Takiye: Allah'ın Yolunda mağdurların sesi oldu

'Kültür Sanat Haberleri' forumunda Dine tarafından 8 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Takiye: Allah'ın Yolunda mağdurların sesi oldu konusu Takiye: Allah'ın Yolunda mağdurların sesi oldu



    [​IMG]
    Almanya'da, İslami holdingler tarafından, dini hassasiyetleri ve güvenleri sömürülerek dolandırılan mağdurları anlatan Takiye: Allah'ın Yolunda'nın senaristi ve yapımcısı Kadir Sözen'le film üzerine sohbet ettik.
    Röportaj: Arzu Dedeoğlu
    Takiye: Allah'ın Yolunda, daha önce işlenmemiş, önemli bir konuya dikkat çeken bir film. Neden böyle bir konuyu seçtiniz?
    Senaryo çalışmaları 2006 yılında başladı. O dönemde konu neredeyse her gün manşetlerde yer alıyordu ve özellikle Köln gibi, Türklerin yoğun yaşadığı şehirlerde nerdeyse iki ailenin birisinde bu tip bir mağdurla karşılaşıyordunuz. Yüz binlerce insan 30-40 yıllık göç yaşamlarındaki tüm birikimlerini İslami holdinglere kaptırmışlardı. Çok acı dramlar yaşandı bu dönemlerde. Ama en acısı, bu holding yöneticilerinin ellerini, kollarını sallaya sallaya Türkiye'de dolaşmalarıydı. Mağdur insanlar için de en acısı buydu zaten.
    Benim ailemde parasını kaptıran olmadı. Ama yakın çevremde birçok tanıdık bulunuyordu… Bu yaşanan dramlardan yola çıkarak bir fikir gelişti ve gerçeklere dayanan bir senaryonun çalışmalarına başladım. Yazım sürecinde birçok mağdur insanla söyleşiler yaptım. Almanya´da, Hollanda´da, Belcika ve Türkiye'de araştırmalar yaptım. Mağdur insanların kurduğu derneklerdeki kişilerle, avukatlarla görüştüm. Ve bu süreçte senaryo oluştu.
    Projeyi hayat geçirdiğiniz süreç içerisinde neler yaşadınız, nasıl zorluklarla karşılaştınız?
    Senaryo aşamasında yaşadığım en büyük zorluk, dinlediğim mağdurların anlattığı hikâyelerin ağırlığı altında yazmaya çalışmaktı. Öylesi büyük dramlar aktarıyorlardı ki; yazarken elimin titrediğini, duygularıma hâkim olmanın zorlaştığını hissediyordum. Olayın dışında biri olarak olayı anlatmanın zorluğunu yaşadım yani. İşin prodüksiyon kısmına gelince, bildiğiniz gibi film Almanya, Belçika ve Türkiye'de geçiyor. Üç ayrı ülkede yapılan çekimler için gerekli olan ekonomik ve bürokratik engelleri aşmak sanırım başka bir senaryo konusu olacak uzunlukta bir hikâye!
    Sizce özellikle Almanya'daki Türklerin benzer dolandırıcılıklara karşı açık hedef olmasının altında yatan nedenler neler?
    Birincil olarak bu tip dolandırıcılıkların sadece Almanya'da yaşanmadığını benzer sömürü mekanizmalarının Türkiye'de işletildiğini artık hepimiz biliyoruz. Titan Saadet Zinciri'nden tutalım, Jet Fadıl'ın tüm televizyon kanalları tarafından naklen verilen araba fabrikası kuruluşuna kadar ya da Deniz Feneri afişleri, reklamları halen gazetelerde, televizyonlarda rahatlıkla yayınlanıyor. Bu haliyle bunu belki bu toprakların insanı olmak duygusuyla açıklayabiliriz. Yani herkes gibi çalışarak, emek sarf ederek kurulması güç olan bir gelecek, hepimizi kaygılandırıyor, başka arayışlara itiyor. Bunun yanı sıra ayak uydurulması oldukça güç olan bir modern hayat ritmi pek çok insanı dinsel tutuculuğa itiyor. İslam genel anlamda kuşkuya, sorguya çok açık bir din değil. Dinsel dogmaları kendine referans alan bir sermaye biçiminden söz ediyorum. Örneğin, inançlı bir Müslüman, cami imamından "faiz haramdır" vaazını dinledikten hemen sonra camii kapısında "faizsiz helal kazanç" broşürü dağıtan bir İslami yatırım şirketiyle karşılaşınca ne düşünür ne yapar? Kısacası, bu tip şirketler bu arayışlarımızın bilincinde ve bu duyguyu sonuna kadar sömürecek bir sistem kuruyorlar. Bu tuzağa defalarca düşmemize rağmen, yeniden aynı şeyleri yaşayabiliyoruz.
    Bu filmde senarist ve yapımcı kimliğinizle yer alıyorsunuz. Oysa sizin sinemacılığınızda yönetmenliğin de önemli bir yeri var. Filminizi kendiniz yönetmek yerine neden başka bir yönetmen, Ben Verbong ile çalışmak istediniz? Başka bir bakış açısına ihtiyacınız olduğunu mu düşündünüz?
    Takiye, başından beri uluslararası bir projeydi. Gerek oyuncuları, gerekse de teknik ekibi özellikle bir kaç ülkeden seçildi. Ayrıca son yıllarda yaptığım işlerde yönetmenliğini bir başkasının yaptığı filmlerde yapımcı kimliğimle yer aldım. Bu projeyi emanet edeceğim en doğru isim Ben Verbong'du. Duygusu ve birikimi oldukça güçlü bir yönetmendir kendisi. Bunun da ötesinde benim asıl isteğim bu saydığınız herhangi bir kimlikle (senarist, yönetmen, yapımcı) sinemanın içinde olmak. Bu yüzden Köln'de 15 yıl önce kurduğum Filmfabrik'in bir şubesini Serkan Acar'la İstanbul'da açtık. Derdimiz yeni ufuklara yelken açan Türkiye sinemasına her düzeyde ve her kimlikte katkıda bulunmak. Yeni sinemacıların keşfedilmesine, ortaya çıkmasına kendi çapımızda destek olmak. Tabii ki yönetmenliği de bırakmadım. Şu an çekimlerine sonbaharda başlayacağımız projemizin hazırlıklarına son sürat başlamış durumdayız.
    Filminizi yalnızca sanatsal bir gözle değerlendirmek doğru olmaz. Aynı zamanda çok ciddi toplumsal mesajlar da taşıyor. Aslında geçmişteki filmlerinize baktığımızda da, sinemanızın hep anlatmak istediği bir derdi olduğunu görüyoruz. O halde sizin için sinema bir eleştiri yolu diyebilir miyiz? Bundan sonra sizden yine benzer projeler mi beklemeliyiz?
    Yönetmen, senarist ya da yapımcısı olduğum tüm filmlerin bir meselesi, bir önermesi olduğu doğrudur. Sinemaya ve hayata bakışımla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Meselesi olmayan bir film yapacağımı sanmıyorum.
    Böyle bir konu seçerek, mağdur insanların sesi olmanız bir yana, önemli sorumluluk aldınız aslında. Peki, bu anlamda filminizin içinize sindiğini söyleyebilir misiniz?
    Can yakan bir sorunu perdeye taşımakla o insanların duygularına, sorunlarına ve bu sorunları görmesi duyması gerekenlere aracılık yaptığımı düşünüyorum. Nihayetinde günahıyla, sevabıyla, eksiği-doğrusuyla elimden geleni yaptım. Ortaya çıkan filmden oldukça memnunum.
    Filmin oyuncu kadrosu oldukça başarılı isimlerden oluşuyor. Oyuncu seçimlerinizi nasıl yaptınız?
    Oyuncularımızın performansı ile birlikte inandırıcı olmaları bizim için çok önemli idi.Özellikle ana karakterlerimizi Almanya´da yasayan veya Alman kültürünü yakından tanıyan oyunculardan oluşturduk: Erhan Emre ve Fahriye Evcen, Özay Fecht gibi. Ayrıca Türkiye'nin gerçeklerini ve siyasi ortamını çok yakından izleyen, Rutkay Aziz, Ali Sürmeli, Mahir Günşiray gibi sanatçıların bu projede yer almaları benim için büyük bir önem taşıyor.
    Oyuncularla çalışmak konusunda işin büyük yükü Ben Verbong'un üzerindeydi. İki farklı kültüre ve dile sahip oyuncularla çalışmak zor oldu mu kendisi için?
    Oyuncularımızın önemli bir kısmı Almanca biliyordu. Bu büyük bir avantaj oldu yönetmenimiz için. Bunun da ötesinde filmimizde yer alan oyuncularımız kültür seviyesi bakımından ortalamanın çok üstündeler. Herhangi bir kültür-dil ayrılığı durumu yaşanmadı açıkçası. Film çalışanlarının farklı dil ve kültürleri çatışmadan ziyade setimize büyük bir zenginlik kattı diyebilirim.
    Filminiz üç farklı ülkede, Almanya, Belçika ve Türkiye'de çekildi. Çekimler ne kadar zaman aldı? Böyle bir yolculuk ekibi zorlamadı mı?
    Çekimler toplamda 4 aya yayıldı. Özellikle de sayısal olarak geniş bir ekiple çalıştık. Tabii ki bu kadar çok insanın üç ülke arasındaki trafiği kolay olmadı. Fakat buna rağmen çekim öncesi masa başında harcadığımız 2 senelik zaman, bu trafiğin pürüzsüz, sıkıntısız akmasında büyük rol oynadı.
    Takiye: Allah'ın Yolunda, özellikle Almanya'da dini duyguları sömürülerek dolandırılan Türklerden söz ediyor. Bu noktada onlara ulaştırılması da çok önemli aslında. Peki, filminizi Almanya'da da gösterime sokacak mısınız? Onlara nasıl ulaşmayı planlıyorsunuz?
    Filmimiz önümüzdeki aylarda Almanya'daki tüm festivallerde gösterilecek, ardından sonbahar aylarında Avrupa ülkelerinde vizyona girecek. Bu festival ve vizyonların ardından da önümüzdeki senelerde başta Almanya olmak üzere diğer Avrupa televizyon kanallarında da gösterime sokulacak.
    Peki, bir sinemacı olarak, son yıllarda Türk sinemasındaki hareketliliği nasıl yorumluyorsunuz? Sizce neler eksik, neler yapılabilir?
    Uzun yıllardır üstüne ölü toprağı serpilmiş Türkiye sinemasının yeniden canlanışını heyecan içinde seyrediyorum. İki ülkeli bir yönetmen olarak Avrupa'da ya da dünyanın herhangi bir yerinde oynayan, övgüler-ödüller alan her bir Türk filmi beni gururlandırıyor, çalışma-üretme azmimi kamçılıyor. Özellikle de bu başarıların genç yönetmenler tarafından ortaya çıkarılması, sinemamızın geleceğinin de bir garantisi gibi duruyor. İşin olumsuz yanına gelince, ülke dışında kazanılan bu başarılar ülkede büyük bir değişim yaratmıyor. Gişeler yine düşük, dağıtım ağı yine sorunlu, sinema salonları yine sınırlı, devlet politikası ve desteği yine son derece az. Oysa benim beklentim, böylesi başarılarla geçen 4-5 yıl içerisinde devletin kültür politikasına paralel bir sinema politikası oluşturup, "bizi yurtdışında temsil eden sizsiniz, buyurun bu olanakları size sunmak bizim boynumuzun borcudur" diye pek çok imkânı bu genç sinemacıların önüne koymalarıydı.
    Milliyet
     

Bu Sayfayı Paylaş