hücrede geçirmişti.Bir müddet sonra ayak sesleri duyuldu. Sesler yaklaştı yaklaştı ve tam kapının önünde durdu. Sonra büyük bir hışımla kapı açıldı. Askerler onu birazda itekleyerek hücreden dışarıya çıkardılar. Sabahın erken saatinde infazın olacağını bilen esirler hepside dışarıdaydı.

    Askerler yerlerini aldılar . Esire son arzusu soruldu.“ İki rekat namaz “ dedi esir. Serbest bıraktılar onu. Dostlarından biri eski bir seccadeyi getirdi ve serdi yere. Esir şimdi bir arslanı hatırlatı-yordu. Namazdaki duruşu sonsuzluğa arzu ve iştiyakla yanıp kavrulduğunun en belirgin ifadesi idi. Namazını fazla uzatmadı. En son ellerini yücelere açıp dua etti. Kusurlarının, günahlarının bağışlanması için ALLAH (c.c) ‘a yalvardı. “ Sana geliyorum Rabbim “ diye noktalandı , yakarış.

    Rus subayı namaz bitince tercüman vasıtası ile sordu. “Niçin ibadetini uzatmadın?” Esirin cevabı gayet sert ve netti: “Ölümden korktu namazını uzattı dersiniz diye. “Yeniden ellerini bağladılar. Yaftayı astılar boynuna. Duvar kenarına götürdüler. Gözlerini bağlamak istediler. “Hayır! dedi, ben dostlarıma baka baka ölmek istiyorum. “

    Askerler “Nişan vaziyeti al!“ komutuyla tüfekleri omuzlarına yerleştirip namlularını hedef-teki nur abidesine çevirdiler. Manga subayı elindeki kırbacı kaldırıp tam havaya kaldırıp ateş emri verecekti ki birden bir ses duyuldu. “Durun durun...“ Askeri binadan koşa koşa gelen bir taraftan “Durun“ diye bağıran bir kişi Çarın dayısı Nikolo Nikoloviç’ten başkası değildi. Nikoloviç’in sesini duyan manga subayı hemen askerlere “Dikkat! “ komutu vererek selama durdu. Nikoloviç infaz yerine gelince tekrar “durun “ dedi heyecanla. Sonra duvar kenarında ölüm anını sabırsızlıkla bekleyen korkusuz, cesaret abidesi zata doğru yaklaştı. “Fazilet odur ki düşmanlar dahi onu takdir etsin“ ata sözünün bir yansıması şeklinde şöyle dedi : “siz dininizin hatırı ve inandığınız değerler için bana tazimde bulunmadınız. Ben sizin bu asilce hareketinizden dolayı çok duygulandım. Sizi dava etmekten vazgeçi-yorum. Beni affediniz, efendim!” Esirler arasında bir sevinç tufanı oluştu. Hatta Rus askerlerinin bile infazın durdurulmasından mutlu oldukları yüzlerin-den okunuyordu. Fakat bir kişi vardı ölüm tezke-resini kader kuşuna bir kez daha kaptırmış ve elinden kaçırmış biri... “ Esir arslan ! “

    Gelecek nesiller o arslanı cesaret yelelerin-den ışık, korkusuz kükreyişinden ümit, yüreğindeki ideal ateşinden âti meşalesini tutuşturacak kıvıl-cımlar devşirecekti....

    BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR


    İnsanın yaradılış gayesi ALLAH‘ı bilmek ve ona gereği gibi ibadet etmektir. Ubudiyet varlığın en önemli sebebidir. Zira ilk yaratılan insan bir peygamberdir. Ancak Hz. Adem ‘den sonra insanlar ALLAH‘ı unutmuşlar sapıklığa düşmüşlerdir. Beşerin mabudunu unutmaması , hayatını hakka teslimiyet içinde geçirmesinin hatırlatılmaması gibi sebeplerle belirli aralıklarla peygamberler gönderilmiştir. Evet ALLAH‘ı anlatma vazifesi en mukaddes ve değerli vazifesidir. Zira ALLAH‘ın en sevgili kulu Hz. Muhammed (sav) de bir peygamberdir. Hz. Muhammed (sav) beşeri hak ve hakikate çağırmak için görevlendirilen en son peygam-berdir. Onun gelmesiyle Arap yarımadasındaki karanlık yerini aydınlığa bırakmış, kin, nefret ve hasedin yerini huzur, saadet ve muhabbet almıştır. Kâinatın Efendisinin varlığından dolayı yaşadığı döneme Asr-ı Saadet dönemi denmiştir. Peki Hz. Muhammed (sav) vefat ettikten sonra durum ne olacaktır. İşte bu sorunun cevabını bizzat Efendimiz veriyor:

    “Ümmetimden bir cemaat kıyamete kadar hak için cihada devam edecektir. Onlara muhalefet edip düşmanlık edenlerde onlara bir zarar veremeyecektir.” Ebu Davut ‘ta yer alan bir hadisi şerifte “ her yüz senede dini yenilemek maksadıyla bir müceddit gelecektir.“ diye haber verilmektedir. Demek ki peygamber gelmese de değişen zamana göre aslına uygun olarak dini yeniden yorumlayan ve meydana gelen yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıracak mücedditler belli aralıklarla gelecektir.

    Mesela ;

    ÖMER BİN ABDÜLAZİZ : Bir müceddittir. Bulunduğu asırda devlet yapısı Kuran‘ın ve Sün-netin istediği şekilden uzaklaşmıştır. O tekrar dev-let yapısını ve Kur-an ve sünnete göre düzeltmiştir.

    İMAM-I GAZALİ : Bir müceddidtir. Bulundu-ğu asırda Yunanca ‘dan bir çok felsefesi eser Arapçaya çevrilmişlerdir. Bunları okuyan bir çok müslümanın akaidi bozulmuş , bulunmuş ve yunan mitolojisine kaymıştır. İmam-ı Azam bunlarla mü-cadele etmiştir.

    İMAM-I RABBANİ : Bir müceddidtir. Bulun-duğu asırda Hindistan devlet reisi Ali Ekber Şah “Yepyeni bir din ortaya çıkartacağım” diyerek bütün dinlerden birer parça alıp bunları birleşti-rerek İslamı ortadan kaldırmayı düşünmüştür.“ İmam-ı Rabbani bununla mücadele etmiştir.

    Bir asırda diğer asırlardan farklı olarak umum bir imansızlık hastalığı mevcuttur. Eski devirlerde binde bir bulunan ve cehaletten geldiği için izalesi kolay olan dinsizlik hastalığı : Bu asırda ilimden ve fenden gelen ve izalesi müşkil olan bir şekle dönüşmüştür. Açıkça ALLAH inkar edilmekte, Kur-an’a hakaret edilmekte, maddiyunluk hastalığı ile çoklar imanlarını kaybetmektedirler. Hakaiki imaniye ile alakalı akla ve zihne şüphe ve tereddüt verici eserler neşredilmektedir. İşte bunlara muka-bil bu asrın müceddidi de insanların imanların kurtaracak, insanların şüphelerini giderecek bir Kur’an tefsiri yazmıştır.

    Evet inkar ilimden gelmektedir. Acaba Bedi-üzzaman nasıl bir alim di? hayatındaki bazı olaylar-la onun ilmi yönünü daha iyi anlayabiliriz.
     
  16. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    RÜYADA PEYGAMBER EFENDİMİZİ GÖRMESİ

    Daha çok küçük yaşlardan itibaren Peygam-berimizi rüyalarında gören genç Said, bir gece rüyasında kıyametin koptuğunu görmüştü. Bu esnada Efendimizi ziyaret etmeyi arzu eder. Aleyhissalatü Vesselam Efendimizi nasıl ziyaret edebileceğini düşünürken, gidip sırat köprüsünün başında beklemek hatırına gelir. Bütün insanların oraya geleceğini düşünür. Peygamberimizde ora-dan geçerken ziyaret edip, ellerini öperim düşün-cesiyle oraya gider. Köprünün başına da beklerken, bütün peygamberlerle görüşür ve onların ellerini öper ve dualarını alır. Nihayet son Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın ellerine kapanır ve iki cihan serverinden ilim ister . Bu talep üzerine Efendimiz buyurur ki:

    “Benim ümmetimden sual sormamak şartıy-la, sana Kur’an ilmi verilecektir.“

    Bu rüyadan heyecan ve sevinç içinde uyanan genç Said’in ruhunda ve gönlünde bir neşe, huzur ve sevinç, çağlayanlar halinde gürlemeye başlar.

    Molla Said’in küçük yaştaki ilim hayatı İsparit nahiyesinin Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde başladı. Bundan sonra büyük biraderi Molla Abdullah başta olmak üzere birçok alimden ders aldı. Sonra Siirtte daha önce görüşmüş olduğu Molla Fethullah Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullah Molla Said ‘e :

    -Geçen sene “Suyuti “ okuyordunuz, bu sene “Molla Cami yi” mi okuyorsunuz ?

    -Bediüzzaman :

    -Evet “Cami “ yi bitirdim.

    -Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise “bitirdim“ cevabını alınca, hayretini gizleyemedi. Bu kadar kitabı bitirdiğini hem de az zamanda bitir-diğini aklına sığıştıramadı ve dedi :

    -Geçen sene deli idin bu sene de deli misin ?

    -Bediüzzaman :

    -“Emrederseniz beni söylediğim kitaplardan imtihan ediniz “der.

    -Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise güzelce cevabını verir.

    Molla Fethullah:

    Pekâlâ zekada harikasınız, hıfzınız nasıldır? Makamatı Haririyeden (dili çok ağır bir kitap) bir kaç satırı, iki defa okumakla hıfzedilebilir misiniz? diyerek kitabı uzattı.

    Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.

    Molla Fethullah “Zeka ve hıfzın ifrat derecede bir kimsede bulunması nadirdir“ diyerek hayrette kaldı. Ve ona “Zamanın güzeli, çağın eşsizi“ mana-sına gelen “Bediüzzaman “ unvanını verdi.

    Bu ilimlerin birbirinden hiç farkı yoktur. Ben bunları biribirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum, ya hiç birini bilemiyorum. Diyen Bediüz-zaman pek kısa zamanda Tarih, Matematik, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Mesela 24 saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek suretiyle ertesi gün Van Valisi Tahir paşanın konağında bir coğrafya öğretmenini ilzam eder ve yine aynı surette beş gün zarfında inorganik kimya ile ilgili kitabı hıfzederek Kimya muallimini ilzam eder. Hatta Matematikte “ Olasılık” ile ilgili yazmış olduğu harikulade eser Van‘da bir yangında yanmıştır.

    Van Valisi Tahir Paşanın, Sultan Abdulhamid Han‘a yazdığı bir mektubunda şunları okumaktayız. “Harikalar harikası bir zeka ve hafızaya sahip Bediüzzaman bütün Doğu Anadolu’da bir ilim ve irfan merkezi şeklinde bir insandır. Bütün ilmi müşkillere cevap vermektedir. Kendisi hakikaten Padişahımıza canı gönülden bağlıdır. İstanbul’da kendisine gösterilecek yakın alaka buralardaki bütün ilim talebelerini de minnettar edecektir.

    Bediüzzaman İstanbula geldiğinde Fatihte ki İslambol sokağında bulunan Şekerci Hanın da kalmaya başlamıştı. Adını Said-i kürdi olarak ilan eden Bediüzzaman, 1926 yılına kadar bu ünvanı kullanmıştı. Bulunduğu hana şöyle bir levha astı:

    “ Burada her suale cevap verilir ! Her müşkil halledilir, fakat sual sorulmaz !”

    Bediüzzaman‘ın bu müthiş ilanı İstanbulda dalga dalga yayılmıştı. Birçok talebeler, yüksek alimler gelerek, çeşitli sorular sormuşlardı. Hepside suallerine cevaplarını almışlardı.

    Evet Said Nursi bütün şark ve garp ulema-sının sorularına cevap vererek müstesna bir şahsi-yet olduğunu göstermiş ve ona haklı olarak Bediüz-zaman denilmiştir.

    Asrın müceddidi Bediüzzaman bu harika ilmi ile dine hizmet ederek dinsizliğe karşı mücadele vermiştir.


    İMAN KURTARMA HİZMETİNE NASIL BAŞLADI

    Bediüzzaman Tahir paşanın yanında bulu-nurken, neşriyatı ve bu arada gazeteleri takip ederdi. Geçen asrın sonlarında İngiliz sömürge bakanı William Gladstone, tarihler 1899 yılını gös-terirken Avam Kamarasında elinde Kur’an-ı göste-rerek yaptığı konuşmasında şöyle diyordu:“Bu Kur’an müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ya Kur’an-ı ortadan kaldırmalıyız veya bütün müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız.”

    Gazetelerdeki bu dehşetli haber üzerine Bediüzzaman bir volkan gibi kükremişti. Bu Bediüz-zaman‘ın hayatında ilk ve en büyük fikri inkılabı yaşadığı olaydır.“Ben Kur’an‘ın sönmez ve söndü-rülmez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya gösterip ispat edeceğim” diye haykırdı.

    Evet Avrupa nın kafirleri bir türlü alt edeme-dikleri Türklerin güç kaynağının Kur-an‘dan alınan ilham olduğunu çok iyi tespit etmişlerdi. Bediüz-zaman bir an önce bu melun faaliyete son verebilmek için İstanbul’a gitmeye karar verdi. Şarkın durumunu çok iyi bilen Bediüzzaman Müslü-manların iyi eğitilebilmesi Kur’anın sönmez bir nur olduğunun un anlatılabilmesi için yaşanılan çağa uygun olarak medreselerin ıslah edilmesi konu-sunda devrin büyüklerini uyarmaya çalıştı. Hatta Van da şimdiki manada bir üniversite açmak için çok gayret etti. Bu sırada 1.dünya savaşı çıktı. Bediüzzaman Kafkas cephesinde mücadele ederken Ruslara esir düştü. Ancak belli bir süre sonra bir yolunu bularak esaretten kurtuldu.

    1918‘in Temmuz ayında İstanbul’a gelen Bediüzzaman Osmanlı ordusunun adayı olarak en büyük İslam akademisi olan Darülhikmet‘ül İsla-miye‘ye aza olmuştu.

    Bu kuruluşta, istiklal marşı şairimiz katip olarak vazife yapıyordu. M.Akif ‘in Bediüzzaman’a çok hürmeti vardı.

    Fakat Bediüzzaman hüzünlü, gamlı, keder-liydi.

    İslam halifesini temsil eden Osmanlı Devletinin savaştan mağlup çıkması nedeniyle İslam’a gelen darbelerden pek müteessirdi. “ALEM-İ İSLAMA İNDİRİLEN HER DARBENİN, EVVELA KALBİME İNDİĞİNİ HİSSEDİYORUM. ONUN İÇİN BU KADAR SARSILDIM.” diyordu.

    Bu yıllarda İstanbul İngiliz, Fransız ve İtalyanların işgali altındaydı. Bediüzzaman yayın-ladığı Hutuvatı sitte ismindeki eseriyle işgali kınıyor, “Tükürün İngiliz haininin o hayasız yüzüne “ diyordu. Bu arada tekrar tekrar Ankara’ya davet ediliyordu.

    “Ben siper arkasına giremem, burasını daha tehlikeli görüyorum“ diyerek, İstanbul’dan ayrılmı-yordu.

    Daha sonra M.Kemalinde içinde bulunduğu kumandanların ısrarlı davetleri üzerine Ankara‘ya geldi. Ankara istasyonunda merasimle karşılandı. Mecliste zafer için, kurtuluş için dualar yaptı.

    Fakat Ankara’da kurtuluş için çalışanların, kendi kurtuluşları için İslami ibadetleri ve namazı ifa etmediklerini üzülerek gördü. Mecliste bir be-yanname yayınlayarak onları ALLAH‘ın emirlerini yapmaya davet etti. Mebuslara namazın ehem-miyeti hakkında dağıttığı beyannameden sonra namaz kılanlara altmış kişinin daha katıldığı ve meclisteki mescidin yetersiz hale geldiği görüldü.

    Böyle bir gelişme olsa da Bediüzzaman memnun olmamıştı. Zira islamın asırlarca muhafız-lığını yapmış bir milletin evlatları şimdi islamın ilk şartı olan namazı terk edebiliyorlardı. Bediüzzaman o zaman milletin ihyası , dinin ihyası için uğraşması gerekenlerin bu konuda hassas olmadıklarını görüyor ve bu büyük mücadelenin devlet adamları-nın yardımı ile yapılamayacağını anlıyordu. İşte Bediüzzaman birinci Said dönemi dediği yani devlet eli ile dini kurtarma düşüncesinde olduğu dönemden ikinci Said dönemine geçiyordu.

    İkinci Said devrine geçişi, Bediüzzaman şöy-le anlatıyor :

    “Dünya büyük bir burhan geçiriyor. Manevi temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felaketi gittikçe kendi yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş Sârî illete karşı islam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş batıl formülleriyle mi? Yoksa islam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuş-muş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kur-tarmaya çalışıyorum...

    Bana ızdırap veren yalnız islamın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bün-yesi buna dayanamaz, çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegane ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakketleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bin türlü meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selamette olsa!...

    Bu asırda ki imansızlık hastalığına karşı eski devirlerde yazılmış eserler tam kafi gelmiyor. Çünkü eski devirlerde hemen herkes ehli iman idi; yazılan eserler sadece iman esaslarını sadece beyan ediyordu. İspata ihtiyaç yoktu. Fakat bu asırda aklın almadığı şeylere inanmayan mantığa uymayan her şeyi inkar eden insanlara hakikatler delilleriyle ispat edilerek anlatılmalıydı. İşte Bediüz-zaman hazretleri R.Nur adlı eserlerinde iman hakikatlerini ispat metodu ile anlatmıştır. Bu eserleri okuyan yüz binlerce insan dinsizliğin her tarafa yayıldığı bir dönemde imanlarını kurtar-mışlardır.

    R.Nur yazılmaya başlandığında Türkiye’de Kur’an öğrenilmesi ve öğretilmesi yasaklanmış, İslam Alimleri öldürülmüş ve susturulmuştur. Tekkeler, medreseler kapatılarak din eğitimi yasak-lanmıştı. En küçük bir dini kitabın basılması ve yayınlanması yasaktı. Okullarda din aleyhtarı öğretmenler tarafından dinsiz bir nesil yetiştiril-meye çalışıyordu. İşte böyle bir devirde ÜSTAD Hazretleri sürüldüğü Barla köyünde iman hakikat-lerini anlattığı eserlerini bin bir mahrumiyet ve takip içinde telif etmiştir. Yazdığı eserleri el yazısı ile gizli olarak çoğaltılmıştır. 25-30 sene içerisinde 600.000 cilt EL YAZISI ile çoğaltılmıştır ki; bu fevkalade bir rakamdır. Çoğaltılan bu eserler köy köy götürülmüş iştiyaklı insanlara ulaştırıl-mıştır.

    YAŞADIĞI DÖNEMDE ANLAŞILAMADI


    Bediüzzaman hayatını iman ve Kur-an yolu-na adamış gerçek bir kahramandır. Onun her an ALLAH davası ile dolup boşaldığını anlatan bir çok olay vardır. Evet Onun ALLAH‘ı anlatma yolundaki kendini adamışlığını Van kalesinden ayağı kayarak yuvarlanırken hadiselerin diliyle görelim:

    Bahsini ettiğimiz bu durum Risale-i Nurda şöyle geçmektedir:

    "Van kalesi iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir. Eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. İki ayağım birden kaydı.“

    Tam uçurumdan düşeceğim sırada;

    “Ah davam! “diye bağırmışım.

    Bediüzzaman‘a has, Bediüzzamanı ifade e-den bir haykırıştır. Çünkü yapılacak daha çok iş vardır iman davası yolunda...

    Görüyoruz ki Bediüzzaman ölüm anında bile kendisini düşünmüyor, davasını ve gayesini düşü-nüyor. Kurtarmak istediği müslümanların, insan-ların imanını düşünüyor. Davası için, gayesi için kendi canını bile hiçe sayıyor.

    Onun tek gayesi vardı dine hizmet etmek. Hiçbir zaman Kur’an hizmetinden menfaat bekle-memişti. Hatta talebeliğinde bile buna dikkat et-mişti.

    İman hizmeti yolunda evlenmeyi bile unutan ve bütün mal varlığını sırtında taşıyabilecek kadar dünyaya ehemmiyet vermeyen Bediüzzaman dev-rin devlet adamları tarafından anlaşılamamış veya anlaşılmak istenmemişti. Zira bizzat M.Kemal tara-fından teklif edilen :

    * Şark vilayetlerine umumi vaizlik

    * Milletvekilliği

    * Bir köşk

    * Üçyüz lira maaş (1999 rakamları ile 3.5 milyar lira)

    Evet o bütün bu teklifleri elinin tersi ile itmişti. Çünkü o dünyayı değil ALLAH‘ın rızasını isti-yordu.

    Bediüzzaman dünya ile böyle ilgisizken ona türlü işkenceleri reva görüyorlardı. Zira bu durumu Bediüzzaman şöyle anlatır :

    “Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgam bir adam mı zannediyorlar ? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimide. Seksen küsür senelik bütün hayatım-da dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, veyahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görme-diğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket mem-leket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlen-dim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki hayatdan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bu gün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.



    ZULÜM....ZULÜM



    Emirdağ’ın bozkırında, Kur’anın ebedi nurla-rını anlatmaya çalışan Bediüzzaman, burada da tevkif edilerek Afyon hapishanesine sokulmuştu.

    Bediüzzaman’ın Afyon’un soğuklarında soba-sız, buz gibi, büyük hapishane koğuşunda yapa-yalnız ölüme terk ediyorlardı. Bediüzzaman’ın sobasını yakmak, kendisine yardım etmek isteyen talebelerinden Mustafa Sungur ve Zübeyir Gün-düzalp hocalarının yanına yanaştılar diye, saat-lerce, hem de ayaklarının altı patlatılıncaya kadar, zalim gardiyanlar tarafından falakaya yatırılıyor-lardı.

    Ama ne üstad Beiüzzaman yılgınlık göste-riyordu ne de talebeleri. Zira Nur davalarının feda-kâr Avukatı Bekir Berk Nur Talebelerine ‘Sizimi savunayım, Davanızı mı?’ diye sorduğunda hapis-teki zor durumlarına rağmen; ‘Biz burada yıllarca kalmaya razıyız. Siz bizim davamızı müdafaa edin’ diyecek kadar samimi ve fedakârdılar.

    Büyük bir İslâm alimini ‘Kur’an okuyun, namaz kılın, ahlaklı olun, vatana-millete hizmet edin’ şeklindeki derslerinden dolayı, acı zulümlere uğratıyorlardı.

    Afyon’daki dehşetli zulüm altında Bediüz-zaman şöyle diyordu:

    “Belki hayatta kalamayacağım, Bütün mevcudiyetim vatan, millet, gençlik ve Alem-I İslam ve beşerin ebedi refah ve saadeti uğruna feda olsun. Ölürsem, dostlarım intika-mımı almasınlar!”

    Bediüzzaman, bütün zulüm ihanetlerden sonra, 20 Eylül 1949’da ceza müddetini hapisha-nede tamamlayarak tahliye edildi.

    Bütün hapishanelerde mahkumlar resmi mesai saatlerinde tahliye edilirken, Afyon hapisha-nesinden Bediüzzaman’ı fevkalâde bir tezahürat ile karşılamaya hazırlanan halkın teveccühüne mani olmak için, şafak vakti tahliye etmişlerdi.

    Ama Bediüzzaman mücadelesine devam ediyor hiçbir güç onu ALLAH’ı anlatmaktan geri durduramıyordu. Zira kağıdın sokulmasına izin verilmeyen Denizli hapishanesinde en ağır şart-larda kibrit kutularına yazdırarak “Meyve Risalesini” ortaya çıkarıyor ve bu sayede bir çok kimsenin imanının kurtulmasına vesile oluyordu. Onun haya-tının gayesi iman kurtarma idi. Gayesine uygun bir hayat yaşadı.

    23 Mart 1960 Çarşamba günü, İslâm dünya-sında bin aydan hayırlı olan kadir gecesinin idrak edildiği gece Bediüzzaman, Urfa’da İpek Palas Otelinin yirmi yedi numaralı odasında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu.

    İslamiyet’e adanmış, her türlü eziyet ve zulüm altında imanın izzetiyle yaşanmış 83 yıllık bir ömrün sonu... Bir otel odasında evsiz-barksız... Rahat yüzü görmeden... Ama her an ALLAH (c.c) ile, Resulullah (sav) ile ve onların sevdikleri ile birlikte...

    İman hizmeti yolunda her türlü hapis, sürgün ve işkencelere katlanarak karanlığı dağıtan Bediüzzaman Said Nursi, bizlere yüreğimizi ısıtan bir müjde bırakıp gitti:

    “ÜMİTVAR OLUNUZ. ŞU İSTİKBAL VE İNKILÂBÂTI İÇİNDE EN YÜKSEK GÜR SEDÂ, İSLÂM’IN SEDÂSI OLACAKTIR...”




    RİSALE-İ NUR VE DİL


    Bediüzzaman Risale-i Nur’da ana dilimiz türkçeyi, Kur’anın dili arapçayı ve özellikle Selçuklu ve Osmanlı döneminde sıkça kullanılan Farsçayı birleştirmiştir. Dilin geçmiş ile günümüz arasında bir köprü olduğu ve mazideki kültür anlaşılmadan yeni bir medeniyet kurmanın mümkün olmayacağı gerçeği hatırlanırsa Üstadın bu konuda ne kadar isabet ettiği daha iyi anlaşılır. Şimdi dilide böyle bir üslub kullanılmasının nedenlerini ve bu kitapları niçin okumamız gerektiğini özetlemeye çalışalım.

    1-) Üstad hazretlerinin NURLAR’da kullandığı dil; 1925-1930‘larda en basit halk dili olup köydeki tahsil görmemiş insanın bile rahatça anlayabileceği bir dildi. Ancak Cumhuriyet dönemi boyunca Türk Dil Kurumunun başında bulunanlar ve basın yayını elinde tutanlar Türkçeyi sadeleştirme adı altında yüzyıllarca bizim dilimiz olmuş mana yüklü kelime-leri atarak nesliler arası iletişim kopukluğunu mey-dana getirmişlerdir. 50-60 sene önce yazılmış e-serleri okuyup anlayamamak dünyada görülmeyen bir hadisedir.

    Öyle ise asli ve milli dilimizi tekrar anlayabil-memiz için bu eserlerin okunması lazımdır. Önce-likle eserler bir defa okunmalı aşinalık kazanıldıktan sonra sözlük kullanımı ile dilimiz zenginleşecek dilimiz zenginleşdikçe kültürümüz pekişecek böyle-ce geçmişi daha iyi anlamış olacağız.

    2-) Her ilmin bir terminolojisi vardır. Tıp te-rimleri ile öğrenilebilir. Anlamıyorum diyerek tıptaki bir yığın Latince kelimeyi atarsak tıp ilmini öğrete-meyiz. İngilizce öğrenebilmek için çok ciddi çalış-mak, okumak ve kelime öğrenmek gerekmektedir. Mühendisliğinde kendine göre bir yığın teknik terminolojisi vardır. Dini ilimlerinde kendine göre terminolojisi vardır.

    Risale-i Nur Kur’an dan ilham alınarak yazıl-mış bir kitaptır. Günümüzde Kur’an’ın nasıl an-laşılması gerektiğini anlatmaktadır. İnsan Kur’anı dolayısıyla islamı öğrenmekle ahiretini kurtarır. Evet günümüzde insanlar hayat standartlarını biraz daha iyileştirmek için aylarca hatta yıllarca uğra-şarak yabancı dil öğrenmektedirler. Fani dünyada rahat edebilmek için gösterilen uğraş baki alemde cenneti kazanmak için gösterilirse bu eserler bu eserler çok ama çok kolay anlaşılacaktır. Kaldı ki Risale-i Nur’da ki dil bütün bütün yabancı bir dil değildir. Belki bir miktar okunduktan sonra anlaşı-lacaktır.

    3-) Bu eserleri 7’den 70’e herkes, ilkokul talebesinden, üniversitedeki profesörlere, köydeki çobandan, din alimlerine kadar her seviye ve yaşta insan okumaktadır. Bu kadar geniş dairedeki insan kitlesinin bu eserlerden faydalanabilmesi, bu eser-leri okuyarak seviyesini artırabilmesi, ancak zengin bir dil kullanmakla olabilmiştir.

    Risale-i Nur bir Kur’an tefsiridir. Bu eserler yazılırken Bediüzzaman’ın Kur’an dan başka hiçbir kaynağa başvurmadığına tarih şahittir.

    Mehmet Akif’in :

    Doğrudan Kur’andan alarak ilhamı

    Asrın idrakine sunmalıyız islamı



    Mısralarında ifade ettiği islamı anlatma Kur’andan alınan ilhamın kullanılması Risale-i Nur ile gerçekleşmiştir.

    Evet kaynağı Kur’an olan ve hayatında Rıza-i İlahiden başka hiç bir şey düşünmeden yaşayan Bediüzzaman tarafından yazılmış eserdir Risale-i Nur. Membaı Kur’an olan bir eser elbette tekrar tekrar okunmaya layıktır.
     
  17. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    RİSALE-İ NUR’U ÇOK OKUMA

    R.NUR sadece akla hitap eden bir külliyat değil,aynı zamanda kalp,ruh vs. bütün letaif-i insaniyyeyi doyuran eserlerdir. Bunun için anlamıyorum diyerek veya sair eserler gibi bir defa okudum yeter diyerek okumayı bırakmak doğru değildir. Zira,insanın bedeni ihtiyaçları tekrarlandığı gibi, manevi ihtiyaçları da tekrar-lanmaktadır. Hele günümüz gibi günahların her tarafa yayıldığı bir devirde insan imanını sık sık yenilemezse bozulması manen tefessüh etmesi her zaman mahfuzdur. Onun için NURLAR her zaman, her gün okunmalı ve manevi istikra-rımız tekrar tekrar temin edilmelidir. Hoca Efendi NURLARI ilk tanıdığında Asay-ı Musa’yı 50 kez üst üste okumuş. Ve Üstad her gün yanındaki talebelerine kaç sayfa okuduklarını sorar ve sık sık “Keçeliler,ben de bu R.NUR’a ait şu hizmetlerle meşgul oldum,ama 200 sayfa risale Okudum” dermiş. ÜSTAD yanına gelen-lere daima nurlarla meşguliyeti ve okumayı tavsiye edermiş. Bu eserleri bizzat müellifi BEDİÜZZAMAN gibi bir ZAT bu kadar çok iştiyakla okursa bizim ne kadar okumamız ge-rektiği zannederim anlaşılır.

    Ve ayrıca ÜSTAD Hz.’leri on iki tarikatının virdini yapmıştır. Ve Mürşid-i Kamil ünvanı verilmiştir. Şeyh Enver “Benim gibi 80 Şeyhi eritseniz, ÜSTADIN bir tırnağı olamaz“ demiştir. ikmal günde 6 saat, son iki sene hastalığından dolayı 2 saat zikretmesi, ve ayrıca Evrad-u Ezkar okuması, günde bir öğün ve çok az yemesi, Afyon Hapsine ilk konulduğu gece hücresine su doldurulması ve sabaha kadar ÜSTAD’ın zikredip zıplayarak ölmemeye (don-mamaya) çalışması, 19 defa zehirlenmesi, Hıfzı İlahi ile kurtulması, Emirdağı’nda kırlara çıktığı zaman bir helikopter ile takip edilmesi onun büyüklüğnü göstermez mi? R.NUR yazıl-maya başlandığında Türkiye’de Kur’an öğrenil-mesi ve öğretilmesi yasaklanmış,cübbeli ve sakallı insanlar ve İslam alimleri öldürülmüş; tekkeler medreseler kapatılarak dini eğitim yasaklan-mıştı. En küçük bir din kitabının basıl-ması ve yayınlanması yasaktı. Okullarda din aleyhtarı öğretmenler tarafından dinsiz bir nesil yetiştiril-meye çalışılıyordu,işte böyle bir devirde ÜSTAD Hz.’leri sürüldüğü Barla köyünde iman hakikat-larını anlattığı eserlerini bin bir mahru-miyet ve takip içinde te’lif etmiştir. Yazdığı eserler el yazısı ile gizli olarak çoğaltılmıştır. 25-30 sene içerisinde 600.000 cilt eser el yazısı ile çoğaltıl-mıştır ki;bu fevkalade bir rakamdır. Çoğaltılan bu eserler köy köy götürülmüş iştiyaklı insan-lara ulaştırılmıştır. 14 sene evden hiç çıkmadan R.NUR yazan HÜSREV Abi Gibi kahramanlar yetişmiştir.

    R.NUR’U NİYE OKUMALIYIZ ?


    ALLAH’ın insanları yaratmasından mak-sadı insanların onu tanımaları iman etmeleri ve kulluk yapmalarıdır. Bunun için her şeyden ön-ce insanın hilkatinin birinci gayesi iman ve ALLAH’ı tanımasıdır. İşte bu asırda asrın şartla-rına uygun bir tarzda fen ve ilimlerle Rabbimizi, bize tanıttıran R.NUR’u okumak bizim için bir vecibedir. R.NUR’U çok okuyan bir kimse ALLAH’ı, Resulullah’ı, Kur’an-ı, Haşri, kaderi.. gibi imani ve İslami hakikatleri en güzel bir surette öğrenme ve yeri geldiğinde en muannid dinsizleri dahi ilzam edebilecek bir imani malumatı elde etme imkanını buluyor.

    Asrın en müthiş hastalığı olan imansızlığı bertaraf edebilmek için yazılmıştır. İnsanların imanlarını kurtarmak, şüphe ve tereddütleri izale etmek, imanı zayıf olanların imanlarını kuvvetlendirmek, taklidi imanı tahkiki imana kalbetmek bu kitapların en birinci maksadıdır.

    R.NUR hem aklı,hem kalbi nurlandırıyor, aydınlatıyor. Hem de nefsi terbiye ediyor. Med-rese ile tekkeyi cem eden kitaptır.

    En avamdan en havassa kadar herkese hitap edip, en muannid filozofları dahi teslime mecbur ediyor.

    Eski zaman gaip feylosafların çözemedik-leri ve yeni zaman feylozoflarının da “felsefe henüz bunu halledememiştir” dedikleri düğüm-ler, R.NUR’da halledilmiş, aklen-mantıken ispat edilmiştir.

    Şarkın dahi hükemalarının 40 sh’de anlatmaya çalıştıkları müşküller R.NUR’un bir sahifesinde veciz bir şekilde ifade edilmiştir.

    Haşr-i cismani meselesinde hükemadan İbn-i Sina gibi meşhur bir dahinin “Haşir naklidir, iman ederiz, akıl bu yoldan gidemez” dediği bir hakikat, R.NUR’da aklen ispat edilmiştir. Hem de herkesin anlayabileceği bir tarzda.

    Medresenin 15 senede verdiği ilmi,bu eserler 15 haftada vermektedir. Tekkenin 40 senede kazandırdığını bu eserler 40 saatte, bel-ki de 40 dakikada kazandırmaktadır.

    M.Akif, bir edipler meclisinde “Victor Hugo’lar,Sheaksparler,Descartesler edebiyatta ve felsefede bu eserlerin müellifi için ancak talebesi olabilir demiştir.

    Bu kitapları anlayarak ve kabul ederek 1 yıl okuyan,bu asrın hakikatli bir alimi olabilir.

     
  18. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ

    BUNLARI ...
    · Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 1876 yılında Nurs köyünde doğduğunu...

    · Annesinin adının Nuriye Hanım, Babasının adının Mirza Efendi olduğunu...

    · Küçüklüğünden beri haksızlığa tahammül edemediğini, kendisinin başarısını çekemeyen medrese arkadaşlarının Ona saldırmaları karşısında cesaretle karşı koyduğunu...

    · O zaman ki medreseler arasında cesaretli, yiğit, gözünü budaktan sakınmayan olarak nam saldığını...

    · Babası Sofi Mirzanın yabancı tarlalardan geçer-ken hayvanların ağzını o tarlaların mahsulünü yememeleri için bağladığını...

    · Annesi Nuriye Hanımın Onu abdestsiz emzir-mediğini...

    · Medresede bir gece Hocalarının büyük talebe-lere, Bediüzzamanın da içinde bulunduğu bir grubu göstererek “Bunlardan biri dini yeniden canlandıracak ama hangisi olduğunu bilmiyo-rum” dediğini...

    · Çok küçük yaşlardan itibaren zekat, sadaka almadığını ve minnet altına girmediğini...

    · Bir gece rüyasında Efendimizi gördüğünü ve Efendimizin ona “Kuran-ı çağa göre açıkla ve insanlara anlat” dediğini...

    · Medrese kurallarına göre 20 senede ancak bitebilen kitapları 3 ayda bitirebildiğini...

    · Abisinin Molla Abdullah, onu 80 kitaptan imtihan ettiğini ve aldığı cevaplar karşısında kardeşi Molla Said’e talebe olduğunu...

    · Medrese hocasının kendisi için “Zeka ile hafızanın bir insanda bu kadar aşırı bir şekilde toplanması çok nadirdir” dediğini...

    · Siirt alimleriyle yaptığı münazarada onların hepsini mağlup ettiğini ve sonra “Said-i Meşhur” yani Meşhur Said dendiğini...

    · Yediği yemeğin taneciklerini yardımlaşmayı sev-dikleri ve Cumhuriyetçi oldukları için karıncalara verdiğini...

    · 13 yaşında iken o yörenin en zalimi olan Mustafa Paşayı yaptığı haksızlıklardan vazgeçir-meye ve namaz kılmaya çağırdığını...

    · Mustafa Paşa kendi alimleriyle bir münazara yapıp onları yenerse bunu kabul edeceğini söylemesi üzerine yapılan münazarada Bediüzzamanın galip ayrıldığını...

    · Mardin’den kendisini götüren askerlere namaz vakti geldiğinde kelepçelerin çözülmesini istedi-ğinde bu isteği kabul edilmeyince “Bismillah” deyip kelepçeleri çözdüğünü... Bunu nasıl yaptı-ğını soranlara da “Bu namazın kerametidir” dediğini...

    · 23 yaşındayken Bitlis valisi Ömer Paşanın konağında 2 sene kalan Bediüzzamanın Valinin 6 kızına bakmayacak kadar kuvvetli bir imana sahip olduğunu...

    · Matematiğe dair bir kitap yazdığını ve 27. dere-ceden denklem çözümleri yapabildiğini...

    · Bu sıralarda üstün dehasından dolayı “Bediüzzaman” yani Zamanın eşsizi lakabını aldığını...

    · Bediüzzamanın ezberlediği 80-90 kitabı 3 ayda bir defa ezberden tekrar ettiğini...

    · Devrin Padişahı Abdülhamit’e Doğuda üniversite açılması için teklif verdiğini...

    · İngiliz Avam Kamarasında onların elindeki Kuran-ı alarak yenebiliriz denmesi üzerine “Kur’anın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu ben Dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim” dediği bu sırada 18 yaşında olduğunu...

    · 1907’de İstanbul’da kaldığı otelin kapısına “Burada her suale cevap verilir ama sual sorulmaz” yazdırdığını...

    · Kendisini çekemeyenlerin Ona deli damgası vur-mak için gönderdikleri doktorun “Eğer Bediüz-zamanda zerre kadar delilik varsa,Dünyada akıl-lı insan yoktur” dediğini...

    · Yahudilerin İstanbul temsilcisi Karosso ile görüştüğünü ve Karosso’nun konuşmayı yarıda keserek “Eğer yanında biraz daha kalırsam beni de müslüman edecekti” dediğini...

    · Tiflis’te karşılaştığı Rus polisine o anda çok kötü durumda olan Müslümanların Dünyaya hakim olacağını söylediğini...

    · 1915’li yıllarda Doğuda Ruslara karşı talebe-leriyle savaştığını,Rusların Bediüzzaman ve talebelerini görünce “Keçe külahlılar geliyor” diye kaçıştıklarını...

    · İstanbul Kağıthane semtinde 2 arkadaşıyla yap-tığı kayık gezintisinde çevrede yüzlerce bayan olmasına rağmen bir kez olsun bakmadığını ve sebebini soranlara “Lüzumsuz, geçici zevklerin akıbeti elemler, teessüfler olmasından, iste-miyorum” dediğini...

    · 1922 yılında Ankara’ya geldiğini ve Millet Meclisinin kendisini resmi tören ile karşıla-dığını...

    · Ankara’da Mustafa Kemal ile görüştüğünü...

    · Mecliste yaptığı konuşmadan sonra 60 milletve-kilinin Namaza başladığını...

    · Gençliğinde 10 sene kaldığı İstanbul’da bir defa olsun kadına bakmadığını...

    · Talebelerinin anlattığına göre her gece mutlaka Teheccüde kalktığını ve her gece 4-5 saat dua ettiğini...

    · 1926 yılında başlayan ve 25 sene süren çileli hayatın Risale-i Nuru telif etmesi ile bereket-lendiğini...

    · Barla’da kaldığı 8.5 sene zarfında Risale-i Nurun dörtte üçünü telif ettiğini...

    · Üstadımızın ilk yazdığı Risale “Haşir Risalesi” denilen 10.Söz olduğunu... İçinde üçyüz kadar mucizenin ve bir o kadar da ismin geçtiği Pey-gamberimizin mucizelerini anlatan 19.Mektub’u telif ederken Üstadımızın yanında hiçbir kitap olmadığını ve bu özelliğin tüm Risaleler yazılır-ken de geçerli olduğunu...

    · Zamanın Ankara Valisi Nevzat Tandoğa’nın sarığını çıkarması ve şapka takmasını istemesi üzerine eliyle boynunu göstererek “Bu sarık bu başla beraber çıkar” dediğini...

    · Üstadımızın 19 defa din düşmanları tarafından zehirlendiğini ve bir defasında çok şiddetli bir zehir etkisi ile 1 hafta aç ve susuz ve halsiz bir şekilde hastalandığını fakat bu durumda iken bile bir defa dahi bile namazını terk etmediğini...

    · Üstadımızın Bediüzzaman Said Nursi Hazret-lerinin “Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle mu-hafaza ediniz” dediğini...

    · Üstadımıza leke sürmek isteyenler bir sarhoşa Said’in hizmetçisi buradan bir rakı aldı diye yazıp imzalatmak istediklerini fakat sarhoş adamın “Tövbeler olsun bu yalanı kim imza eder” dediğini...

    · Üstadımızın hapishanede kaldığı zaman berabe-rinde en azılı katillerin ve canilerin bile namaza başladıklarını...

    · Kendisini defalarca hapseden ve defalarca zehirleyip eza ve cefa veren insanlara hakkını helal edecek kadar alicenap olduğunu...

    · Üstadımızın Mektubat’da “Rıza-i küfür,küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür” dediğini...

    · Günde 1.5–2 saat uyuduğunu ve gece ibadet ettiğini...

    · Üstad hazretlerinin “Tembellik, hastalık, yor-gunluk ve havalecilik nefsin desisesidir” dediğini ve bu huyları hiç sevmediğini...

    · Üstad Hazretleri “Evlatlarım, Risale-i Nur dinsiz-lerin, komünistlerin, masonların belini kır-mıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Katiyyen merak etmeyiniz. Yeterki siz Risale-i Nur’a sadık kalın” dediğini...

    · Üstadımızın Risale-i Nuru ilk telifi zamanında “Eğer mümkün olsaydı, Risale-i Nur’un bir say-fasının yazılması için 10 altın verecektim” dediğini...

    · Bir gün Üstadımız Barla’dan geçerken “Bu zamanda neye ihtiyaç varsa Risale-i Nurda mutlaka ona cevap bulacaktır” dediğini...

    · Nur üstadımızın “Biz Risale-i Nur okuyarak iman tazeliyoruz” dediğini...

    · Üstadımızın odasında karyolanın yanın da 4 metre uzunluğunda 1 metre eninde dua şece-resi olduğunu ve her gece onlara dua ettiğini...

    · Üstad Hazretlerinin Emir dağına 3 km kalsa bile namaz vakti gelince arabayı durdurup hemen evvel vaktinde namazı eda ettiğini....

    · Üstada Hazretlerinin “Risale-i Nuru evrad makamında okuyabilirsiniz” dediğini...

    · Üstad Hazretlerinin “İhtiyaç duyduğumda 200 bazen 400 ayet-i kerime imdadıma geliyor” dediğini...

    · İki rekat teheccüd ve dua namazlarını kar-kış demeden asla terk etmediğini...

    · Üstad hazretlerinin Mektubat adlı eserinde “Mevcudiyetimizin hamisi olan İslamiyet’ten elini gevşetme; dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun” dediğini...

    · Nurlu üstadımızın “İslamın tek bir hakikatı için binler başım olsa fedaya hazırım” dediğini...

    · 23 Mart 1960 Çarşamba günü, İslam Dünya-sında bin ayda daha hayırlı olan Kadir gecesinin idrak edildiği gece,Bediüzzamanın Urfa’da İpek Palas Oteli’nin 27 numaralı odasında Rahmeti Rahmana kavuştuğunu...



    Biliyor muydunuz ?
     
  19. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Risale-i Nur Talebelerinin İmanla Kabre Girmelerinin Sebebi



    Kardeşlerim, bugünlerde Risaletü'n-Nur talebelerine ait bir mesele ihtar edildi. Ehemmiyetine binaen yazıyorum.

    Birinci Şua’da iki üç âyetin işârâtında, Risalei Nur'un sadık talebeleri imanla kabre gideceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük meseleye ve çok kıymettar işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim, çoktan beri muntazırdım. Lillâhilhamd, iki emâre birden kalbime geldi:

    Birinci emare: İman-ı tahkikî ilmelya-kînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyece-ğine ehl-i keşif ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: "Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşüre-bilir." Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor."

    Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velâyet-i kâmile ile keşif ve şuhud ile hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı ha vassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir.

    İkinci yol, iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, burhanî ve Kur'ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risaletü'n-Nur'un esası, mayası, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü'n Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler.

    İkinci emare: Risale-i Nur'un sadık şakirt-leri, hüsn-ü âkıbetlerine ve iman-ı kâmil kazanma-larına o derece kesretli ve makbul ve samimî dua-lar oluyor ki, o duaların içinde hiçbiri kabul olma-masına akıl imkân veremiyor.

    Ezcümle: Risaletü'n-Nuı'un bir hâdimi ve birtek şakirdi, yirmi dört saatte, Risaletü'n-Nur talebelerinin hüsn-ü âkıbetlerine ve saadet-i ebediyeye mazhar olmalarına yüz defa Risaletü'n-Nur talebelerine ettiği duaları içinde hiç olmazsa yirmi otuz defa selâmet-i imanlarına ve hususî hüsn-ü âkıbetlerine ve imanla kabre girmelerine, aynı duayı, en ziyade kabule medar olan şerait içinde ediiyor.

    Hem Risaletü'n-Nuı'un talebeleri bu zamanda her cihetten ziyade hücuma mâruz olan iman hususunda, birbirine selâmet-i iman hakkın-daki samimî, mâsum lisanlarıyla dualarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet onun reddine müsaade etmezler. Faraza, mecmuu itibarıyla reddedilse, tek bir tane onların içinde kabul olunsa, yine her biri selâmet-i imanla kabre gireceğine kâfi geliyor. Çünkü herbir dua umuma bakar.


    HAŞİR AKİDESİ

    Öldükten sonra dirilmeye inanmak insane oğluna ömrün her devresinde saadet getirmiştir. Zira çocuklar, gençler ihtiyarlar ancak haşire inanmakla mutlu olabildiği gibi sosyal hayatta refaha ulaşmak haşire inanmakla mümkün olmuştur. Meseleyi misallerle ele alalım :

    Çocuklar : Çocukların büyükleri gibi ölen yakınlarını unutmak için unutturucu uğraşları olmadığından saplantı haline gelen ölüm gerçeğini aklından atamayacak, ancak öldükten sonra diril-meye inanmakla kalbi feraha erecektir.(Mesela babası ölen bir çocuk: Babam öldü ama cennete gitti. O şimdi gittiği yerde daha mutlu. Bizde bir zaman sonra onun yanına gidip hiç ayrılmayacağız. Diyebilirse teselli olur.)

    ihtiyarlar: Hayat yolunun sonuna gelmiş ihtiyarlar. Ancak ölümün idamı ebedi değil fani hayattan baki hayata geçiş olduğuna inanırlarsa hayattan zevk alabilirler.

    gençler: Hareket ve aksiyonun temsilcileri gençlerdir. Onlar hayatı hem cennete hem cehen-neme çevirebilirler. Gençlerin azgınlıklarını, haddi aşmalarını önlemek ancak haşir akidesine inan-makla mümkün olur.

    Hastalar: Hasta hastalığı ebedi aleme gidiş-te bir araç olarak görürse ve:

    “Evet ben gidiyorum fakat öyle bir yere gidiyorum ki orada ancak mutluluk var” Diyecek inancı varsa mutlu olabilir.

    Yine “Evet ben hastayım fakat benim Rabbim çektiğim çileleri karşılıksız bırakmaz; mutlaka ahrette karşılığını verir.” Diyebilirse ızdırap ve sıkıntılara katlanabilir.

    Mazlumlar : Zulme uğramışlar gördükleri zulümlerin adil bir mahkemede karşılığını görecek-lerini ve zalimlerin cezalandırılacağına inanırlarsa mutlu olabilirler.

    Bütün musibet zedeler: Başına gelen musibetlerin (sel,yangın,savaş,kaza) ahirette ken-disine ihsan olarak geri döneceğine inanırsa teselli olabilir.

    Milletler ve Devletler: Millet ve Devletler ancak haşir akidesi ile ihya edilebilir.(rüşvet,adam kayırma,sahtekarlık olmaz)

    Adalet: Adaletin ihyası ancak haşir akidesi ile mümkündür. Suçlu çeldirici deliller gösterip haklı görünebilir. Ancak her şeyin ortaya çıkacağı haklı ile haksızın ayrılacağı bir mekanın olacağına inanırsa gerçek adalet tesis edilebilir. (Efendimize (sav) anlaşamayan iki sahabe geldi. Efendimiz “Bana inandırıcı delil getireni haklı bulurum. Fakat daha sonra ALLAH’a hesap vereceksiniz unut-mayın” dedi. Bu sözlerden sonra iki sahabede ağlayarak haklarını birbirlerine helal ettiler... işte gerçek adalet.

    Gıybet: öldükten sonra dirilmeye inanan insan Müslüman kardeşini asla arkasından çekiştirmez. Zira fertleri birbirine düşüren ve hayatı içtimaiyi felce uğratan gıybetten daima uzak durur.

    Evet yukarıda izah edildiği gibi haşire inanmak hem ferdin hem de toplumun refahını sağlar.
     
  20. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    AHİRETİN VARLIĞINA DELİLLER​



    Dinin en önemli unsuru ALLAH’a imandır. Bütün kainatı yoktan var eden , bitki ayvan ve insana kudret hazinesinden hayat veren her birinin ayrı ayrı ihtiyaçlarını gideren ve bütün icraatlarının binler hikmeti olan nihayetsiz şefkat ve adalet sahibi bir Yaratıcıya inanmak dinin ilk ve en temel kaidesidir. Bu ilk kabulden sonra dinin en önemli rükünlerinden biri ahrete imandır. Ahretin varlığına bazı deliller:

    1-) Her bir Esma-i Hüsna (ALLAH’ın güzel isimleri) ahretin varlığına delildir. Mesela :

    a-) Kadir ( her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi) ismi ahretin delilidir. Şöyle ki:

    Nasıl ki bir iğne ustasız olmaz, bir nakış nakkaşsız olmaz, bir kitap katipsiz olmaz: aynen öylede zerreden güneşe kadar her varlığın en güzel şekilde tazim edildiği şu kâinat sarayının da bir yapıcısı ve bir sanatkarı vardır. O da ALLAH‘tır. Yerin göğün yaratıcısı her şeyin sahibi yüce ALLAH gönderdiği peygamberler vasıtası ile insanoğluna “ ahret vardır, ceza vardır, mükafat vardır“ diyor iyi-lik yapanların karşılığını göreceğini ve yine kötülük yapanların cezaya çarptırılacağını va’d ediyor. ALLAH hulf-ul vaadde bulunur mu? Oysaki hulf-ul va’d acizliktendir. ALLAH her türlü acizlikten uzak-tır; öyle ise ahret vardır ve ALLAH insanları tekrar yaratacak ve va’dini yerine getirecektir.

    b-) Adil ( sonsuz adalet sahibi) ismi ahrete delildir. Şöyle ki:

    Biz biliyoruz ki şu dünyada zalim zalimliği ile mazlumda mazlumluğu ile kalıyor. Zira Hitler, Musollini, Lenin ve bir çok zalim dünyada milyon-larca kişinin ölümüne sebep oldular. Fakat törenle defnedildiler. Eğer bu insanlar dünyada cezalandı-rılsalardı en fazla idam edilirlerdi. Oysa ölmekle milyonlarca can almalarına karşılık bir can veriyor-lar. Tam adaletin olabilmesi için onlar yüzünden ölen insanlar kadar canları alınmalı, onlar yüzün-den acı çeken insanlar kadar acı çekmelidirler. Fakat bu dünyada bu mümkün değildir. Acaba nihayetsiz adalet sahibi ALLAH buna izin verir mi? Tam adaletin sağlanması bu dünyada mümkün olmadığına göre mutlaka bir başka aleme bırakı-lıyor. Öyle ise ahret vardır. Hesap mutlaka olacak-tır.

    Bir ülkede hiç hapishane olmasa bir adam hükümdara karşı devamlı saygısızlık yapsa kanun ve nizama uymasa elbette sadece o adamı cezalan-dırmak için bir cezaevi yapılır. Aynen öylede ALLAH’tan gelen nimetlere şükretmeyen hatta daha da ileri giderek gerçek nimet sahibini inkar eden edepsizler için bir ceza yeri olacaktır. Madem bu dünyada böyle bir ceza yeri yok öyle ise mutlaka başka bir alemde olacaktır.

    ALLAH bu dünyada isyan edenler veya itaat edenler diye kısımlara ayırmadan herkese nimet veriyor. Demek ki itaat edenleri mükafatlandıracağı isyan edenleri cezalandıracağı başka bir mekan var.

    Seven sevdiğine mükafat vermek onu daima mutlak görmek ister. Ama biz biliyoruz ki, ALLAH ‘ın en sevgili kulu Hz. Muhammed’e (sav) ALLAH vardır dediği için işkencenin akla hayale gelmeyeni tatbik edilmiş buna karşılık ALLAH’ın nimetlerini yalanlayıp ona isyan eden ebu cehil hayatını keyif ve eğlence ile geçirmiştir. Acaba ALLAH sadece insanlığın iftihar tablosu için bir cennet ve ebu cehil için bir cehennem yaratmaz mı?

    c-) Hakim (Herşeyi hikmetle yapan nihayet-siz hikmet sahibi) ismi

    Ahrete delildir. Evet kâinata dikkatle bakıldı-ğında ne intizamsızlık ne de israf görünür. Her bir varlık O’nun hikmetli ve sanatlı bir işaretçisidir, aynen öylede :

    ALLAH kâinatta hiçbir varlığı manasız ve başıboş yaratmamıştır; küçük bir bakteriye ölmüş canlıların kalıntılarını temizlettirerek ona büyük işler gördüren ALLAH insanı varlıkların en değerli-sini başıboş bırakır mı? Yaptığı iyi veya kötü fiiller-den hesaba çekmez mi?

    Bir mısır tanesi çürüyüp toprak olsun. sonra ALLAH’ın Hay (hayat veren) ismi ile tekrar canlanıp 80-100 adede varabilecek mısır versin; yaradıl-mışların en hayırlısı, Kâinatın Efendisi, ALLAH’ın sevgilisi çürüyüp toprak olsun ve bir mısır tanesi kadar bile değeri olmasın. Bunu hangi akıl kabul eder? Evet ya ahrete iman et yada aklını başından çıkarıp at.

    Evet Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Vermek iste-meseydi istemek vermezdi”. Biz görüyoruzki açlık vermiş, nimet göndermiş; susuzluk vermiş, su göndermiş. İnsana ebediyet isteğini veren O’dur. Öyle ise mutlaka insana ebedi kalacağı bir mekan yaratacaktır. Çünkü O’nun hikmetsiz fiili yoktur.

    Bir kimyager büyük bir itina ve çalışma sonucu her yaprağı on milyon lira kıymetinde olan gayet güzel ve eşsiz çiçekler yapsa ve bunları âdi bir saman çöpüymüş gibi keçilere yedirse ne kadar abes olur. O halde, her bir organı milyarlarca liraya değişilmeyecek kadar kıymetli olan insanları, elbet-te ki Hakîm-i Zülkemâl olan ALLAH (C.C) sadece ve sadece toprak altındaki kurt ve böceklere yedirmek için yaratmamıştır.

    İşte ahiret olmasa insanın âkıbeti ve sonu bu tarzda olur...

    d-) Rahim (sonsuz merhamet sahibi) ismi ahreti iktiza eder.

    Şefkati ile anayı yavrusuna hizmetçi eden, karıncadan file kadar her canlının münacatına cevap veren ALLAH, kâinatta en çok değer verdiği insanın ebediyet isteğini karşılıksız bırakır mı?

    2-) Nübüvvet haşre dellallık ediyor.

    Evet ehli tahkikin ittifakı ile şakkı kamer ve parmaklarından su akması gibi bini aşkın muci-zeden had ve hesaba gelmez peygamberlik delili ile muhbir-i sadık haber veriyor :

    “ Hazırlanınız, başka daimi bir memlekete gideceksiniz: öyle bir memleket ki bu memleket ona nispeten bir zindan hükmündedir. Yüce yaratı-cının fermanını dinleyip itaat ederseniz ihsanlara mazhar olacaksınız; yok isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız. “

    Mü’min kâfir O’nu tanıyan herkes tarafından Muhammedül Emin olarak bilinen ALLAH Rasulu hayatında hiç yalan söylememiş. Buna tarih şahittir. (Benden sonra hilafet 30 sene sürecektir. İstanbul mutlaka fethedilecek, bana ilk kavuşan Hz. Fatıma olacak demiş ve hepsi doğru çıkmıştır.) O’nun ahretin varlığından bahsetmesi ahretin oldu-ğuna delil olarak yetmez mi?

    İnsanlığın en seçkin simaları Peygamber-lerdir. Zira onların yala konuşabileceklerini düşün-mek bile küfürdür. Çünkü onlar kötülüklere karşı ALLAH tarafından korunmaktadır. Evet Hz. Muham-med (sav) başta olmak üzere Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Davut gibi Kur’an da adı geçen 24 peygamber yine Kur’an da adı geçmese de gelmiş olduğu bildirilen 124.000 peygamber ahret vardır diye haber vermişlerdir.

    Ayrı ayrı yerlerde ayrı ayrı ayrı zamanlarda birbirlerinden haberdar olmaları imkansız olan sadık muhabirlerin bil ittifak aynı hakikati haber vermeleri delil olarak yetmez mi?

    3-) Kur’an Haşir vardır diyor

    Kur’an ki “Bütün alimlerinizi, bütün ediplerinizi toplayın yine de Kur’anın bir suresini meydana getiremezsiniz“, mealinde ki ayetle ken-disinin hak kelâmı olduğuna itiraz edenleri susturan ilahi hitapta tam 115 defa ahretten bahsedil-mektedir. Evet şahit olarak yüksekler yükseğinden nüzul eden ilahi kanunlar mecmuası Kur’an yetmez mi?

    4-) İnsandaki Ebediyet isteği ahret var-dır diyor.

    Nasıl ki meyve ağaca , ayak izleri bir canlıya, su kaynağına delalet eder. Dar çerçeve içinde yaşayan insanın hiç ebedi varlık görmediği halde ebediyet istemesi ebedi bir mekana delalet eder .

    Bir balinanın yüzdüğü suda suyun sığlığı nedeniyle sırtı görünse anlarız ki bu balık bu deni-zin balığı değil.. Aynen öyle de insanın istekleri bu dünyada bitmiyor öyle ise insanın gerçek mekanı burası değildir. Bütün isteklerine cevap verilecek bir alem vardır. Orası fani dünya hayatından sonra başlayacak baki ahret hayatıdır.

    5-) Tarih Ahret var diyor

    Fravunlar ölünce mezarlarına altın ve gümüş koyu-yorlardı ve ölen her Fravun üzerinde yalvarış ifade eden dua kağıtları ile gömülürdü.

    Zerdüştler ve budistler de dünya dışında bir mekandan bahsedip insanları uyarmışlardır.

    *Bir çok düşünür ve ilim adamı ahiretin varlığından bahsetmiştir; Yunanlıların ünlü tarihçisi Homeros ruhların öbür alemde barınakları olduğun-dan orada mutlu olacaklarından bahsetmiştir.

    Pisagor insanların cismani ve ruhi hesap vereceklerinden bahsetmiştir.

    Eflatun ahiretin varlığına verdiği Tabiat– Fazilet delilinde:

    İnsan fazilet için yaratılmıştır dolayısıyla kötü hislerinden ayrılmalıdır. Ancak insanın dünyadaki bu mahrumiyetinin mutlaka başka bir alemde karşılığı olmalıdır. Diyerek ahirete işaret etmiştir.

    Dekart gibi bir materyalist (maddeci) “ içime doğanlar” adlı kitabında ruhların ölümsüzlüğünden bahsetmektedir.

    Evet kimi Mısırda, kimi Yunanistan’da, kimi Hindistan’da olan farklı zamanlarda birbirlerinden habersiz yaşamış bu insanların söz birliği etmişçe-sine ahiretin varlığına şahitlik etmeleri delil olarak yetmez mi?

    Hukukta bir iddianın kabul edilebilmesi için güvenilir iki şahidin olması yeterlidir. Yukarıda gör-düğünüz gibi bütün peygamberler bir çok düşünür ve tarihten günümüze islam ve hristiyanlık alemi-nin bütün din alimleri ahiret vardır demişler. Bir konu üzerinde bu kadar şahidin ittifak etmesi aklen, mantıken ve vicdanen doğruluğunu göster-mez mi?

    Sakın deme “Bu ölmüş canlıların dirilmesi acaba nasıl mümkün olacak?”

    - Nasıl her kışın ölen bütün bitkiler baharda canlanıyorsa öyle olacak.

    - Nasıl toprağa atılan kupkuru tohum yeşe-riyorsa öyle olacak

    - Nasıl, insan vücudunda, kesilmiş hayvan eti, kurumuş buğday unundan yapılmış ekmek tek-rar canlanıyor, kemiğe, ilik kollarına, kas oluyor aynen öyle de bütün insanlar dirilecek

    - Hem nasıl yüzler şahidin şehadetiyle şe-hitler tabiat kanunlarına isyan edercesine çürüyüp toprak olmuyor. Aynen öylede şehitleri muhafaza eden kudret sahibi elbette çürümüş cesetlere can vermeye muktediridir.

    - Küfürde ısrar eden Übey bin Halef elinde-ki kuru kemiği Efendimize göstererek “Bunu kim diriltecek“ deyince, Efendimiz... “Kim önce can ver-di ise o “ cevabını verdi. Bu cevap tek başına delil olarak yetmez mi?

    - Video kasetleri ile kuluna ses ve görüntüyü muhafaza etmeyi, mumyalama ile vücudu bozul-madan saklamayı öğreten ALLAH, insanı muhafaza edip tekrar diriltmez mi?

    - Bir çam ağacını çam çekirdeğine çıkarttıran ALLAH, insanı çürüyen kemiklerden çıkaramaz mı?

    - Bir arabayı icad mı zordur, bozup yeniden yapmak mı? ALLAH insanı yoktan var etmiş çürü-yüp dağıldıktan sonra tekrar nasıl diriltir diye soru-lur mu?

    - En büyük bir ağacın ruh programı nokta gibi küçük bir çekirdekte toplayıp muhafaza eden Zat-ı Hakim-i Hafız “ Vefat edenlerin ruhlarını nasıl muhafaza eder denilir mi?

    ***Unutma ! Ölüm hem yeni gelecek mahlu-kata yer boşaltmak hem de insana vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoş-luktan uzaklaştıran ikaz-ı ilahidir.

    ***Sakın korkma! Ölüm ebedi bir idam kapısı değil. Sadece mekan değişikliğidir. Senin gibi mü’minler için ebedi bir saadet alemidir. Öyle ise Bediüzzaman gibi söyle:



    Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam

    Kabre gülerek giderim, sen
     

Bu Sayfayı Paylaş