Türk tarihi boyunca yaşanan demokratik gelişmeler nelerdir?

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Kayıtsız Üye tarafından 23 Nisan 2011 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Türk tarihi boyunca yaşanan demokratik gelişmeler nelerdir? konusu Türk demokrasi tarihi boyunca meydana gelen değişimler nelerdir?
    Türk tarihi boyunca yaşanan demokratik gelişmeler hakkında bilgi verir misiniz?
     
    En son bir moderatör tarafından düzenlenmiş: 24 Nisan 2015
  2. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Türkiye'de demokrasi tartismalari özel1ikle darbe dönemlerinde yogunlasir. Zaten darbeler de demokrasi için yapilir, demokrasiye demokrasi için ara verilir. Darbeler arasinda sikisan demokrasinin de ne kadar demokrasi oldugu tartisi1irl/tartisacagiz. 28 subat süreci ve 18 Nisan seçimleri nedeniyle demokrasi tartismalari yine gündemde.
    Türk demokrasisini, Türk siyaset geleneginden bagimsiz düsünemeyiz. Türk siyaset geleneginin en belirgin özelligi ise militarist, seçkinci bir karakter tasimasi ve sivillesememis olmasidir. Kadim Türk devletlerin (Orta Asya'da kurulanlar) ordu devletleridir. Anadolu'da kurulan Selçuklu Devleti'nde ikta, Osmanli Deviltinde de timar sistemleriyle siyasal, ekonomik ve sosyal yapi orduya göre düzenlenmisir. Devletin basi olan hükümdarlar da ayni zamanda ordunun komutanidirlar. Osmanli'da timar sisteminin bozulmasiyla birlikte ordu, ekonomik, siyasal ve sosyal yapi da bozulmustur. Yeniliklere, islahatlara ordudan bas1ani1mistir. Bununla birlikte Yeniçeri isyanlarini görmekteyiz. Ordunun siyasete bu açik müdahalelerinde önce devlet adamlari degistirilir, idam edilirken, sonralari hükümdar degisiklikleri hatta idamlari (II. Osman) da o1mustur.


    Osmanli'nin Son Döneminde Siyaset
    II. Mahmud tarafindan yeniçeri ocagi kaldirilir. Yeniçerilerin iktidara müdahaleleri ,,muhafazakar" (=statükocu, mevcut düzenin devamindan yana, degisime karsi) özellik tasirken yeni kurulan ordunun müdahaleleri batici, modern bir özellik tasir. Bu durum bagimsizliklarini kazanan Asya ve Afrika'nin eski sömürge toplumlarinin ordularinda da görülür. TSK'nin iktidara yönelik müdahaleleri (görünürde) resmi ideolojiyi korumaya yönelik oldugundan statükocu, muhafazakardir.
    II. Mahmud'la birlikte batililasma hareketleri hiz kazanir. Avrupa'ya egitim için gönderilen gençler yurda döndüklerinc hararetli Bati savunuculari durumundadirlar. ,,Tepeden tirnaga, topyekün batililasma tek sözümdür.
    Bati hayranligi ve Batililasma hareketi Bati'yla iyi geçinme (özellikle Rusya'ya karsi) Bati'ya dayanmayi, giderek de Osmanli üzerinde gün geçtikçe baskisini artiran Bati taleplerini, dayatmalarini karsilamayi getirmistir. Tanzimat ve lslahat fermanlari, Mesrutiyet hareketleri hep Bati'nin hosnutlugunu, destegini saglamak içindir.
    Genç Osmanlilar (Jön Türkler), Ittihat ve Terakki çizgisi Osmanli padishinin mutlakiyetçi iktidarina karsi örgütlü muhalefeti temsil eder. Avrupa'da ve Türkiye'de yazili basin sahibi olan bu muhaliflerin yönetimdeki etkin sahislarla ve ordu mensuplariyla da iliskiye geçmesiyle asker-aydin-yönetici elit ittifaki kurulur.
    Jön Türkler bu ittifakla 30 Mayis 1876'da Abdülaziz'e karsi bir saray darbesi gerçeklestirirler. Abdülaziz'in yerine V.Murad geçirilir. V. Murad'in acziyeti nedeniyle Mithat Pasa Abdülhamid'le Kanun'u Esasi üzerinde anilsarak Abdülhamid sultan ilan edilir.
    Mithat Pasa önderliginde gerçeklestirilen bu ilk darbe "darbelerle gelen anayasalar" geleneginin baslangicidir. Bu gelenek Cumhuriyet döneminde de devam edecektir.
    23 Aralik 1876'da Kanun-u Esasi (I.) Mesrutiyet ilan edildi. Ilk kez yapilan seçimlerde okuma-yazma bilen ve 25 yasini bitiren her vatandas seçme, 35 yasini bitirenler de seçi1me hakkina sahipti. Iki meclisli sistemde Ayan Meclisi'nin 38 üyesini Abdülhamid seçti. Mebusan Meclisi'ne halk tarafindan 56'si müslüman 40'i Hristiyan 96 mebus seçildi. Meclis halka degil padisaha karsi sorumluydu. Padisahin meclisi feshetme ve güvenligi sarsan kisileri sürgüne gönderme yetkisi vardi. Mecliste padisah da dahil hersey rahatlikla elestiriliyordu. Özellikle azinlik temsilcilerinin ayrilikçi tavirlari dis müdahaleleri kolaylastiriyordu. Ruslarla yapilan savas da yenilgi getirince II. Abdülhamid 14 Subat 1878'de iç ve dis sartlari gerekçe göstererek ve anayasadan kaynaklanan yetkisine dayanarak meclisi feshetti.
    II. Abdülhamid 30 yil boyunca mutlak bir egemen-lik kurdu. Muhalif gruplar Ittihat ve Terakki adi altinda örgütlenerek yogun bir muhalefet baslattilar. Ittihat ve Terakki' ye bagli subaylarin Manastir ve Selanik'te isyan cikarmalari üzerine II. Abdülhamid 28 Temmuz 1908'de II. Mesrutiyeti ilan etti, anayasa tekrar yürürlüge girdi.
    Yapilan seçimlerde Ittihat ve Terakki' nin adaylari çogunlugu sagladi. Mecliste 142 Türk, 60 Arap, 25 Ar-navut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Musevi, 4 Bulgar, 3 Sirp ve 1 Ulah milletvekili vardi. Iktidarda ve Özellikle askerler arasinda hizla kadrolasan Ittihat ve Terakki her geçen gün muhalefet üzerindeki baskilarini artirdi. Ittihat ve Terakki' nin baskilarina karsi 13 Nisan 1909'da 31 Mart Vakasi gerçeklesti. Muhalefet kisa sürede yayildi. Ittihatcilarin etkin oldugu Selanik'ten gelen Mahmut Sevket Pasa komutasindaki Hareket Ordusu ayaklanmayi güçlükle bastirdi. Istanbul'da sikiyönetim ilan edildi. Ittihatcilarin çogunluk oldugu meclis padisahi "halk seni istemiyor" deyip indirerek yerine V. Mehmet Resat'i geçirdi. 1876 Anayasasi'nda degisiklik yapilarak padisahm yetkileri sinirlandirildi, meclisin yetkileri artirildi. Ittihat ve Terakki "mesrutiyet, hürriyet..." sloganlarina ragmen giderek padisahtan daha mutlakiyetci bir yönetim olusturdular. 31 Mart Vakasi bahane edilerek muhalefet hem kanuni yollarla hem de komitaci usullerle sindirildi, tevkif edildi. Ahrar Firkasi, Ittihat-i Muhammedi, Fedaka-ran-i Millet ve Heyet-i Müttefika-i Osmaniye Cemiyeti kapatildi. Her türlü muhalefet "gerici, irticaci ve halk düsmani" ilan edildi. Muhalif gazeteciler faili mechullerle öldürüldü. Ittihat ve Terakki diktasina karsi kurulan Hürriyet ve Itilaf Firkasi ara seçimlerde çogunlugu saglamalarina ragmen 1912 (sopali) seçimlerinden sonra muhalefetin meclise girmeleri engellendi. 23 Ocak 1913'teki Bab-i Ali Baskini ile hükümet yeniden degistirilerek 1918'e kadar süren Enver, Talat ve Cemal Pasalar'in eliyle fiilen bir oligarsi kurdular. Ittihat ve Terakki despotizmi Osmanli'yi 1. Dünya Savasi'na sokarak devletin sonunu getirdi.


    Milli Mücadele Dönemi
    Milli Mücadele döneminde yerel direnis hareketlerini genelde ittihatcilar örgütlemekteydi. Istanbul Hükümeti tarafindan ordu müfettisi olarak Erzurum'a gönderilen Mustafa Kemal yerel Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri'ni Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti adi altinda topladi. Bir nevi hükümet gibi çalisan Temsil Heyeti seçilerek basina M. Kemal getirildi.
    Damat Ferit Pasa hükümetinin yerine Anadolu'daki hareketle daha iyi iliskiler kurabilecegi düsünülerek getiririlen Ali Riza Pasa baskanligindaki yeni hükümet Sivas Kongresi'ni ve Temsil Heyeti'ni tanidi. Meclis-i Mebusan için seçimler yapildi. Meclis Misak-i Milliyi tanidi. Bunun üzerine Istanbul isgal edildi. Istanbul'dan kaçabilen mebuslarla yeni seçilen mebuslar Ankara'da toplanarak 23 Nisan 1920'de TBMM'yi açtilar.
    I. Meclis üyelerinin tamami tam bagimsizlik noktasinda görüs birligi içinde olmalarina ragmen, gelecekteki yönetim sekli konusunda farkli görüsleri vardi. 1921 Anayasasi'nda saltanat ve hilafet konusuna hiç deginilmezken milli irade ve millet egemenliginden bahsedilmis, hakimiyetin kayitsiz sartsiz millete ait oldugu vurgulanmisti. Fiili bir durum yaratilarak söz konusu iki kurum islevsiz birakildi. Saltanatin kaldirilmasi söz konusu oldugunda yogun tartismalar yasanmis, M. Kemal duruma su sözlerle müdahale etmistir:
    "Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafindan hiç kimseye ilim icabidir diye, müzakere ile, münakasa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alinir. Osmanogullari, zorla Türk Milleti'nin hakimiyet ve saltanatina vaziulyed olmuslardi, bu tasallutlarini alti asirdan beri idame eylemislerdi. Simdi de Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatini, isyan ederek kendi eline, bilfiil almis bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatini, hakimiyetini birakacakmiyiz, birakmayacak miyiz? Meselesi degildir. Mesele zaten emrivaki olmus bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal olacaktir. Burada ictima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafik olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktir. Fakat ihtimal bazi kafalar kesilecektir." ( Lewis, s.258)
    Bu konusma halk adina yapilmis! Milletin haklarinin kendisinin oldugu söylenmistir. Hilafet ve saltanat ugruna verilmis bir mücadele var ve bu mücadeleyi halk nezdinde mesrulastirmak için bunu bizzat M. Kemal hutbeler irad ederek ifade etmistir. Mebuslarin muhalefetine ragmen önce saltanat hilafetten ayrilarak (hilafete dokunmuyoruz denilerek) kaldirilmis. Cumhuriyet ilan edilmis, halifenin görevlerini meclis yapacak denilerek hilafet de kaldirilmistir. Takiyye politikasinin en ala örnegi!


    Tek Parti Dönemi
    17 Kasim 1924'te TBMM'nin ilk muhalefet partisi Milli Mücadele kahramanlarindan Kazim Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Rauf Orbay ve Meclis'ten 28 üye tarafindan kurulur. Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi adindaki bu partinin ilkeleri arasinda hürriyetperverlik (liberalizm), halkin hakimiyeti (demokrasi) ile fikir ve dini inançlara saygi da yer almaktaydi.
    1925 Subati'nda Dogu illerinde tek partinin hilafeti kaldirmasi, ümmet anlayisinin terkedilerek yerine irkçi, milliyetiçi bir anlayisini idame ettirilmeye çalismasina bir tepki olarak Seyh Said Isyani basladi. 3 Mart'ta Fethi Okyar hükümeti düsürülerek sertlik yanlisi Ismet Pasa hükümeti kuruldu. Hiyanet-i vataniye kanununa "dini görüntü altinda ayaklanma, dinin siyasete alet edilmesi" hükmü de eklendi. Hükümete olaganüstü yetkiler taniyan Takrir-i Sükun Kanunu yürürlüge kondu. Ankara ve Dogu'da Istiklal Mahkemeleri kuruldu. Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak iktidar, bütün muhalefeti sindirildi. Muhalif basin susturuldu, yayincilar Istiklal Mahkemeleri'nde yargilamrak mahkum edildi. "Dini inançlara saygili" ilkesinden dolayi Seyh Sait isyanini tesvik ettigi iddiaslyla 3 Haziran 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Firkasi kapatildi. Izmir'de suikast girisimi iddiaslyla son muhalifler (eski Ittihatçilar, Milli Mücadele kahramanlari ortadan kaldirildi) de istiklal mahkemelerinde yargilanarak çogu bedenen ortadan kaldirildi.
    Muhalefetin tamamen tasviye edildigi böyle bir ortamda M. Kemal düsündügü köklü degisimleri gerçeklestirme imkani buldu.
    Tek parti diktasinin yogunlugu gittikçe artiyordu. 1927 seçimlerine CHP tek basina girdi. Seçim öncesinde CHP, daha önce milletvekili adaylarinin tespitini biraktigi firka organlarindan bu yetkiyi alarak firka Genel Baskani M. Kemal' e verdi. Seçimler göstermelikti. Aday tayini tek parti organlarinaa dahi birakilmiyor, tek kisiye, M. Kemal'e veriliyordu. Tayin ettigi adaylarini M. Kemal söyle takdim ediyordu:
    "Aziz vatandaslarim, Cumhuriyet Halk Firkasi namina bütün memlekete TBMM azaligi için tespit ettigim zevatin heyeti umumiyesini ittilaniza (bilginize) arzedi-yorum. Her vatandas için yeni devrede beraber (Çahsmayi münasip gördügüm arkadaslarim heyeti umumiyesinin birlikte görülmesini faideli addettim. Bunlardan her daire-i intihabiyyeye (seçim bölgesine) tefrik edecegim mebus namzetlerimi ayrica imzam tahtinda arzedecegim."(Baskaya, s.172)
    Insan, bu sekilde olusturulan bir meclisten nasil muhalefet çikabildigine sasiriyor.
    1930'lu yillardan itibaren, 1929 dünya ekonomisi bunaliminin Türk Ekonomisine de yansimasi, toplumsal hayatta yapilan devrimler, tek partinin halka karsi baskici uygulamalan gibi nedenlerle halk arasinda derin bir hosnutsuzluk basladi. 12 Agustos 1930'da muhalefetin derecesini ölçmek, bu muhalefetin mecliste olusturulacak güdümlü bir muhalif firkaya yönlendirilerek manipüle edilmesi ve hükümetin yanlis uygulamalarinin denetlenmesi amaciyla M. Kemal'in talimatiyla eski basbakanlardan Fethi Okyar baskanliginda Serbest Cumhuriyet Firkasi kuruldu.
    SCF'na halkin ilgisi büyüktür, firka kisa sürede Istanbul, Izmir, Aydin, Samsun ve Trabzon gibi illerde örgütlendi. Izmir'de yapilan toplantida izdiham yasandi, halk baslarina zorla giydirilen sapkalari yerlere atip çignedi. Vali Kazim Pasa ve Halk Partililer'in engellemelerine ragmen halk Fethi Bey'i karsilamaya gider. Güvenlik kuvvetlerinin rastgele ates açmasi üzerine 14 yasinda bir çocuk öldürülür. Çocugun babasi yavrusunun cesedini Fethi Bey'in önüne koyarak "iste size bir kurban! Baska-larini da vermeye haziriz. Yeter ki sen bizi bu zalimlerin elinden kurtar!" der. (Ahmet Agaoglu, Serbest Firka Hati-ralari, Hetisim, Istanbul 1994, s.168-169)
    SCF'na halkin gösterdigi bu ilgi, onu iktidara alternatif olacak güce ulastirir. Güdümlü muhalefetin iktidara alternatif olarak ortaya çikmasi CHP elitlerini aleyhinde kampanya baslatmaya yöneltir. Söylem yine aynidir. Yakup Kadri ve Fatih Rifki gibi diktatörlük kalemsörleri "Irtica hortladi! Bunlar Seriat istiyorlar!" diye feryad ederler.
    1930, Belediye seçimlerinde oylarina çogunun SCF'na gittigini gören CHP'liler bütün devlet mekanizmasini harekete geçirirler. Milletvekili seçimlerine girmeden SCF'ni kapatma girisimlerinde bulunurlar. Ismet Inönü M. Kemal'e orduda rahatsizlik oldugunu söyleyerek kendi rahatsizligini da ileterek onu ikna eder. M. Kemal'in destegini yitirdigini anlayan Fethi Bey SCF'ni 17 Kasim 1930'da fesheder. SCF ile ayni dönemlerde kurulan Ahali Cumhuriyet Firkasi, Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi de hükümet tarafindan kapatilir. SCF'nin kurucularindan Ahmet Agaoglu ve Fethi Bey anilarinda ilk günlerden beri M. Kemal'in samimi olmadigini hissettiklerini ifade ederler. M. Kemal, Fethi Bey'i parti kurma konusunda ikna etmek için sunlari söyler: "Bu günkü manzaramiz asagi yukari bir diktatör manzarasidir. Vakia birer meclis vardir. Fakat içeride de disarida da bize diktatör nazariyla bakiyorlar... Ben öldükten sonra arkamda kalacak olan müessese bir istibdat müessesesidir."
    SCF'nin kapatilmasindan bir ay sonra 23 Aralik 1930 günü Menemen'de meydana gelen provakasyon bahanesiyle basta Naksibendiler'in önde gelen isimleri ve son muhalifler de ortadan kaldirilir. Böylece Menemen hadisesi, Izmir Suikast Girisimi iddiaslyla ayni misyonu yerine getirmis olur.
    Türkiye'nin iç politikasindaki degisiklikler disardaki degisimlerden bir ölçüde de olsa etkilenmekteydi. SCF'nin kurulusunda devletin disaridaki diktatörlük izlenimini silinmeye çalismasi etkilidir. Avrupa'da özellikle Ispanya, Italya ve Almanya'daki totaliter fasist partilerin yükselisiyle beraber CHP ile devlet tamamen bütünlestirilmisti. M. Kemal partinin "Ebedi Sef'i", Ismet Inönü "Milli Sef'i" oldu. "Sef" ünvani dönemin fasist liderlerinden ne kadar etkilendiklerinin göstergesidir. Partinin ilkeleri (alti ok) devletin ilkeleri kabul edilir. Parti genel sekreteri ayni zamanda Içisleri Bakani, partinin il baskanlari bulunduklari ilin valileri, parti müfettisleri ayni zamanda devlet memurlarinin da denetleyicisi olarak görevlendirildiler. Firka yerine "Parti" kabul edilir.
    Demokrat Parti ve Çok Partili Hayat
    II. Dünya Savasi'nda Italya, Almanya ve Japonya'nin yenilmesiyle totaliter rejimler sona erdi. Demokratiklesme ve ekonomide liberallesme revaçtaydi. Totaliter rejimler Bati'ya güven vermemekteydi. Bununla birlikte Türkiye üzerinde özellikle Bogazlar ve Dogu Anadolu ile ilglli talepleri nedeniyle Sovyet Rusya bir tehdit haline geldi.
    Bu sartlar altinda Bati ile iliskileri gelistirmek için çok partili hayata geçilmek zorunda kalindi. CHP'nin istedigi SCF'nin kurulusunda oldugu gibi güdümlü, muhalefeti sinirli, iktidara alternatif olmayan göstermelik bir partinin kurulmasiydi.
    Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafindan demokratiklesme taleplerini içeren bir önergenin CHP meclis grubunca reddedilmesi üzerine 7 Ocak 1946 tarihinde önerge sahiplerince Demokrat Parti kuruldu. Ideolojik olarak CHP'den farkli olmayan yeni parti daha az merkeziyetçi ve daha az bürokratik bir devlet öngörüyordu.
    II. Dünya Savasi yillarinada alinan ekonomik tedbirler halki zor durumda birakmisti. Bunlar 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu (iktidara fiyat ve arzi belirleme, halki zorunlu çalistirma yetkisi veriyordu), 1942 Varlik Vergisi ve Milli Mücadele için konulmus ve 1925'te kaldirilmis olan Ayniyat Vergisinin 1943'te tarim ürünlerine yeniden getirilmesi, CHP bürokrasisinin halki horlayan, baski altina alan uygulamalari nedeniyle halk DP'ye yöneldi.
    DP' nin önceden gerekli demokratik düzenlemelerini yapilmamasi halinde boykot edecegini söyledigi, fakat sonradan katildigi 21 Temmuz 1946'daki CHP'nin baskin seçiminde CHP 390, DP 65 ve bagimsizlar da 7 milletvekili ile mecliste temsil edildi. Ancak açik oy gizli sayim ilkesi ve CHP'li bürokratlarina keyfi uygulamalar nedeniyle seçimler tarihe saibeli seçimler olarak geçti.
    CHP 1950'ye kadar geçen dönem içinde ilimli politikalar takip etmeye çalisti. Bürokratlarina tarafsizlaçtirmasi, gizli oy açik sayim gibi demokratiklesmeler saglandi. Recep Peker yönetimindeki uzlasmaz, kati merkeziyetçi hükümetin yerine Hasan Saka ve Semseddin Günaltay gibi ilimlilardan kurulu hükümetler getirildi. Kisacasi CHP geçmis yillardaki baskici kimligini halka unut-turmaya çalisti.
    14 Mayis 1950'deki seçimlerde DP 408, CHP 69 sandalye kazandi. Darbe söylentilerine ragmen iktidar el degistirdi. CelaI Bayar cumhurbaskani, Adnan Menderes basbakan oldu. Iktidarina el degistirmesiyle her iki parti de kimlik krizi yasadi. CHP 1950 seçimlerine son yillarda uyguladigi ilimli politikalara güvenerek garanti gözüyle bakiyordu, bu nedenle iktidarina parti-devlet bütünlesmesinden kaynaklanan genis yetkilerini DP'nin talebine ragmen kisitlamamisti. Seçim sonuçlari CHP'de tam anlamiyla sok etkisi yapti. DP, iktidarina genis yetkilerine ragmen bürokrasiye, orduya ve CHP' ye karsi kendisini hiçbir zaman güvende hissedemedi. Darbe söylentileri üzerine genelkurmay baskani, kuvvet komutanlari dahil 15 general ve 150 albayi emekliye ayirdi.
    DP, iktidarinin ilk bir kaç yilinda hava sartlarinin uygun olmasiyla hasadin bollasmasi, ekonominin iyilesmesi DP için nüfusun büyük bir kisminin yasadigi kirsal kesimin oylarini garantiledi. CHP'nin DP'ye yönelik klasik irtica söylemlerine karsi (o yillarda Ticanilerin Atatürk heykel ve büstlerine yönelik saldinlari vardi) 25 Temmuz 1951'de Atatürk'ü Koruma Kanunu çikardi. Hatta dini istismar ediyor diye 8 Temmuz 1953'te Millet Partisi'ni kapatti.
    2 Mayis 1954 seçimlerinde DP 503, CHP sadece 31 sandalye kazandi. DP' nin, gittikçe otokratiklesmesi, muhalefet üzerinde baski kurmasi ve ekonominin kötülesmesi, enflasyonun artmasi üzerine kentli tabaninin ve üniversite üyelerinin destegini kaybetti. Enflasyondan ilk etapta etkilenmeyen kirsal kesimin destegini muhafaza etti. 27 Ekim 1957 seçimlerinde DP 424, CHP 178 sandalye kazandi. DP' nin gücünü devam ettirmesine ragmen bazi desteklerini yitirdigi ortaya çikti.
    CHP'liler seçimle iktidar olamayacaklarinai anlayinca seçim disi yollarla iktidara gelme yollarini aramaya basladilar. Özellikle DP' nin halk katmanlarini politikaya sokmasi, CHP' nin malvarliginin kaynagini arastirmak için (CHP' nin devlet bankalarinin sermayesinden daha fazla serveti vardi) Tahkikat Komisyonu kurmasi ordu içinde de rahatsizliklara yol açti. DP giderek kendini daha güvensiz hissediyor, gittikçe de muhalefet üzerindeki baskilarini artiriyordu. Basina yönelik sansürler, darbe söylentilerine karsi ordu içinde sorusturmalar...
    DP iktidarina karsi ögrenci eylemleri basladi. CHP gençlik örgütleri Istanbul ve Ankara'da gösteriler düzenledi. Hükümet Istanbul ve Ankara'da siki yönetim ilan etti. Darbe söylentileri karsisinda kendi konumunu güçlendirmek için Menderes halka döndü. Güçlü oldugu Ege Bölgesi'nde mitingler düzenledi. Ankara'ya döndügünde harp okulu ögrencilerinin gösterisi hükümetin prestijine agir darbe vurdu. Harp Okulu ögrencilerinin gösterisi üzerine hükümetin bir sorusturma baslatarak darbe planlarini ortaya çikartacagindan korkan cunta erken davranarak 27 Mayis 1960'da darbeyi yapti.
    Milli Birlik Komitesi, Istanbul Üniversitesi Rektörü Siddik Sami Onar baskanliginda ögretim üyelerinden mütesekkil birAnayasa Komisyonu kurdu. Komisyon Avrupa'daki gelisen sosyal devlet anlayisinin da etkisiyle liberal bir anayasa hazirladi. 1961 Anayasasi'yla yeni kurumlar olusturuldu. Anayasa Mahkemesi, Milli Güvenlik Kurulu ve Danistay'in yetkilerinin artirilmasiyla iktidarina denetlenmesine agirlik verildi.
    31 Agustos'ta parti liderleri askerlerin gözetiminde toplanarak bir deklerasyon yayinladi. Askerlerin CHP'nin iktidar olmasi için en uygun Propaganda zeminin olusturulmasma yönelik alinmasini istedigi önlemler sunlardi:
    1) 27 Mayis Devrimi'ni siyasal amaçlarla sorgulamamak ve istismar etmemek.
    2) Atatürk Reformlari'ni korumak.
    3) Islam'i siyasi amaçlarla istismar etmemek.
    4) Yassiada Mahkemesi kararlarini istismar etmemek. 15 Eylül 1961'de Yassiada Mahkemesi, Adnan
    Menderes, Fatih Rüstü Zorlu ve Hasan Polatkan'in idamini onayladi. 16 Eylül'de Zorlu ve Polatkan, bir gün sonra da Menderes idam edildi.
    15 Ekim 1961'de seçimler yapildi. CHP 173 sandalye alirken, DP' nin devami sayilan neo-demokrat partiler (Adalet Partisi 158, Yeni Türkiye Partisi 65, Cumhuriyetci Köylü Millet Partisi 54) toplam 277 sandalye kazandilar.
    Sonuçlar içeride ve disarida, Menderes'in bir zaferi ve 27 Mayis rejimine karsi halkin bir kinama oyu olarak yorumlandi.
    Solun neredeyse tamami 27 Mayis' i "ilerici" olarak degerlendirmis, sahiplenmistir. "Darbeler demokratik açidan degil diyalektik açidan degerlendirilir, ne getirmis, ne götürmüs önemli olan o." seklinde bir bakis açilari vardir. (Tanilli, s.56)
    Seçim sonuçlari ortadaydi. Bu durumda askerin kislasina dönmesi pek olasi degildi. 1962 ve 1963'te bir dizi basarisiz darbe girisimleri oldu.
    1965 seçimlerinde bir partinin meclise hakimiyetini engellemek için nisbi seçim sistemi uygulandi. Fakat bu Süleyman Demirel liderligindeki Adalet Partisi' nin yükselisini önleyemedi. Seçimlerde AP 240, CHP 134, diger sag partiler (Millet P+CKMP+YTP) 61, Isçi Partisi 15 sandalye kazandi.
    1965' ten sonra muhalefet sokaga tasti. Üniversiteler ögrenci eylemleriyle, fabrikalar isci grevleriyle felç oldu, kirsal kesimde köylülerin toprak isgalleri basladi.
    12 Mart 1971
    12 Mart 1971'de ordu komutanlari Demirel'e bir muhtira verdiler. Muhtiranin içerigi kardes kavgasinin ve anarsinin engellenemedigi, Atatürk'ün reformlarinin gerçeklestirilemedigi, çagdas uygarlik hedefinden sapildigi, bütün bunlardan hükümetin sorumlu oldugu, bu hedeflere ulasmak için yeni bir hükümetin demokratik yollardan kurulmasi, aksi takdirde TSK'nin yasalardan aldigi yetkiyle idareyi dogrudan dogruya ele alacagi seklindeydi.
    Nihat Erim baskanliginda sivil bir hükümet kuruldu. 1961 Anayasasi'nin hak ve özgürlükleri genisleten maddeleri degistirildi. Resmi ideoloji açisindan tehlikeli görülen Islam! egilimli Milli Nizam Partisi ve sosyalist egilimli Türkiye Isçi Partisi kapatildi.
    12 Mart Muhtirasi'yla devlet otoritesini tesis etmeyi amaçlayan uygulamalar sonuç vermedi. Siyaset disinda tutulmaya çalisilan toplum kesimleri sokaga çikti. 1973 seçimleriyle baslayan sürekli bölünmelerle parti enflasyonu yasandi. Bunun getirdigi koalisyonlar, azinlik hükümetleri istikrari saglayamadi. Sol ve Islami muhale-fetin sokaga tasmasi, gün geçtike kitlesellesmesi ve sistemi radikal bir sekilde sorgulamaya baslamalari orduyu harekete gecirdi. Ordunun bu kadar beklemesinin sebebi olarak 27 Mayis'la halk nezdinde düstügü duruma tekrar düsmek istmemesi yaygin olan bir kanaattir.
    12 Eylül 1980
    Darbeyle birlikte anayasa degisikligi de geldi. 82 Anayasasi'yla toplumu tepeden tirnaga kontrol altina almak için 61 Anayasasinin getirdigi hak ve özgürlükler geri alindi. Temel insan hak ve hürriyetlerinin genis ölçüde sinirlandirildigi, yer yer kaldirildigi bir ortamda muhalefet sindirildi. Halk depolitize edilerek DP ile girdigi siyaset arenasindan dislandi. Bütün bunlar 82 Anayasasi' yla yasallasti.
    Ordunun özellikle Kenan Evren'in bütün karsi propagandalarina ragmen Turgut Özal'in liderliginde ANAP 1983 seçimlerinde tek basina iktidar oldu. Ordu perde arkasina çekildi. Ancak sahne gerisinden müdahalelerini devam ettirdi. Halkin her türlü hak arama girisimleri (sendikal haklar, inandigi gibi yasamak, Kürt kimliginin taninmasi...) resmi ideoloji adina, demokrasi vitrininin ardindaki darbe kurumlari tarafmdan gerek kanuni, gerek kanun disi yollarla bastirilmaya, sindirilmeye çalisildi.
    28 Subat 1997
    Refah Partisi ile halkin özellikle Islami taleplerle siyaset sahnesine çikmasi, Islam'in insanlarina bireysel ve toplumsal hayatlarinda belirleyiciliginin artmasi, ABD'nin Yeni Dünya Düzeni'nde Islam'i tehtid olarak görmesi, halkin iktidar seçkinlerinden yüz çevirmesi, halkin destegini yitiren partilerin sirtlarini devlete dayayarak ayakta durabilmeleri, ekonomide Anadolu sermayesinin yükselerek devlet destekli büyük sermaye ile rekabete girmesi, Susurluk kazasiyla iktidar seçkinlerinin kirli iliskilerinin gözler önüne serilmesi egemenlerin yeniden "irtica nöbetlerine" yakalanmasina yol açti. Irtica söylemi her seyin üstünü örtebilirdi. MGK toplantilan tarihi (!) olmaya basladi. PKK'dan daha tehlikeli ilan edilen irticaya karsi kamuoyu olusturulmaya çalisildi. Üniversite rektörlerine, medyaya, yargiya, patronlara brifingler verildi. Halkta tutmadi ama söz konusu çevrelerde ragbet büyüktü. Irtica söyleminin temel nedenine baktigimizda bunun rantini yiyenlerin tekelci sermaye, sivil-asker karmasi ve medya oldugu ortadadir. Bu nedenle söz konusu çevreler irtica ile mücadelede birbirleriyle yaristilar. Bati Çalisma Grubu (BCG), Sicil Çalisma Grubu (SCG), valiler, garnizon komutanliklari, hükumet, yargi mensuplari, kartel medyasi, TÜSIAD, YÖK, DGM hepsi de irtica ile mücadele de öne çikmaya çalistilar.
    28 Subat sürecinin zeminini, alt yapisini olusturan Basbakanlik Kriz Yönetmeligi ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin Refah-Yol tarafindan imzalanmasidir. Bu yönetmelikle dogal afetler de dahil olmak üzere MGK'nin kriz dedigi durumlarda MGK yaptirim uygulayabilecek bir üst yapi haline geliyordu. Bunun ilk pratigi de 28 Subattir. Parlamento devre disi birakiliyor, yasama organi MGK oluyor. Yürütme organi hükümettir ve tavsiye niteligindeki kararlari yürütebilmek de hükümetin ömrünü tayin ediyor.
     
  3. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    28 Subatin bilançosu

    *
    * Refah-Yol hükümeti düsürüldü.
    * 8 yillik kesintisiz egitimle IHL'lerin orta kesimleri kapatildi, üniversiteye yönelik sinirlamalarla lise kisimlari islevsiz hale getirildi.
    * Kamu kurum ve kuruluslarinda, üniversitelerde, imam-hatiplerde basörtüsü yasaklandi.
    * Kur'an kurslari kapatildi.
    * Devlet kadrolarinda dindar memurlar tasviye edildi.
    * Refah Partisi kapatildi.
    * Parti yöneticileri, Refahli belediye baskanlari yargilandi, tutuklandi, siyaset yap-malari yasaklandi.
    * Vakif ve dernekler üzerinde baski kuruldu, yöneticileri kovusturuldu.
    * Anadolu sermayesine ambargo ilan edildi.
    * YAS kararlariyla ailesi, esi dindar, basörtülü olan, içkili toplantilara katilmayan subaylar ihrac edildi.
    * Çok sayida insan, yazarlar gazeteciler de dahil gözaltina alindi, iskence ve tutuklamalar oldu.

    Seçime gidilen bir süreçte küstürdükleri, copladiklari halki tekrar kazanmak icin PKK-Apo kozunu kullaniyorlar. Suriye ve Yunanistan'a yönelik sert mesajlar verilerek dört bir yanimiz ates çemberi, milli birlik-beraberlik vurgulariyla halk manipüle edilerek hükümet olmalari halka degil 28 Subat sürecine borçlu partilerin tarafina çekilmeye çalisiliyor.
    Ordu-Siyaset Iliskisi
    Milli mücadele döneminde Genelkurmay Baskani, Milli Savunma Bakani'yla ayni düzeyde hükümete alinirdi. 1924 yilinda Genelkurmay Baskanligi bagimsizlastirildi. 1944 yilinda Genel Kurmay Baskanligi' nin yetkileri daraltilarak basbakanliga baglandi. 1949 yilinda ise Milli Savunma Bakanligi' na baglandi.
    Mustafa Kemal kendi döneminde askerlerin ordu ile meclis arasinda seçim yapmasini istedi. Kendisine bagli sahsiyetleri orduda tutarak orduyu kontrolü altina alirken anlasamadiklarinca meclise tesvik ederek onlari orada tasviye etti. Tek Parti döneminde resmi ideolojinin bekçiligini CHP yaptigindan ordu siyasete müdahale etmemistir. CHP döneminde Milli Mücadele' deki rollerinden dolayi ordunun prestiji yüksekti. Rahatsizlik alt rütbeli subayiarla ilgiliydi. Üst düzey komutanlar milli mücadele kahramanliklarinin rantiyla geçiniyordu. II. Dünya Savasi' na dogru ordunun durumu iyi degildi. Alt rütbeli subaylar ordunun modernizasyonunu, ekonomik sartlannm iyilestirilmesini istiyordu. Bu beklentileri nedeniyle DP'yi desteklediler. DP'nin iktidarini hazmedemeyen üst düzey komutanlarina darbe yapacagi yönündeki duyumlari üzerine Bayar-Menderes ikilisi aralarinda Genelkurmay Baskani ve kuvvet komutanlari da olmak üzere 15 general ve 150 albayi emekliye ayirdi. Alt rütbelilerin DP'den beklentileri gerçeklesmeyince iktidara karsi cunta hizipleri olustu. Buna firsat vermemek için üst rütbeliler 27 Mayis darbesini yapti.
    1961 anayasaslyla Milli Güvenlik Kurulu kuruldu. 111. madde "Milli Güvenlik Kurulu, kanunun gösterdigi Bakanlar ile Genel Kurmay Baskani ve Kuvvet temsilcilerinden kurulur: Milli Güvenlik Kurulu'na Cumhurbaskani baskanlik eder; bulunmadigi
    zaman bu görevi Basbakan yapar. Milli Güvenlik Kurulu, milli güvenlik ile ilgili kararlarina alinmasinda ve koordinasyonun saglanmasinda yardimcilik etmek üzere, gerekli temel görüsleri Bakanlar Kurulu'na bildirir." Kanunun gösterdigi Bakanlar 129 sayili kanunla belirlenmistir: Basbakan, Devlet Bakani, Basbakan Yardimcilari, Milli Savunma, Içisleri, Disisleri, Maliye, Ulastirma ve Çalisma Bakanlari' ni kapsiyor.
    12 Mart 1971 Muhtirasi' nin ardindan 1972'de "... BK'na bildirir" ifadesi ".... BK'na tavsiye eder"e dönüstü. 12 Eylül 1980 darbesiyle hazirlanan 1982 Anayasasi'nda da "... Bakanlar Kurulu' nca öncelikle dikkate alinir" oldu.
    1982 Anayasasi MGK'nin etkinligini ayrinatilariyla vurgulamis, katilacak hükümet üyelerinin sayilarini azaltarak asker üyeleri artirmistir. MGK asker agirlikli oldugu gibi silahli gücü de ellerinde bulundurdugundan siviller üzerinde tartismasiz bir üstünlüge sahip oldu. MGK ile ilgili 118 madde söyledir:
    "Milli Güvenlik Kurulu, Cumhurbaskanin baskanliginda, Basbakan, Genelkurmay Baskani, Milli Savunma, Içisleri, Disisleri Bakanlari, Kara Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlari ve Jandarma Genel Komutani' ndan kurulur. Milli Güvenlik Kurulu. Devletin milli güvenlik siyasetinin tayini, tespiti ve uygulanmasiyla ilgili kararlarina alinmasi ve gerekli koordinasyonun saglanmasi konusundaki görüsleri Bakanlar Kurulu'na bildirir: Kurulun, devletin varligi ve bagimsizligi, ülkenin bütünlügü ve bölünmeziigi, toplumun huzur ve güvenliginin korunmasi hususunda alinmasi zorunlu gördügü tedbirlere ait kararlar bakanlar Kurulu' nca öncelikle dikkate alinir."
    60 ve 80 darbeleriyle getirilen anayasalarla olusturulan kurumlarla TSK özerklesmis, toplumdan soyutlanmistir. Askeri mahkemeler, Askeri Yargitay ve Askeri Yüksek Idare Mahkemesi ile yargi bagimsizligini kazanmistir. YAS kararlari sivil yargiya açik degildir. Buna karsin Askeri Mahkemeler sivilleri de yargilayabilmektedir. OYAK' in kurulmasiyla uluslararasi sirketlerle kurulan ortakliklarla büyük bir ekonomik güce kavusmus, ekonomik bagimsizligini kazanmistir. Asker emeklileri büyük sirketlerin danismanlari ya da yönetim kurulu üyeleri olmaktadir. Ordu, MGK ile yasama, MGK Sekreterligi' yle de, hükümeti yönlendirerek yürütme erklerine de sahip oldu. Ordu pazarlari ve lojmanlari ve egitimleriyle toplumdan soyutlanarak seçkinci bir anlayis sahibi, 60'tan sonra egitimlerine yöneticilik, siyaset dersleri de dahil edilerek iktidara aday oldu. Özel Harp Dairesi, JITEM tamamen sivil iktidarina malumati disinda
    çalismaktadir. MIT'te askeri üyeler de oldugundan bagli bulundugu basbakana yaniltici bilgiler verebilmektedir. DGM ve YÖK gibi kurumlarda da askeri üye bulundurarak yargidan yüksek ögretime her alanda etkinlik sahibi olmaktadir.
    En son Basbakanlik Kriz Yönetmeligi ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi' nin de dönemin hükümetine imzalattirarak TSK dogaüstü yetkileriyle vesayet rejimini yasallastirmis oldu.
    Sonuç
    Tanzimat, islahat, mesrutiyet ve cumhuriyet... Her sey halk adina, halk için, halka ragmen yapildi. Aristokratik mesrutiyetten, oligarsik cumhuriyete degisen pek bir sey yoktu. Tek parti resmi ideolojiyle bütünlesmisti. DP iktidari ile beraber halk tek parti ve onun zihniyetini reddettigini gösterdi. Halk katmanlarinin siyasete sokulmasi, CHP ve ordu tarafindan hazmedilemedi. 60 darbesiyle beraber ordu, resmi ideolojinin bekçisi oldu. Darbe anayasalariyla vesayet rejimi yasallasti. Sivil iktidarina sinirli yetkisine ragmen bu alana istemedikleri partilerin girmesini kabullenemediler. Sivil iktidarina kanunlarla vesayet altina alindigi bir ortamda egemenliklerini ve çikar iliskilerini sürdürmek, kendileri için tehtid olarak nitelediklerini hukuk disi yollarla (iskence, faili mechul, tehtid) ortadan kaldirma için olusturduklari çetelerin, kirli iliskilerin resmi Susurluk' ta çekildi.
    Demokrasi bu sartlar altinda göstermelik, makyaj olmaktan öteye gidemiyor. Demokrasi için temel sart olan sivillesme resmi ideolojinin ve iktidarlarinin sonu olacagindan var güçleriyle baskici, ceberrut ve "halka ragmen halk için"ci geleneklerini sürdürmektedirler.
     
  4. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    1960-1980 Arasındaki Gelişmeler
    Sanayileşmenin ürünü olan sosyal demokrasi marksist kökenli bir düşünce akımıdır. Uzun bir geçmişe sahip olan sosyal demokrat hareket, çeşitli evrelerden geçerek bugünkü konumuna gelmiştir.
    Ülkemizdeki sosyal demokrat hareket, uzun bir geçmişe sahip değildir. Türkiye’de sosyal demokrasiye yöneliş, CHP Genel Başkanı İsmet İNÖNÜ'nün, 1965 seçimleri öncesinde, kamuoyuna “Ortanın Solundayız” mesajını vermesiyle başlamıştır. Geçmişinin kısa olması nedeniyle gelenekleri henüz yerleşmemiştir.
    1961 Anayasasının getirdiği özgürlükler ortamında, siyasal yelpazenin solundaki gelişmeler hızlanmaya başlamıştı. Aydınların ve emekçi kesimin desteğini almakta olan Türkiye İşçi Partisi (TİP), gelişmekte ve güçlenmekteydi. Bu ortamda CHP -bir yandan TİP'e giden oyları durdurmak bir yandan da uç sol ile arasına bir çizgi çekebilmek üzere- siyasal yelpazedeki konumunu yeniden belirlemek ihtiyacını duymaktaydı.
    CHP Genel Başkanı’nın, parti içerisinde önemli gelişmelere yol açan bu ünlü çıkışı, bir tartışma ve gelişme sürecinin sonucu olarak yapılmamıştır. O kadar ki, İNÖNÜ'nün açıklamasından önce konu yetkili kurullarda dahi görüşülmemiştir. Önce tercih yapılmış, yeni hareketin adı konulmuş; içinin doldurulması, içeriğinin oluşturulması sonraya bırakılmıştır.
    İNÖNÜ’nün, sözkonusu açıklamasında : “CHP, bünyesi itibariyle devletçi bir partidir ve bu sıfatıyla ortanın solunda bir anlayıştadır” (1) diyerek başlatmış olduğu Ortanın Solu hareketi, başlangıçtan itibaren, hem ülke kamuoyunda hem de parti içerisinde kavram karmaşasına ve yoğun tartışmalara yol açtı. Karşıt partiler, 1965 seçimlerindeki kampanyalarını bu eksene oturttular. Seçimlere içeriği belirlenmemiş, o yüzden parti örgütünce bile henüz yeterince anlaşılamamış yeni bir yönelişle giren ve kampanya boyunca, rakiplerinin “Ortanın solu, Moskova'nın yolu” sloganlarına karşı sürekli savunmada kalan CHP, seçimlerden önemli ölçüde oy kaybederek çıktı. Bu seçimde % 28.7 oranında oy alan CHP, çok partili dönemde ilk kez % 30 oranının altına düşmüştü.
    1970’lere kadar geçen süre, yeni kavramın içini doldurmaya yönelik yoğun çabalar ve parti içi tartışmalarla geçirildi. 1965’te olduğu gibi, 1966 ve 1968 Senato Üçte Bir Yenileme ve 1969 Genel Seçimlerinde de CHP’nin oyları, % 30 oranının altında kaldı. Ardarda yaşanan seçim kayıplarının faturası, parti içindeki tartışmalarda “ortanın solu” hareketine çıkarılmaktaydı.
    CHP’de, ortanın solunun benimsenmesi ve bu solun sınırının belirlenmesi kolay olmadı. Parti, uzunca bir dönem, ortanın solu taraftarları ve karşıtlarının, birbirlerini sağcılık ya da solculukla itham edebildikleri bir çekişme ortamına sahne olmuştur. Genel Başkan İsmet İNÖNÜ’nün 5 Şubat 1972’de -Millet Meclisi ve Senato Gruplarından oluşan- CHP ortak grubunda yapılan genel görüşmede yaptığı konuşmadan bir bölüm, bu tartışmaların boyutu ve dozu hakkında aydınlatıcı bilgi vermektedir :
    “…. parti dışında bir uçtaki dostlarımız ortanın sol’unu Moskova’nın yolu diye göstermeye çalışırlarken, öteki uçtaki dostlarımız da Ortanın Solcuları ve Ortanın Göbekçileri gibi ayrılığı, söyleye söyleye yerleştirmişlerdi.” (2)
    Ortanın solu konusundaki tartışmaların parti içerisinde yarattığı dalgalanmalar, zaman içerisinde önemli kadroların CHP’den ayrılmasına ve iki partinin kurulmasına yol açtı. Turhan FEYZİOĞLU ve arkadaşları partiden ayrılarak, Güven Partisi'ni kurdular (12.05.1967). İsmet İNÖNÜ, önce genel başkanlıktan (8.05.1972) daha sonra partiden ayrıldı (05.11.1972). Bir süre sonra da Kemal SATIR ve arkadaşları CHP’den ayrılarak, Cumhuriyetçi Parti'yi kurdular (04.03.1973). (3)
    Bu kayıplar, bir anlamda, ortanın solu sloganı ile başlatılan dönüşüm hareketinin, sonradan ödenmiş bedeli olarak nitelendirilebilir.
    ***
    Ortanın solu hareketi ile parti içerisinde başlatılan sola yönelme çabalarına başından beri sahip çıkan en önemli isim, Genel Sekreter Bülent ECEVİT olmuştur. Yeni hareketin parti içindeki önderliğini yapan ECEVİT, İNÖNÜ’nün ayrılmasından sonra, Genel Başkan seçildi (14.05.1972).
    Ortanın solu ile başlatılmış olan dönüşüm sürecinde CHP, geleneksel tabanını genişletmeyi hedeflemiş, çalışan kesimlerle ilişkilerini geliştirmiş, örgütlü toplum kesimlerinin ve özellikle sendikaların yakın desteğini almıştır. CHP, bu dönemde, kadrolaşması ve politika üretimi açısından, sürekli olarak kendini yenileme çabası içinde olmuştur. O dönemde insanca ve hakça bir düzen’in ve demokratikleşmenin savunucusu olarak etkin bir muhalefet hareketi sergileyen CHP, geniş bir taban desteğiyle, 1970’lerden itibaren sürekli olarak büyümüştür. Bu gelişme sürecinde 1973 seçimleri, CHP için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu seçimlerde, oyunu % 33.3 oranına yükselten CHP, hem yeniden % 30 sınırını yeniden geçmiş oluyor, hem de ülke düzeyinde birinci parti konumuna geliyordu. Bu sonuç, ortanın solu hareketiyle başlatılan dönüşüm çabalarının amacına ulaştığını göstermekteydi.
    (CHP 1974 Tüzüğü –AMAÇ Madde 2:
    İnsan haklarına saygılı, milli demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkesine bağlı,demokratik sol bir parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin amacı, ülkenin güvenliğine, ulusun mutluluğuna ve refahına, sosyal adaletin yaygınlaşmasına ve insan kişiliğinin serbestçe gelişmesine, özgürlükçü parlamenter demokrasi kuralları içinde ve bu rejimi güçlendirecek biçimde hizmet etmektir)

    Böylece, 1965’te başlayan dönüşüm çabaları, dokuz yıl sonra, CHP’nin demokratik sol bir parti olarak tanımlanmasıyla sonuçlanmış oldu.
    Tüzük değişikliği öncesinde, partinin, sosyal demokrat ya da demokratik sol olarak tanımlanması konusunda da bir parti içi tartışma yaşanmıştır. Partinin bir kanadı, CHP’nin sosyal demokrat olarak, diğer kanadı ise demokratik sol olarak tanımlanmasının uygun olacağı düşüncesindeydi. Parti Meclisi’nde yapılan oylama sonucunda demokratik sol deyiminin tüzüğe konulması uygun görülmüş, kurultaya bu öneriyle gidilmiştir.
    Genel Başkan Bülent ECEVİT’in, tartışmalar sırasında, CHP için sosyal demokrat kavramını uygun görenlerin yanında yer almış olması, günümüzde de bu konuda sürdürülmekte olan tartışmalara ışık tutması açısından anlamlıdır.
    ***
    CHP, 27 Kasım 1976’da yaptığı Tüzük ve Program Kurultayında, bir adım daha atarak, tüzüğün kuruluş maddesinde yaptığı değişiklikle, partinin altıokla temsil edilen ilkelerine sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de ekledi.
    (CHP 1976 Tüzüğü Madde 2–KURULUŞ :
    Cumhuriyet Halk Partisi, Programındaki anlamları ile Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik ilkelerine bağlı özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve halkın kendini yönetmesi kurallarına dayalı demokratik sol bir siyasal kuruluştur).
    5 Kasım 1978’de Sosyalist Enternasyolan’e üye olan CHP merkez soldaki yerini uluslararası platformlarda da tescil etmiş oluyordu.
    ***
    CHP, 1977’de büyük bir başarı elde ederek seçimlerden, % 41,3 oy oranıyla, birinci parti olarak çıktı. Böylece tarihinin en yüksek oy oranını yakalayan CHP, ancak 213 milletvekili çıkarabildiği için tek başına iktidar olma olanağını elde edemedi. Seçimlerden hemen sonra kurmuş olduğu hükümet, güvenoyu alamadı.
    CHP’nin 1978 yılında bağımsızların desteğiyle kurmuş olduğu hükümet, günün iç ve dış koşullarında yeterince başarılı olamadı ve parti, 1979’daki Senato Üçte Bir Yenileme Seçimleriyle birlikte, 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimi de kaybetti. Her iki seçimde de partinin oy oranı, yeniden %30’un altına düşmüştü (sırasıyla % 29,2 - % 29,3 ). Bu sonuç, 1977-1979 arasında 12 puanlık bir oy kaybını ifade etmekteydi. 22 aylık bir iktidar sorumluluğu, o günün koşullarında CHP’ye % 29.06 oranında güç kaybettirmişti.
    CHP’nin, 12.11.1979 tarihinde hükümetten ayrılarak muhalefete geçişinden kısa bir süre sonra, 12 Eylül 1980’de askeri müdahale gerçekleşti. Parlamento kapatıldı, siyasi faaliyetler askıya alındı. CHP, 12 Eylül Yönetimince çıkarılan 16 Ekim 1981 tarih ve 2533 sayılı yasayla, diğer partilerle birlikte kapatıldı. (3)
    Sonuç olarak, 1965-1980 dönemi Türkiye’de sosyal demokrat hareketin başlama ve gelişme dönemi oldu. CHP’nin muhalefet döneminde sağlanan olumlu gelişmeler, ne yazık ki, başarılı bir iktidar deneyimiyle noktalanamadı. Partinin iktidar döneminin özeleştirisi bile yapılamadan 12 Eylül müdahalesi ile başlayan ara döneme girilmiş oldu.
    1980 Sonrasındaki Gelişmeler
    12 Eylül sonrasında yeniden partileşme hareketi başladığında -CHP’nin bırakmış olduğu boşluğu doldurmak üzere- merkez solda yeni partiler kuruldu. Birden çok partinin kurulması nedeniyle siyasal yelpazenin bu kesimi daha baştan bölünmüş oluyordu.
    25.05.1983’te kurulan Halkçı Parti (HP) ile 06.06.1983’te kurulan Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP), kendilerini sosyal demokrat partiler olarak nitelemekteydi. Seçimlerden sonra, (14.11.1985’te) kurulan Demokratik Sol Parti (DSP) ise -marksist kökenli bir hareket oluşuni ileri sürerek- sosyal demokrat olmadığını vurgulamaya özen göstermektedir. (3)
    Buna karşılık DSP’nin dışındaki partiler, başından beri, sosyal demokrasi ve demokratik sol arasında bir kavram farkı olduğunu kabul etmemektedir. O kadar ki, CHP’nin -halen yürürlükte olan- tüzüğünün 2. maddesinde : ‘CHP’nin altıoktaki temel ilkelere bağlı, sosyal demokrasinin evrensel ilkelerine dayanan demokratik sol bir siyasal kuruluş olduğu’ belirtilmektedir.
    ***
    SODEP’in seçimlere girmesi 12 Eylül yönetimince engellenince, merkez solda tek başına kalan Halkçı Parti, seçimlerden % 30.5 oranında oy alarak çıktı. Bu oran, bir bakıma, merkez solda CHP’den miras kalmış olan hazır oy desteğini ifade etmekteydi.
    Merkez solun tabanındaki solda birleşme isteklerinin sonucunda SODEP ve HP 3.11.1985’te birleşerek, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adını aldı ve 1995’te CHP ile birleşinceye kadar siyasal yaşamda kaldı. (3)
    9 Eylül 1992’de CHP’nin yeniden açılmasıyla birlikte soldaki parti sayısı, yeniden üçe çıktı. Sürekli gündemde kalan ve özellikle RP’nin 1994 seçimlerindeki beklenmeyen başarısı nedeniyle yoğunlaşan solda bütünleşme çabaları, bu kez de CHP ve SHP’nin -CHP çatısı altında- birleşmesiyle sonuçlandı (18 Şubat 1995).
    DSP, kurulduğu günden itibaren solda birleşme çabalarına karşı olumsuz tavır almış ve birleşme hareketlerinin dışında kalmaya özen göstermiştir.
    ***
    DSP’nin ilk kez seçimlere girdiği 1987’den itibaren, siyasal yelpazenin merkez sol kanadı seçimlerde sürekli olarak iki partiyle temsil edilmiştir.
    Bu partilerden DSP, sürekli büyüme çizgisi içerisinde olmuş, 1987’de % 8.7 oranındaki oyunu, 1999’da % 22.2’ye yükseltmiştir.Merkez solun, 1983’te HP, 1987 ve 1991’de SHP, 1995 ve 1999’da CHP ile temsil edilen diğer kesimi ise sürekli oy kaybederek, 1983’te % 30.5 olan oyunu son seçimlerde % 8.7’ye düşürmüştür.
    1995 seçimlerine kadar merkez solun küçük partisi olan DSP, 1995 seçimlerinde, CHP’yi geride bırakarak, merkez solda birinci parti konumuna gelmiştir. Parti, 1999 seçimlerinde ülke düzeyinde de birinci sıraya gelmiş, CHP ise ülke barajının altında kalarak -tarihinde ilk kez- parlamentoda temsil olanağını yitirmiştir.
    1980 sonrasındaki seçimlerde merkez sol partilerin, toplam oyu, ortalama % 30 dolayında gerçekleşmiştir. 1995 seçimlerinde % 25,3’e düşen merkez sol oylar, 1987 Genel Seçiminde % 33,3’e kadar çıkmıştır.
    1980 öncesindeki başarılarını yineleyemeyen merkez sol partilere, seçmenin sunduğu ortalama % 30 dolayındaki oy desteği, hareketin geleceği için önemli bir güç kaynağını oluşturmaktadır.
    Ülkenin İçinde Bulunduğu Koşullar
    Sosyal demokrasi, demokratik düzen içerisinde; çalışanlardan, ezilen ve dışlanan toplum kesimlerinden yana bir iktidarın oluşmasını amaçlayan bir düşünce akımıdır.
    Ülke koşulları, sosyal demokrasinin temel iddialarını oluşturan, toplumculuk ve demokratikleşme alanlarında ciddi bir sosyal demokrat harekete ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
    *Ülkemizde 1980’lerden bu yana egemen olan yüksek enflasyon ortamında, dar ve sabit gelirliler aleyhine sürekli olarak bozulan gelir dağılımının, toplumsal dengesizliklere yol açtığı bilinmektedir.
    *Ülkenin ortalama gelir düzeyi gelişmiş ülkelere göre çok düşüktür. Türkiye’deki kişi başına gelir 3 000 $ dolayında, Avrupa Birliği’ne dahil olan ülkeler ortalaması ise 20 000 $’ın üzerindedir.
    *Gelir dağılımı sürekli olarak bozulmaktadır. Toplumun en varlıklı % 20’lik kesiminin geliri, en yoksul % 20’lik kesiminin 11 katıdır.
    *Coğrafi bölgeler arasında da büyük gelir farklılıkları oluşmuştur. Ülkenin en geri kalmış bölgesi olan Doğu Anadolu’da kişi başına ortalama gelir, 1997’de, 1 350 $ iken bu sayı Marmara Bölgesi’nde 4 500 $’ı aşmaktadır.
    *Ekonomik ve toplumsal koşullar yalnız işçi ve memur gibi kesimleri değil esnaf, köylü ve emekli vb. kesimleri de ezmektedir.
    *Ülkedeki demokratikleşme çabaları henüz amacına ulaşmamış, insan haklarına dayalı demokrasi, bütün kurum ve kurallarıyla işler hale getirilememiştir.
    Merkez Solun İçinde Bulunduğu Koşullar
    Günümüzde, sosyal demokrat ya da demokratik sol olarak tanımlanan merkez solun içinde bulunduğu koşullar şöyle özetlenebilir :
    *1980 öncesinde tek bir partiyle temsil edilen merkez sol hareketin, 1980 sonrasındaki bölünmüşlüğü sürmektedir. Merkez solun toplam oy potansiyelinin sınırlı olması nedeniyle bölünme, hareketin gücünü iyice zayıflatmaktadır.
    *Merkez sol oyların ülke coğrafyasındaki dağılımı dengesizdir.1995 ve 1999 seçim sonuçları, ülkenin önemli bir bölümünde -hem de geri kalmış yörelerinde- merkez sol partilerin son derece güçsüz bir konumda olduğunu göstermektedir
    Son seçimlerde DSP ve CHP, ülkenin en düşük gelirli yöreleri olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da % 10’ un altındaki ortalama oy oranları ile ancak 6. ve 7. sıralarda yer alabilmiştir. Buna karşılık, Ege, Marmara gibi ülkenin gelişmiş yörelerinde DSP birinci parti konumuna gelmiştir.
    Görüldüğü gibi, merkez sol partiler, güçlerini gelişmiş yörelerde yoğunlaştırmış, kendilerine en çok ihtiyaç duyulan yörelerde varlık gösterememiştir. Bu durum, merkez sol partiler açısından büyük bir çelişkiyi yansıtmaktadır.

    Büyük şehirlerdeki oy dağılımında da benzer durum yaşanmaktadır. Merkez sol partiler, 1980 öncesinde güçlü oldukları varoşları diğer partilere terk ederek, oylarının önemli bölümünü kent merkezlerinden alır hale gelmiştir.
    Sonuç
    1-Temel sorunlarını çoktan çözmüş, refah düzeyi bizden çok yüksek ve gelir dağılımı daha düzgün olan Batı Avrupa ülkelerinde sosyal demokrat partiler -1970’lerdeki kayıplarının ardından- 1980’lerden başlayarak, yeniden toplumun desteğini almış, birbiri ardına seçim kazanmaya başlamıştır. Günümüzde Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin 13’ünde sosyal demokrat partiler -ya tek başına ya da ortak olarak- iktidardadır.
    Bu partiler, gerekli değişimi sağlayarak, iktidara gelme hedeflerini ciddi bir proje olarak tasarlamış, hedefe yönelik önlemlerin belirlenmesi ve uygulanmasını, örgütlerinin ve geniş kitlelerin katılımı ile hayata geçirmiştir.
    2-Aynı dönem, Türkiye’de sosyal demokrasinin gerileme dönemidir.
    1980’lerden itibaren Türkiye’de ve dünyada yaşanan hızlı değişime ayak uyduramayan merkez sol partiler, düşünce yapılarını, programlarını, örgütlenme biçimlerini çoğulcu toplumun koşullarına ve sosyal demokrasinin gereklerine göre yenileyememiş o yüzden gerçek bir sosyal demokrat parti kimliğine kavuşamamıştır.
    1980’lerden bu yana, sürekli seçim kaybetmekte olan sosyal demokrat partilerde ciddi bir özeleştiri ve değerlendirme çalışması bir yana seçim kayıplarının nedenleri bile tartışmaya açılmamıştır.
    Bu partilerin aldıkları destek, kanımızca, sosyal demokrat kimliklerinden ve politikalarından ötürü alınmış olmaktan ziyade, kendini merkez solda sayan, o nedenle sağ partilere yönelemeyenseçmenlerin oylarından oluşmaktadır.
    Merkez sol partiler, ülkenin içinde bulunduğu koşullarda, kendilerinden beklenen görevleri yerine getirebilmek için, 1970’lerde CHP’de, 1980 sonrasında Batı Avrupa’da yaşanmış olan dönüşüm sürecini gerçekleştirmek zorundadır.
    3-Mevcut düzenin ezdiği toplum kesimlerinin durumunu düzeltmeye ve demokratikleşmenin gerçekleştirilmesine yönelik ciddi bir merkez sol hareket, toplumun desteğini almakta zorlanmayacaktır.
    21. yüzyılı karşılamaya hazır bir sosyal demokrat kimliğe ve yapıya kavuşacak bir parti örgütlenmesinin, günümüz koşullarında başarı sağlayacağına ve solda bütünleşmeyi de kendi çatısı altında gerçekleştireceğine inanıyoruz.
     

Bu Sayfayı Paylaş