Türk Şiirinin Doğuşu ve Gelişimi Hakkında Bilgi

'Şiirler' forumunda SeLeN tarafından 25 Aralık 2010 tarihinde açılan konu

  1. SeLeN

    SeLeN Site Yetkilisi Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Türk Şiirinin Doğuşu ve Gelişimi Hakkında Bilgi konusu Türk Şiirinin Doğuşu - Türk Şiiri - Türk Şiirinin Evreleri




    TÜRK ŞİİRİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİM EVRELERİ


    Estetik duyguların henüz bireyselleşmediği ilk
    topluluklarda bir söz sanatı olan şiir yoktu. Onun yerini
    genellikle dini törenlerde müziğe eşlik eden soyut birtakım
    sözler alıyordu. Zamanla bu anlamsız söz dizisi gelişip bir anlam
    kazanarak şiiri doğurmuştur.
    İlk şiirler yazılı olmayıp doğaçlama olarak ümmi ozanlar
    tarafından söylendiğinden çoğu geçmişin karanlıklarında erimiş,
    fakat Zent Avesta gibi bir kısmı çok az değişikliğe uğrayarak
    günümüze değin gelebilmiştir.
    Hemen hemen bütün ilkçağ uygarlıklarında şiire
    rastlanmaktadır. Asurlarda “İstar’ın Cehenneme Gidişi”, Mısır
    uygarlığında “Nil Manzumesi” gibi örnekler bunu
    kanıtlamaktadır.
    Eski Yunan edebiyatında şiir, önceleri dinsel bir görünüm
    gösterirken Yunanlıların en büyük destan ozanı Homeros’tan
    sonra din dışı konularda da söylenmeye başlanmıştır.
    Türk şiiri de diğer uluslarda olduğu gibi ilkin dini
    törenlerden doğmuş, daha sonra da din dışı konularda gelişimini
    sürdürmüştür. Sözlü olarak Asya’da başlayan Türk şiirine yır
    adı ile önce Orhun yazıtlarında daha sonra da Divanü Lügati’t
    Türk’te restlanmıştır.
    Yüzyıllarca edebiyatımızın ana anlatım aracı şiir
    olmuştur. Edebiyatımızda hikâye bile mesnevi yoluyla şiirle
    anlatılmıştır.
    Edebiyatımıza giren sayısız yazı türleri olmasına karşın,
    biz edebi zevkimizi yüzyıllar boyu şiirden almış, şiiri sevmiş,
    şiiri benimsemişizdir.
    * Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölüm Başkanı.
    1
    Türk halkının dini ve dindışı bütün törenlerinde müzikşiir-
    raks öğesinin yer alması şiirin hep ön planda tutulmasını
    sağlamıştır.
    Binlerce dizeden oluşan destanlarımız manzum olup
    çeşitli serüvenleri işleyen şiir parçalarından oluşmuştur.
    Acılarımız yuğ adı verilen cenaze törenlerinde sagu
    dediğimiz ağıtlarla dile getirmiş;
    Sav dediğimiz:
    “Eski mezarlıkta ev olmaz
    Gevşek toprakta av olmaz”
    biçimindeki atasözlerimizi bile birer ölçülü söz biçiminde şiirle
    dillendirmişiz, şölen dediğimiz eğlencelerimizi dönemin bir
    çeşit türküleri olan koşuklarla söylemişizdir.
    Edebiyattan söz edilince önce şiir düşünmemiz yüzyılların
    bize bıraktığı büyük mirastan kaynaklanmaktadır.
    Türk edebiyatında en çok gelişme gösteren tür şiirdir.
    Halkımız bütün iç güzelliklerini şiirin sıcak havasında
    yansıtmıştır. Türk halkının geçirdiği evreler boyunca şiirin
    özünde söz, sözün özünde güzellik egemen olmuştur.
    Türk şiirinin bilinen en eski örneği Çin yıllıklarında
    bulunmakta ve 329 tarihini taşımaktadır.
    İslâmiyet’in kabulünden önceki Türk edebiyatının asıl
    zengin ve değerli bölümü yazılı edebiyat olmayıp sonradan
    yazıya geçirilmiş sözlü edebiyat verimleridir. Sonradan derlenip
    yazıya geçirilen örnekler Türklerin zengin bir sözlü edebiyatının
    varlığını kanıtlamaktadır.
    Bunlar, yazarları genel olarak bilinmeyen ve halk arasında
    sözlü olarak nesilden nesle ulaşabilen ninni, mâni, tekerleme,
    türkü gibi anonim halk edebiyatımızın içinde yer alan
    disiplinlerdir.
    Mendilim turalıdır
    Sevdiğim buralıdır
    Geçme kapım önünden
    Yüreğim yaralıdır
    biçimindeki anonim halk şiirinin en kısa nazım şekillerinden
    olup doğa, sevgi, ayrılık ve nefret gibi konular yanında dinleyeni
    2
    yürekten sarsan, umulmadık bir sürprizle sonuçlanan, az sözle
    çok anlam ifade eden küçük ve bağımsız bir şiir türü olan
    manilerimizin hemen her ortamda doğaçlama söylenebilmesi
    halkımızın şiire yatkınlığının bir ifadesidir.
    Halkımız Orta Asya bozkır kültürünü yaşarken dini
    ayinlerin yöneticisi olan Âşık tipinin prototipi konumundaki
    Kam ve Şamanlar yeri geldiğinde doğadan topladıkları otlarla
    ilaç yapıp hekimlik görevini sürdüren, yeri geldiğinde şölenleri
    ve dini ayinleri yöneten, beyin en yakınındaki kişi iken zamanla
    toplumsal statülerin farklılaşması, iş bölümünün gelişmesi gibi
    etmenlerle Şamanın özellikle din adamlığı görevini üstlenmesi
    ve şairlik mesleğini ikinci planda tutması sonucu ozan tipi ortaya
    çıkmıştır.
    Şiiri müzikle birlikte sunan ozan, elinde kopuzu ile gezici
    bir tiptir ve dini bir görevi yoktur.
    Ozanın bütün Türk topluluklarında önemli ve saygın bir
    yeri vardır. Tarih içinde Türk şiirinin varlığı bugün âşık
    dediğimiz ozanlarla korunmuştur.
    Ozanın elindeki kopuz Anadolu’ya gelindiğinde saza
    dönüşmüştür. Anadolu’da teli tanıyan ozan, kopuzunun bağırsak
    derisi ya da at kılından oluşan telini çıkarıp madeni tel takmış,
    madeni telin uzunluğundan yararlanarak kopuzunun sapını uzatıp
    teknesini büyütüp telin sızlamasından çıkan sese bağlı olarak da
    elindeki yeni oluşturduğu alete saz demiştir.
    Türk insanının dünya görüşünü, toplumsal ve bireysel
    sorunlarını, duygu ve düşüncelerini sade, yalın, doğal bir dille
    ele alıp işleyen eski Türk şiiri Anadolu’da yeni kalıplara
    bürünmüştür.
    Edebiyatımızda Kavmi dönem şiiri tamamen milli
    özellikler ve milli bir dil ile yoluna devam ederken, 11. yüzyıl
    başlarında yeni bir ses ve imaj dünyasıyla tanışmıştır. Yeni ses
    ve imaj dünyası İslâmiyet sonrası Türk edebiyatıdır.
    Orta Asya’dan başlayan ve tasavvuf edebiyatı da denilen
    dini içeriğin ön plana çıktığı bu edebiyat Anadolu ve Balkanları
    da içine alan geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.
    3
    II
    11. yüzyıl başlarından 13. yüzyıla kadar geçiş dönemi
    yaşayan ve Ümmetçi dönem edebiyatı olarak adlandırılan bu
    devir, 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar güçlü bir biçimde
    sürmüş, bu dönemden itibaren gücü yavaş yavaş azalmış, 600
    yıldan fazla süren bu devrede Türk şiirinin iç ve dış yapısında
    önemli değişmeler görülmüştür.
    Âşıklar genellikle idealist dünya görüşüne bağlıdırlar.
    Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde egemen kültür İslâmi nitelik
    taşıdığı için halk şiirinin idealizmi de dinsel bir nitelik gösterir.
    Âşık sözcüğünün yaygın olarak bilinen anlamı yanında,
    dilimizde özel bir anlamı da bulunmaktadır. Bu anlam Halk
    içinde yetişen, deyişlerini sazla söyleyen, sözlü şiir geleneğine
    bağlı halk şairidir. Anadolu’da ozanların yerini onlara benzeyen
    bu âşıklar almıştır.
    13. yüzyılda Moğol istilasından kaçan kimi şeyhlerin
    Anadolu’ya sığınmaları, halkın yoksulluk ve zor günler yaşıyor
    olması, sosyal yaşamdaki genel bozukluk halkı tasavvufa
    yöneltmiştir.
    İslâmiyet Türk toplulukları arasında kendisine taraftar
    kazanırken, bu işin gönüllü propagandacıları olan şairlerden,
    onların söz ustalığından yararlanmıştır.
    İslâmiyet’in ve tarikatların gelişmesi, tarikatların taraftar
    bulup yaygınlaşması ile 13. yüzyıldan başlayarak dini-tasavvufi
    halk şiiri de dediğimiz tekke şiiri meydana gelmiştir.
    Bu dönemde şiir ve müzik bir öğretme ve eğitme aracı
    olarak görüldüğünden didaktik ve öğretici niteliktedir.
    Çeşitli tarikatların yaygınlık kazanması Yesevîlik,
    Alevilik, Bektaşilik, Mevlevîlik, Halvetîlik vb. tarikatların dini
    kurallarıyla yüklü mistik şiir, her tarikatın kendi özellikleriyle
    söylenmeye başlayınca özde aynı olmakla beraber farklı
    yorumlar içinde Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal
    vb. saz ve söz ustası âşıklar yetişmiştir.
    4
    İlk büyük Türk tarikatı olan Yesevîlik 11. Yüzyıl sonları
    ile 12. yüzyıl başlarında Ahmet Yesevî tarafından Türkistan’da
    kurulmuştur. Anadolu’da kurulan pek çok tarikatı büyük ölçüde
    etkileyen Ahmet Yesevî:
    Ne dilerse o olur dervişler sohbetinde
    Her sırlar zahir olur dervişler sohbetinde
    biçiminde deyişleri hikmetli söz içermesi nedeniyle Yesevî’nin
    bütün şiirlerine hikmet denilmiştir.
    Bektaşîlik, 13. yüzyılda Kalenderilik içinde oluşuma
    başlayıp 15. yüzyılın sonlarında Hacı Bektaş Veli gelenekleri
    etrafında Anadolu’da ortaya çıkan bir tarikattır.
    Bugünkü biçimiyle bilinen Bektaşilik 1516 yılında öldüğü
    ileri sürülen Balım Sultan’ın tarikatın başına geçmesiyle
    şekillenmiştir.
    Allah – Muhammet – Ali ile 12 İmam inanış ve sevgisini
    ön plana çıkaran binlerce âşık bu dergâhtan feyz almış, Hacı
    Bektaş sevgisini sazının teline dökmüştür.
    11. yüzyıldan başlamak üzere Anadolu’ya gelen Türkler,
    boylar ve oymaklar halinde yayılırken, çoğunlukta bulunan
    Oğuzların kullandığı Türkçe Anadolu ağızlarının kökenini
    oluşturmuştur.
    12 ve 13. yüzyıl, son Türk vatanı olan Anadolu’nun
    karmaşık, kararsız, acılarla yoğrulmuş oldukça canlı bir
    dönemini kapsar. Bu dönemde Moğol istilası sonucu birçok
    kitap ve kütüphane yok edilmiştir.
    Selçuklu sultanlarının devlet dili olarak Arapça’yı, ilim
    dili olarak da Farsça’yı kabul etmeleri Türk dilinin gelişimini ve
    Türk dili ile önemli eserler verilmesini engellemiştir.
    Mevlâna’nın eserlerini Farsça yazması bundandır.
    Buna karşın önemli bir geçmişi ve düzgün bir geleneği
    olan Türk şiiri varlığını Anadolu’da yeni coğrafyaya ve yeni
    yaşam koşullarına bağlı olarak sürdürmüştür.
    O dönemde avam dili sayılan Türkçe’ye ilgisizlikten
    yakınan Âşık Paşa:
    5
    Türk diline kimseler bakmaz idi
    Türklere her giz gönül akmaz idi
    Türk dahi bilmez idi ol dilleri
    İnce yol ol ulu menzilleri
    gibi söyleyişleri ile Türkçe’ye ve Türklere ilgisizliği ortadan
    kaldırmak amacıyla eserlerini Türkçe yazarak bu dilin
    gelişmesine hizmet edenlerin başında gelir.
    Türk şiirinin sönmeyen ışığı Yunus Emre;
    Ben yürürüm ilden ile
    Dost sorarım dilden dile
    Gurbette halim kim bile
    Gel gör beni aşk neyledi
    Bu dünyada bir nesneye
    Yanar içim göynür özüm
    Yiğit iken ölenlere
    Gök ekini biçmiş gibi
    biçimindeki deyişleriyle şiire uzak-yakın herkesin gönlüne
    girmiş, olağanüstü anlatım gücüyle çağdaşı ve kendinden sonra
    gelen bütün şairlerin önderi olmuştur.
    Yunus Emre’nin çağı Selçukluların sonu ile Osman Gazi
    devrini içine alır.
    Bu dönemde büyük bir otorite boşluğu oluşmuş, can
    güvenliği kalmamış, devlet parçalanıp beylikler haline gelmiş,
    farklı etnik ve dini inançlar ön plana çıkmıştır.
    Bu dönem Anadolu’sunda Haçlı seferleri, Moğol akınları,
    Babaî isyanları, taht kavgaları, yerleşme sıkıntıları gibi çeşitli
    sosyal rahatsızlıkların ve iç huzursuzlukların yoğunlukta olduğu
    bir görünüm sergilenmektedir. İşte dünyaya, dünya nimetlerine,
    mala mülke değer vermeme, nefsi öldürerek Tanrı’ya ulaşma
    görüşünü öne süren Tasavvuf akımı böyle bir ortamda gelişmiş
    ve yayılmıştır.
    Dini ve tasavvufi halk şiirinin oluşmasından sonra İlahi,
    Nefes, Tevhid, Münacaat, Na’t, Mevlid, Hikmet, Devriye,
    Şathiye, Duvaz vb. türler meydana gelmiştir.
    6
    III
    Bunlardan İlahî’nin en iyi örneklerini:
    Canlar cânını buldum
    Bu cânım yağma olsun
    Issı ziyandan geçdüm
    Dükkânım yağma olsun
    gibi Yunus Emre verirken Şathiye’nin unutulmaz örneklerini
    Kıldan köprü yaptırmışsın
    Gelsin kullar geçsin deyü
    Hele biz şöyle duralım
    Yiğit isen geç a Tanrı
    diyen Kazak Abdal gibi âşıklar vermiş, 16. yüzyılda dini ve
    tasavvufi halk şiirine damgasını vuran Pir Sultan Abdal da:
    Sivas ellerinde sazım çalınır
    Çamlı beller bölük bölük bölünür
    Ben dosttan ayrıldım bağrım delinir
    Kâtip arzuhalim Şah’a böyle yaz
    biçimindeki şiirleri ile yüzyıllardır Alevi-Bektaşi töresi içinde
    yetişen bütün âşıkları etkisi altına almıştır.
    Bilindiği gibi 16. yüzyıl Osmanlı toplum yapısının köken
    olarak bozulduğu, yörede devlete baş kaldıran önderlerin türediği
    bir devredir.
    İlk ürünlerini 11. yüzyılda veren Divan edebiyatı
    Anadolu’da gerçek anlamıyla ancak 13. yüzyılda başlayıp
    varlığını 19. yüzyıl ortalarına değin sürdürmüştür.
    Divan edebiyatı bilindiği gibi ulusumuzun yarattığı bir
    beğeninin gelişim ürünü değil, İslâmlığın kabulünden sonra din
    yoluyla gelen kültür etkileri arasında Arap ve Fars edebiyatından
    aldığımız bir sanat anlayışının verimidir.
    Bu edebiyatın doğuşu ile Türk şiiri bir birine zıt birer
    edebi disiplin olarak iki kolda varlığını sürdürür. Biri halk şiiri,
    diğeri de divan şiiridir. Bu edebi disiplinde gazel, kaside,
    mesnevi, rübaî gibi divan edebiyatına özgü biçimler içinde
    unutulmaz şiirler yazılmıştır.
    7
    Divan edebiyatının en son ve en usta şairlerinden biri
    olarak gördüğümüz Nedim’i halk şiirine ve daha gerçekçi bir
    söylemle divanın soyutluluğundan yaşamın somutluluğuna
    yönelik biçimde buluruz. Nedim’in bazı beyitleri:
    Bu şehr-i Stanbul ki bî misl ü bahadır
    Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedadır
    biçiminde olan İstanbul Kasidesi Nedim’in ve Türk şiirinin tapu
    senedi gibidir.
    Klasik edebiyat adı ile de bilinen divan edebiyatı 13-19.
    yüzyıllar arası yüksek zümrenin ihtiyaçlarına cevap verirken
    Anadolu halkı geleneğine bağlı âşıklık geleneğini sürdürmüştür.
    Âşıklar yüzyıllar boyu halkın duygularını, kendi yaratıcı güç ve
    yetenekleri oranında dile getirmişlerdir. Bu özellikleriyle de
    âşıklar halkın sosyal ve kültürel yaşamında önemli roller
    üstlenmişlerdir. Âşık edebiyatının yapılanmasının en büyük
    mimarı Karacaoğlan
    Karac’oğlan der ki bakın geline
    Ömrümün yarısı gitti talana
    Sual eylen bizden evvel gelene
    Kim var imiş biz burada yoğ iken
    gibi yürekten, duyarlı şiirlerini söylerken onun takipçisi olup
    Karacaoğlan gibi Avşar aşiretinden olan Dadaloğlu Osmanlı’nın
    zorunlu iskânı nedeniyle söyleyişlerine direnme edası katıp
    toplumunun sözcülüğünü üstlenerek:
    Kalktı göç eyledi Avşar illeri
    Ağır ağır giden iller bizimdir
    Arap atlar yakın eder ırağı
    Yüce dağdan aşan dağlar bizimdir
    Belimizde kılıcımız Kirmanî
    Taşı deler mızrağımız temreni
    Hakkımızda devlet etmiş fermanı
    Ferman padişahın dağlar bizimdir
    biçiminde yiğitlik edasıyla döneme damgasını vururken,
    toplumun yiğit sesi olan Köroğlu:
    8
    Top atılır kal’asından
    Hak saklasın belasından
    Köroğlu’nun narasından
    Dağlar gümbür gümbürlenir
    diyerek halk şiirine yeni bir ahenk, tad ve görkemlilik katmıştır.
    Halk şiiri Türk halkının sosyal ve kültürel yaşamının
    aynasıdır. Arı-duru bir dille pek çok tarihi olay ve sosyal olgu
    âşıkların dilinde ve telinde belgeleşir. Bu belge hiçbir zaman
    tarih değil, sadece o dönemin ileriki yıllara kalan izleridir.
    Osmanlı toplum düzeni âşıkların dilinde yeri gelmiş:
    Şalvarı şaltak Osmanlı
    Eğeri kaltak Osmanlı
    Ekende yok biçende yok
    Yiyende ortak Osmanlı
    biçiminde kıyasıya eleştirilmiş, yeri gelmiş devlet görevlilerinin
    baskı, vurgun ve talanını:
    Talibî’yim kurtulmadım çileden
    Mültezimler öşür alır kileden
    En doğrusu kaçmak imiş Zile’den
    Hiç gelmemek nurun âlâ nur imiş
    Dağa çıksam ayısı var kurdu var
    Düze insem sıtması var derdi var
    Köye gitsem tahsildarda vergi var
    Şaştım ağam bu salgının elinden
    biçiminde dile getirmiştir.
    Ekonomik, sosyal ve kültürel bozulmanın ardından
    1860’taki Tanzimat fermanının ilanı ile her şeyde olduğu gibi
    şiirde de yeni açılımlar oluşmuştur.
    Eski geleneği sürdürmek isteyenlere yenilik yanlıları şiirle
    ilgili yeni öneriler getirmişlerdir. Bu da Tanzimat’tan sonraki
    toplulukların şiir alanında oluşmasına neden olmuştur. İlk şiir
    topluluğu Encümen-i şuara denilen şairler derneğidir.
    Eski şiir anlayışına yeni açılımlar getirmek isteyen
    Hersekli Arif Hikmet, Leskofçalı Galip, Yenişehirli Avnî Ziya
    9
    Paşa ve Namik Kemal’i etkileyip şiirde yeniliğin kapısının
    aralanmasına neden olmuşlardır.
    Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa ve Ali Süavi
    gibi isimlerden oluşan ilk kuşak eski kalıplar içinde kalıp, şiirin
    özünü, içeriğini değiştirip yeni fikirler ortaya atan yenilikçi
    kişiler olarak edebiyat tarihine geçmişlerdir.
    Toplum için sanat anlayışı ile:
    Hakir olduysa millet şanına noksan gelir sanma
    Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr ü kıymetten
    biçiminde hamasi içerikli şiirler söyleyen ve idealist ilk kuşağı
    oluşturan Namık Kemal ve arkadaşlarından sonra bu ilk kuşağın
    tersi bir anlayışı sanat sanat içindir görüşünü benimseyen ve:
    Gül hazin, sümbül perişan, bağzarın şevki yok
    Derd-nak olmuş hezar-ı nağmekârın şevki yok
    Başka bir hâletle çağlar cuybarın şevki yok
    Ah edip inler nesim-i bî kararın şevki yok
    Geldi amma neyleyim sensiz baharın şevki yok
    biçiminde sanatı ön planda tutan Recaizade Mahmud Ekrem,
    Abdülhak hamit Tahran ve Samipaşazade Sezai grubu şiirimizde
    etkinliğini hissettirir.
    10
    IV
    Türk edebiyatında bir edebi topluluğun doğmasına ortam
    hazırlayan ve topluluğa adını veren Servet-i Fünun dergisi
    etrafında eski edebiyat taraftarlarına karşı Edebiyat-ı Cedide adı
    ile güçlü bir grup oluşmuştur. Bu grubun önde gelen adlarından
    biri:
    Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;
    Ey hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa… var ol!
    gibi dillerden düşmeyen şiirlerin sahibi Tevfik Fikret’tir.
    Bunların faaliyetleri 1895-1900 yılları arasında olmuş
    İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra tekrar yayına başlayan
    Servet-i Fünun dergisi etrafında yeni bir genç yazar ve şair grubu
    toplanarak kendilerine Fecr-i Âti adını vermişlerdir.
    Türk edebiyatında bir topluluk tarafından kaleme alınan
    ilk bildiri Fecr-i Âti Encümen-i Edebîsi Beyannamesi adı ile
    Ahmet Haşim, Emin Bülent, Tahsin Nihat, Hamdullah Suphi,
    Faik Ali Ozansoy, Fuad Köprülü vb. tarafından ortaklaşa
    yayımlanan bir metindir.
    Fecr-Âti’cilerden Ahmet Haşim bu dönemde yayımladığı:
    Bir Acem bahçesi bir seccade
    Dolduran havzı ateşten bâde!
    Ne kadar gamlı bu akşam vakti!
    Bakışın benzemiyor mutade!
    gibi sanat gücü yüksek şiirleriyle edebiyatımızın unutulmazları
    arasına girmiştir.
    20. yüzyılın başlarında Türk edebiyatında değişik zevk,
    tarz ve fikir çatışmaları devam etmekle beraber, tarihin akışı,
    yeni yaşam tarzı ve halkın zevki sorunları önemli ölçüde
    gidermiştir.
    Divan edebiyatı ortadan kalkmış, tekke edebiyatının
    önemli bir etkinliği kalmamış, dilde sade Türkçe hakim olmuş,
    nazımda aruz ölçüsü yerini heceye bırakmıştır.
    Türk toplumunu sınıfsız, milli ve modern bir devlet
    biçimine getiren Cumhuriyet devrimleri bu eylemleri
    perçinlemiştir.
    11
    20. yüzyıl Türk edebiyatının şiirde öncüsü olan Mehmet
    Emin ve onunla birlikte Milli Edebiyatçılar adını alan şairlerin
    en önemlilerinden biri olan Ziya Gökalp sade dille ve hece
    ölçüsüyle şiirler yazarak şiirimize fikir ve ruh bakımından
    Türkçülüğü getirmiştir.
    O dönemde siyasî, sosyal ve ekonomik alandaki pek çok
    olayın yanında Türkçülük akımı ön plana çıkmış, Türkçe
    öncelikli konu olmuştur.
    Türkçe’yi sanat, edebiyat ve bilim dili yapmak için
    çıkarılan Genç Kalemler dergisinin önemi büyüktür.
    Genç Kalemler’in ilk üç sayısı önce Manastır’da çıkıp
    sonra Selanik’te yayımını sürdüren Hüzün ve Şiir adlı derginin
    9. sayısından sonra Genç Kalemler adı ile yazı dilini konuşma
    diline yaklaştırmak ve böylece yazı dili - konuşma dili ikiliğini
    kaldırmaya yönelik yayınlar yapan grubun içinde Gökalp, hece
    ölçüsüyle:
    Aruz sizin olsun, hece bizimdir.
    Halkın söylediği Türkçe bizimdir.
    Leyl sizin, şeb sizin gece bizimdir
    Değildir bir mana üç ada muhtaç.
    gibi Türkçe’yi bilinçli ve ateşli bir biçimde savunur.
    Genç Kalemlerle şiirde hece ölçüsü ve sade Türkçe
    gündeme oturur ve önem kazanır.
    Milli Edebiyat kavramını ortaya atan Ziya Gökalp, Ömer
    Seyfettin ve Ali Canip’le Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını
    şekillendirmişlerdir.
    19. yüzyılın sonunda Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan,
    Rıza Tevfik ve Genç Kalemlerle bilinçli bir biçimde devam eden
    hece ölçüsüyle şiir yazma anlayışını benimseyip bütün şiirlerini
    ilkeli olarak hece ile yazan Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç
    Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk
    Nafiz Çamlıbel kullandıkları arı-duru bir dille hece ölçüsüne
    ince ve kıvrak bir şekil verip Beş Hececiler denilen bir döneme
    damgalarını vurmuşlardır.
    Bunlardan Orhan Seyfi Orhon:
    12
    Hani o bırakıp giderken sen;i
    Bu öksüz tavrını takmayacaktın.
    Alnına koyarken veda busemi,
    Yüzüme bu türlü bakmayacaktın.
    biçimindeki Veda adlı şiiri, Halit Fahri’nin:
    O kadar dolu ki toprağın şanla
    Bir değil, sanki bin vatan gibisin
    Yüce dağlarına çöken dumanla
    Göklerde yazılı destan gibisin
    dörtlüğü ile başlayan ve sekiz dörtlükten oluşan Vatan Destanı
    adlı şiiri Beş Hececiler döneminin en popüler şiirlerindendir.
    Hecenin beş şairinin dışında kalıp herhangi bir topluluk
    içinde yer almadan heceyle şiir yazan Kemalettin Kamu:
    Sevgilim senin de geçer zamanın
    Ne şöhretin kalır ne hüsn ü anın
    Böyledir kanunu kahpe dünyanın
    Dört mevsim içinde bir bahar olur
    biçimindeki söyleyişleriyle gönüllerde taht kurarken Ömer
    Bedrettin Uşaklıgil de mâni tarzının etkisiyle kaleme aldığı
    şiirlerinde kendine özgü bir biçim oluşturmuştur.
    Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra hepsi genç olup
    altısı şair, biri öykücüden oluşan yedi kişilik bir grup Yedi
    Meşale adını verdikleri bir kitap yayınlamaları ile kendilerinden
    söz ettiren bir ekol oluşturmuşlardır.
    Bunlar; Yaşar Nabi, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir
    Kocatürk, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret Solok ve Kenan
    Hulusi Koray’dır. Edebiyatın baş belası olarak gördükleri
    taklitten uzak duracaklarını belirten ve duygularını başkalarının
    manevi yardımına gerek kalmadan ifade edeceklerini söyleyen
    yedi genç başarılı da olmuştur.
    Cumhuriyet devri Türk edebiyatında 1941’de oluşan
    Garip şiir hareketinin çok ayrı bir yeri vardır. Çünkü
    Tanzimat’la birlikte batılı bir anlayışla gelişen Türk şiiri
    Garipçilerle yeni bir boyut kazanmıştır.
    II. Meşrutiyet’ten sonra bazı güçlü şairlerin etkisiyle
    önemli yenilikler yapan Türk şiiri yeni anlayışla gelişimini
    13
    sürdürürken şiirin gelişimi için farklı anlayışlarla sanatlarını
    sürdürenler görülmektedir.
    Bu dönemde bir yanda Yahya Kemal, Ahmet Haşim,
    Mehmet Akif gibi şairler kaynağı klasik edebiyata bağlı şiirlerini
    yazdığı; bir yanda da Mehmet Emin Yurdakul’la başlayan ve
    Genç Kalemler, Beş Hececiler gibi topluluklarca sürdürülen
    halk edebiyatından yararlanılarak yazılan şiirlerin arttığı
    görülmektedir.
    Davranın halaya durun koçaklar,
    İşte baş, işte davul, işte meydan!
    Güzel halay çeken, güzel kucaklar,
    Güzeli sevmeyen çıksın aradan.
    gibi halk şiirini model alan ve halkçılar da denilebilecek şehirli
    aydın Ahmet Kutsi Tecer gibi şairlerin yaygınlık kazandığı böyle
    bir şiir ortamında serbest nazmın getirdiği rahatlıktan yararlanıp
    memleket sorunlarını dile getiren Nazım Hikmet çok soluklu
    şiirleriyle kuralları allak bullak edip çevresindeki ve kendinden
    sonraki şairleri etkileyip yığınları peşinden sürükler.
    14
    V Toplumcu, gerçekçi anlayışın önderliğini yapan Nazım
    Hikmet:
    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil
    bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte
    yani yürekte
    Mesela bir barikatta dövüşerek
    mesela kuzey kutbunu keşfe giderken
    mesela denerken damarlarında bir serumu
    ölmek ayıp olur mu?
    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil
    Seversin dünyayı doludizgin
    ama o bunun farkında değildir
    ayrılmak istemezsin dünyadan
    ama o senden ayrılacak
    yani sen elmayı seviyorsun diye
    elmanın da seni sevmesi şart mı?
    Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık
    yahut hiç sevmeseydi
    Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
    gibi şiirleri ile Türk edebiyatına damgasını vururken diğer
    yanda Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet adlı üç gencin
    şiirlerini 1941’de Garip adlı bir kitapta toplayıp
    yayımlamalarıyla Türk şiirinde önemli bir yer edinen Garip
    hareketi doğar ve hızla yayılır.
    Yüzyıllarca şiire girmemiş, girememiş ve giremeyecek
    gibi olan günlük insanı, olayları, duyguları işlemekle ön plana
    çıkan Garipçiler saldırılara uğramış, sonra estetik ve söyleyiş
    yönünden yeni şiirin sözde kalmayan bir uyarlamasını
    yapmışlardır.
    15
    Garipçiler, kendilerinden önce şiir adına ne varsa hepsini
    hiçe sayıp konuşma dilinin serbestliğinden yararlanarak günlük
    yaşamın ve sıradan insanların şiirlerini yazmışlardır.
    Garip eylemi, ilk önemli yenilikleri içermesi ve yeni şiirin
    kapısını iyice aralaması nedeniyle Birinci Yeni adı ile de anılır.
    Garipçiler, Orhan Veli’nin:
    Ağlasam sesimi duyar mısınız
    Mısralarımda;
    Dokunabilir misiniz,
    Gözyaşlarıma ellerinizle?
    Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
    Kelimelerinse kifâyetsiz olduğunu
    Bu derde düşmeden önce
    Bir yer var, biliyorum;
    Her şeyi söylemek mümkün;
    Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
    Anlatamıyorum.
    şiirine benzer şiirler yazıp, şiirde özledikleri gibi davranma
    olanağına kavuşurlar.
    Bu dönemde Nazım Hikmet’in açtıyı yolda ilerleyen,
    Nazım etkisiyle şiirler yazıp Garip şiirini yeterince toplumcu bir
    şiir olarak görmeyen, hatta gerici bir tutumun ürünü kabul eden
    1940 kuşağı şairlerinin şiirleriyle sosyal gerçekçi çizgi
    yaygınlık kazanır.
    Bu akımın ilk temsilcileri arasında;
    KOMŞULUK
    Derdimiz bize yeterken
    komşularınki de tuz biber eker
    Kâtiplerde gürültü çıkar,
    çorap yüzünden,
    tasası bizim evdekilere…
    malmüdürüne nüzul iner
    bir tahkikat sonunda
    derdini bizimkiler çeker,
    bozulur ağzının tadı
    16
    gibi rahat ve Anadolu gerçeğini şiirleştiren Rıfat Ilgazla birlikte
    Hasan İzzettin Dinamo, Cahit Irgat, A. Kadir, Fethi Giray, Suat
    Taşer, Emre Gökçe vb. bulunmaktadır.
    Bu akımın devamcıları olarak görülen ve toplumcu şiir
    yazanlar olarak nitelendirilenler arasında:
    Terk etmedi sevdan beni
    Aç kaldım, susuz kaldım,
    Hayın, karanlıktı gece,
    Can garip, can suskun,
    Can paramparça
    Ve ellerim kelepçede
    Tütünsüz, uykusuz kaldım,
    terk etmedi sevdan beni
    gibi sosyal içerikli ve çarpıcı şiirleriyle Ahmed Arif görülür.
    daha sonra da Hasan Hüseyin, Ataol Behramoğlu ve
    Dâvacı zengin, dâvalı yoksulsa
    Zenginden yana işler yasa
    Dâvacı yoksul, dâvalı zenginse
    Dâvalıda kalır yine nizâlı arsa
    Dâvacı da dâvalı da zenginse dâvada
    Özür diler çekilir aradan kadı
    Dâvacı da dâvalı da yoksulsa bak,
    Sade o zaman işte yerini bulur hak.
    gibi sosyal gerçekçi söylemi en iyi şiirleştiren şairlerden Can
    Yücel gelir.
    Bir ara popüler olup yöresel ağızla dilden dile söylenen
    Şemsi Belli’nin:
    ANAYASO
    Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
    Baa bir alfabe veremez miydin?
    Gara dağlar gar altında galanda
    Ben gülmezem
    Dil bilmezem
    Şavata'dan Hakkari'ye yol bilmezem
    Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?
    Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
    17
    Ben fakiro,
    Ben hakiro
    Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
    Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !
    Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
    Parasizo,
    Çaresizo
    Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
    Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !
    Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
    Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
    Hökümata arz eylesem azarlar
    Ben ketimo
    Ben yetimo
    Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?
    Şavata’dan Angara'ya ses getmiir
    Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
    Malımız yoh
    Yolumuz yoh
    Angara'ya ses verecek dilimiz yoh
    Ganadımız, golumuz yoh
    Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?
    Yerin, yurdun adresesin bilmirem
    Angara'da: Anayasso !
    Ellerinden öpiy Hasso
    Yap bize de iltimasso
    Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov ?
    gbi sosyal içerikli şiirler de bu grupta sayılır.


    VI
    Garip hareketine karşı gelenekçiliği sürdüren ve bir nevi
    tepki olarak Hisar dergisi etrafında Mehmet Çınarlı’nın
    başkanlığında toplanan Munis Faik Ozansoy, İlhan Geçer,
    Gültekin Samanoğlu, Mustafa Necati Karaer vb. şairler Garip
    için ağır suçlamalarda bulunurlar.
    Türk şiirinin asilden ve yüksekten bayağıya
    indirgendiğini, şiirlerde aşkın Mehlika Sultan’dan Vesikalı
    Yarim’e indirildiğini, Süleyman Efendi’nin nasırının şiire
    girmesinin basitlik olduğunu vurgularlar.
    Hisarcılar, sanat bağımsız olmalı, milli bir karakter taşıyıp
    Anadolu’yu yansıtmalı, batı ya da başka bir edebiyatın kopyası
    olmamalı, eski ile bağları koparmadan yenileşmeli, edebiyat dili
    o dönemde kullanılan ve yaşayan dil olmalıdır ilkesi ile Mart
    1950’den, Aralık 1980’e kadar yayımını sürdürmüştür.
    Türk edebiyatının en uzun ömürlü topluluğu olmalarına
    karşın yeni bir hareket yapmamışlar, ancak, Yahya Kemal’le
    Ziya Gökalp’ten gelen çizgiyi birleştirip örnek aldıkları şairleri
    aşamamışlardır.
    1950’den sonra Türk edebiyatında fikir ve sanatın, sosyal
    bir sınıf ya da emrine girmemesi gerektiğine inanan Ankara
    Atatürk lisesinden Teoman Civelek ve arkadaşları 1 Kasım
    1952’de Mavi adlı bir dergi çıkarır.
    Divan şiirinden uzak durup kendilerini halk şiirine daha
    yakın hisseden Maviciler Atilla İlhan’ın yönetimde yer
    almadan yazı ve şiirleriyle dergiye ve harekete sahip çıkması
    üzerine Mavi önemli bir kimlik kazanır.
    Hisarcılara ağır eleştiriler getirilir.
    Edebiyatımızda Hisar-Mavi tartışması alevlenir.
    Garip şiirinin yozlaştırılmış olması, hemen her olayın
    basit bir söylemle şiire konu edilerek:
    Ben bir bekâr adamım
    Param yok ki karım olsun
    Geceleri şeytan girer rüyama
    Sağ olsun


    gibi fıkra ve espri karışığı bir basitliğe indirgenişi üzerine 1944’ten itibaren
    Yeditepe, Yenilik, Salkım, Şimdilik, A, ve Pazar Postası gibi dergilerde
    İkinci Yeni hareketi denilen yeni bir oluşum başlar.
    İkinci Yeni şairlerinin, soyut ve kapalılığı tercih etmeleri ayrıca
    şiirde imajlar ve dilin kullanımındaki farklılıklar nedeniyle Ahmet Haşim’in
    izinden gittikleri ileri sürülmektedir.
    Atilla İlhan’ın ağır eleştirisine uğrayan İkinci Yeni’nin önde gelen
    beş ismi İlhan Berk, Cemal Süreya, Muzaffer Erdost, Edip Cansever ve
    Turgut Uyar “Maskeli Beşler” yakıştırması ile karşılaşan bu şairlerden
    iki dizesi:
    Bu ipi kimse için gezdirmiyorum
    Bir kere asılmıştım çocukluğumda
    biçiminde olan Dalga şiiri ve Edip Cansever’in

    MASA DA MASAYMIŞ HA
    Adam yaşama sevinci içinde
    Masaya anahtarlarını koydu
    Bakır kaseye çiçekleri koydu
    Sütünü yumurtasını koydu
    Pencereden gelen ışığı koydu
    Bisiklet sesini çıkrık sesini
    Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
    Adam masaya
    Aklında olup bitenleri koydu
    Ne yapmak istiyordu hayatta
    İşte onu koydu
    Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
    Adam masaya onları da koydu
    Üç kere üç dokuz ederdi
    Adam koydu masaya dokuzu
    Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
    Uzandı masaya sonsuzu koydu
    Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
    Masaya biranın dökülüşünü koydu
    Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
    Tokluğunu açlığını koydu.
    Masa da masaymış ha
    Bana mısın demedi bu kadar yüke
    Bir iki sallandı durdu
    Adam ha babam koyuyordu.
    şiiri, bütün şiir söyleşilerinde önde gelen şiirler arasında görülür.


    Edebiyatımızda herhangi bir topluluğa girip o topluluğun
    savunuculuğunu yapmayan, şiir üzerine yorum yapmadan
    sanatını konuşturan, şiirleriyle toplumda çok önemli yer edinen
    şairlerimiz de bulunmaktadır.
    Bunlardan bazıları:
    Karadut
    Karadutum, çatal karam, çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Agaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın a gülüm
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam, çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.
    Karadut gibi bazı şiirleri dillerden düşmeyen Bedri Rahmi.
    Ağır Hasta
    Üfleme bana anneciğim korkuyorum
    Dua edip edip, geceleri.
    Hastayım ama ne kadar güzel
    Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.
    Niçin böyle örtmüşler üstümü
    Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
    Ağarırken uzak rüzgarlar içinde
    Oyuncaklar gibi şehir.
    Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
    Ağlıyorsun, nur gibi.
    Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
    Duvardaki resimlerle, nasibi.
    Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
    Büyüyor göllerde kamış.
    Fakat değnekten atım nerde
    Kardeşim su versin ona, susamış.


    diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca, Hisarcıların ilk çıkışında aralarında
    olup Hisar anlayışının kendisine ters olduğunu görünce
    uzaklaşıp bir daha hiçbir gruba girmeyen hem:
    Edirne’den Ardahan’a kadar bir toprak uzanır
    Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar
    Edirne’den Ardahan’a
    Ardahan’dan Edirne’ye kadar
    biçimindeki destanıyla hamasi şiirin en güzel örneklerinden
    birini sunan hem de:

    HİKÂYE
    Senin dudakların pembe
    Ellerin beyaz,
    Al tut ellerimi bebek
    Tut biraz!
    Benim doğduğum köylerde
    Ceviz ağaçları yoktu,
    Ben bu yüzden serinliğe hasretim

    Okşa biraz!
    Benim doğduğum köylerde
    Buğday tarlaları yoktu,
    Dağıt saçlarını bebek

    Savur biraz!
    Benim doğduğum köyleri
    Akşamları eşkıyalar basardı.
    Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem

    Konuş biraz!
    Benim doğduğum köylerde
    Kuzey rüzgârları eserdi,
    Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır

    Öp biraz!
    Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
    Benim doğduğum köyler de güzeldi,
    Sen de anlat doğduğun yerleri,
    Anlat biraz!

    dediği hikâye adlı şiiriyle duygu yüklü söyleyişlerin en
    güzellerinden birini sunan Cehit Külebi bunlardan sadece
    birkaçıdır.


    Türk şiirinin bugünkü noktaya gelmesinde her sanatçı
    ve topluluğun denedikleri yeni şekil ve işledikleri konuların
    katkıları yadsınamaz.
    Türk şiirine biçim ve dil yönüyle yenilikler getirmeye
    çalışanlar aynı çabayı taklitten uzak durup şiirin özünde
    yapsalardı belki şiirimiz daha büyük aşamalar katedecekti.
    Gönümüzde, eskiden mensur şiir dediğimiz, artistik
    nesri şiir diye sunanların yaygınlık kazandığı görülmektedir.
    Ben şiiri şiir ölçülerinden çıkarıp öyküye kaçarak
    sayfalarca yazılıp söylenmesini şiirimiz adına hoş görmediğimi
    vurgulamak isterim.

    Elbette Türk şiiri sadece Anadolu sahasında gelişimini
    sürdürmemiştir. Anadolu dışındaki topraklarda yaşayan
    soydaşlarımız da Türk şiirine çok önemli katkılarda
    bulunmuşlardır. Bunlardan Azerbaycan’da Şehriyar ve Bahtiyar
    Vahapzade; Türkmenistan’da Ata Atacanov, Gara Seyitliyev;
    Özbekistan’da Abdülhamit Süleymanoğlu; Kıbrıs’ta Özker
    Yaşın, Harid Fedai; Batı Trakya’da Ferruh Mehmet Pazvantoğlu,
    Bulgaristan’da Recep Kürklü, Ahmet Şerefli; Makedonya ve
    Kosova’ da Necati Zekeri, Enver Tuzcu, Osman Baymak,
    Niemetullah Hafız vb. Sadece birkaçıdır.
     

Bu Sayfayı Paylaş