Tarİhİ kİmler yazar?

'Tarihi Bilgiler' forumunda DilzaR tarafından 5 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. DilzaR

    DilzaR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Tarİhİ kİmler yazar? konusu TARİHİ KİMLER YAZAR?

    İnsanın yeryüzünde varlığını sürdürebilmesinin şartı da, tek başına bile kalmış olsa, bu gezegen üzerinde “Allah” ile ünsiyeti olan son bir kalbin var olmasıdır. Ve sonra bu dünyanın ve evrenin varlık sebebi ortadan kalkmış olacaktır.
    Tarih bilincimiz, kimliğimizi inşa eden değerlerin ne kadar farkında olduğumuzla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Yeryüzünde “Allah” diyen tek bir insan var oldukça kıyametin kopmayacağına dair bilgimiz, tarihî ve güncel olaylara yaklaşımımızda bize bir rehberdir. Bu bilgiyi tarih bilincimizi yapılandırmak için kullandığımızda karşımıza çıkan sonuç, dünya tarihinin merkezinde bir başkasının değil, kesinlikle müslümanların olduğu gerçeğidir.
    Yeryüzünde “Allah” diyen bir tek insanın kalmamasıyla kıyametin kopması arasındaki ilişki, bizlere öncelikle insan denen türün yeryüzündeki varlığının anlamını kavratır. Allah insanı kendisi için yaratmıştır ve diğer yarattıklarını da insan için... Böylece Allah’ın kudretinin ayetleri olarak her tarafımızı kuşatmış varlıkların biz var olduğumuz için var olduklarını, yaratıcılarından verdikleri haberi kavrama yeteneğine sahip olduğumuz için etrafımızda konumlandırıldıklarını anlarız.
    Biz ise başka bir şey için değil, sırf Allah için, O’na yönelmek, O’na yaklaşmak, O’nun kendisine yaklaşma kabiliyetiyle yarattığı kalbimizi tamamen Allah’a tahsis etmek için var olduğumuzu biliriz. Böylece insanın yeryüzünde varlığını sürdürebilmesinin şartı da, tek başına bile kalmış olsa, bu gezegen üzerinde “Allah” ile ünsiyeti olan son bir kalbin var olmasıdır. Ve sonra bu dünyanın ve evrenin varlık sebebi ortadan kalkmış olacaktır.
    Tarih peygamberler etrafında şekillenir
    İnsan için geçici bir ikamet yeri olarak dünyayı yaratan ve onu yayıp süsleyerek korunaklı bir fanus yapan Allah, kendisine muhatap olarak seçtiği insanoğlunun arasından da peygamberler seçip onlara vahyetmekle, kendisini ve yeryüzündeki varlığımızın anlamını bize bildirmiştir. Bizler varlık sebebimizi peygamberlerin kendilerine gelen vahyi bize iletmesiyle biliriz.
    Böylece bu seçilmiş insanlar, insanın var oluş anlamının merkezindedirler. Buradan çıkan sonuç da insanlık tarihinin merkezinde peygamberlerin olduğu hakikatidir. Zira Allah’tan haberi olmayan iki topluluğun tecrit edilmiş bir bölgede kendi aralarında yaptıkları mücadele, ormandaki canlı türleri arasındaki bir boğuşmadan daha fazla bir şey ifade etmez. Bir mücadelenin tarih için bir şey ifade ediyor olması, bu mücadelenin müslümanlarla ilgisi nispetindedir.
    Bunun anlamı bizim dışımızdaki insanların fiillerinin bizi ilgilendirmemesi değil; bu fiillerin bizimle ilgisini doğru tespit ederek yorumlarımızı ve müdahalelerimizi bu bilinç çerçevesinde yapma gereğidir.
    Kur’an-ı Kerim’in büyük kısmı bizlere peygamberlerin mücadelelerinden haber verir. Zira var oluşun, dünyanın ve tarihin merkezinde, onların temsil ettiği dava vardır. Bu davayı üstlenen hangi topluluk olursa olsun, artık tarihin merkezi de bu topluluk olmuştur. Bütün olaylar bu toplulukla ilişkisi nispetinde tarihin içinde veya dışında kalır.
    Böyle olduğu için bir zamanlar iman davasının temsilcileri olarak seçilen İsrailoğulları’nın başlarından geçen olaylar Kur’an-ı Kerim’in temel bahislerindendir. Allah bizlere, bahşetmiş olduğu iman karşılığında yüklendiğimiz görev ve sorumlulukları bildirerek, bir zamanlar bu davayı üstlenmiş insanların hangi suretlerde davadan uzaklaştıklarını haber verir.
    Tarihin dışına kaçmaya çalışmak
    Bugün Avrupa’nın, Amerika’nın ışıl ışıl şehirlerini, masalsı sokaklarını, insanlarının yaşam biçimlerini görerek onlar gibi olmayı arzu edenler için ise, tarihin anlamı dünya nimetlerinin daha fazlasına sahip olma didişmesinden ibarettir. İdeolojilerin tümü, bu anlamsız bakış açısını daha anlamlı bir kılığa sokmak için sahte davalar üretmiş olmaktan öte bir şey ifade etmezler. Onların zenginlikleri bir seraptan ibarettir.
    Nitekim Allah’ın Rasulü “Eğer Allah katında dünya bir sivrisinek kanadı kadar değer taşısaydı, ondan inkârcılara bir içim su bile vermezdi.” buyurarak, dünya nimetlerinin daha fazlasına sahip olmanın gerçek bir üstünlük göstergesi olmadığını ifade etmiştir. İmanımız ve salih amellerimiz karşılığında bize vaad edilen şey ise, hakiki ve temelli bir yurt olan cennet ve bunun ötesinde Allah’ın hoşnutluğudur.
    Birilerinin zenginliklerine göz koymak ve onlar gibi olmaya çalışmak demek, içerisinde bulunduğumuz zilletin sebebini hiç anlayamamış olmak demektir. Halbuki Allah, iman edip salih ameller işleyenlere öte dünya nimetlerinin yanında bu dünyanın egemenliğini de vaad etmiştir.
    Tarihin merkezindeki toplum olarak yapmamız gerekenleri yapmadıkça bu zillet ateşinde pişmeye devam etmek zorunda kalacağız. Biz sürekli olarak uyarılan ve kıymetli olduğumuz için bâtıl isteklerimizle kendimiz arasına perdeler konan merkezi toplum olduğumuzu anlamalıyız. İsrailoğulları’nın şımarıklıkları sonucu başlarına gelenlerin ise büyük bir ibret olduğunu unutmamalıyız.
    Egemenlik kimin hakkı?
    Avrupa’nın teknolojik devrimi bu hususta bir örnek teşkil eder. Batıdaki gelişmeler karşısında düşülen kompleksi aşmak için bu bilimsel ve teknolojik gelişmelerin temelinin müslümanlar tarafından atılmış olduğunu söylemek, bir takım doğruları barındırsa bile çıkar bir yol değildir.
    Bu yaklaşım teknolojinin yüceltilmesi gereken aslî bir değer olduğu varsayımını esas alır. Ona sahip olanı yücelten, olmayanı da zelil eden hakiki bir değer… Halbuki teknoloji yüceltilmesi veya küçümsenmesi gereken bir olgu değildir. Bizden önce yaşamış seleflerimizin neden Batılılardan önce davranıp içten patlamalı motoru veya ampulü bulamadığına hayıflanmak son derece anlamsız bir yaklaşımdır.
    Görülmektedir ki teknoloji birilerini egemen kılarken, ona sahip olmayanları da esarete düşüren bir vesile olarak belirmiştir. Avrupalılar kendilerini egemen kılan buluşlarıyla övünedursun, durum aslında tamamen bizim neyi hak edip etmediğimizle ilgilidir. Burada mesele Batı’nın teknolojiyi kullanarak nasıl egemen olduğu değil, bizim içine düştüğümüz zilleti neden hak ettiğimizdir. Teknoloji burada bir sebepten ibarettir. Çünkü yeryüzünün var olmasının anlamını barındıran topluluk biziz ve tüm gelişmeler bizim etrafımızda ve bize göre olmaktadır.
    En nihayetinde teknoloji dediğimiz şey ulaşılması imkansız bir alan değildir. Uzakdoğu örneği bunu açıkça ortaya koymuştur. Ama bizler teknolojiyi yücelttikçe ve kurtuluşumuzun tek yolu olarak ona sahip olmayı gördükçe zihnimiz onu kavrayamayacak ve seyirci konumumuzdan kurtulamayacağız.
    Her birimiz kendi kişisel yaşantımızda bizden istenilenleri yaptığımızda nelerin değiştiğini biliyoruz. Çok karmaşık zannettiğimiz problemlerin basit, ama akla gelmedik bir vesileyle nasıl çözülüverdiğini hepimiz yaşamışızdır. Ruhlarımızın yeryüzüne inmesinin takdir edildiği bu çağ dünyanın son zamanlarıdır. Bu zamanların da kendine göre bazı gerekleri vardır. Fakat bu gerekleri tek başlarına bir kurtarıcı olarak ele aldığımızda, kovaladıkça bizden kaçan ve hepimizi bitap düşüren bir hayal olarak kalmaya devam edeceklerdir.
     

Bu Sayfayı Paylaş