Türk tiyatrosu

'Tiyatro ve Skeçler' forumunda Fatma tarafından 2 Eylül 2008 tarihinde açılan konu

  1. Fatma

    Fatma Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Türk tiyatrosu konusu Türk tiyatrosu
    Bir seyirlik geleneği içinde gelişen Türk tiyatrosunda doğu-batı kültür ve medeniyetlerinin etkisi çoktur.

    Temaşa oyunları, Türklerin atalarının kültüründe yer alırdı. Şaman törenlerinde maske kullanma, hayvan taklitleri yapma ve dans etme ögeleri bulunurdu. Türkler Anadolu’ya gelirken temaşa geleneklerini de getirmişlerdir. İslamiyet öncesiyle sonrasının motifleri birleşerek Anadolu’da yeni bir seyirlik geleneği doğdu. Bunlar daha çok şehir hayatında görülen meddah, Karagöz, ortaoyunu, kukla gibi oyunlardır.

    Meddahlık daha ziyade 16. yüzyıla damgasını vurmuştur. Karagöz ve ortaoyunu halk tiyatrosunun en gelişmiş iki oyunudur. “Karagöz ve Hacivat” adıyla bilinen “gölge oyunu”nun bu iki tipi 19. yüzyılın başlarında “Kavuklu ve Pişekar” adıyla ortaoyunun da tipleri olmuştur. Ortaoyunu adına kayıtlarda ilk defa 1834’te rastlanır. Bu oyun Karagöz, kukla ve meddah oyunlarının bir karışımıdır. “Yeni dünya, meydan oyunu, kol oyunu, taklid oyunu” adlarıyla anılır. 19 ve 20. yüzyıl başlarında doruk noktaya çıkan ortaoyunu, Tanzimatla gelen batı tiyatrosuna boyun eğdi, Cumhûriyetten sonra ise silinme noktasına geldi. Kukla geleneğiyse doğu kültürünün en eski türüdür.

    Gelenekçi (an’anevi) Türk tiyatrosu yazılı bir metne, kurulu bir sahne düzenine dayanmaz. İçe doğduğu gibi konuşulur. Taklid ve söz oyunlarına dayanır. Temel ögesi güldürüdür. Bu sebeplerden dolayı oyuncuları tip seviyesinde olup, karakter özelliği taşımaz.

    19. yüzyılın ortalarında Avrupalı opera ve tiyatro toplulukları İstanbul’a gelmeye başlar. Bu arada bir protokol gereği ve kültür alış verişi olarak yabancı elçiliklerde verilen temsillere hükümet temsilcileri de katılır. Hatta sarayda da aynı maksatlarla temsiller verilir. Protokol için olsun, kültür alış verişi için olsun devletler arasında bu çeşit münasebetler sık sık görülmüştür. Çeşitli ülkelere giden Türk devlet adamları da “mehter gösterileri” yaptırmışlardır.

    Batı tiyatrosunun Türk kültürüne tam anlamıyla geçmesi Tanzimatla olmuştur. 1839’da, Tanzimat Fermanının yayınlandığı yıl, İstanbul’da dört tiyatro binası yapıldı. Yazılı metne dayalı ilk dram türü oyunlar yazılmaya, tercümeler yapılmaya başlandı. Oyunların düzenli olarak sergileneceği sahneli yeni tiyatro binaları kuruldu. An’anevi Türk tiyatrosundaysa bu döneme kadar düzenli ve kazanç gayeli sergileme olmayıp düğün, sünnet, bayram gibi günlerde seyirlik oyunları bir toplum (cemiyet) hadisesi olarak yer almıştı.

    Türk tiyatrosunun 1839-1923 dönemi: Tanzimattan Cumhûriyete kadar süren bu dönemin en önemli tiyatro özelliği, “seyircinin tiyatroya alıştırılması” meselesidir. Bu işin öncülüğünü Güllü Agop (1840-1891) isimli bir Ermeni üstlendi. 1868’de kurduğu Osmanlı Tiyatrosunda oynanacak Türkçe oyunlar, yetiştireceği oyuncular ve açacağı başkaca tiyatrolar için gerekli desteğiyse, mevki ve makamına sıkı sıkıya bağlı olan Sadrazam Âli Paşadan alıyordu. Böylece; 15 yıl boyunca Türk insanını tiyatroya alıştıran Güllü Agop, bu arada Namık Kemal’in, Ahmed Midhat Efendinin, Abdülhak Hamid’in, Recaizade Mahmûd Ekrem’in Türkçe eserlerini, Ahmed Vefik Paşanın Moliere çevirilerini, özellikle Fransız melodram, vodvil, kanto ve operet gibi oyunlarını sahneledi. Ayrıca, topluluğundaki Ermeni oyuncular yanında, Müslüman-Türk oyuncularının da yetiştiricisi oldu.

    Batılı Türk tiyatrosunun kurum haline getirilmesinde ve Türkçe oyunlar sergilenmesinde diğer Ermeni sanatçılardan Mardiros Mınakyan ve Ahmed Vefik Paşanın çevirilerini sahneye uygulayan Tomas Fasulyeciyan’ın isimlerini de saymak gerekir.

    Bu dönemde, batılı ve an’anevi tiyatronun konu ve tiplerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan tulûat tiyatrosu bir bakıma metne dayanmayan ortaoyununun sahneye çıkarılmasıdır. 1875’te ortaya çıkan bu türün kurucusu Kavuklu Hamdi’dir. Tulûat tiyatrosunun özelliği, oyundan önce şarkı söyleyip, dans eden bir kadının kanto gösterisi yapmasıdır. Artık Tanzimatla birlikte her sahada batılı akımların tesirinde kalan Türk hayatı, bu defa da, Ramazan aylarında “Direklerarası gösterileri”nin hücumuna uğradı. Şehzadebaşı semtinde tulûat ve kanto gösterileri birbirinin ayrılmaz iki ögesiydi. Devlet desteğiyle, Türk oyuncularının yetiştirilmesi için, 1914’te, bugünkü İstanbul Şehir Tiyatrosunun ilk şekli olan Darülbedayi kuruldu. 1920’de Türk-Müslüman kadın sanatçısı Afife Jale, ilk defa sahneye çıkarıldı. (Bkz. Darülbedayi)

    Batı modeli Türk tiyatro yazarları ilk örneklerini Victor Hugo’yu, Shakespeare’i, Molier’i, yabancı melodramları taklit ederek yazmışlardır. Dram türünde ilk Türk oyunu Şinasi’nin Şair Evlenmesi’dir (1860). Bunu romantik oyunlar takip eder: Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’si (1873) gibi. Bu dönemden günümüze Ahmed Vefik Paşanın Moliére’den adapte (yerli hayata benzeterek yazdığı eser)leriyle Musahibzade Celal’in eserleri gelmiştir. Oyun yazarlığını Cumhûriyet döneminde de sürdüren Musahibzade Celal, eserlerinde Osmanlı imparatorluğunun (bilhassa 18. yüzyıl) kurumları ve inançlarıyla alay etmiş, yönetim bozukluğunu ve din sömürücülüğünü malzeme olarak kullanarak, bunları temelden bozuk göstermiş; böylece, bizzat kendisi (batının töre komedisi geleneğine bağlı) taşlama, yergi ve komedi unsurlarını kullanarak seyirci üzerinde duygu sömürüsünde bulunmuştur (Fermanlı Deli hazretleri, Aynaroz Kadısı gibi) (Bkz. Musahibzade Celal). Aynı duygu sömürüsü Tanzimatın ilk tiyatro eseri olan Şair Evlenmesi’nde de mevcuttur.
     
  2. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Paylaşım için teşekürler...
     

Bu Sayfayı Paylaş