Türkiye’nin Enerji Güvenliği Hakkında Bilgi

'Ülkeler Coğrafyası' forumunda DeMSaL tarafından 25 Aralık 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Türkiye’nin Enerji Güvenliği Hakkında Bilgi konusu
    Türkiye’nin Enerji Güvenliği


    Atatürk Barajı


    Türkiye’yi ‘petrol okyanusları ile çevrili bir ada’ olarak tanımlamak mümkündür. Dünya petrollerinin % 65-75’i Türkiye’nin sınırlarının bitiminde başlar. Bu haliyle Ortadoğu dünyanın rakipsiz en büyük doğalgaz ve petrol rezervlerine sahiptir. Kuzeyde ise Rusya 2005 yılı verilerine göre dünyanın en büyük 2. petrol üreticisidir. Doğalgaz konusunda da Rusya onlarca yıldır Avrupa’nın en büyük tedarikçisidir. Doğu’da ise Hazar Havzası yeni gelişiyor olmakla birlikte dünyanın en çok ümit veren petrol ve doğalgaz yataklarına sahiptir. Orta Asya ve Kafkasya bölgelerinin kanıtlanmış petrol rezervleri çeşitli hesaplara göre 15-40 milyar varil arasında değişmektedir. Aynı kaynaklar 70-150 milyar varillik ek bir rezervin de yakın bir zamanda ortaya çıkabileceğini savunmaktadırlar. Doğalgazda ise 6.7 ile 9.7 trilyon metre küplük bir rezervden bahsedilmektedir. Yine 8 trilyon metre küplük ek bir rezerv de söz konusu olabilir. Bu rakamlar dikkate alındığında Kafkasya ve Orta Asya, dünya petrollerinin % 1.5-4 kadarına, dünya gaz rezervlerinin ise % 6’sına sahiptir. Bazı kaynaklar, örneğin The Observer, sadece Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın dünya petrollerinin % 10’una sahip olduğunu tahmin etmektedir. Bu durumda Azerbaycan’ın yeni Kuveyt olması işten bile değildir. Rusya, Ortadoğu ve Hazar Havzası’na Kuzey Afrika da eklendiğinde Türkiye’nin gaz ve petrol deryasında yüzdüğü rahatça görülebilir. Ayrıca ülke akarsular, rüzgâr ve diğer kaynaklar açısından da oldukça şanslıdır. Türkiye’nin en ucuz enerji kaynağı olarak bilinen hidroelektrik potansiyelini dahi yeterince kullanabildiğini söyleyebilmek zordur. Yılın her mevsimi Türkiye’nin önemli bir kısmı güneş almaktadır ve çok sayıda bölge rüzgâr enerjisi için çok uygun bulunmaktadır.
    Bu ümit verici tabloya karşın Türkiye’nin enerji sorunu hiçbir dönemde çözülememiş ve her dönemde elektrik kesintileri sıradan sayılmıştır. Düzenli elektrik kesintilerinin bittiği şu günlerde dahi bazı şehirlerde hemen her gün elektrikler kesilmekte, konutlar, ticarethaneler ve sanayi tesisleri büyük sıkıntı yaşamaktadır. Bu çerçevede bireylerin kullandığı jeneratörler ve diğer güç üreticileri açısından Türkiye üst sıralarda yer almaktadır. En son yaşanan Ukrayna Krizi ve ardından gelen İran doğalgaz krizi ile birlikte ise Türkiye’de bazı sanayi tesislerine düzenli olarak doğalgaz verilmemeye başlandı. Bursa, Ankara, Manisa ve İzmit’teki uygulama tüm Türkiye’de paniğe yol açtı. Gazın kesilmesi birçok sanayi tesisinde işleri durdururken son yıllarda elektrik üretiminde gaza dönülmüş olması nedeniyle kesintinin ekonomi üzerindeki etkisi çok daha büyük oldu. Daha önemlisi gaza güvenerek yatırım yapacak olan firmalar bu kesinti ile daha fazla tedirgin oldular. Sadece Manisa OSB’nde günlük zararın 24.000 YTL’yi aştığı öğrenildi.Ancak zararı sadece günlük üretim durması olarak değerlendirmemek gerekir. Bursa Ticaret ve Sanayi Odası başkan Vekili Mahmut Yılmaz “bir saatlik kesintinin dahi 10 güne mal olduğunu” açıklamıştır ki bazı sektörlerde bir saatlik kesinti bağlantıların tamamen kopmasına ve pazar kaybedilmesine de yol açabilmektedir. Süt gibi bazı ürünlerde ise enerji kesilmesi üretimin durmasının dışında tamamen kaybedilmesine de neden olabilmektedir.
    Birazdan mevcut tablonun detaylarına eğileceğiz. Ancak bundan önce Türkiye’deki enerji sorunlarının temelinde enerji eksikliğinden ziyade işletme-yönetim eksikliği bulunduğunu belirtmeliyiz. Türkiye’nin enerji alanındaki bürokrasisi, yasaları ve siyasetçilerin enerji konusundaki vizyon eksiklikleri Türkiye’ye bir anlamda varlık içinde yokluk yaşatmaktadır. Türkiye’nin mevcut bürokrasisi ve yasaları daha çok 1980 öncesi tarım toplumu olan Türkiye’ye göre düzenlenmiştir. O dönemlerde Türkiye’nin toplam ticaret hacmi 1 milyar doları dahi aşmıyordu. Oysa günümüzde Türkiye’nin dış ticaret hacmi 200 milyar dolar civarında ve Türkiye ekonomisi dünyanın en büyük 17. ekonomisi. Bazı reformlar yapıldı, ancak bu reformlar daha çok kâğıt üzerinde kaldı. Türkiye’nin enerji ihtiyacı öylesine hızlı büyüyor ki, yönetim ve işletmede devrimsel adımlar atılmaması halinde ihtiyaca yetecek yatırımları yapabilmek mümkün değil. İlk olarak devletin bu konudaki liberalleşmeye hız vermesi ve özellikle özel sektörün yatırım yapmasını kolaylaştırması gerekiyor. Şu ana kadar devletin attığı hemen hemen tüm enerji ihaleleri sorunlu oldu ve özellikle doğalgaz ihalelerinde milyar dolarları bulan kayıplar yaşandı. Oysa risk özel sektöre bırakılsaydı çok daha karlı anlaşmalar yapılmış olabilirdi.
    Türkiye’nin enerji konusundaki önemli bir diğer sorunu da plansız yatırımlar. Gelecek projeksiyonları yapılmadığından veya isabetli tahminlerde bulunulamadığından Türkiye kronik bir enerji krizi yaşıyor.
    Bir başka sorun ise dışa bağımlılığın tehlikeli boyutlarda oluşu. Enerjide dışa bağımlılık tek başına tehlikeli olmayabilir. Ancak bu bağımlılığın Rusya ve bir ölçüde İran’a oluşu riskleri arttırıyor.

    Doğalgaz

    Türkiye 1990’lardaki anlaşma ve yatırımların da etkisiyle hızla doğalgaz enerjisine yönelmiştir. Sadece ısıtmada değil elektrik üretiminde de gaz kömür santralleri ve hidroelektriğin yerini almaya başlamıştır. Doğalgazla çalışan termik santrallerin Türkiye elektrik üretimindeki payı % 50’ye yaklaşmıştır ve eğilim artış yönündedir. Türkiye yıllık toplam 180 milyar kilovat saat elektrik üretiyor.
    Doğalgaz’da Türkiye neredeyse tamamen dışarıya bağımlı. En önemli alım yapılan ülkeler Rusya ve İran. Türkiye’nin yıllık gaz alımı 31.5 milyar metreküp. Bunun 19 milyar metreküpü Rusya’dan gelirken, 8 milyar metreküp de İran’dan geliyor. Geri kalan kısım ise Cezayir ve Nijerya gibi ülkelerden deniz yoluyla geliyor. Rusya’dan alınan gazın bin metreküpüne 243 dolar ödenirken İran’a 236 dolar ödeniyor. Oysa aynı gaza Gürcistan 217 dolar, Gürcistan ise 110 dolar ödüyor.
    Rusya, Ukrayna’nın kullandığı gazı 50 dolardan 230 dolara çıkaracağını açıklayınca, Ukrayna artışı kabul etmediğini belirterek, toprakları üzerinden Avrupa ve Türkiye’ye geçen gazı kesmeye başlamıştı. Almanya, Fransa gibi ülkelerde dahi gaz kesintisi hissedilirken, krizin sona ermesi korkuları gidermedi. Rusya’nın gazı bir tür siyasi silaha çevirmesi ihtimali daha çok gündeme geldi ve AB ülkeleri alternatif enerji kaynakları üzerinde durmaya başladılar.
    Krizin çözülmesi ile Ankara rahat bir nefes aldı, ancak bu kez de Sibirya soğukları ile birlikte bir yandan iç talepte patlama yaşandı, diğer taraftan ise Rusya’dan gelen gazda azalma oldu. Rusya Mavi Akım üzerinden gelen gazda artırıma giderek bu açığı kapattıysa da İran’ın da ‘teknik arıza’ gerekçesiyle gönderdiği gazda büyük oranda indirime gitmesi Türkiye’nin ihtiyacının altında gaz almasına yol açtı. BOTAŞ elektrik üretimi yapan bazı özel firmalar ile bazı sanayi tesislerinde kesintiye gitti, birçok tesiste üretim durdu. İran’dan kesintinin nedeni sorulduğunda ‘Allah’ın işi işte’ yanıtının alınması Türkiye’nin en stratejik alanda ne kadar güvenilir ortaklarının olduğunu göz önüne sermektedir. Ayrıca Türkiye Rusya ve İran ile öylesine kötü anlaşmalar yapmıştır ki belli bir rakamın altında gaz harcasa da ödemediği gazın parasını vermek zorundadır. Buna karşın Türkiye’ye gaz gönderimindeki kesintilerde karşı tarafa cezai müeyyideler son derece belirsizdir. Bu durumda gazı keyfi olarak kesebilecek olan Rusya ve İran bunun yaptırımı ile karşılaşmayacaklardır. Bu da uluslar arası siyasi ve askeri kriz dönemlerinde gazı siyasi ve askeri bir silaha kolayca dönüştürebilecektir.
    Aralık 2005-Ocak 2006 krizlerinden ders alan AB ülkeleri Hazar gaz ve petrolleri ve Kuzey Afrika üzerinde önemle durmaya başladılar. Rusya’ya karşı kendilerini yasal garantiler ile güçlendirmeye çalıştılar. Depolama kapasitelerini gözden geçirdiler ve elektrik üretiminde gazın payını azaltma yönünde kararlar aldılar. En önemlisi tasarruf ve alternatifler üzerinde duruldu. Buna karşın Türkiye’nin aldığı derslerin bu kadar çok olmadığı söylenebilir. her şeyden önce depolama konusunda Türkiye’nin ne kadar yetersiz olduğu, daha doğrusu depolama imkanının olmadığı anlaşıldı. Şubat ayının hemen başında Dünya Bankası ile depolamada kullanılacak 325 milyon dolarlık bir kredi sağlandı. Ancak bu kaynağın depolamaya gidip gitmeyeceği şüpheli. Çünkü petrolde kriz anlarında kullanılacak stokları oluşturmak için petrolden alınan ton başına 10 dolar ile toplanan 30 milyon doların Ulusal Stok Komisyonu tarafından bu amaçla kullanılmadığı ve Türkiye’nin şu anda petrol depolama imkânına sahip olmadığı, herhangi bir kriz anında bir günlük dahi petrolümüzün olmadığı biliniyor. Üstelik sadece ulusal yasa ve düzenlemeler değil, Uluslararası Enerji Ajansı ve Avrupa Birliği de üyelerinden olağanüstü durumlar için aynı miktarda petrol depolamasını istiyor. Yılda 30 milyon ton petrol tüketen Türkiye’nin 5 milyon ton petrol stoklaması gerekiyor ve boru hatları ve rafinerilerde sadece 2 milyon ton stok tutulabiliyor. Irak hattının sağlıklı çalışması ve Bakü-Tiflis-Ceyhan’ın bitmesinin ilave kapasite oluşturacağı ifade edilse de gelişmiş ülkeler günlerce, hatta haftalarca yetecek stoklar tutuyorlar.
    Doğalgaz krizinin Türkiye’de bıraktığı belki de en önemli etki nükleer enerji alternatifinin tekrar ve daha güçlü olarak gündeme gelmesi oldu. Kimi çevrelere göre ise doğalgaz krizi Türkiye’yi nükleer enerjiye mahkûm etmek için çıkarıldı. Bu iddianın sahipleri tezleri için herhangi bir kanıt getirmiyorlar ve biz de iddiayı sıradan bir komplo teorisi olarak değerlendirebiliriz. Buna rağmen geçmişte ‘ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ yönteminin sıklıkla kullanıldığını da hatırlatmak isteriz. Mavi Akım Projesi üzerinde tartışmalar yoğunlaşırken Türkiye’de elektrik kesintilerinin başlaması ve Enerji Bakanlığı’nın Türkiye’nin büyük bir enerji krizi içinde olduğunu söylemesi, ancak anlaşma imzalandıktan sonra durumun bir kriz boyutuna ulaşmadığının anlaşılması hatırdadır.

    Doğalgaz’da Dışa Bağımlılık Azalabilir mi?
    Doğalgaza alternatif enerjilerin payı arttırılarak, tasarruf ve enerjide yeniden yeniden yapılandırmalarla dışa bağımlılığı azaltmak mümkündür. Ancak orta ve uzun vadede hızla büyüyen Türkiye ekonomisi doğalgaz da dahil olmak üzere her türlü enerji kaynağımızı tüketecek ve yeni kaynaklar isteyecektir. Türkiye’de doğalgaz bulunmaması durumunda dışa bağımlılığın gelecekte daha da artacağını tahmin etmek zor değildir. Dışa bağımlılıkta önemli olan dışarıdan ne kadar gaz alındığından çok bunun hangi şartlarda ve hangi çeşitlilikte alındığındır. Çok sayıda gaz sağlayıcıdan avantajlı anlaşmalar ile sağlanacak gaz Türkiye’yi sıkıntıya sokmak. Ancak şu anki tablo hiç de iç açıcı değildir. Yıllık 31.5 milyar metreküp gazın 19 milyar metreküpünü Rusya’dan aldığı sürece Türkiye’nin Rusya karşısında isteklerini kabul ettirebilmesi olanaksızdır. Ayrıca Rusya gibi güvenilirliği nispeten az olan bir ülkeye % 50’den fazla bağımlı olmak stratejik yan etkileri olan da bir durumdur. Aynı şekilde doğalgaz ihtiyacının 8 milyar metreküpü İran’dan gelmektedir ki, İran, Rusya’dan çok daha az güven veren bir ülkedir. Uluslar arası toplum içindeki riskli durumu ile İran her an bir savaş içine girebilir ve Irak’ta olduğu gibi enerji hatları kesilebilir. Dahası İran da ideolojik nedenler ile Türkiye’ye güven vermemektedir. İran’da belli bir kesim Türkiye’yi tehlike olarak görmektedir. En kötüsü İran’ın alt yapısı ve teknik kadroları Türkiye’nin ihtiyaçlarını kesintisiz sağlayabilecek mükemmeliyette değildir. Nitekim bugüne kadar çok defa gaz akışı yarı yarı yarıyadan daha düşük seviyelere inmiştir ve İran bu zararı yeterince tazmin etmemiştir. İran ve Rusya’nın Türkiye gaz ihtiyacındaki payları % 90’ı bulmaktadır. Bu da Türkiye’nin enerji ihtiyacında ne kadar riskli bir durumda olduğunun açık göstergesidir.
    Mevcut tablonun kırılmasında Türkiye’nin acilen diğer gaz sağlayıcılar ile bağlantılar kurması gerektiği açıktır. Bunun için 3 bölge bulunmaktadır: Hazar havzası (Orta Asya ve Kafkasya), Ortadoğu ve Kuzey Afrika.
    Hazar Havzası’nda Azeri, Kazak ve Türkmen gazlarının Türkiye’ye yönlendirilmesi dengeleyici bir unsur olarak hayati bir öneme sahiptir. Zaten şu anda da Rusya ve İran Türkmen gazını alarak Türkiye’ye fiyat arttırıp satmaktadırlar. Her üç kaynağı da BTC’ye paralel Güney Kafkasya Doğalgaz Hattı (SCP) üzerinden Türkiye’ye taşımak sadece Türkiye’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirmez, aynı zamanda İran ve Rusya karşısında elini güçlendirir. Yine bölgedeki Türk cumhuriyetlerinin her iki ülkeye karşı güçlenmesini de sağlar. SCP’de Türkiye’de TPAO’nın da % 9’luk bir hissesi bulunmaktadır. SOCAR’ın verdiği bilgilere göre Aralık 2005 itibariyle SCP’nin Azerbaycan ayağında 442 km’lik inşaat tamamlanmıştır. Aynı kaynağa göre Türkiye ayağında boru hatlarının % 90’ı, Gürcistan’da ise % 81’i tamamlanmıştır. SOCAR’a göre açılış 2006’da yapılacaktır.Gürcistan sınırına gelecek olan gaz hattı Erzurum’a bağlanarak Türkiye doğalgaz şebekesine ulaşmış olacaktır. Bu alandaki inşaat sorumluluğu BOTAŞ’a aittir. Türkiye Enerji Bakanlığı kaynaklarına göre ilk gaz teslimi Ekim 2006’da gerçekleşecektir. Elbette en büyük başarı bu hatta Hazar’ın diğer ülkelerin gaz hatlarını da eklemektir. Bu ülkelerin petrol ve doğalgaz kaynaklarını Türkiye’ye bağlama konusunda hızlı davranılmaması halinde geç olabilir. Çünkü şu anda Çin ve Hindistan Hazar havzası’nı kendi ülkelerine bağlayabilmek için hummalı bir çalışma içindedirler. Ve bu hatların devreye girmesi halinde Türkiye en önemli alternatiflerinden birini kaybetmiş olacaktır.
    Doğalgaz konusunda Türkiye Irak, Suudi Arabistan ve Basra Körfezi olasılıklarını da ciddi olarak düşünmelidir. Coğrafi uzaklık gibi ilk başta göz korkutabilecek unsurlar bu tür projelere engel olmamalıdır. Çünkü enerji ekonominin en önemli ihtiyacıdır ve kendi fiyatını ödeyecek kaynakları bulur.
    Üçüncü önemli kaynak ise Afrika ve özellikle Kuzey Afrika’dır. Bu kıtadan deniz taşımacılığıyla veya boru hatlarıyla gaz taşımak mümkündür. Libya ile deniz altından sağlanacak bir hat da dikkate alınmalıdır.
    Söz konusu kaynakların dışında Türkiye’nin Doğu-Batı, hatta Kuzey-Güney hattında enerji geçiş koridoru haline gelmesi de enerji sorununun hallinde önemli bir rol oynayacaktır. Özellikle Hazar havzası’ndan ve Ortadoğu’dan AB’ye petrol ve gaz hatlarının kurulması ve bunların Türkiye üzerinden geçmesi hem enerji kaynaklarını daha güvenilir bir hale getirecektir, hem de Türkiye’nin dar bir çevreye bağımlı olmasını engelleyecektir.
    Tüm bunlara ek olarak Türkiye’nin Libya, Irak, Körfez vb. yerlerde petrol ve doğalgaz arama ve işletme çalışmalarına aktif olarak katılması gerekmektedir. Sanılanın aksine çevremizde keşfedilmemiş çok sayıda saha bulunmaktadır ve Uzak Doğu ve Latin Amerika’dan gelen şirketler komşularımızda arama geliştirme faaliyetlerinde bulunmaktadırlar. Devletin Türk şirketlerini teşviki bu konuda hareketlenmenin ilk ateşleyicisi olabilir. Ayrıca enerjide liberalleşmeye verilecek hız da Türkiye’nin içeride ve dışarıda dinamiklerini harekete geçirecektir. Türk şirketlerinin enerji alanında büyümeleri Türkiye’nin Rusya, İran veya Gazprom gibi birkaç ülke veya şirkete mahkûm olmasını engelleyecektir.

    Petrol
    Türkiye’nin petrole olan bağımlılığı ve petrol fiyatlarındaki artış bazı iktisatçılara göre paniğe neden olacak düzeyde ve Türkiye ekonomisini tehdit ediyor. Fiyatlardaki artış böyle giderse Türkiye’nin cari açığının iki katına çıkabileceği dahi iddia ediliyor. Türkiye 2005’de 23.5 (172.25 milyon varil) milyon ton ham petrol ithal etti. Bunun yaklaşık 7 milyon tonu İran’dan geldi. Petrolde de dışa bağımlılık % 100’e yakın bir düzeyde ve uluslararası petrol üretim sahalarındaki ve çevremizdeki gerilim nedeniyle petrolde fiyat istikrarı bulunmuyor. Bu da ekonomi üzerinde ani değişikliklere neden olabiliyor. Ancak sorun aynı zamanda fırsatlar da sunuyor. Petrol fiyatlarındaki artış Türkiye’de faturayı arttırırken, Türkiye’nin çevresinde yüklü miktarda petro-dolarlara neden oluyor. Son birkaç yılda Rusya ve Ortadoğu’da petrol üreticisi ülkeler hızla dış borçlarını azaltıyorlar veya kapatıyorlar ve bölgede yatırım yapacak yeni alanlar arıyorlar. Aynı şekilde Azerbaycan ve Orta Asya’da da petrol ve gaz ekonomilere oldukça olumlu katkılarda bulunuyor. Özellikle Arap ve Rus sermayesinin önümüzdeki yıllarda Türkiye’de daha aktif hale geleceği tahmin edilebilir. Yine Türkiye için doğal Pazar sayılan bu ülkelere olan ihracat da petroldeki artış sayesinde yükselişini sürdürebilir. Tüm bunlara ek olarak petrol fiyatlarındaki artışın Türkiye ekonomisine belli bir yük getirdiği doğrudur, ancak hala petrol fiyatları üzerinde yüklü bir vergi bulunmaktadır. Bu da petrol fiyatlarının hala kabul edilebilir bir düzeyde olduğunu göstermektedir.
    Petrol konusunda alternatif arayışları tıpkı doğalgaz alanında olduğu gibi devam etmelidir. Ancak bundan önce Türkiye’nin kaçak petrol ve israf üzerinde durması gerekmektedir. Stratejik depolama ve diğer altyapı eksiklikleri de kabul edilemez bir düzeydedir. Petrol ve gaz konusunda Türkiye gibi dünyanın en büyük 17. ekonomisinin bu kadar plansız-programsız oluşu doğrusu şaşırtıcıdır.

    Nükleer Enerji
    Son dönemdeki doğalgaz krizi ve petrol fiyatlarındaki artış nükleer enerjiye geri dönüşü hızlandırdı. Sadece Türkiye’de değil, İngiltere ve Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerinde de bu yönde bir canlanma var. Hindistan, Çin vb. ülkeler de nükleer enerjiden vazgeçilemeyeceğini anlamış durumdalar ve yeni yatırımlar planlıyorlar. Çevreci bir lobi nükleer enerjinin artık demode olduğunu savunsa da bu doğru değildir. Dünyada şu anda 32 ülkede faal en az 454 nükleer güç santrali var. 30 tanesi de inşa ediliyor. En az 100 tanesi ise planlama aşamasında. Rusya'nın her biri 2 reaktör taşıyan 460 nükleer denizaltısı denizlerde dolaşıyor. Bir o kadar da ABD'nin var. Dünya üzerinde yerin altına gömülmemiş 715 araştırma reaktörü var. Kısacası nükleer olmadık çok az sayıda ülke kaldı desek yeridir.
    Şu ana kadar iki ihaleyi iptal eden Türkiye’nin en az 5 nükleer santral yapacağı belirtiliyor. Her bir santral 3 milyar dolara mal oluyor. Maliyeti ve riskleri nedeniyle bu tür çalışmalar daha çok devletler eliyle yapılıyor.
    Mevcut tabloda Türkiye’nin hızla nükleer enerjiye girmesi gerektiği açık. Çünkü diğer alanlarda ne kadar tasarruf sağlanırsa sağlansın Türkiye’nin hızlı büyüyen ekonomisinin enerji açlığını kapatmak ve dışa bağımlılığı kabul edilebilir bir düzeye çekebilmek için nükleer enerji gerekmektedir. Türkiye’nin nükleer enerji planları şimdiden Fransız, Kanadalı, Alman ve Amerikan firmaların ilgisini çekmiş ve ihale için rekabet süreci başlamıştır.

    Yenilenebilir Kaynaklar
    Türkiye’nin ciddi bir şekilde ihmal ettiği enerji yatırım alanlarının başında yenilenebilir kaynaklar geliyor. Rüzgâr ve güneş enerjisi yatırımlarında Türkiye potansiyelinin çok azını kullanıyor. Örneğin rüzgâr enerjisinde Türkiye komşusu Yunanistan’ın 28’de biri kadarlık bir güç durumuna dahi ulaşamamıştır. Yunanistan’ın 2005 yılı sonu itibariyle 573 MW’lık güçlük tesislerine karşılık Türkiye’nin rüzgâr enerjisi üretimi 20 MW düzeyindedir. Kuzey Afrika ülkelerinden Mısır’da bu güç 300 MW’ı, Fas’ta ise 54 MW’ı bulmaktadır. Lüksemburg gibi Türkiye’de bir mahalle kadar dahi büyüklüğü olmayan AB ülkelerinde ise üretim Türkiye’nin kapasitesinin 1,5 katına ulaşmaktadır. Uzmanlara göre eğer yeterli yatırım yapılabilirse Türkiye rüzgâr enerjisinde en az 10.000 MW’lık bir güce kısa zamanda ulaşabilir. Özel sektörün önündeki bürokratik ve yasal engellerin kalkmasıyla birlikte Türkiye’de rüzgar enerjisinin 3 yıl gibi kısa bir dönemde 350-500 MW düzeylerine ulaşacağı tahmin ediliyor.Tıpkı ABD’de olduğu gibi rüzgar enerjisine vergi indirimi sağlanması da bu konuda yararlı olabilir.

    Türkiye ve AB Ülkelerinde Rüzgâr Enerjisi Kullanımı

    Kurulu Güç – MW, 2006

    1. Almanya - 18.428
    2. İspanya - 10.027
    3. Danimarka - 3.122
    4. İtalya - 1.717
    5. İngiltere - 1.353
    6. Hollanda - 1.219
    7. Portekiz - 1.022
    8. Avusturya - 819
    9. Fransa - 757
    10. Yunanistan - 573
    11. İsveç - 500
    12. Belçika - 167
    13. Lüksemburg - 35
    14. Türkiye - 20
    15. Litvanya - 7
    16. Slovakya - 5
    17. Hırvatistan - 6

    Güneş enerjisinden yararlanma konusunda Türkiye rüzgâra göre biraz daha iyi durumdadır. Örneğin 1000 eve düşen güneş enerjisi kullanan hane sayısı itibariyle Türkiye dünyanın ilk 10 ülkesi arasındadır.

    1. İsrail - 740
    2. Kıbrıs R.K. - 620
    3. Yunanistan - 260
    4. Avusturya - 260
    5. Türkiye - 140
    6. Japonya - 100
    7. Avustralya - 70
    8. Almanya - 70
    9. Danimarka - 60
    10. Çin - 50

    Dikkat edilirse Türkiye’ye iklim olarak en çok benzeyen İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki oranlar Türkiye ile kıyaslanamayacak düzeyde yüksektir. Güneş alımı açısından Türkiye Avusturya’dan daha iyi bir konumda olmasına rağmen Türkiye Avusturya’nın dahi neredeyse yarısı oranında bir başarı yakalayabilmiştir. Buna rağmen rüzgâr enerjisi ile kıyaslandığında güneş enerjisinde ümit verici bir durum vardır ve bunun temel nedeni yatırımların neredeyse tamamen özel sektör tarafından yapılıyor olmasıdır. Bu da enerji yatırımlarında diğer alanlarda da örnek olabilecek bir başarıdır.
    Bir diğer yenilenebilir enerji de jeotermal. Uzmanlara göre ilk etapta aylık 40-50 YTL harcanarak bir milyon evi jeotermal enerji ile ısıtmak mümkün. Bunun ekonomiye ilk etaptaki katkısı ise yıllık 2 milyar doları bulabilir. Jeotermal Enerji kaynaklarını Araştırma ve Değerlendirme Vakfı’na göre jeotermal enerji potansiyeli açısından Türkiye Avrupa’da 1., dünyada ise 7. sırada yer alıyor. MTA’nın hesaplamalarına göre bu potansiyel 30 milyar metreküp doğalgazın vereceği 31.500 MW’lık bir enerjiye denk düşüyor. Potansiyel tam olarak kullanılabilse 5 milyon kadar evi bu şekilde ısıtmak mümkün olabilecek. Halen Türkiye’de 100.000 kadar konut jeotermal enerji ile ısınıyor. Jeotermal enerjinin faydalarının başında çevreci olması ve dışa bağımlılık oluşturmaması geliyor. Ayrıca enerji çeşitliliği sayesinde enerji güvenliğine de katkı sağlıyor. Jeotermal enerjiyi savunanların en büyük şikâyeti ise bu açıdan zengin olan illerde dahi doğalgaz dışındaki enerji alternatiflerinin görmezden gelinmesi.
    Elbette en önemli yenilenebilir enerji kaynağı sular. Tahminlere göre Türkiye su imkânının da sadece üçte birini kullanıyor. Diğer bir ifadeyle % 65-70 oranında bir miktar boşa akıyor, Türkiye’ye hiçbir fayda sağlamıyor. Burada da özel sektörü devreye sokma çalışmaları sürüyor, ancak yeterli hızda değil. 2006 başı itibariyle DSİ’ye hidroelektrik santrali (HES) kurmak için proje verenlerin sayısı 652’yi buldu.
    AB’nin en son aldığı kararlara göre 2010 yılına kadar AB ülkeleri yenilenebilir enerjiyi en az % 12 seviyesine çıkarmayı hedefliyorlar. AB söz konusu hedefi aday ülkelerin de tutturmasını istiyor. Genelde iyi şeyleri AB talep ettiği için yapan Türkiye’nin yenilenebilir enerji konusunda da benzeri bir sürece girmesi şaşırtıcı olmayacaktır sanırız.

    Tasarruf
    Türkiye’nin enerji bağımlılığını azaltacak belki de en önemli girişim tasarruf olacaktır. Avrupa Yenilenebilir Enerji Birliği Türkiye Bölümü Başkanı Doç. Dr. Tanay Uyar’a göre gerekli tedbirlerin alınması ve etkin kullanım sonucunda Türkiye’nin enerji ihtiyacı dört misli azalabilir.Tasarruf konusu ülkemizde eski moda bir yöntem olarak görülür ve bu anlamda küçümsenir. Ancak ülkenin bazı bölgelerinde yüz binlerce evin kaçak elektrik kullandığı ve bunların da tasarrufa dikkat etmediği düşünülecek olursa sorunun boyutları kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bazı Doğu illerinde kaçak elektrik kullanan kişilerin somya vs. türünden çok büyük demir, saç parçalarına elektrik vererek ısındıkları biliniyor. Buna benzer etkisiz kullanımlar nedeniyle hem bölge insanı ısınma, aydınlanma vb. ihtiyaçlarını güvenli ve sağlıklı bir şekilde karşılayamıyor, hem de çok büyük miktarda israflar yaşanmaktadır. Bölgedeki sosyal sorunlar gözönünde bulundurularak sorunun fazlaca üzerine gidilmiyor olabilir, ancak her bir aileye belli miktarda elektriği ücretsiz kullandıracak kuponların dağıtılması sorunu hafifletebilir. Böylece hem israf azalır, hem de yangın vb. tehlikeleri azaltacak düzenlemeler gelebilir. Aynı zamanda aşırı kullanımlardan kaynaklanan elektrik kesintileri de azalır ve üretimdeki kayıplar en aza iner.

    Sonuç
    Türkiye’nin enerji ihtiyacı yakın bir dönemde doyum noktasına ulaşmayacaktır ve sadece Türkiye’nin olanaklarıyla doyması mümkün değildir. Bu arada dışa bağımlılık çevre ülkelerin istikrarsız tutumları nedeniyle çok çeşitli tehlikeler arz etmektedir. Türkiye’nin bu durumu aşmak için bir yandan içeride enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi, diğer taraftan yeni kaynaklara yönelmesi gerekmektedir. Türkiye enerjide potansiyelinin ciddi bir kısmını kullanamamaktadır. Bunun da en önemli nedeni eşgüdüm eksikliği ve plansızlıktır. Diğer taraftan dışarıda da enerji kaynağı ülkeleri çeşitlendirmek acil bir ihtiyaçtır. İran ve Rusya dışındaki ülkelere ve bölgelere açılmak ve buna ek olarak Doğu-Batı koridorunda geçiş ülkesi haline gelmek sorunu önemli ölçüde hafifletecektir.
    Enerjinin siyasi bir silah haline geldiği dünyamızda enerji alanında yapılacak ihmallerin telafisi yoktur. Ancak panik halinde atılacak adımların da telafisi yoktur. Türkiye’nin son dönemde imzaladığı anlaşmalar aceleciliğin de en az eylemsizlik kadar tehlikeli olduğunu göstermiştir.
    Türkiye petrol ve doğalgaz okyanusları ile çevrili bir ülkedir. Yılın dört mevsimi üzerinde güneş vardır. Rüzgâr enerjisinden yararlanabilecek en önemli ülkeler arasında sayılmaktadır. Jeotermalde Avrupa’nın en büyük potansiyeline sahip ülkesidir. Hidroelektrik ve kömür de büyük bir potansiyele sahiptir. Diğer enerji kaynakları da eklendiğinde Türkiye’nin enerji kaynaklarını yeterli ve verimli bir şekilde kullanamadığı rahatlıkla söylenebilir. Buna bir de nükleer enerji gibi henüz yararlanmadığı alternatiflerini eklersek enerji konusunda planlı bir çalışmanın ne kadar gerekli olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
     

Bu Sayfayı Paylaş