Türkiyede Arkeolojik Bölgeler ve Antik kentler

'Türkiye Tatil Yerleri Hoteller' forumunda DeMSaL tarafından 10 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Türkiyede Arkeolojik Bölgeler ve Antik kentler konusu
    Türkiyenin tarihi antik bölgeleri-Türkiyenin arkeolojik sehirleri






    Herakleia/Latmos

    Herakleia’nın İ.Ö. 5.yy.da Attika Delos Deniz Birliğine üye olduğu ve Ortaçağın sonralarına kadarda yerleşim vardır. Latmos Dağı eskilerden bu yana insanların dinsel inanışlarında önemli bir yer tutuğundan burada eski yerleşim izlerine ilk olarak 1994 yılında 25 kaya resmi bulunmuştur.
    2003 yılında ise mağara kaya resimleri 130′u bulmuştur. kentte bulunan eserler arasında surlar Agora Athena Tapınağı bouleuterion kaya mezarlarını görmek mümkün. Kurulduğunda bir koloni kenti olarak kurulmuş İ.Ö.300′lerde ise Heraklia onun yerini almış. Heraklia kenti gözetleme kuleleri(65) surlarıyla ilgi çekiyor
    .......
    Stratonikeia antik kenti/Muğla



    [​IMG]


    Karya’nın mermer kenti
    Stratonikeia

    Yatağan yakınlarındaki Stratonikeia Lidya Pers Rodos Roma İmparatorluğu hakimiyetine girmiş ve dünyanın tamamı mermerden yapılmış en büyük antik kenti


    [​IMG]

    Eşi ölen kral Seleukos Nikator güzelliği dillere destan Stratonikeia ile evlenir. Fakat kız Seleukos’un oğlu Antiochos’un sevgilisidir. Düğünün ardından Antiochos amansız bir hastalığa yakalanır. O sırada Karya’da bulunan ünlü Mısırlı hekim Herostratos bile derdine derman olamaz. Bir gün Stratonikeia odaya girdiğinde Antiochos’un yüzü kızarır ve hekim tüm gerçeği anlar. Herostratos günlerce düşünür ve aklına kurnazca bir çare gelir. Kralın huzuruna çıkıp “Oğlunuzun hastalığını buldum karıma aşık” der. Kral “Sevgili oğlumdan karını esirgeyecek değilsin herhalde” diye yanıtlar hekimi. “Siz olsanız ne yapardınız” sorusuna Kral; “Oğlum benim karımı sevmiş olsaydı hiç düşünmeden verirdim” deyince hekim gerçeği açıklar. Bunun üzerine üvey annesiyle evlenen Antiochos güzeller güzeli karısı adına Stratonikeia kentini kurar. Mitoloji böyle anlatıyor ama kentin varlığı daha eskilere dayanıyor. Karya’nın önemli bir askeri üssü ve politik merkezi olan antik yerleşim hayatını savaşlar ve yıkımlar arasında sürdürmüş. Bizans egemenliği süresince Aphrodisias’a bağlı önemli bir dini merkez olan Stratonikeia sonunda doğaya yenik düşmüş ve şiddetli bir depremin ardından terkedilmiş.
    .......
    Antik Kent Aperlai /Antalya



    Aperlai batık kenti lahitleri muazzam Akdeniz manzarasıyla Mavi Yolculuğun vazgeçilmeyen durağı.

    Dalaman ile Antalya arasında yer alan ‘Işık Ülkesi’ Likya Bölgesi adeta bir açık hava müzesine benzer. Hiç ummadığınız anda bazen bir antik kent bazen yalnız bir lahit bazen zamana inat ayakta kalmaya çabalayan bir yapı parçası çıkar karşınıza. İnönü Körfezi’ni tekneyle dolaşırken girdiğiniz minik bir koyda denizin içindeki lahidiyle ünlü Simena manzarasına eş bir görüntü karşılar sizi. Bu kez suların içinde zamana ve dalgalara direnen daha küçük yalnız bir lahittir. Burası Teke Yarımadası’nın ucunda Akdeniz’e sanki bir mantar ya da ters ‘T’ görünümüyle bağlanmış olan Sıçak Yarımadası’ndaki Aperlai antik kentidir.
    LİKYA’NIN DOĞAL LİMANI
    Bilge Umar’a göre adı ‘Akarboğaz’ anlamına gelen Aperlai’nin varlığını
    MS 5. yüzyıla ait adına basılı gümüş sikkelerin bulunmasından öğreniyoruz.



    Kendilerini ‘Trimilili’ olarak adlandıran Likyalılar ilk yerleşim yurtları Dirmil Yaylası’ndan (Burdur-Gölhisar) zamanla denize açılmak üzere kıyı bölgelere taşınmışlar. Atina ve Pers istilalarının ardından MS 9. yüzyıla dek Likya eyaletinin psikoposluk merkezlerinden biri olan Aperlai Roma devrinde komşuları İsinda Apollania ve Simena ile bir sympoliteia (ortak vatandaşlık) oluşturarak Likya eyalet meclisinde tek oyla temsil edilme hakkını kazanmış. Bu dörtlü birliğin (tetrapolis) başını çekme dışında tarihte önemli bir rolü bulunmayan kent MS 141’deki büyük depremden zarar görerek yıkılmış. Dönemin en zengini Rhodopolis’li Opramoas diğer Likya kentlerine yaptığı yardımları Aperlai’den de esirgememiş ve kentin yeniden yapılanmasına katkıda bulunmuş.

    SURLAR KENTİN HARİTASI
    Kıyıya çıkıp keçiboynuzu ağaçları arasındaki kenti dolaşmaya başlıyoruz. Şehir alçak bir tepenin denize bakan yamacına kurulu.



    Deniz kenarından başlayan surlar aralıklı olarak inşa edilen kulelerle takviye edilmiş. Kent çok fazla ziyaret edilmediğinden makiler arasında yürümek bir hayli zahmetli. İzleri belirli olmayan patikalarda yönünüzü kaybedeceğinizden şehri dolaşmanın en iyi yöntemi bir biçimde surlara çıkmak. Kenti çevreleyen geniş surlardan görülen kuşbakışı manzarayla ören yerinin yapısı hakkında daha net bir bilgiye sahip olmak mümkün. Dikdörtgen biçimindeki şehir duvarlarının Kaş yönündeki İnönü Körfezi ve Uluburun’a bakan batı bölümünde üç adet kapı göze çarpıyor. Kuzey tarafında ise üç kule yükseliyor. Sık çalılık ve yörede pırnar adı verilen ağaçcıklarla kaplı kalenin içinde küçük bir kilise ile şapelin harabeleri görülebilir. Kaledeki en güzel görüntü güney burçlardaki koy manzarasıdır. Tiyatrosu bulunmayan antik şehrin sur dışındaki diğer kalıntıları Bizans ve sonraki dönemlere tarihleniyor. Kalenin kuzey tarafındaki sarnıç muazzam işçiliğiyle dikkat çekici. Kentin güney yamacından başlayan ve denize kadar devam eden nekropolis alanında yerel kireçtaşından yapılma semerdam alınlıklı birçok lahit yer alıyor.
    Zamana direnemeyen Roma ve Likya yazıtları silik tarihsel izler olarak çıkıyor karşımıza yorgun lahitlerde.
    ......
    Adada/Isparta


    [​IMG]

    Zamanın tanığı
    Adada

    Tarihin içinde küçük bir yolculuk yapmak isterseniz Pisidya bölgesinin önemli antik kentlerinden biri olan Adada’dan geçen ünlü kral yolunu adımlayabilirsiniz.
    Medeniyetler beşiği Anadolu toprakları binlerce yıldır kullanılan eski kral yolları ağıyla örülüdür. Günümüzde kullanılan yeni yolların eskilerinin üzerinden geçmesi Anadolu’nun doğası gereği coğrafyanın izin verdiği rotaların kullanılması nedeniyledir. Daha çok askeri ve ticari amaçlı olan ve muntazam taş işçilikleriyle dikkat çeken bu göç yollarının en önemlilerinden biri Adada antik kentinden geçer. Antik çağda Caralis (Beyşehir) Gölü’nün batı kısmını izleyerek Antiokheia (Yalvaç) Neapolis (Şarkikaraağaç) Timbriada (Aksu) Adada (Karabaulo) Pednelissos (Gebiz) üzerinden Perge antik kentine doğru kilometrelerce uzanan yolun en güzel kısmı bugün Adada şehri girişinde görülebilir. Dev granit bloklardan oluşan antik yolun yaklaşık beş yüz metrelik bölümü çok iyi durumda. Yemyeşil iki tepe arasındaki vadide kıvrılarak SİT alanına gelen yolun geri kalanı taşların dere yatağına yuvarlanması sonucu bozulmuş ne yazık ki.


    SAVAŞIN VE DİNİN MERKEZİ
    Kazı çalışmalarına katılan Mustafa Büyükkolancı’ya göre Adada şehrinin tarih sahnesindeki rolü Termessos’ta bulunan bir antlaşma metninde ortaya çıkar. Adı geçen yazıt yayılmacı politikasıyla komşu şehir devletlerini bezdiren Selge ve diğer ortak düşmanların saldırısına karşı Termessos ve Adada sitelerinin birbirlerine yardımcı olma taahhütlerini içerir. Bir Pisidya kenti olan Adada’nın en parlak çağı Roma dönemine tekabül eder. Kentin en önemli yapıları MS 2-3. yüzyıllar arasındaki bu periyotta inşa edilir. Büyük İskender’in Anadolu yarımadasına girmesinin ardından kent halkı en önemli geçim kaynakları olan paralı askerliğe geri döner. Çeşitli ordularda görev alan savaşçıların Kıbrıs’ta ve Sidon’da bulunan mezarları bunun en iyi kanıtıdır. Doğu Roma İmparatorluğu hakimiyetiyle birlikte Hıristiyanlıkla tanışan kent diğer Pisidya şehirleri gibi önemli bir dini merkez haline gelir. 9. yüzyıla kadar devam eden kent hayatı zamanla önemini kaybeder ve Hamidoğulları Beyliği dönemiyle birlikte bütün yöre Osmanlı egemenliğiyle tanışır.

    Pisidya şehirleri gibi önemli bir dini merkez haline gelir. 9. yüzyıla kadar devam eden kent hayatı zamanla önemini kaybeder ve Hamidoğulları Beyliği dönemiyle birlikte bütün yöre Osmanlı egemenliğiyle tanışır.





    Isparta’nın şirin ilçesi Eğirdir’e 50 Sütçüler’e 10 km uzaklıktaki Sağrak köyündeki Adada kalıntıları Erikli tepeyle Aktepe arasına yayılı. Kalıntılar arasında en göze çarpanı iç içe geçen agora-forum-Helenistik kule üçlüsü. Yirmi basamaklı yaklaşık bin kişilik forum meydanı halk meclisinin toplanıp şehrin sorunlarını tartıştığı bir alandı geçmişte. Taş döşeli meydanın üzerini bugün sütunlar kabartmalı ve yazıtlı taşlar heykel kaideleri kaplamış durumda. Basamakların sonunda yer alan Helenistik kuleden güneye antik yolun bulunduğu kent girişine doğru Helenistik ve Bizans çağına ait yapılar sur duvarları ve üç nefli bazilika sıralanıyor. Forum meydanından kent merkezine uzanan alanda yer alan iki katlı yönetici sarayı çarşı binası stoa orijinal taş döşemeli ve sütunlu cadde sahne ve orkestra alanı toprak altında bulunan üç bin kişilik küçük tiyatro anıtsal çeşme yerli halkın ‘kemikli kule’ adını verdiği anıt mezar ve tapınaklar günümüze kalan en önemli yapılar. Adada kentinin bugüne kadar kısmen ayakta kalan üç tapınağı görünümleriyle şaşaalı bir dönemi yansıtıyor. İmparator Traianus Zeus-Serapis ve İmparatorlar tapınakları kentin onur kaynağı. Roma döneminde kentlerin bir imparator tapınağına sahip olması ve ona bekçilik yapması ‘Neokoros ünvanı’ olarak tanımlanıyordu ve Adada bu şerefe layık olan kentlerden biriydi. Nekropol alanı ise birçok antik kentin aksine pek zengin değil birkaç kırık lahitten başka bir şey yok.



    Ören yerinde bulunan kabartmalardan anlaşıldığına göre burada Dionysos (Bacchus) ve Tykhe (şans tanrıçası) adına şölenler yapılmaktaydı bir zamanlar. Agorada bulunan dört yanı aşk falıyla bezeli yazıt yılanlı sopasıyla yol ve haber tanrısı Hermes omuzlarında boğa boynuzlarıyla ay tanrıçası Selene kabartmaları diğer parçalarla birlikte Isparta Müzesi’nde. Arkeolojik alanda en fazla rastlanan kabartma kentin sembolü olan ‘üç ayak-triskeles’ figürü. Özellikle kent adına basılan sikkelerde yer alan güç ve kuvveti sembolize eden bu kabartma Adada’nın Zeus’a verdiği ad olan (antik dönemde her kent Zeus’a farklı bir isim vererek tapınırdı) Megistos’un temsili.
    ......


    Başka bir Mardin
    Dara

    Nusaybin’e 30 km uzaklıktaki Dara Harabeleri içinde pek de bilinmeyen bir Mardin’i saklıyor ve hâlâ sırlarını korumaya devam ediyor.

    Mardin’in sokaklarında dolaşıp taş işlemeciliğine hikâyelerine mimarisine hayran kalmamak mümkün değil ama yeterince Mardinli çocuk fotoğrafı çektikten sonra artık yola koyulmaya karar vermiştim. Nusaybin’e ulaşan otoyolun otuzuncu kilometresinde Oğuz Köyü’ne vardım. Daha uzaklara gitmeyi göze alıp Dara’yı bugüne kadar es geçmiş olmanın şaşkınlığını bir kenara bırakacak olursam köy ile iç içe geçmiş bir antik Mardin’in ortasında olduğumu hemen fark ettiğimi söyleyebilirim.

    Yağmur ha yağdı ha yağacak gibiydi. Hakim renk sarı ve etraf oldukça kuraktı… Çocuklar köy hayatı düzgün kesme taşlar ve bir Roma kenti birbiri içinde eriyordu...

    Kubbeler kemerler sarnıçlar arasında dolaşırken karşıma Kapadokya’dakilere benzer kaya mezarları Hasankeyf’teki gibi 8-10 metre derinlikteki mağara evler taş duvarlara işlenmiş figürler ya da yazıtlar çıkıyor; tümü merakımı ve sevincimi aynı oranda artırıyordu. Seviniyordum çünkü tam da o anda başka bir Mardin ile tanışmaya başlamıştım. Tarihi 6. yüzyıla inen ordulara uzun süre direnebilecek güçteki Roma kenti Dara - Anastasiopolis ile…



    [​IMG]
    MEZOPOTAMYA’NIN İLK BARAJI
    Daralı çocuklar rehberim olmak için çoktan önüme düşmüşlerdi. Antik kent Doğu Roma’nın diğer deyişle Bizans’ın Güneydoğu metropolü Nisibis’den (bugün Nusaybin) sonra ikinci önemli sınır kenti olarak biliniyor. Kaynaklara göre ticaretin kalbi İpek Yolu kentin içinden geçiyordu. Bu transit ticaret merkezi bir dönem piskoposluk merkezi de olmuş ancak sürekli devam eden akınlar sonrasında sönüp gitmişti.
    Kenti dolaşırken karşıma çıkan kalıntılar bunu doğrularcasına izlerini gösteriyordu. Bilgilendirme tabelaları Dara’nın Mezopotamya’nın ilk barajının ve sulama kanallarının kurulduğu kent olduğunu yazıyordu. Bugün şaşırtıcı nizamıyla dikkat çeken kanallara ait izler yerli yerindeydi. Su sarnıçları su depoları bir su medeniyetine işaret ediyordu. Suyun akışını oranını ya da bekletilmesini kontrol edebilen bir sistemin kalıntıları olan havuzlu salonu ve hendeği ile beraber...
    Oyma kaya evler tavanlarındaki süslemeleri duvarlarına işlenmiş Meryem İsa ve haç figürleriyle kaya kiliselerine dönüşmüş yapılar kentin Hıristiyanlık macerasını anlatıyordu. Fakat Dara pek çok dine farklı zamanlarda ev sahipliği yapmıştı. Din çeşitliliği beraberinde çatışmaları getirmişti. Bu durum da bugün farklı dinlere ait simgeleri bir arada görmemizin sebeplerinden biri olarak görünüyor.
    Mezopotamya’nın Efes’i olarak nitelenen Dara kentinin parçaları şu an varolan köyün inşasında kullanılmıştı. Ve bu yüzden kent hakkında net verilere ulaşmayı güçleştiriyordu.
    .....
    Limyra





    LİKYA’NIN BAŞKENTİ
    Kumluca-Turunçova arasında Tocak Dağı’nın eteklerinde kurulan Limyra’nın adından tarih sayfalarında ilk kez Strabon ve Plinius söz eder. Kentin varlığı MÖ 6. yüzyıla kadar uzanır. MÖ 4. yüzyıla tarihlenen sikkelerde adına rastlanan Likya kralı Perikle’nin egemenliğinde Limyra başkent olur ve altın çağını yaşar. Adı Likya dilindeki yazıtlarda ‘Zemuri’ olarak geçen Limyra Likya Birliği’ni oluşturan diğer yetmiş kent gibi otonomiye sahiptir. MÖ 1. yüzyılda Roma hakimiyetine giren şehrin baştanrısı adına atletizm yarışmaları düzenlenen Zeus’tur. Limyra Bizans döneminde psikoposluk merkezi olan yirmi beş Likya şehrinden biridir aynı zamanda. MS 8. yüzyılda Arap akınlarıyla önemini kaybeden kent daha sonra sırasıyla Selçuklu Menteşe Beyliği ve Osmanlı egemenliğine girer.

    Viyana Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Borchhardt başkanlığında 1966’da başlayan kazı ve restorasyon çalışmaları sonucu antik yerleşimin önemli bir bölümü ortaya çıkarılmış günümüzde. Ören yeri Turunçova’ya 3 kilometre uzaklıktaki Yuvalı Köyü’nün Saklısu Mahallesi’ndeki yerleşimin arasına gizli. Yıllar önce bölgeye yerleştirilen yörükler tarihle iç içe bir yaşam sürmekteler bugün. Antik kenti gezmekten yorulanlar bu sıcakkanlı insanların evlerine konuk olup çay sohbetleri yapabilirler.
    Karayolunun sağ tarafında kalan surların ardındaki yapılar Roma ve Bizans dönemine tarihleniyor. Kentin ana merkezini oluşturan bu alanda Göksu (Limyros) Deresi’nin berrak kaynağı bulunuyor. Tarihi mekânı serinleten Göksu kısa bir süre sonra Aykırıçay’la (Arykandos) birleşip Akdeniz’in mavi sularına karışıyor.

    [​IMG]

    Dere üzerindeki köprü geçildiğinde sular altındaki taş döşemeleri seçilebilen antik cadde çıkıyor karşımıza. Ptolemaion anıtı zafer takı psikoposluk sarayı kilise hamam ve doğu kapısı kentteki diğer önemli yapılar arasında yer alıyor. Kuşkusuz surlar içindeki bu alanın en önemli eseri Suriye seferinden dönerken Limyra’da ölen Gaius Ceasar adına yapılmış olan anıt mezar. Memleketinden uzakta taşrada ölen bir kişinin anısını yaşatma amacıyla yapılan fakat içinde ölüyü barındırmayan bu tür yapılara kenotaph (konuk mezar yapı) deniliyor. Gövdesi kabartmalarla bezeli bu yapıda Ceasar’ın Doğu’da yaptığı yararlı işler betimlenmiş
     

Bu Sayfayı Paylaş