Türkiye Üniversitelerinin Sorunları

'Üniversiteler' forumunda DilzaR tarafından 7 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. DilzaR

    DilzaR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Türkiye Üniversitelerinin Sorunları konusu Türkiye Üniversitelerinin Sorunları

    Son 20 yılda sürekli sistem değiştirmekle meşgul olan ÖSYM halen doğru tercihini yapabilmiş ve eğilimi gelişmiş öğrencisini belirlemede yeterince başarılı olamamıştır. Kendi öğrencisini kendisi seçemeyen üniversiteler, gösterdikleri performansa ve ÖSYM sınav sonucuna göre öğrenciler tarafından tercih önceliği görmektedirler. Çoğunlukla yabancı dil bilgisi veren ve alt yapı sorunu olmayan üniversiteler bugün gözde kurumlar olarak en yüksek puanı alan öğrenciler tarafından tercih edilmektedirler. Söz konusu üniversiteler eğitimlerinin ciddi olması ve mezunlarına piyasada rahatlıkla iş bulmaları nedeniyle bir sonraki dönemdeki öğrenciler tarafından da gelecek güvencesi vaat ediyor diye tercih edilmektedirler. Diğer bir gurup üniversitelerde öğrenciler geldikleri gibi dört yıl boyunca aldıkların dersin hocasının tutumuna göre ders çalışmakta ve derslerini tamamladıktan sonra performansının gösterebildiği ölçüde yer edinmeye çalışmaktadır. Yerleşik üniversiteler lisans öğrenci sayısının düşürüp daha yüksek puanlı öğrenci almayı tartışırken, çoğunlukla taşra üniversitelerinde ek ders ücreti ve ikili öğretimin getireceği ek gelirden dolayı ikili öğretime geçerek çok sayıda düşük puanla öğrenciyi bünyelerine toplamaya başlamışlardır. Ayrıca YÖK daha çok öğrenciyi üniversiteye yerleştirmek için bölümlerin kontenjanları üzerinde öğrenci alarak üniversite eğitiminde kalitenin düşmesine neden oluşturmaktadır. Üniversite kapılarında bekleyen 1.5 milyon gencin geleceği için vakıf üniversiteleri veya Kıbrıs'taki özel üniversiteler kısa vadede çözüm olmakta fakat uzun vadede asla çözüm olamamaktadır. Bir tarafta milyonların üniversite kapısında dayandığı bir oramda, 25-30 yaş arasındaki yüz binlerce üniversite mezunu gencin iş bulmaması diğer taraftan çeşitli kamu ve özel kuruluşları teknik eleman sıkıntısı çekmektedir. Buna akıl erdirmek mümkün değildir.
    Bugün yüksek öğrenim gençliği ciddi anlamda verimsizleştirilmiş durumdadır. Üniversite eğitiminde ezbercilik ve test usulü sınav sistemi sonucu, bilimsel rapor dahi yazamayan, ifade yeteneği gelişmeyen kişiler oluşmaktadır. Büyük çoğunlukla öğrencilerin belirli bir felsefesi ve dünya görüşünün olmadığı belirmektedir. Bilgi çağında bir çok mezun dahi bilgiye nasıl ulaşılacağı konusundan yoksun durumdadır. Kütüphaneye uğramadan mezun olan on binler yarın toplumun önünü tıkayacaklardır. Ne yazık ki bunda bireysel olarak öğretim üyelerinin payı da bulunmaktadır. Yapılan anket çalışmaları öğretim üyelerinin büyük çoğunun öğrenci merkezli oldukları ve çağdaş öğretim tekniklerini ve değerlendirme tekniklerini bilmedikleri belirlenmiştir. Böyle gelen öğrencilerin bilinçsiz ve amaçsız gidişatın önünü kesmek ve öğrencileri belirli amaçlar etrafında yönlendirmek ve gelişmelerine yardımcı olacak sistemlerden geçirmek ve tartışma ortamlarını yaratarak öğrencileri yaşamın parçası haline getirerek ileriye yönelik üretimin içerisine sokulması gerekmektedir. Açıkçası mevcut sistemde YÖK tarafından belirlenen alana yönelik müfredatının dışında kişinin gelişimini sağlayacak tarih bilinci felsefe ve diğer konulara yönelik hiç bir ders veya model bulunmamaktadır. Felsefesi gelişen ve mezun olan üniversiteliler üretimi gerçekleştirecek anlayışı ve beceriyi göstermektedir.
    Üniversite kapısına kadar çok az eğiterek gelen ve 18 yaşındaki gence bir de üniversitelerin yetersiz sosyal olanakları ve okuma eğiliminin gelişmemesi sonucunda kişilik ve kimlik bunalımı yaşayan, işe giremeyen, girişimsiz genç bir kuşak oluşmaktadır. ODTÜ, ITÜ ve Boğaziçi Üniversiteleri öğrencilerini yönlendirme konusunda ve kişilik gelişimine kısmen katkıda bulunmaktadırlar.
    Hayatının en verimli çağının geçtiği üniversite ortamı halen gerçek anlamda bir eğitim ve kişilik kazanım ortamı haline gelemedi. Bu durum taşra üniversitelerinde yaygın olup bazı meslek dallarında daha düşük puanla öğrenci alan fakülte ve bölümlerde daha da yaygın olmaktadır. Gerçek anlamda sosyal kolların oluşmadığı, kişilerin hobilerinin olmadığı ortamlarda kişilerin öz güvenleri zayıflamakta ve kendi değer yargılarının ötesine geçmemektedirler. Bir çok genç üniversite ortamında eğilimleri gelişmemekte bazı durumlarda aileden aldığı değer yargıları ile yol almaktadır. Bugün Üniversitelerin Mediko sosyal üniteleri gerçek anlamda güçlendirilmeli ve her türlü düşüncenin sergilendiği ve öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri ortamların sağlanmasına yardımcı olacak ölçüde donatılmalıdır.
    Üniversitelerin bu konudaki bir diğer sorunu sık sık yapılan öğrenci aflarıdır. Bugüne kadar yapılan bütün araştırmalar aflar yaralı değil tam tersine eğitimin kalitesini düşürdüğü belirlenmiştir. Bu konuda siyasilerin dar çıkar ilişkisine dayalı öğrenci affı talepleri kaliteyi düşürdüğü gibi öğretim üyelerine güvenilmediğinde hissettirmektedir. Hiç bir öğretim üyesi öğrencisini bilinçli olarak sınıfta bırakmamıştır ve bırakmayacaktır da.

    Yüksek Lisans, Doktora Eğitimi ve Sorunları
    Üniversitelerimizin dinamik bilim temellerini oluşturan her yönüyle gelişmiş iradeli, çok yönlü bilimci nitelikteki eleman bulma isteği ne yazık ki sistem sorunu nedeniyle bir türlü aşılamaktadır. Değişik ülkeler akademik kadrolarının nasıl oluşacağını belirlemişler ve doğal olarak bütün süreçlerden başarı ile geçenler, kendi başına proje üretebilen, yayın yapabilen, öğretme yeteneği olan kişiler yüksek lisans, doktora ve doktora sonrası post-dok süreçlerinden geçen birikimli kişiler üniversitelere kadrolu elaman olarak alınmaktadır. Bizde akademik kadrolar başlangıçta tespit edilmektedir. Bir kısmı Dekanlıkların sürekli kadrolarında başardıkları için başarısız olsalar da bir daha uzaklaştıramamaktadırlar, bir kısmı da Enstitü kadrolarında kayıtlı Yüksek Lisans öğrencileri arasından seçilmektedir. Bir kısmı da bir çok kişi hiç tanınmadan, bilinmeden burslu olarak geleceğin öğretim elemanı olarak yurtdışına gönderilmiş ve bir kısmı da araştırma görevlisi olarak daimi kadroda öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadırlar. Söz konusu kişiler Doktoralarını bitirir bitirmez doğal olarak Yardımcı doçent veya doçent kadrolarına atanmak istemektedirler. Tabii duygusal bir toplum olduğumuz için özlük hakları kaybolmasın diye hemen kadro olanakları sağlanmaktadır. Fakat bunun yerine gerekirse bir başka kurumda belirli dönemlerde doktora sonrası çalışmalara katılmış ve bu konuda kendisini ispatlamış kişilerden yararlanılmalıdır.
    Son yıllarda yüksek lisans öğrencilerin sayısının önemli derecede düştüğü görülmektedir. Bir kaç nedeni olan bu düşüşün en önemli nedeni ülkemizde Yüksek lisans ve doktora yapmanın kişiye getirdiği hiç bir avantajın olmamasıdır. İşe girmede hiç bir önceliği olmayan yüksek lisans öğrenimi 23-24 yaşından sonra bir daha 2-3 yıl maddi yardım almadan okumanın hiç bir yararı görülmemektedir. Bu bağlamda yüksek lisans öğrenimi kayıp olarak değerlendirilmektedir.
    Bir diğer sorun da yabancı dil baraj sorunudur. Öğrenci aflar ve yabancı dil puanının aşağı çekilmesi yüksek lisansa ilginin artmasına yardımcı olmayacaktır, zira sorun daha çok geleceğe yönelik kaygılardan kaynaklanmaktadır.
    Uzun vadede yüksek lisans öğrencilerinin istihdam ve burs sorununun çözümlenmesi ve yüksek lisans ve doktora öğrenimi yapanlara kamuda işe girerken öncelik tanınması ile üniversitelerde bilim yapacak insan kaynaklarının akışını sağlayacaktır. Bilindiği gibi bütün dünyada araştırmalar yüksek lisans ve doktora öğrencileri tarafından yapılmaktadır. Bütün yüksek lisans ve doktora öğrencileri, Ar. Gör dahil maaşları projelere bağlanmalı ve proje asistanlığı adı altında yeniden şekillendirilerek güçlendirilmelidir. Üniversitelerde yüksek lisans ve doktorada başarılı olanları kendi bünyelerinde tutarak ileriye yönelik kadro oluşturmak için seçim şansı kazanmış olurlar.
    Bildiğiniz gibi geçen hafta sonu Lisansüstü Eğitim Sınavı (LES) yapıldı. Son sınıf öğrencilerimizin gelecek ile ilgili kaygıları nedeniyle sınav öncesi çok heyecanlı olduklarını gözledim. Öğrencilerin ve mezunlarımızın en büyük şikayeti üniversitede bir yakınlarının olmaması nedeniyle Araştırma görevlisi kadrosuna alınmadıkları, büyük bir çoğunluğu ise çok erken dönemlerde böyle bir isteği olsa bile bunun gerçekleşmeyeceğini düşündüğü için bu arzusundan vazgeçmektedirler.Üniversitelilik bilincinin ve bilim heyecanının öğrencilik yıllarından başlamak üzere Ar-Gör ve Doktora döneminde şekillenip geliştiği için öğrencinin yeteneği ve becerisi doğrultusunda nepotist yaklaşımlara müsaade etmeyecek sistemlerin güvencesini görmesi gerekir.
    Konuya ilişkin bir diğer ciddi sorun ve eleştiri de Ar-Gör olacak kişilerin mutlaka bağlı bulunduğu Enstitüde kayıtlı olmaları zorunluluğudur. Örneğin bir kişi eğer Ar-Gör. kadrosu ilanına başvurması için o Üniversitenin ilgili ana bilim dalının bağlı olduğu Enstitüye öğrenci olarak kayıtlı olmuş olması gerekiyor, aksi taktirde kişinin Ar-Gör olma şansı hiç olmayacaktır. Bu da inbreeding'in en büyük nedenlerinin başında gelmektedir. Aynı zamanda bu eşitlik ilkesinde de aykırı düşmektedir. Umarım bu konuda YÖK ve üniversiteler konuyu çok boyutlu olarak tartışarak bir çözüm yolu bulabilirler. Açıkçası yetenekli, çalışkan bilim yapabileceğini düşünen biri, onun bunun adamı olmadan kendi yeteneklerinin ve çalışmasının karşılığını alacağına inanması ve görmesi için merkezi bir sınav ile Araştırma görevlileri alınabilmelidir. Bu şekilde alınacak kişilerin gelecekte üniversitelerin omurgasını oluşturmaları nedeni ile mutlaka bilimsel araştırıcılarda aranan bazı kriterlerin mutlaka ölçecek düzeyde bir sınavdan geçirilmesi gerekir.
    Üniversite çeşitliliği sağlamak için başarılı kişiler lisansını hasbel kader bir başka üniversitede bitirmiş olabilir. Eğer kişi yetenekli ise bir şans daha vererek yeteneğini istediği gibi değerlendirebilmelidir. Her tür rüşvet, adam kayırma ve nepotist zihniyetlerin önüne geçmek için yapılacak bir sınav kamuoyu tarafından büyük destek görecektir.
    Şeffaf bir toplum için, üniversitelere daha yetenekli öğrencilerin alınması için benzer bir sınav şimdilik doğru bir tercih olacaktır.

    Türkiye'de Bilim Adamı Yetiştirme Konusunda Bazı Öneriler
    1. TUS benzeri bir sınavla geleceğin bilim insanları seçilebilir. Özellikle kuşkuculuk, esin ve düşleme ve analitik düşünme gibi kapasitesi yüksek kişilerin seçilmesi için ilgili Eğitim Bilimleri fakültelerinin hazırlayacağı sınavlardan geçen kişilerin akademik çalışmanın ilk aşamaları olan Yüksek Lisans ve Doktoraya alınarak yarınların bilim adamı kadroları oluşturulabilir. Einstein bilimin kökeninden esin ve kuşku bulunmaktadır demektedir. Bilim insanı olarak seçileceklerin mutlaka çok yönlü ve sezgili olmaları gerekmektedir.
    2. Araştırma görevlisi unvanı kaldırılmalı, bunun yerine Proje asistanlığı getirilmeli. Bu şekilde projesi olan öğretim üyesi projelerinde yararlanmak üzere asistan alabilmeli. Projesi olmayan asistan almamalıdır. Bu şekilde Yüksek Lisans ve Doktora çalışması da yapılabilir.
    3. Doktorasını bitirmiş öğrenciler yine projesi olan öğretim üyeleri ile doktora sonrası araştırma için çalışabilirler. Bu mümkünse başka birimlerde yapılmalıdır.
    4. Üniversiteye atanacak öğretim üyesi bu şekilde usta-çırak ilişkisi ile projelerde yetişen doktoralı öğretim üyelerinden atanmalıdır.
    Bu şekilde kayırma ve duygusallıktan kurtulmuş olunur.

    Nitelikli Öğretim Üyesi ve Elemanı Bulma Sorunu
    Üniversitelerin esas itici gücü olan nitelikli öğretim üyesinin yetiştirilmesi ve geleceğin kadrolarının inşası üniversiteleri ve YÖK'ü en çok meşgul eden sorunlarının başında gelmektedir. Halen bir çok üniversitede öğretim elemanlarının atama ilkeleri oluşturulmamış, atamalar çoğu zaman siyasi eğilimlere ve hatta bazı yerlerde cemaatlere yakınlığına göre yapıldığı söylenmekte, ya da rektörlerin oy deposu olarak değerlendirilmektedir. Üniversitelerin son devir-teslim törenleri üniversitelerde üniversiteli yaşam biçimini benimsememiş kişilerin davranışlarına tanık olmuştur.
    Yine son yılarda her ile bir üniversite açılması sonucu oluşan öğretim üyesi açığı, öğretim üyelerinin maaşlarının yetersizliği ve siyasi tercihlerden dolayı yetenekli ve çok yönlü bir çok kişiler bugün üniversitelerin dışına itilmiştir. Bugün bir çok taşra üniversitesinde işe girmenin en kolay yolu olarak öğretim üyeliği seçilmiştir. Üniversitelerde kalite sorununu çözmek için akademik atama barajlarının düzenlenmesine çalışılmaktadır. Sonradan yapılacak bu tür düzenlemeler yerine öğretim üyeliğinin cazibesinin artırılması ve bilginin değerli olduğu bilincinin gerçekleşmesi ile üniversiteler nitelikli kişilerin çalışma alanı olacaktır.
    Geleceğin kadrolarının oluşturulmasında etkin bir yöntem olarak bütün dünyada benimsenen 'proje asistanlığı' ve 'post-doktor' uygulaması ülkemizde işletilmediği için çekirdekten yetişme ve kendini ispatlamış öğretim elemanı yetişmemektedir. Öğretim üyesinin yetişmesi birlikte çalıştığı hocanın bilimsel aktivitesiyle paralel yürümektedir.
    Akademik aşama olarak kabul edilen doktora sonrası unvanlar bugün en çok tartışılan konuları oluşturmaktadır. Objektivitizimden çok dil barajı ve subjektivizimin ağır bastığı akademik aşama yapma anlayışı artık dejenere olmuştur. Son 20 yılın bilânçosu üniversitenin bünyesine yerleşmiş, üretkenliği düşük, vizyonu olmayan, dünyaya açılma cesareti olmayan ve yerel ölçekte düşünen hatırı sayılır öğretim üyesi ordusu oluşmuştur.
    YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı öğretim elemanı yetiştirmek amacıyla yurt dışına gönderilen öğrencilerin bir kısmının sonradan tarikatlarla ilişkisi olması ve bir kısmının başarısız ve bir kısmının da bulundukları ülkede kalmayı tercih etmeleri nedeniyle istedikleri başarıyı yakalayamamıştır. Öğrenimlerini tamamlayıp geri gelenlerin çoğunluğu yeni kurulan üniversitelere gönderilmişlerdir. Yeni üniversitelerde maddî ve manevi olanaksızlıklar yanında kendilerine alt yapı olanaklarının sunulmaması, çalışma ortamı yaratmak için proje yapacak kurum bulamaması gibi sorunlardan dolayı çoğu gençler bugün yalnızca ders vermekten öteye geçememişlerdir. Bu da üniversite tabelâsına sahip bazı kuruluşları ' yüksek lise' kategorisine dahil etmiştir. Ek ders ücreti uygulaması ile öğretim üyeleri hafta da 40 saat ders veri duruma getirilmiştir. Bu öğretim üyelerinden bilimsel çalışmaya zaman ayırması, araştırma ve yayın yapması beklenmemektedir. Öğretim üyesi zamanının büyük çoğunluğunu ders vermeye adadığı için kendisine de geliştirememektedir.

    Yeni YÖK Yasasının Akademik Kadroların Oluşturulmasına İlişkin Görüş
    Otomatik Akademisyenlik mi geliyor?

    Her ne kadar 1981 yılında yürürlüğe giren 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun (YÖK) yasası 35 kez değişiklik geçirmiş ise de hala çağdaş anlamda bir yüksek öğretim yasasından uzak olduğu yönündeki görüşler ağırlık kazanmaktadır. 22 yıllık süre içinde sürekli tartışma konusu olan YÖK yasası bugün yüksek öğretimle ilgili çevrelerce ve kamuoyuca tartışılmakta ve Dünya eğitim normlarına uygun yeni bir yasanın çıkarılmasını gerektirmektedir. Ancak Milli Eğitim Bakanı tarafından önerilen yeni YÖK yasası da beklenilen ölçüde yüksek öğretimin sorunlarına köklü çözüm getirmekten uzak görülmektedir.
    YÖK üyelerinin belirlenmesinin siyasi erkin etkisine bırakılması, ÖSYM'nin işleyiş şekli yasa taslağına yapılan en büyük eleştiriler olarak görünmektedir. Ancak üniversitelerin eğitim ve insan gücü yetiştirmesi açısından yeni yasa ciddi kaygılar oluşturmaktadır. Yeni yasa 2547 sayılı YÖK Yasasındaki merkeziyetçi yönetim anlayışını yumuşatarak korumakla birlikte AB uyum yasalarının ademi merkeziyetçi anlayışı ile uyuşmamaktadır. Ayrıca bu yasa tasarısı birbirinden farklılık gösteren üniversiteleri tek bir şablonla tek düze hale getirmeye çalışmaktadır. Batılı standartta, üniversitelerin kendi inisiyatiflerini kullanmasına ve yerel, yapısal vb özelliklerine göre farklılaşabilmelerine olanak sağlayabilmelidir.
    Taslaktaki modern batı üniversitelerinde görülmemiş bir seçme yöntemi olan merkezi sınav ile yükseköğretim kurumlarına öğretim üyelerinin alınması gelmektedir ki bu üniversitelilik bilincinden çok okulluluk anlayışına daha denk düşmektedir. Ülkemiz üniversitelerinin yasa ve yönetmenliklerden önce gelen en önemli sorunu bilim adamlarının yetiştirilmesidir. Gösterilen bütün iyi niyetli çabalara rağmen Türkiye'de halen istenilen kalitede ve nitelikte bilim adamı yetiştirilememiştir. Temelde üniversitelilik bilinci oluşmadığı için iktidarlar güçlerini sağlamlaştırmak için bilimin gücünü elinde tutmak istemektedir. İnsanlığın birkaç bin yıllık tarihinde bilim kuruluşları ve iktidarlar çatışması sürekli olmuştur. Bugün yeniden yapılandırılmaya çalışılan yeni YÖK yasasında en çok tartışma konusu olan YÖK üyeleri kimlerden oluşmalı, rektör kim olmalı, meslek liseleri mezunları nasıl üniversiteye yerleştirilmeli anlayışının altında aslında güç çatışması yatmaktadır. İktidarlar kendi istediği adamları üniversitelere yerleştirerek gücü kontrol edeceklerini düşünüyorlar. Ancak gelişmiş ileri ülkelerde tarih hep statükocuların değil, dinamiklerin değirmenine suyun aktığını göstermiştir.
    Bütün dünyada bilim ordusunun oluşturulmasında (gelecek yüzyılların ordusu artık bilim gücü olacaktır) bilgi, liyakat, zeka, yeteneklilik yanında yüksek motivasyon ve yaratıcılık gibi meziyetlere sahip kişilerin yüksek seçiciliği aranırken bizde daha çok kişisel tercihler, adam sendecilik, mümkün olduğunca bağlı olduğu otoritenin isteklerine karşı boyun eğen kişiler daha çok tercih edilme eğilimi göstermektedir. Üniversite akademisyen kadrolarının oluşturulması konusunda YÖK yasası özelikle doçentlik ve profesörlük için, bazı önemli ve sınırlayıcı önlemler almasına rağmen, yine de istenilen düzeyde çağdaş bir yapılanma sağlayamamıştır. Yeni YÖK yasasında belirtilen aşağıdaki maddeler ile dinamik bir üniversite anlayışının tersine sanki öğretmen ataması yapılıyormuş gibi otomatik öğretim üyeliği atanması esası getirilmeye çalışılmaktadır. Sayın Bakan Hüseyin Çelik Bey yeni yasa ile üniversite öğretim üyeliği konusunda basına yansıyan demeçlerinde "Üniversiteler kapalı sistem özelliği göstermektedirler. A üniversitesine B üniversitesinde doktora yapanlar alınmamaktadır. Üniversite ilanlarına bir göz atıldığında alınacak kişilerin özellikleri tanımlanmış gibidir. Ayrıca kadro işi tamamen rektörlerin kişisel inisiyatifine ve oy kaygısına kalmış bir durumdur. İstediklerine kadro verilmekte, istemedikleri yıllarca bekletilmektedir. Tasarı ile merkezi sınav getirilmekte ve başarılı olanlar görevlendirilmektedir" demektedir.
    Sayın Bakanın bu konuda yaptığı şikayetler doğru, bu bağlamda üniversitelere verilen kendi bilim insanı kadrolarını usta-çırak ilişkisi içerisinde yetiştirme yetkisi maalesef bazı birimlerde yanlış kullanılmıştır. Genelde hepimizin şikayet ettiği ancak çoğumuzun başvurduğu, nepotist yaklaşımlar, adam sendecilik, "gelene ağam, gidene paşam" anlayışından dolayı hak edenin yerine adamını alma gerçekleşmiştir. Ancak bunun çözüm yolu kimin üniversite öğretim üyesi olacağının merkezi ÖSYM sınavı ile değil, daha çok bilimsel liyakat ölçütleri ile sağlanması gerekir. Bütün dünyada bilimsel liyakat ölçütleri belli olmasına rağmen nedense bizde bu ilkeler bir türlü benimsenmemiştir.
    Bilimsel liyakat ölçütleri önerilen yeni taslakta tanımlanmamıştır. Modern üniversite anlayışında bilimsel liyakatin birincil ölçütü bilim adamının uluslararası ölçekte yürüttüğü araştırma faaliyetleri ve bunların ürünleri yanında bilim adamının meslektaşları tarafından hakkında oluşan kanaatin rapor edilmesi ile belirlenmektedir.
    Yasa önerisinin 27, 29 ve 30 ve müteakip maddelerinde konu edilen Yardımcı doçentlik, Doçentlik ve Profesörlüğe atama ilkeleri üniversite mantığı ile bağdaşmamaktadır. Araştırma Görevliliğinin sınav ile belirlenmesi kısmen kabul edilmektedir ancak Yard. Doçentlik gibi bilim adamlığının önemli aşaması nasıl bir sınav ile belirlenecektir? Her anabilim dalı için ayrı ayrı mı sınav yapılacaktır? Yoksa merkezi tek bir sınav mı yapılacak?. Sonra üniversiteler arasında eğitim niteliği yönünden derin farklılıklar varken Boğaziçi üniversitesinden bir aday ile Sütçü İmam Üniversitesinden bir aday nasıl yarışacak? Bu sorun nasıl giderilecek?.
    Önerilen yasanın Madde 27"de konu edilen Yardımcı doçentliğe atama ile ilgili olarak ilan edilen kadrolara yerleştirmelerde "OSYM tarafından yapılacak merkezi bilim sınavına göre adayların tercihleri doğrultusunda yapılır" denilmektedir.
    Mevcut öneri ile Yard. Doçentlik için yapılacak bir merkezi sınavla ilgili bilim disiplinin adının belirtilmeden sadece Bilim alanı adı ile yapılacak ilana kişinin herhangi bir disipline yönelik uzmanlık yeterliliğinin ölçülmesi konusunda ne denli sağlıklı yapılacağı kuşkusu ortaya çıkmaktadır. Diyelim ki A ve B disiplinlerinde birer kadro talebine karşı sınavı C bilim disiplininde doktorasını tamamlamış iki aday kazandı, bu sorun nasıl çözümlenecek? Bölümlerin bilim disiplinleri nasıl oluşacak?
    Ayrıca sınavı kazanamayan araştırma görevlerilerinin durumu ne olacak? İşine son mu verilecek? Doktorasını bitirmek üzere olan çok sayıda kişi ne olacak? Üniversitede yer bulamayan kişiler hangi araştırma kurumunda istihdam edileceklerdir?. Bir de şu veya bu şekilde doktorasını tamamlayan, ancak akademisyen olacak nitelik taşımayanların durumu ne olacak? Bu konu son derece önem taşımaktadır.
    Genelde akademisyenlik bütün dünyada üniversite geleneği ve kurumsallığı çerçevesinde usta-çırak ilişkisi içerisinde işlenir. Akademisyenlik bir yaşam biçimi olarak her alanda genel bilgi birikimi yanında kendi konusunda derinlemesine bilgi ile donanmış, aydınlanmış, kişisel ihtiraslarını aşmış doygun, bilimsel zeka yanında duygusal zeka ile bezenmiş kişilerden oluşur. Son yıllarda üniversiteler bir iş bulma kapısı olarak gözükmekte ve öğretim üyelerine bir öğretmen gözü ile bakılmaktadır. Bu da üniversitelilik bilincinin henüz oluşmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Üniversite hocasının birinci işi bilimsel çalışmalar yapmak, bilgisini ve görgüsünü sürekli yenileyerek gelecek kuşaklara aktarmak yanında toplumun gelişimine katkıda bulunacak aydınlatıcı ulvi görevle yapmaktır.
    Yoksa 8-17 saatleri mesaisi içerisinde kendisine verilen işi yapan, birilerinin bir makalesinin üzerine ismini yazdırtarak olacak bir şey değildir. Halkın da görmek istediği bilim adamı tipi, konusunu bilen, üretken ve aynı zamanda, toplumsal bilinci gelişmiş, aydınlanmış ve dünya ile bütünleşmiş kişiliklerdir. Bu bağlamda akademisyenliğe soyunan kişiler bu bilinci ve sorumluluğu taşımak zorundadır.
    Batılı anlamda üniversite anlayışının ülkemize yansımasının 70 yıllık bir geçmişi var. Bu anlayıştan hareket edilerek herhangi bir liseye bir öğretmen Kamu Personel Sınavını kazandığı zaman ataması yapılabilir, ancak öğretim üyesinin sıradan atama ile değil, yaratıcılığı, motivasyonu, zekası ve bilimsel liyakati dikkate alınarak yapılması gerekir. Bu anlamda yeni YÖK yasasında bu ilkeler dikkate alınarak öğretim üyesi yetiştirme sorunu batılı ölçütler içerisinde değerlendirilmelidir. Bu bağlamda öğretim üyesi alımında sorumlu olan yöneticilerimiz ve hocalarımızın uzun vadeli ülkemizin bilimsel kalitesinin yükseltilmesi için hak eden nitelikli eleman seçimine dikkat etmeleri gerekmektedir.
    Bir diğer konu da taslakta belirtildiği gibi Yardımcı doçentlik bir şekilde "devamlı bir kadro" haline getirilmeye çalışılmakta olup bu durum akademik kaliteyi yükseltme iddiasından vazgeçmek anlamına gelmektedir. Bugün mevcut yasada da belirtilen ölçütlere göre ilerleme kaydedemeyen Yard. Doç. Adaylarının tamamı yabancı dil barajına takılanlardan oluşmaktadır. Ancak üniversite kalitesi için mutlaka akademisyenliğin her kademesinde belirli aralıklarla performansları değerlendirilmelidir. Örneğin TÜBA Yard. Doçentlik süresini "altı yıl ile sınırlandırılmasını" önermektedir.
    Diğer bir sorun da taslağın Madde 8/b 14'de belirtildiği şekilde Üniversitelerarası Kurulun. "Doçentlik sınav jürilerini tüm profesörler arasında eşit dağılım gözeterek" belirlemesi akademik liyakat ölçütleri ile bağdaşmamaktadır. Bilindiği gibi 1980'li yıllarda çıkarılan yasa ile liyakat ilkesi (hiçbir uluslar arası bilimsel yayını olmayan, ciddi bir proje yürütememiş) uygulanmadan çok sayıda kişi profesör olmuştur. Bu bağlamda akademik liyakat koşulunu yerine getirmeyenlerin akademisyen adaylarını değerlendirmesi çok sakıncalı olabilir.
    Doçentliğe ve Profesörlüğe yükseltme de halen yürürlükte olan yükseköğretim sisteminin uluslararası bilimsel yayın performansı açısından belirli önkoşulları esas alan değerlendirme kriterleri geliştirilerek uygulanmalıdır. Doçentlik ve profesörlük jürilerinde görev almak için gene mevcut sistemde belirlenmiş olan kıstaslar korunmalı ve bu kıstasları yerine getirmeyen profesörler değerlendirme jürilerinde görev almamalıdır.
    Madde 29'da Doçentlik atanması kısmında ise "çalışmakta olduğu yükseköğretim kurumunda doçentlik unvanını alanlar için bu kadroların ilanında, fakülte ve yüksek okulların talebi aranmaksızın, adayın rektörlüğe başvurusunu takiben en geç bir ay içinde boş kadrolar ilan edilir" denilmektedir.
    Madde 30'da profesörlüğe yükseltilme ve atanma "Bir üniversitede; fakülte veya yüksek okulların talebi üzerine boş bulunan profesörlük kadroları rektörlükçe bir ay içinde ilan edilir. Boş kadro bulunmadığı taktirde, kadro için gerekli düzenlemelere adayın rektörlüğe başvurusunu takiben on beş gün içinde başlanabilir ve bu işlemler en geç altı ay içinde sonuçlandırılır " denilmektedir.
    Madde 29 ve 30 üniversite etiği ve işleyişi ile bağdaşmamaktadır. Bilindiği gibi TSK'nde aşağıdan yukarıya doğru sürekli en iyiler seçilerek taşınırlar. Anabilim dallarının talebi, ihtiyaç ve kişinin yapacağı katkı beklenilmeden otomatik olarak yapılacak bir atama akla başka sorunları getirir. Anabilim dalının talebi, Bölüm Akademik kurulunun ve Fakülte yönetim kurulunun onayı doğrultusunda, üniversite senatosu kadro ilan eder ve bilimsel liyakati olan konunun uzmanı kişilerin olumlu görüşü ile kadroya atanır. Yoksa otomatik öğretim üyeliği akademik kaliteyi yükseltme, rekabetçi yaratıcılık iddiasından vaz geçmek gerekir ki bu üniversitelerde durağan memur anlayışı olan "salla başını al maaşını" anlayışını meşrulaştırır.
    Madde 36- Öğretim yardımcıları; belirli süreler için görevlendirilen araştırma görevlileri, uzmanlar, çeviriciler ve eğitim-öğretim planlamacılarıdır. Araştırma görevlileri; Merkezi yabancı dil sınavında başarılı olan araştırma görevlisi adayları; Üniversitelerarası Kurulun ilgili bilim/sanat dallan için esaslarını tespit ettiği çerçevede ve OSYM tarafından yapılan bilim sınavı sonucuna göre üniversitelerce belirlenen kontenjanlar dahilinde ve tercihleri doğrultusunda yerleştirilirler" denmektedir.
    Bütün dünyada öğretim üyesi kadrosunun oluşturulması, yukarıda belirtildiği çok yönlü ve zorlu bir süreç içermektedir. Akademisyen olmak isteyen genç üniversitelilerin ilk yıllarından itibaren bilimsel çalışmalar yanında yaratıcılık ve kendini ifade yeteneği, dil bilgisi, matematiksel zeka ve duygusal zekaya sahip olması gerekir. Fen Bilimlerinde başarı ile okulu bitiren kişi, çalışmak istediği alanda projelere katılır, bilim yapabilme potansiyeli proje lideri tarafından belirlenince akademisyenliğe aday olunur. Kadro durumu ve koşullara bağlı olarak aşağıdan yukarıya doğru sürekli sınanarak tırmananlar arasında en iyiler ve kendine güvenenler sürekli başarılı olur, diğerleri ayıklanır.
    Batının modern üniversitelerinde Akademisyenlik şu süreçlerden geçmektedir: Üniversiteyi belirli bir derecenin üzerinde bitiren gençler LES benzeri bir sınavdan geçerek ve referansa bağlı olarak Yüksek Lisansa kayıt yaptırabilir. Bunlardan burs bulanlar veya proje asistanlığı alanlar yüksek lisans veya doktora derecesi için bilimsel projelerde çalışırlar.
    Doktorasını tamamlayan araştırıcı o zamana kadar gösterdiği performansa bağlı olarak danışman hocasının da yardımı ile kendisine yeni projeler bulur ve bu projelerde doktora sonrası unvanı ile (post-doktor) maaşını da alacak şekilde birkaç yıl bu şekilde çalışır. Doktorasını tamamlamış kişi birkaç dönemlik doktora sonrası sürede ürettiği ve yönettiği projeler ile kendisini ispatlayarak akademik hayata geçişin yollarını aramaya çalışır. Bu arada yayınlar yapar, kongrelere katılır ve kendini ispatlayan kişiler kendisi ile ilgili ilan edilen kadrolara baş vurarak öğretim üyesi olmaya çalışırlar. Batı üniversitelerinde bu bağlamda bilimsel kongrelere olan ilgi çok yüksektir. Bölümler genç öğrencilerini kongreye katılmaya teşvik ederek kendini ispatlamasını bir şekilde 'görücüye çıkması' sağlanır. Genelde de batı toplumunda öğrencilerin özgüvenleri geliştiği için yeni bir ortamda bulunmayı tercih ederler. Bu şekilde kendini yetiştirmiş, kendine güvenen kişiler üniversite yönetimi ile pazarlık da yapma şansına sahiptirler. Büyük üniversiteler iyi yetişmiş üretken elemanları ve iyi öğrencileri kapmak için verdiği mücadeleyi iyi akademisyen kapmak için de vermektedir. Üniversiteye alınan kişi sözleşmeli olarak işe başlar ve performansına bağlı olarak üniversitedeki kariyerini sürdürür. Bugün modern batı üniversitelerinin dinamikliği genelde bilim adamlarının kadro sorununu bir başka üniversitede ya da ülke de rekabetçi bir ortamda aramasına borçludurlar.
    Bizde projeyi, öğrencinin tezini ve yapabilirse makaleyi hoca yazar, öğrenci ismini iliştirir. Sonunda akademik kadroyu da hoca bulacağı için, hocaya bağımlı ve onun dediğinden dışarı çıkamayan yeni nesil bir "hoca" türer. Ülkemizde ne yazık ki halen hiçbir kongreye gitmemiş, kendi bilim topluluğunun eleştirisine uğramamış, kendi konusunda hangi alanların tartışıldığını bilmeyen çok sayıda öğretim üyesi bulunmaktadır.
    Bu sorun ülkemiz üniversitelerinin en ciddi sorunudur. Ülkemizin çağdaş üniversite düzeyini yakalayabilmesi için mutlaka bilim adamı yetiştirme sorununu batılı anlamda çözmesi gerekir. Bugün ABD, Almanya ve İngiltere'de üniversiteye bilim adamı nasıl alınıyorsa bizim de benzer şekilde bilim adamalarımızı yetiştirmemiz ve atamamız şarttır.

    Örnek
    Bir Hocanın Akademisyenlik Aşamaları
    Ordinaryüs Prof. Dr. Sulhi Dönmezer 15 Ekim 2003 tarihinde TRT-2 programında hayatını ve nasıl Araştırma görevlisi olduğunu anlatırken okul birincisi olarak mezun olduğu okulun dekanı bir gün evine okulun hademesi aracılığı ile resmi mektupla öğrencisini fakülteye çağırır, kendisini kutlar ve üniversitede asistan olarak kalmasını teklif eder. Seçici bir sınavdan sonra asistan olan hoca, akademik aşamalarının hepsinde başarılı sınavlar vererek liyakate dayalı olarak ulaştığını belirtmektedir. ABD'de ihtisasa giderken danışman hoca önce sosyoloji ve sonra da psikoloji öğrendikten sonra kendisine gelmesi istenmektedir Bununla Amerikalı hocası toplum pisikoloisi ve felsefesini öğrenmeden öğretim üyesi olunamayacağını belirtmiş olmaktadır.
    Doçentlik sınavında herkesin katıldığı ve soru sorduğu uzun soluklu bir sınavdan geçtiğini belirtmektedir. Doçentlik tezi ve deneme dersinin önemi şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Yeni yasa önerisinde mutlaka her hocanın kendi savları olması ve kendi başına bunları deneme dersinde savunabilmesi ve bilim komitesini ikna etmesi gerekir. Batıda halen bu süreç devam etmektedir.
    Ordinaryüs Prof. olmak için kürsü başkanlığına aday gösterilen kişi mesleğin en iyileri olan, yayınları ve idareci yeteneği yüksek olan herhangi bir üniversiteden başvurabilir. Ordinaryüs profesörlerden kurulu Jüri kararı fakülte kuruluna iletilir ordan geçen karar bu sefer senatodan geçer diyor.

    Akademik Kadroların Verimliliğin Artırılması İçin Alınması Gerekli Bazı Önlemler
    Ülkemiz bilim adamlarının sistemden kaynaklanan düşük akademik verimliliğinin canlandırılması için bazı önlemlerin alınması gerekir. Bunların başında;
    1. Mutlaka sözleşmeli sürece geçilmesi gerekir. Bilim adamlığının bir meslek değil bir yaşam biçimi olduğu mutlaka net olarak anlaşılması gerekir. Bugün üniversitelerdeki verimsizliğin temelinde sistemden kaynaklanan bilim politikasının ve stratejisinin olmaması sonucu kimsenin ne yaptığının ve ne ürettiğinin izlenmemesi gelmektedir.
    2. Yard. Doç. kadrolarının kaldırılması, öğretim görevlisi kadrosuna alınan adayın zamanla kendini ispatlaması beklenilmelidir.
    3. Doçentlik ve profesörlük sınavları yeniden disiplinler bazında tez ve deneme dersine dayalı yoğun ve sıkı bir sınavdan geçilmesi. Ancak jüri üyeleri mutlaka adaydan daha iyi olmak zorunda olmalıdır. Her öğretim üyesi Doç. ve Prof. Jürilerinde yer almamalıdır. Genel bir eleştiri olarak adayların bazılarının jüri üyesinden daha çok yayına ve projeye sahip olduğu görülmektedir.
    4. Profesörlük batıda olduğu gibi bir kaç kategoriye ayrılmalı. Profesör olan kişi çalışmaları ve başarıları ölçüsünde Almanya'da olduğu gibi, C1, C2, C3 kategorilerine veya eskisi gibi ordinaryüs gibi mertebelere çıkmak için sürekli çalışma ve üretmesi teşvik edilmelidir. Aksi takdirde insan psikolojisi gereği amacı ve hedefi tükenen insan çok üretmek zorunda olmadığı için çok da çalışmak istemeyebilir.
    Bu anlamda sürekli hedefleri olan, belirli kriterlere göre yükselme süreci insan sağlığı açısından da yararlı olacaktır.
    Ülkemizin muasır medeniyetler seviyesine çıkması için Atatürk'ün belirttiği gibi, biz merkezli, önce ülkem diyen, motivasyonu yüksek, üreten insanlar yetiştirmek zorundayız. Bu bağlamda sürekli ve zorlu bir yaşam biçimi olan üniversite öğretim üyeliği sorununun mutlaka kökten çözümlenmesi gerekir. Gerçek anlamda bilim adamlarımızı yetiştirirsek şimdi şikayet konusu olan bir çok sorun kendiliğinden çözülmüş olur kanısındayım.
     
  2. DilzaR

    DilzaR Üye

    Üniversitelerinin Sorunları

    Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
    Çukurova


    ÜniversitesiAralık 2002 sayısında işlenen Bilgi Çağında Türkiye Üniversitelerinin Sorunları-1 altında işlenen konuların devamı niteliğindeki bölümde yeni YEK yasa önerisi nedeniyle bu sayıda üniversite yöneticilerinin belirlenmesi ile birlikte öğretim üye ve öğrencilerin örgütlenmesi sorunu işlenmiştir. Aşağıda sıralanan diğer sorunlar ileriki sayılarda işlenecektir.
    4: Yönetim sorunu
    a)Yöneticilerin belirlenmesi

    Üniversitelerin bugün belki de en çok tartışılan sorunu yöneticilerinin nasıl tespit edileceğidir. Diğer sorun da üniversitelerin bir koordinasyon merkezinin olup olmamasıdır. Basından öğrendiğimiz kadarı ile görüş belirtebilen öğretim üyeleri, YÖK üyeleri, Rektörler ve Öğretim Elemanları Dernekleri de bir tür koordinasyonun çağın gereksinimlerine uygun bir şekilde yapılanması halinde olabileceğini, ancak mevcut YÖK benzeri merkeziyetçi otoritenin istenmediği anlaşılmaktadır. Yeni yasa önerisi de bu doğrultuda Yükseköğretimde Eşgüdüm Kurulu adı altında bir çatı modeli
    önermektedir.

    Üniversitelerin en çok konuşulan sorunu yöneticilerini halen nasıl belirleyeceğini tespit etmiş olmamasıdır. Bu daha çok yasal duruma bağlı olduğundan öğretim üyelerinin sınırlı bir etkisi bulunmaktadır. Aslında üniversitelerin Rektör seçimi Üniversitelerin kurulduğu 11. Yüzyıldan beri tartışılmaktadır. 16. Yüzyıla kadar öğrenciler tarafından seçilen Rektörler daha sonraları öğretim üyeleri, bazen öğrenci, üniversite çalışanlarının temsilcileri aracılığı ile bazen de doğrudan mütevelli heyetler tarafından belirlenmiştir. Bugün başta Almanya olmak bazı batı ülkelerinde rektör üniversite senatosunca seçilir. Senato üyelerinin üçte ikisi öğretim üyeleri, üçte biri de öğrenciler ve çalışanlar tarafında oluşmaktadır. Senatonun seçtiği kişi rektör olarak atanır ve hiçbir siyasi güç ve etkinin rolü olmaz. Öğrenci birliği ve çalışanların siyasi örgütlenmesi üniversite ortamında serbest olduğu için siyasi ağırlık kendini otomatik olarak temsil etmiş olur. Senatoca seçile rektör yine senatonun onayı ile yardımcılarını, dekanları ve bölüm başkanlarını atar. ABD ve diğer bazı ülkelerin de ise üst düzeyde nitelikli oldukları belirlenmiş rektör belirleme kurulu, üniversitenin bulunduğu ilin, önde gelen yetkinleri tarafından önceden belirlenmiş zorlu kriterlere uygun rektör seçimi yapabilmektedir. Tabii Rektör olacak kişinin bilim ile haşır neşir olması ve bir çok konuda yetişmiş olması aranılan niteliklerin başında gelmektedir. Bugün ABD’de uluslar arası alanda yapılan aday seçimi son derece seçici geçmektedir. İngiltere’de rektör kraliçenin temsilcisi tarafından atama ile gelmektedir. Yine bazı toplumlarda ise üniversiteler kendi yöneticilerini kendileri belirlemektedir. İdari özerklik anlamına da gelen bu işlemde öğretim üyeleri ve diğer öğretim elemanları yanında çalışanların ve öğrenci temsilcilerinin oyu ile seçilmektedir. Ülkemizde şimdiki Ankara Üniversitesinin temlini oluşturan Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün rektör seçimi seçim kurulu tarafından iki yıllığına yapılırdı (Arif AKMAN, Gıda Dergisi, 1990).
    Ülkemizde üniversitelerin üst yönetimi olan Rektör belirlenmesi şimdilik kısmi bir seçimle 6 aday arasından ilk üçe girmiş olmak, sonra YÖK tarafından ilk sıraya seçilmiş olmak ve en sonunda Cumhurbaşkanının onayının alınması gibi her aşması bir çok faktöre ve hesaba bağlı bir süreçten geçmektedir. Doğrudan seçim işleminde içeriye dönük oy kaygıları ve nepotist yaklaşımlar sık sık şikayet konusu olmaktadır. Bazı durumlarda siyasi yaklaşımların işin içine girmesi, üniversitelerin öğretim üyesi seçiminde de kendini göstermesi kamuoyunun dikkatinden kaçmamaktadır. Seçim sistemine getirilen en yaygın eleştiri ise daha önce oy kaygısıyla söz verdiği destekçilerinden atama yapması gelmektedir. Bu da çoğu zaman hiç de hak etmedikleri halde bazı zayıf kişililerin belirli görev veya ünvanlar almasına neden olmaktadır. Bir diğer sorun da seçimle gelen Rektör birinci dönemde rahat çalışamamakta, genelde ikinci seçimi kazanmak için dengeleri gözetmek zorunda kalmaktadır. Bunun için iki kez seçim yerine bir kez seçim önerilmektedir. Yeni YEK’ tasarısında rektör bir kez beş yıllığına seçilir hükmü içermektedir ki bu olumlu bir gelişmedir.
    Yeniden şekillendirilmeye çalışılan Yüksek eğitimde Eşgüdüm Kurulu (YEK) ile Rektör belirlenmesinde net olmamakla beraber doğrudan seçimi ile belirlenen adayın Cumhurbaşkanı tarafından atanması öngörülmektedir. Fakat aday olabilme kriterleri halen belirtilmemektedir. Öncelikli olarak seçimin yapılabilmesi için bir üniversite yönetim organının oluşması gerekmektedir. Bunun için Üniversite çalışanları ve öğrenci temsilcilerinin mutlaka belirli bir ağırlıkta temsil edildiği bir kurulun veya senatonun meclisin oluşturulması yararlı olacaktır.

    Rektör adayları için belirli kriterleri sağlayan kültürel alt yapısı sağlam, dil bilen, bilim ile haşır neşir olan, projeler üretmiş ve iletişimi kolay olan kişilerin aday olması ön koşul olmalıdır. Rektör öğretim üyeleri, öğrenciler, ve çalışanların oluşturduğu bir kurul tarafından yine belirlenecek bir yöntemle belirlenmelidir. Ve Rektörün bu kurula karşı kendisini sorumlu tutmak zorunda olması gerekir. Bu şekilde üniversitenin verimli çalışması ve keyfi uygulamalardan arındırılması sağlanmış olur.
    Mevcut YÖK yasasında Dekan atamaları benzer şekilde gerçekleşmekte olup, atamada Rektörlerin inisiyatifine kalmıştır. Rektör isterse dekanı seçim ile belirler, isterse doğrudan üç adayı YÖK’e bildirerek atanmasını sağlayabilir. Bölüm Başkanı ataması Dekanların inisiyatifine kalmıştır. Tek seçim yapılan birim ise Anabilim dalı başkanlıklarının belirlenmesindir. Ana bilim dalı başkanı seçiminde yine oy kaygısı nedeniyle akademik kadro oluşumunda dolayı bazen iyi bilim adamı yerine iyi söz dinleyen ve sözden çıkmayan adaylar daha çok tercih edilenler arasında yer almaktadırlar. Bu durum özelikle taşra üniversitelerinde kurumu olumsuz yönde etkilemektedir.
    Yeni YEK sisteminde dekanın seçim ile belirlenmesi öngörülmektedir. Şimdilik kriteri belirlenmemiş olan sistemde Dekan ve Anabilim dalları ve Bölüm başkanlıkları konusunda en iyilerin olması, akademik anlamda hiçbir sorunu olmayan, dil bilen, iletişimi yüksekler arasından yapılması mutlaka gereklidir. Artık sınırları dışına taşınmış olan Yükseköğretimde dekan, bölüm başkanları uluslar arası ilanla duyurular yapılarak alanın en iyilerine de seçime girebilme şansı tanınabilmelidir. Böylece bilimsel kalitenin evrensel anlamda artması sağlanabilir. Gerçek anlamda çağdaş batı toplumlarında olduğu gibi ilkeleri ve kriterleri belirlenmiş bir sistemin ilgililerce her yönüyle tartışılarak idari özerklik süreci içerisinde uygulanabilir. Dekan ve Bölüm Başkanlarının kaç kez yeniden aday olabilecekleri ise halen yasa önerisinde belirginleşmemiştir. Fakülte ve Bölüm kurullarının işletilmesi ve yöneticilerin kurullara karşı sorumlu olması ilkesinin mutlaka net olarak belirlenmesi gerekir.

    Genel olarak yeni YEK ve UAK ile önerilen seçim sistemi doğru, ancak eksiklikler içermektedir. Yönetici seçiminde öğretim üyeleri, yardımcıları, öğrenciler ve çalışanların belirli ağırlıkta temsil edilerek belirlenmesi daha adil ve çağdaş olur kanısındayım.
    a)Senato ve Yönetim Kurulları
    Üniversite Yönetim Kurulları ve Senatolar mevcut YÖK yasasında batı standartlarında ölçütler içermemekle beraber yinede üniversite dışından kişi ve kuruluşların üniversite sorunlarına müdahalesine izin vermemesi, ki bu genelde kabul görmekte idi. Mevcut YÖK yasasındaki en çok eleştirilen konu senatoların oluşumunda Rektörün Dekan ve Yüksek Okul Müdürlerini atadığı için Yönetim kurulu ve Senatoda çoğunluğu kendi lehine çevirdiği yönündeydi. Fakülte dekanlarının atanma ile yapılması rektörün istediği kişilerin otomatik olarak Üniversite Yönetim kuruluna alınmasını sağlamaktadır. Benzer şekilde senatonun oluştuğu Fakülte ve Yüksek Okul müdürleri Rektör tarafından atandıkları için doğal olarak senato rektörün istediği kişilerden oluşmaktadır. Yerleşik üniversitelerde Dekanların seçim ile belirlenmesi, Öğretim Üyelerinin özgür iradeleri ile seçilmeleri nedeniyle bu tür şikayetler daha az duyulmaktadır. Ancak yine de öğrenci temsilcileri ve üniversite çalışanları yanında Araştırma Görevlilerinin temsilcilerinin senatoda yer almaması bir eksiklik. Yeni yasa önerisi bu bağlamda eski sistemden farklı olarak İş çevrelerinden, Ticaret ve Borsalardan ve belediye meclisi üyelerinden temsilcileri kapsamakta olup beraberinde bir çok soru işaretini getirmektedir. Bir mütevelli heyet şeklindeki bu yaklaşım başta profesör ataması olmak üzere üniversitelilik bakış açısı içerisinde çözülmesi gereken konuların konuya hakim olmayan kişilerin parmak hesabı ile oylanması büyük sakıncalar doğurmaktadır. Bir şekilde doğrudan olmasa bile dolaylı yoldan siyasilerin üniversite ile bağ kurması sağlanması istenmektedir. Bu anlamda Üniversite Senatoları veya üniversite Yönetim kurulları öğretim üyeleri, yardımcıları, öğrenciler ve çalışanlardan oluşan bir yapıya dönüştürülmelidir. İş çevreleri sendikalar ve Belediye meclisi üyelikleri belirli dönemlerde danışma niteliğinde toplantılar ile görüş ve önerileri alınabilir bir yapı kazandırılabilir fakat Üniversite yönetimine yön vermemek koşulu ile oy hakkı olmamalı.
    c) Fakültelerin Farklı yapılanması

    Fakülteler ve bölümler kendi faaliyet alanlarına göre ayrı örgütlenebilirler. Üniversiteler ve Fakülteler öz denetimlerini kendileri sağlayarak hem bilimsel hem de mali yönden kendilerini denetleyecek dinamik modeller oluşturabilirler. Fakültelerin işleyişi ile ilgili yönetmelikler ve tüzükler kendi koşullarına göre belirlenmelidir. Mühendislik, Tıp, İdari Bilimler ve Güzel Sanatlar Fakültelerinin yapıları, beklentileri ve işlevleri farklı olması nedeniyle farklı yapılanması önemlidir. Akademik aşamada bilimsel kriterler bakımından da birbirinden farklılıklar oluşturmaktadırlar. Birimlerin faklı şekilde örgütlenmeleri ve kendi öğrencilerini belirleme dahil bazı konularda özerkliklerinin olması birimlerin verimlilikleri açısından önemli olacaktır.
    d)Mali özerklik

    Üniversitelerde en çok konuşulan ve mevcut YÖK yöneticileri ve Rektörlerin talep ettikleri mali özerklik üniversitelerin en çok gereksinim duyduğu bir konudur. Dünyanın hiçbir ülkesinde üniversite bütçeleri Maliye bakanlığı ve diğer ilgililerce izne bağlanmamaktadır. Yıl sonu harcanmayan paraları Maliye bakanlılığına aktarılmamaktadır. Bu anlamda araştırma fonları yeniden işlerlik kazanmalı, torba bütçe oluşabilir, birimlerin harcama kalemleri ayrıca belirlenebilir. Üniversitelerin bütçeleri ağırlıkları ve üretkenlikleri oranında siyasi etkiden bağımsız olarak ülkenin bütçeden bilime ayırdığı belirli oranda ki payın sağlanması gerekmektedir. Bilim ve araştırma bütçeleri bir milli mesele gibi görülmeli ve her türlü etkiden uzak olarak ele alınmalıdır.
    Gelişmiş batı ülkelerinde maliye veya yerel yönetimler ihracatta elde edilen gelirin % 0.1 düzeyinde bir bölümünü araştırma kurumlarına aktararak o konudaki üretkenliği artırmayı ve sorunları çözmeyi sağlamaktadırlar. Bu model yeni YEK yasa önerisine eklenebilir. Bu şekilde üniversite-sanayi işbirliği sorun çözmeye dayalı olarak sağlanabilir.
    5. Öğretim Elemanlarının Örgütlenme Sorunu
    Öğretim üyelerinin bilimsel araştırma ve eğitim öğretim görevleri dışında bir diğer önemli görevi toplumsal sorunlara yaklaşımı ve toplumun önünü açacak çözüm önerileri sunmasıdır. Sivil toplum örgütü görevi üstlenen öğretim üyeleri dernek ve sendikaları halen istenilen düzeyde üye sayısı bulamadıkları için çeşitli konulardaki talepleri yetkililer tarafından dikkate alınmamaktadır. Öğretim üyeleri dernek ve sendikalarının etkin olmayışı, yayın organlarının olmayışı, geniş anlamda öğretim üyelerinin kendi görüşlerini ifade edecek alan bulamamalarına neden olmaktadır. Böylece de üniversiteler kendi iç dinamiklerini tartışmamakta ve bilimsel alandaki üretimden gelen güçlerini yansıtmamaktadırlar. Çeşitli konularda görüşlerini belirli platformlarda tartışamayan bilim insanları toplumsal sorunlardan da uzaklaşmaktadırlar. Bilim adamları, dernek ve sendikaya 12 Eylül sonrasındakine benzer baskıya maruz kalacağını düşünerek üye olmamakta ve kendilerine resmi makamlar tarafından biçilen görevin dışında toplumsal ve evrensel bilgilendirme görevini yerine getirmeyerek ve toplumdan uzak kendi kabuğuna çekilmiş hareketsizler ordusunu oluşturmaktadırlar. Bilim adamları tarihsel misyon içinde toplumun bilgilendirilmesi ve aydınlanmasından aldıkları güç nedeniyle halk kitlelerinin yakın geçmişe kadar en çok değer verdikleri kişilerdi. Dünyada halen öğretim üyelerine ve öğretmene saygı bilgiye saygı olarak ifade edilir. Türkiye’de ise son 40 yılın toplumsal olayların sorumluluğu çoğunlukla üniversitelere yüklendiği için öğretim üyelerinin evrensel düşünce anlayışına uygun olarak kendilerini, olayları ve olguları ifade etmeleri engellenmiştir. Örgütsüz ve maddi gücü zayıflatılmış olan öğretim elemanı maddi gücü oranında toplumda değer görmektedir.

    Örgütlü yani yukarıdan aşağı iyi organize olması gereken kurum nedense örgütsüz bir akortsuzluk sergilemektedir. Bu anlamda üniversite öğretim elemanları arasında tam bir dağınıklık yaşanmaktadır.
    Örgütlülük bir bilinç sorunu olduğu sık sık vurgulanır. Çağdaş toplumların temel göstergelerinden biri olan örgütlülük maalesef üniversitelerde görülememektedir. Hükümet tarafından Yüksek Öğretim Yasasının yeniden tartışmaya açılması sırasında görülen dağınıklık evlere şenlik. YÖK görüş konunun tartışılmasının zamanı olmadığını belirterek konuyu üniversitelerin olmasa olmazı olan her tür düşüncenin tartışılması ilkesinin dışına çıkarak konuyu tartışmamaktadır. Üniversiteler YÖK ile ters düşmemek için konuyu tartıştırmaktan kaçırdılar. Öğretim elemanları Dernekleri ise ağırlıklarının olmamsı nedeniyle dikkate alınmadıkları görülmektedir. Fakat konuyu politize olmuş her kesim hata halktan kişiler yüksek öğrenimin sorunlarını tartışırken örgütsüz üniversiteler konuyu tartışmamışlardır.
    İnsanın insan olması ile günümüze kadarki başarının ardında örgütlülüğün yani iyi organize olmalarının yatığı bilinmektedir. Gelişmiş batı toplumları bugün ulaştıkları noktaya iyi organize oldukları ve örgütlendiği için gelmişlerdir. İsveç nüfusu 7 milyon fakat örgütlü nüfusu ise 22 milyon olarak sık sık örnek gösterilir. Bu bağlamda toplumun en eğitilmiş kesiminin örgütlememesi ve örgütlülükten kaçınması mutlaka araştırmaya değer bir konu.
    6. Öğrencilerin Örgütlenme Sorunu

    Genelde liderlerin, düşünürlerin ve iddiası olan kişilerin düşüncelerinin şekillendiği dönemler gençlik dönemleridir. Gençliğin gücü ve önemi belki de en Mustafa Kemal tarafından anlaşılmış ve en büyük emanetim dediği Cumhuriyeti gençliğe emanet etmiştir. Batı toplumlarında üniversitelerinde gençliğin her türlü beyin faaliyetlerine müsaade ederek yaratıcılıklarını en üst düzeyde sergilemesine müsaade etmektedirler. Yukarıda da belirtildiği gibi eskide üniversite yöneticileri öğrenceler tarafından seçilirdi. Bugünde batı üniversitelerinde öğrenci konseyleri maddi ve manevi anlamda güçlü kuruluşlardır. Üniversitelerin bugün gençliğin fikirlerini sergilediği ortam olmadığı gibi, kendilerini ifade edecek ve gerektiğinde sorunlarını iletecekleri veya kendilerinin sorunlarını kendileri adına üst makamlara iletecek bir örgülülükleri de olmamıştır. Türkiye gibi jeopolitik önemi yüksek olan bir ülkede son 40 yıldaki toplumsal sorunların sorumlusu olarak üniversite öğrencileri gösterilmiş ve bu politikaların sorumlusu olarak üniversiteler her tür örgütlenmeye ve düşünce sergilemeye kapalı tutulmuştur. Öğrenciler ülkenin değişik sorunlarını tartışamamakta ve kendilerini ve düşüncelerini kamuoyuna yansıtamamaktadırlar. Öğrencilerin yayın organlarının olmaması öğrencileri tamamıyla başka yollardan hak aramaya yönlendirmiştir. Öğrencilerin üniversitelerde kendilerini ve sorunlarını tartışması ve yetkililere normal yollardan ulaşamaması hepimizin bildiği sokaklarda polis-öğrenci kovalamacasına neden olmaktadır. Geleceğin en dinamik unsurları olan gençlerin önündeki her türlü örgütlenme sorunu kaldırılmalı ve gençler en azından üniversite içinde her türlü düşünceyi savunabilme özgürlüğüne kavuşturulmalıdır. 12 Eylülün belki de en olumsuz etkisi kendisini bundan sonra gösterecektir. Görüş belirtemeyen, fikir tartışmasını sakıncalı bulan, İnternet cafeler de chat yapan, yalnız maç izleyen, ders çalışan, anne ve babanın günlük telkinlerine göre hareket eden bir gençlik oluşmaktadır, ki bu gençler otuz beşinde annesinin dizi dibinde ayrılamamaktadırlar. Gelişmiş ülkelerde her düşünceden ve renkten akımlar ve sosyal faaliyetler üniversitelerde gelişir ve bu faaliyetler üniversite öğrencisini üniversiteli yapar. Aksi taktirde ülkenin gelecekteki yöneticileri ve büyükleri bilgi çağının gereğini yerine getirecek, girişken, fikir ve bilgi sahibi olmaktan yoksun olacaklardır.

    Batı Avrupa Üniversitelerinde İngiltere, Almanya, Fransa ve İskandinavya ülkelerinde güçlü öğrenci birlikleri bulunmaktadır. Her yıl düzenlenen seçimlere her türlü düşünceye sahip gurup ve kişiler katılarak öğrenci parlamentosu üyelerini belirlerler. Öğrenci parlamentosu üniversite yönetimine katılacak delegeleri belirler, öğrenci sorunlarını ilgililere iletir, yayın çıkarır, yeni gelen öğrencilerin üniversiteye uyumlarını düzenleyen ekinliklerde bulunur. Öğrenci birliği içindeki guruplar her tür yayın faaliyetini özgürce çıkarır ve dağıttır. İngillerde yabancı öğrenci dernekleri dahil her guruba ağırlığı oranında maddi yardımda da bulunur, her türlü faaliyetlerinin sürdürülmesine katkıda bulunurlar. Ülkemizde de son yılarda Avrupa Birliği normlarına uyum için seçimler yapılmaktadır. Ancak öğrenci seçiminin hiçbir yaptırım gücü olmaması nedeniyle ilginin olmadığı hatta bazı birimlerde zoraki bazı öğrencilerin isimlerinin yazdırıldığı basına yansımaktadır. Batı üniversitelerinde her tür düşünce seçime girdiği için militan nitelikli kendini alanında yetiştirmiş, lider vasıflı kişiler ön plana çıkmaktadırlar. Bugün Avrupa ülkelerinin bir çok devlet başkanları ve başbakanları öğrenci birliği liderlerinden gelmektedirler.
    8. Öğretim Üyelerinin Özlük Hakları Sorunu

    Üniversite öğretim üyeleri bugün toplumda aldıkları maaşla değerlendirilir duruma gelmişlerdir. ‘Maaşın kadar konuş’ anlayışı toplumda genel-geçerli hale gelmiştir. Tıp ve diğer bir iki meslek dışındaki öğretim üyelerinin düşük maşlarının dışında hiç bir ek gelirleri bulunmamaktadır. Artık bir çok öğretim üyesi yoksulluk sınırında bulunmaktadır. Düşünme yeteneği yüksek olan bir meslekteki bir kişinin düşündüğü gibi yaşayamaması bir tarafa, artık günlük ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düşmesi çok acıdır. Bir de az çalışıp veya hiç çalışmadan çok harcayan kişilerin yanında boynu bükük duruma düşmesi ise içler acısı bir durumdur. Niteliksiz bir işçinin bir profesörden daha fazla maaş aldığı bir ülkede bilim adamının bilgiye yatırım yapması da beklenmemelidir. Bilginin en yüce değer olduğu, her zaman her toplum katmanında ağırlığını hissettirmelidir.
    Öğretim üyeleri kendilerini geliştirebilmesi için sürekli bir okuma eğilimi içerisinde olmalıdır. Holistik (bütünsel bakış açısı) felsefi görüşlerinin gelişmesi için yalnız kendi özel konusu dışında da değişik kaynaklara sahip olması gerekmektedir. Yabancı yayınların ne denli pahalı olduğu bilinmektedir. Öğretim üyelerinin maddi anlamda daha fazla eğitim malzemesi edinebilmesi için maaşına ek olarak yılda iki defa eğitim yardımı alması bir zorunluluk haline gelmiştir. Üniversitelerin çalışma ortamları günün koşullarına göre yeniden düzenlenmeli ve ekipmanlar yenilenmelidir. Öğretim üyelerinin çalışma ortamları son derece sağlıksız ve çalışma verimliliğini düşürecek düzeydedir. Bilgi toplumunun en çok tartıştığı bir ortamda hiç bir öğretim üyesine bilgisayar dahil İnternet ve diğer yardımcı öğretici araçlar sağlanmamakta, öğretim üyeleri bunları kendi olanakları ile sağlamaktadır. Kullanılan eğitim teknikleri halen istenilen düzeyde değil, dersler çok eskilerden çevrisi yapılmış kaynaklarla yapılmaktadır. Öğretim elemanlarının büyük çoğunluğu son yılların bilimsel faaliyetlerini yeterince takip edemedikleri için aynı ölçüde öğrencilerine dünyadaki son gelişmeleri aktaramamaktadırlar.
    Son yıllarda açılan vakıf üniversitelerinin çoğunun fiziki mekanının nerede olduğu bilinmez iken bilimsel yayın sıralamasında ön planda oldukları görülmektedir. Nerede, ne zaman ve nasıl yapıldığı malum yada meçhul bilimsel çalışmalar? Devletin kendi üniversitelerini üvey evlat olarak gördüğü ortamda üniversitelerin yetenekli ve başarılı elemanları yüksek ücretlerle üniversitelerine transfer ederek bilimsel anlamda önde olduğu mesajı kamuoyuna yansıtılmaktadır. Bu durum hem etik hem de ülkenin bilimsel geleceği ve gelişimi için doğru değildir. Bu güne kadar ciddi anlamda öğrenci ve bilim adamı yetiştirmesi mümkün olmayan kar amaçlı veya siyasi amaçlı vakıf üniversiteleri kamu üniversitelerinin altını oymaktadırlar. Artık üniversite öğretim elemanları daha iyi bir gelecek için vakıf üniversitelerine geçmeyi bir meziyet olarak görmektedirler. Gidenlere ise gıpta ile bakılmaktadır.
    Vargı
    Türk üniversite sistemi batıdaki eşdeğerleri ile karşılaştırıldığında başta kalite sorunu olmak üzere ciddi sorunları bulunmaktadır. Form el olarak batı üniversitelerine benzer modeller uygulanmakta ancak başta üniversite gençliğinin örgütlenme, kendini ifade etme ve eleştirel bakış açısının oluşmasında batı normların gerisinde bulunmaktadır. Üniversitelerde belirlenmiş doğru fikirlerinin dışında fikirlerin gelişmesi halen üniversite dinamiklerinin önündeki engeller olarak görülmektedir. Üniversite öğretim üyeleri toplumun en eğitimli ve donanımlı mensupları olarak örgütsüz, dağınık bir koordinasyonsuzluk sergilemektedirler. Üniversiteleri ile ilgili her türlü gelişmeler örgütsüz olmaları nedeniyle tartışılmamaktadır. Hükümetin acil eylem planı çerçevesinde önerdiği yeni Yüksek Öğretim Yasası YÖK’ün olaya soğuk bakması üniversite yönetimlerinin konuyu kendi senatolarında tartıştırmaması kendileri ile ilgili bir konuda kendi görüşlerini ifade edememişlerdir.
    Üniversite üst yönetimini oluşturan rektör, dekan ve bölüm başkanlarının belirleme kriterleri halen belirlenmemiş ve sorunu halen bir güç sınanması olarak görüldüğü için rektör olmak üzere yönetirlerin atanması halen bir takım siyasi etkiler, tabular, yasak mantığı ve güvenlik kaygıları çerçevesinde müdahaleler oluşmaktadır. Üniversite öğrencileri, araştırma görevlileri ve üniversite çalışanları üniversite yönetimlerinde hiç yer verilmemesi bir eksiklik olarak görülmektedir.
    Yeni şekillenen yükseköğretim yasası ile mevcut YÖK’ yetkileri kısman YEK’e kısmen de Üniversiteler Arası Kurula (UAK) bırakması beklenmektedir. Ancak sınır net değil. YÖK’ün yetkilerinin YEK, Üniversiteler ve üniversitelerarası kurula bırakması yerinde olacaktır. Ancak üniversitelerin kendi programlarını yapmaları bulunduğu coğrafyanın sorunları ile haşir neşir olması nedeniyle özerkliğinin ve yetkilerinin daha fazlalaştırılması yerinde olacaktır. Ayrıca anabilim dalarından başlamak üzere aşağıdan yukarıya doğu örgütlenmesi ve yetkinin aşağıda olası üniversite verimliliğine daha çok katkı yapacaktır. Üst yönetimlerin daha çok koorinasyon görevi görmeleri daha yarlı olacaktır. Üniversitelerde TÜBİTAK, TÜBA, çalışanların sendika temsilcileri ve öğrenci temsilcilerinin görüşleri ayrıca temsil edilmesi yaralı olur kanısındayım.
    Ayrıca ileriki sayılarda aşağıdaki sıraladığım sorunları irdeleyeceğim.

    9. Araştırma Fonu Sorunu
    10. Yayın Kalitesi Sorunu
    11. Altyapı Sorunu
    12. Nitelikli Öğrenci Bulma Sorunu
    13 Yüksek lisans, Doktora Eğitimi ve Sorunları
    14 Bilgiye Erişim Sorunu
    15 İletişim ve Haberleşme Sorunu
    16. Kongrelere ve Sempozyumlara Katılma ve
    Bunları Düzenleme Sorunu
    17. Üniversitelerin Yabancı Dil Sorunu
     

Bu Sayfayı Paylaş