Türeyiş Destanı

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda Dine tarafından 11 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Türeyiş Destanı konusu
    Türeyiş Destanı

    1) Destan Hakkında Bilgi

    Bir Uygur destanıdır. Büyük Türk İmparatorluğunu Göktürklerden devralan Uygur Türkleri, Türeyiş Destanı ile soylarının vücud buluşunu anlatırken, aynı zamanda da bütün Türk boylarında hakim bir inanış olarak beliren soyun ilahî bir kaynağa bağlanması fikrini bir kere daha belirtmiş olmaktadır.

    Türeyiş destanı aslında büyük bir destanın başlangıç kısmına benzemektedir. Büyük bir ihtimalle Göktürk-Bozkurt destanı gibi Uygur-Türeyiş destanı da, ilk büyük Türk destanı olan Yaradılış destanının etkisi altında gelişip, meydana getirilmiş, daha dar muhitin veya daha tecrid edilmiş, kavimleşmiş bir soyun küçük çapta bir yaradılış destanıdır. Nitekim, yine bir Uygur destanı olan Göç destanı, Türeyiş destanının tabii bir devamı intibaını vermektedir.

    Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in Türeyiş destanı ile ilgili incelemesinde bu efsane bir yaratılış destanı olarak kabul edilmiştir. Çünkü ağaçtan doğan bu beş çocuktan önce de Uygur halkı çoktan yaratılmış ve hayatta idiler. Uygurlar Göktürk devletinin M.S. 630’da yıkılmasından sonra Budizm ile temasa gelmişler ve bu dini benimsemeye doğru gitmişlerdi. M.S. 763’te üçüncü Uygur kağanı Bögü Kağan, Mani dinini Uygur devletinin resmî dini kabul etti. Efsanenin bir kahramanı olan Bögü Kağan, Mani dinini kabul eden ve yayan bir kağandır. Efsânenin gerek konu, gerekse dayandığı inançlar bakımından Mani dininin prensipleriyle kurulmuş olması gerekirdi. Fakat, bu efsanede eski Türk inanç ve efsaneleri ağır basmış ve efsanenin ana motifleri, eski Ortaasya Şamanizminin unsurları ile donatılmıştır. Bu sebeple eski Türk inançları Maniheizm ile Budizm’i adeta efsanenin dışına itmişlerdir.

    Çin ve İran kaynakları bu efsaneden çokça söz etmişlerdir.

    2) Yapılan İlmî Çalışmalar

    J. Margurat, kaynaklardan hareketle metni özet halinde bastırmıştır. Yazıtın Çince orijinal metnini Türkçe’ye Bahaeddin Ögel çevirerek yayımlamıştır.

    (B. Ögel, Sina-Turcica, Taipei, 1964, s.9-27)

    3) Tarihî Kaynaklar

    Uygurların kökeni ile ilgili efsane hakkında en önemli kaynaklardan birisi, şüphesiz ki İran tarihçisi Melik Atâ Cüveynî tarafından yazılmış olan eserdir. (Cüveynî, Tarih-i Cihan-Gûşa, Gibb Memorial Series, Leiden, 1912, I, s.39 v.d.)

    İkinci önemli kaynak da son Uygur hükümdarlarından Temür Buka adına dikilmiş olan mezar taşı yazıtıdır. Bu yazıtın metni sonradan özet olarak Çin tarihlerine geçmiş ve bazı Avrupalı yazarlar da ikinci elden kaynaklardan bu bilgileri özet olarak aktarmışlardır. (J. Marquart, Guvanî’s Bericht über die Bekegrung der Uiguren, SBAW, 1912, s.486-502.)

    Uygurların türeyişi ile ilgili kaynaklara üçüncü olarak bir Çince kaynak eklenebilir. Batı ilim aleminin habersiz olduğu bu kaynak da bir mezar yazıtıdır.

    Temür Buka’nın yazıtının Uygurların menşei ile ilgili girişi, daha önceleri de başka münasebetlerle bazı yazıtlarda yazılmış bulunuyordu. Çünkü Cüveynî kitabına aldığı efsaneyi yine Uygurların başkentindeki bir yazıttan okumuş veya okutmuştu. Temür Buka’nın yazıtı Orhun ırmağı kenarlarından göçmelerinden hemen hemen 500 sene yâni M.S. 1314’ten sonra, Turfan’da yazılmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Cüveynî zamanında Orhun kıyılarındaki eski Uygur başkentinde yâni Ordu-Balıg şehrinde kaybolmamış bu gibi yazıtlar bulunuyordu. Temür Buka’nın yazıtını yazanlar da elbette ki bu gibi yazıtlardan istifâde etmişlerdir. Cüveynî’nin Orhun kıyılarındaki daha orijinal ve daha eski yazıtı görmüş olması çok muhtemeldir.

    4) Metin Durumu

    “Alp Er Tunga” menkıbesinin âdeta bir nevî devamı olmak üzere “Uygur” dairesini gösterebiliriz. Çin kaynaklarından nakledilen menkıbe Uygur hükümdarlarının menkıbevî menşeini gösteren bir menkıbedir. Herhalde bu menkıbenin “Tungatekin” menkıbesi gibi başlıca şehirli Türkler arasında geliştiği ve medenî bir gelişme kazanan “Doğu Türkistan” Uygur merkezlerinde-Maniehistler tarafından – birbirinden farklı rivayetler halinde tespit edilerek sonraları bir taraftan Çin vâkâyinâmelerine diğer taraftan H.8. yüzyıla kadar İslâm kaynaklarına – birbirinden pek az farkla – nakledildiği anlaşılıyor.

    Tarihçi Alâüddin Atâ Melik Cüveynî, H.658’de yazmış olduğu Tarih-i Cihan-gûşa adlı eserinde yine Uygur kaynaklarına dayanarak bu menkıbeyi nakleder. Moğollar arasında, İslâmiyet tesiri daha göze çarpmadığı zamanlarda yazılmış olduğu için “Cüveynî” bu menkıbeyi İslâm zihniyetine göre değiştirmek mecburiyetini hissetmiştir. Buna göre “Cüveynî”den aldığımız şekilde Çin kaynaklarındaki şekil arasında pek az bir fark vardır.

    Destan nesir halindeki bir metinden oluşmakla beraber, yer yer dörtlüklerden oluşan ağıt ve türküleri de ihtiva etmektedir.

    5) Tarihî ve Coğrafî Durum


    Uygurlar 300 senelik bir süre içinde, Göktürklerin hakimiyeti altında kaldıktan sonra M.S. 744’te büyük bir imparatorluk kurmayı başarmışlardır. “Hsieh” ailesi Uygurlardandır. Onların ataları Göktürk kağanlarının meşhur veziri Tonyukuk idi. Tonyukuk aslen bir Çinli idi. Çinlilerin Sui sülalesinin Çinde egemen olduğu bir çağda (M.S. 581-618) Çin ülkelerinde büyük karışıklıklar olmuş ve Göktürkler de Çin içlerine doğru girmişlerdi.

    Tonyukuk, Göktürk ülkelerini idare etmek için bir çok planlar yapmıştı. Bilge Kağan ölünce memleketinde bir çok karışıklıklar çıktı. Bilge Kağan’ın hatunu halkı ile birlikte Çin’e geldi ve Çin imparatorluğuna tabî oldu. Göktürklerin bırakıp geldikleri topraklar da bu yolla Uygurların eline geçti. Uygurlar buralara yerleştiler türeyip, çoğaldılar.

    Efsane aynı zamanda Uygurların meşhur hükümdarı Bögü Han’ın akınları, milleti için yaptıkları ve onun hükümdarlık dönemini de anlatmaktadır.

    Uygur türeyiş efsanesinde dış tesirler ne kadar güçlü olursa olsun, yine de eski Türk özelliğini muhafaza edebilmiştir. Türeyiş destanı, İslâmiyet öncesi bir Türk destanıdır. İslâmiyetin kabulünden önceki Türk devletlerinden olan Uygurların, türeyip çoğalmaları anlatılmaktadır.

    Coğrafî Durum: Dağlardan çıkan Tamır ırmağı ile Orkun ırmakları büyük bir kıvrım yaparak kuzeydoğuda birleşirdi. Bu iki ırmağın arası eski Ortaasya İmparatorluklarına başkentlik yaptığı gibi ilk Uygurlara da yurtluk etmişti. Orhun nehri kaynağını Kara-Karum denilen dağdan alırdı. Orhun ırmağının kıvrımına kavuşan bir suyun kenarında Uygurların başkenti Ordu-Balıg şehri vardı. Yine buraya yakın bir başka çayın üzerinde Moğol İmparatorluğunun başkenti Kara-Karum şehri kurulmuştu. Uygurların kuzey sınırları Orhun ve Tola nehrinin birleştikleri yerlere kadar uzanıyordu. Cüveynî’nin eserinde Bijen Pehlivan ile Magu-Balıg da geçmektedir.

    Tola ve Selenge ırmakları da önemlidir. Orhun ve Tamır nehirlerinin ortasındaki ovanın kuzey doğusundan Selenga ırmağı başlıyordu. Çince kaynaklarda da çok açıkça görülüyor ki, Uygurlar Ötüken’e çok yakın bölgelerde yaşamışlar ve türemişlerdi.

    Uygurların çok kuzeyde, ta Baykal gölünün güneyinde ortaya çıktıkları da ileri sürülmüştür.

    6) Özet

    a) Cüveynî’ye Göre Uygurların Türeyiş Efsanesi

    “Kara-Korum çaylarından sayılan iki nehir vardı. Bunlardan birine Toğla ve diğerine de Selenge adı verilirdi. Bunlar Kamlancu adlı yerde birleşirlerdi. İki ırmağın arasında kışın bile yaprağını dökmeyen, meyvesinin tadı ve şekli çam fıstığınınkine benzeyen iki ağaç yetişmişti. Bir gün bu ağaçların arasına gökten bir ışık indi. Bunun üzerine yandaki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar. Bu durumu gören Uygur halkı ağaçlara doğru şaşkınlık ve saygı ile yaklaştı. Kulaklarına çok tatlı ve güzel nağmeler geliyordu. Her gece buraya bir ışık inmeye ve ışığın etrafında da otuz defa şimşek çakmaya başladı. Başka bir gün ayrı ayrı konulmuş çadırların her birinin içinde birer erkek çocuk gördüler,onları alıp beslediler. Çocuklar süt çocuğu olmaktan kurtulup konuşmaya başlayınca anne ve babalarını sordular. Onlara ağaçlar gösterildi. Ağaçlara anne ve babaya gösterilen saygıyı gösterdiler. Ağaçlar dile gelip onlara, ömürlerinin uzun, ad ve şöhretlerinin devamlı olmasını diledi. O bölgede yaşayan bütün kavimler, çocuklara hükümdar oğluymuş gibi saygı gösterdiler, her birine bir ad koydular: Sonkur Tegin, Kotur Tegin, Tükel Tegin, Or Tegin, Bökü Tegin. Çocukların doğuşundaki kutsallık halkı düşünmeye itti. Tanrı tarafından gönderildiklerini düşündükleri bu çocuklardan birinin hükümdar olarak seçilmesi kararına vardılar. Bögü Tekin, bütün milletlerin dilini ve yazılarını biliyordu. Herkes onun Han olarak seçilmesi konusunda birleşti. Şenliklerle hanlık tahtına oturtulan Bögü Han, memleketi adaletle yönetti, zulüm bitti, maiyeti, askerleri ve atları çoğaldı.

    b) Çin Kaynaklarına Göre Türeyiş Efsanesi:

    “Uyguristan”da Hulin adlı bir dağ vardı ki, ondan, Tuğla ve Selenga adlı bir nehir çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üstüne gökten mucizevî bir ışık indi. İki nehir arasında yaşayan halk, bunu dikkatle takip etti. Ağacın gövdesinde gebe kadına benzeyen bir şişkinlik belirdi. O ışık dokuz ay on gün, o şişkinliğin üzerinde durdu. Bu müddetin bitişinde, o şişkinlik yarıldı, içinden beş çocuk çıktı. O memleket ahalisi onları alıp büyüttüler. Bunların en küçüğünün adı Buğuhan idi. Çalışma yaşına girer girmez herkesi hükmü altına alarak hükümran oldu. Otuz batıdan fazla bir zaman geçtikten sonra “Yulun Tegin” hükümran oldu. Çinlilerle bir çok harplerde bulundu. Nihayet bu hale bir son vermek için oğlu Gali Tegin, Çin hükümdar ailesine mensup “Kiu Lien” adlı bir kızı almaya karar verdi. Bu prenses sarayını “Hulin pili poli” yani “Hatun dağı”nda kurdu. Bu civarda Tanrı dağı isminde bir dağ güney tarafında da küçük dağ şeklinde ve Kutlu Dağ adını taşıyan başka bir kaya vardı. Hulin’e Çin sefirleri bakıcılarıyla birlikte geldiler. Onlar kendi aralarında dediler ki: Hulin’in saadeti bu kayaya bağlıdır; bu hükümeti zayıflatmak için onu mahvetmeli mi? Bunun üzerine Tegin’i bularak Çinlilerle akdettiği bu izdivacın karşılığı olmak üzere o kaya parçasının kendilerine verilmesini istediler. Tegin razı oldu. Lâkin kayanın büyüklüğü yerinden kımıldatılmasına mâni oluyordu. Kayanın etrafını odunlarla doldurup ateşe verdiler, kayayı iyice kızdırdıktan sonra üzerine keskin sirke dökerek parçaladılar. Sonra o parçaları arabalara koyarak Çin’e götürdüler. Bu büyük bir hadise oldu: Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar, ağaçlar ve kayalar rüzgar ve dereler kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Tegin öldü. Ondan sonra bu memleket felaketten kurtulmadı. Halk, asla rahat yüzü görmedi. Irmaklar, göller kurudu, toprak mahsul vermez oldu. “Yulun Tegin” den sonra hükümdarlardan bir çoğu süratle öldüler. Bunun üzerine hükümdarlar payıtahtlarını Hoço’ya nakletmeye mecbur oldular ve hâkimiyetlerini oradan Beş-Balığ’a kadar genişlettiler.
     

Bu Sayfayı Paylaş