Sosyolojik Düşünmek (Zygmunt Bauman) Özeti,Konusu,Karakteri ve Okur Yorumları

'Kitap Özetleri & E-Kitaplar' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 28 Şubat 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Sosyolojik Düşünmek (Zygmunt Bauman) Özeti,Konusu,Karakteri ve Okur Yorumları konusu

    Sosyolojik Düşünmek
    KONUSU:
    Sosyoloji ile ilgilenen herkesin, sosyolojide değişik tarzlar üzerinde bilgilenmesini sağlamayı amaç edinmiş; öncelikli olarak gündelik hayatta kullandığımız sağ duyu ile sosyolojik düşünme arasındaki farkları açıklamayı amaç edinmiştir yazar. Sosyolojinin tarihi ve kapsamı üzerine açıklamalar yerine "sosyolojik düşünmenin" kazandıracağı kavrayış çeşitliliği üzerinde durulmuştur kitapta.


    KİTABIN ÖZETİ:
    Yazar öncelikle sosyolojinin gündelik hayatımızdaki yerini, gündelik hayatımızda kullandığımız "sağ duyu"dan farkını dile getiriyor, giriş bölümünde.
    Bir şeyi diğerinden farklı kılıp sosyolojik yapan unsurlar üzerinde duruyor. Öncelikli olarak sağ duyu ile sosyolojik düşün tarzı arasındaki farkları dile getiriyor:

    Sorumlu konuşma: Sosyologlardan beklenen, mevcut kanıtlarla desteklenmiş önermeler ile ancak geçici, sınanmamış bir tahmin statüsüne hak kazanabilecek önermeler arasında herkesin görebileceği ve anlayabileceği ayrımlar yapmaya büyük özen göstermeleridir.
    Sorumlu konuşmanın kuralları düşünülürse, güvenilirlikleri, titizlikleri, anlaşabilir olmaları, kanıtlanabilir ve sosyolog tarafından tutarlı olmaları gerekmektedir.
    Alanın büyüklüğü: Kendi yaşam dünyamızla, yaptığımız şeyler, karşılaştığımız insanlar, izleyeceğimiz amaçlar ve başka insanların kendi için koydukları tahmin ettiğimiz amaçları ile sınırlıdır. Sosyologların daha geniş alanlara sunduğu önermelerin bakış açısı farklılık yaratmaktadır. Olgu ve istatistik veriler üzerinde durması, tikel değil evrensel olanla ilgilenmesi farklılık yaratır.
    Anlam verme: insanlığın çok karışık bağımlılığını anlam vererek çözümlemeye çalışır sosyolog. Bir şeyin, neden öyle değil de böyle olduğunu açıklamaya kalkıştıkları ile ilişkilidir anlam verme.

    Bilmedikleştirme: Sosyolog insanın rahatını bozandır. Rutin giden hayata yönelik sorduğu sorularla en bileneni bilinmeyen haline getirir, aklı karıştırır, rahat ve sessiz hayat tarzını bozar.
    Sosyolojik düşünmeyi sabitlemeye, rutinliğe karşı, kendi başına bir güç, olarak düşünebiliriz.

    1. Özgürlük ve bağımlılık

    Özgürlük nedir? Hayatımızda yaptığımız her şeyi bu yetiye göre yapmaz mıyız? Sürekli özgür olmaktan bahsetmez miyiz? Peki nedir bu özgürlük?
    Özgürlük, karar verme ve seçme yetisidir. Özgürlüğün belli sınırları vardır, hiç kimse "mutlak" bir özgürlüğe sahip olamaz. Yaşadığımız grup içinde özgürlüğü sağlayabiliriz yalnızca. Nasıl olur peki bu? Bugünkü özgürlüğümüz dünkü özgürlüğümüz tarafından sınırlanmıştır. Bulunduğumuz ırk, ülke, aile bunların başlıca olanlarıdır. Özgürlüğü tam olarak bu "belirlenmişlik" içinde yaşayabiliriz. Ancak bu gruba dahil olmak benim özgür seçimimin ürünü değil; aksine bağımlılığımı gösterir o gruba olan.
    O halde kendi grubumuz özgürlüğümüzü kazanmamız için en büyük düşmanımızdır. Bu en büyük düşmanımızla olan ilişkilerimizi dört grupta sınıflandırırsak;
    Amaçlar: Mensup olduğumuz ailenin sınıfsal yapısını amaçlarımızı sınırlandırır. Orta sınıftan bir ailenin çocuğu isek üniversite okumak amacımız olur; ancak daha düşük bir sınıftan bir ailenin çocuğu olsaydık hemen iş hayatına atılıp aileye para getirmek amacımız olacaktı.
    Araçlar: Bunlar da amaçlarıma ulaşmamı sağlamam için, yine içinde bulunduğum grup tarafından sunulurlar. Aileden gelen sermaye ile dükkan açma... vs.
    İlgi kurma: Amaçlarımız doğrultusunda ilgili ilgisiz kişilerin ayrımlarını yaparız.
    Dünyanın haritası: Bu haritada başkalarının hayatında görünebilir olan; ancak benim haritamda boş alanlar olarak belirlenmiş şeyler vadır.
    Bunlar göze alındığında ben grubuma çok şey borçluyum.

    Grup standartlarının bu şekilde içselleştirilmesini daha iyi anlamamı için Ben ve Beni/Bana kavramlarını birbirinden farklarını kavramak daha etkili olur. Benliğin "beni/bana" kısmı dışsal parçası (toplumsal olarak gelen, çevrenden gelen parça); içsel olan, bunların kavrandığı bölüm ise "ben"dir. Sosyolojik düşünmede ben dışarıda kalmalı, beni/bana ise içselleştirilmiş dışsal baskılara dışardan bakar gibi bir mesafede durmalıdır. Sosyolojik olan olgular içselleştirildiği taktirde davranışlar biçimlenir.

    "Doğal saldırganlığın patlaması olarak yorumlana gelen şeyler, genelde duygusuzluk ya da nefretin sonucudurlar; bu ikisi de genetik orjinden çok sosyal orjindir."
    "Ben" ve "beni/bana" oluşumu, içgüdülerin bastırılması ve süperegonun yaratılması süreçlerine sıklıkla sosyalleşme adı verilir.
    Şu ana kadar birincil sosyalleşmeden bahsedildi. Çocuğun büyüme aşaması... Ancak ikinci sosyalleşme adı verilen çok önemli bir dönem daha bulunmaktadır. Örneğin; bir köyle köyünden kente göç eder, kentin karmaşıklığı, trafik şartlarına uyum sağlaması, yaşama standartlarının bir anda değişimi bunu ortaya koyan etkenlerdir.
    Özgürlük ve bağımlılık arasındaki oran kişiden kişiye değişir. Ayrıcalıklı sayılan grup diğerine nazaran daha özgürdür. Belli olanakları kendi grubu içinden sağlanmakta, yaşam standartını yeni baştan kurmak zorunda değildir.

    2. Biz ve onlar
    Çevremizdeki bir çok insan bizimle ilgili bir işlevi yerine getirirler. Bir liste yapsak çok az insanı tanıdığımızı fark ederiz. Bir sayı doğrusuna tanıdığımız, bildiğimiz insanları sıralandırırsak; kendimizi de "0" noktasına koyarsak; bize en yakın duran hakkında daha fazla şey bildiğimizi ve ona karışma hakkımızın daha fazla olduğunu diğerlerine nazaran ona daha değer ve nem verdiğimizi fark ederiz.

    "Biz" ait olduğumuz grup anlamına gelir; "onlar" ise ne ait olduğumuz ne de olmak isteyeceğimiz bir gruptur. Bu "iç grup" ve "dış grup" olarak da betimlenir sosyolojide. Birinin varlığı hissedilmeden diğeri de varolamaz.

    İç gruba en iyi örnek ailedir. Bu aile kavramı hayallerimizdeki ideal ailedir. Karşılıklı bir çıkar beklemeden yardım bu kavramı en iyi betimleyen örneklerdir. Dış gruba karşı her zaman ön yargı ile yaklaşım söz konusudur. Bunun ileriki boyutları ırkçılığa, din kavgalarına kadar varabilir.

    Dış ve iç gruba paralel olarak "yerleşik" ve "dışarlıklı" grupları örnek gösterebiliriz. Dışarlıklıların içeriye akın etmesi yerleşik, eski halk içinde huzursuzluk yaratır. "Bunlar da nereden çıktı?" türünde sorular ortaya atılmasını sağlar.beyazlarla siyahlar arasındaki gerilim buna çok iyi örnek teşkil etmektedir.

    Bahsedilen bu grupların bir üçüncüsü de mevcuttur: karşılıklı grup adını verirsek bu gruba; her şeyn karşılığını vererek uyum içinde yaşamı sağlayan bir grup olara betimleyebiliriz. Böylece toplum içinde iç huzur sağlanır, bir süre de olsa.
    3. Yabancılar
    Yabancıların en büyük özellikleri bilindik olmalarıdır. Onlar, bildiğimiz için yabancıdır. Onların bizlerden farklı olan tarafını bilmeliyiz ki onlara yabancı diyebilelim. Eğer bilmezsek onlar "yabancı" değil; "hiç kimse" olurlar.

    Eşyanın doğasında yanlışlık yoktur; bulunduğu mekana uyumsuzluk söz konusudur yalnızca. düzenli bir bahçedeki otlar göze batar ve "yabancı" olarak algılanır; ancak bir ormandaki otlar göze hoş gözükür, huzur verir.

    Yabancılar aslında yeni gelenlerdir. Düzenli bir bahçede aniden beliren otlar gibi... Beklenmeyen bilinmeyen, yaşamı bir anda değiştiren... Bizin yaşam biçimimizi bilmezler hatta sorgularlar. Bu da bize huzursuzluk verir. Çünkü alışılagelmiş olan yaşam tarzımıza, daha önce hiç sormadığımız sorular yöneltilmektedir.bunları sormaya gerek duymamışızdır. Çünkü bir başkasıyla ilgilenmemekteyizdir. Tek biz varızdır.

    Yabancılardan kurtulmak için en çok başvurulan üç durum vardır:
    Onları zorla geri göndermek bunlardan biridir. Bunun ileri boyutu soykırıma kadar gider. Yahudilerin Almanya'da sessiz sedasız dururken ta bürokrasi sınıfına kadar çıkması ve Almanlar'ın bu durumdan rahatsız olup onları ülkelerinden dışarı atma çabaları bu duruma iyi bir örnektir. Soykırım düzenin yeniden sağlanmasının aşırı ve en radikal çözümüdür.

    Ayrılmak da başka bir çözüm yoludur. Dışarıdan gelen yenilerden rahatsız olan halk mekanı onlara bırakarak terk ederler. Kıyafetlerle başka belirleyici işaretlerle bu ayrılık sağlanır. İçeri ve dışarı giriş çıkışlar belirli imtiyazlara göre denetlenir. Yaşadığımız dünya da daha çok yabancılarla dolu bir evrensel yabancılar dünyasıdır.

    Ayrımcılık uygulaması ile iki grup arasındaki diyalog önemsizleştirilip, azaltılabilir. Aynı toplum içinde yaşayıp aynı mekanları paylaşmamak, belli mekanlarda bize yabancı olmayan insanlarla vakit geçirerek bu sağlanır. Herkesin giremediği, kapıda duran görevlilerin denetlediği bir yere gidildiğinde, bize yabancı saydığımız kişilerin kendilerini tanıtıp, kapıdan geçmesi gerekmektedir. Tanıtabiliyorsa, zaten yabancı değil "biz"den biridir. Bize bir rahatsızlık vermez. Ancak aksi ise kapıdan geçemez zaten. Bu tür ayrımlar aynı toplum içinde beraberce, birbirine rahatsızlık vermeden yaşamamızı sağlar.

    Sivil dikkatsizlik başka bir uzak durma biçimidir. Nedir sivil dikkatsizlik? Bakmıyormuş gibi yapıp görmezden gelmektir. Bu çok zormuş gibi gördüğümüz olay aslında her gün yaptığımız bir şeydir. Bir sergiye gittiğimizde, sadece orada biz olmayız. Çevremizde bir sürü insan olur ama kimin olup olmadığını, yanımızdan geçip gittiğini bile fark etmeyiz. Özel alanımızı her türlü tecavüze karşı korumak için yapılmış bir tepkidir bu. Bu da yalnızlığı doğurur.

    Sivil dikkatsizlik kuralları sayesinde yabancılara düşman muamelesi yapılmaz. Sivil dikkatsizlik ahlaki ilgisizlik bir adımlık mesafe olduğunu gösterir yalnızca.
    4. Birlikte ve ayrı
    Bu bölümde cemaat ve örgüt kavramları üzerinde durulmuştur. Cemaat yoktur; eğer manevi birlik yoksa. Cemaatin en güçlü girişimleri ortak din, ırk, inanç olmaktadır. Herkesin sebebini nedenini sormadığı sadece inanç iradesi ile içinde bulunduğu gruptur bunlar.

    Örgütte ise belli uyulması gereken kurallar vardır. Hatta bunlar yazılı olarak herkesin onayına sunulup, uyulmayanın dışarıda kalacağı bir durumdur. Belirli rollerden ibarettir. Okulda öğrencisindir ve okul yönetmeliğinin kurallarına uyman beklenir yalnızca. Başka bir yerdeki ironin burasını ilgilendirmez.

    Cemaate örnek olarak aileyi verirsek, cemaat içinde tümüyle kişisel bağlantının söz konusu olduğunu görebiliriz. Örgütte ise belirli roller ilerledikçe kişilerin birbirleriyle kişiler bağlantı kurması söz konusu olabilir. Örgütlerde kuralları koyanlarla kurallara uyanlar arasında keskin bir bölünme söz konusudur. Cemaatte ise kuralları koyan genelde bilinmediğinden böyle bir kesinlik yoktur. Ancak bir hiyerarşi orada da mevcuttur.

    Her iki grup tipinde de rutin bir ilerleyişe sevk vardır. Biri belli baskıcı bir yöntemle diğeri içten gelen inançla sağlanır.
    5. Armağan ve mübadele
    Bir miktar paraya ihtiyacımız var diyelim. İlk olarak başvuracağımı bir yakınımız olur. Yakınımızın bize vereceği parada bir karşılık beklemesi, kar elde etmesi ya da bizim ödeme güvenilirliğimizi araştırması gerekmez. İçsel olan, ahlaki kaygı güden bir durumdur bu. Buna armağan adını verebiliriz. Ancak bir bank görevlisine gidip kredi istediğimiz taktirde, bizden bir sürü kanıt ve belge isteyecektir ödeyebileceğimizi ona inandırmamız için. Bu da eşdeğerler mübadelesini ortaya koyar.

    Görülüyor ki her iki durumda da ilişkileri ilerletmek önemlidir. Bir cemaat içine girerek beklentilerle mübadele "güvenini" arttırmak gerekmektedir. Her şeyin karşılıklı olduğu bir cemaat içinde "sen bunu yaparsan ben de bunu yaparım" düşüncesiyle hareket etmek yarar sağlar. Özel olan hayatımızda ise buna gere yoktur. Bir armağan söz konusudur aileden ya da bir dosttan istenen yardım bunu gerektirir. Bize yardım sağlayacak kişinin bir çıkarı yoktur. Olsa olsa ekonomide kâr sayılmayan bir ahlaki kâr sağlayacaktır o kadar.

    Bunun yanı sıra her ikisinin de olması gerektiğini unutmamalıyız. Özel hayat olmaksızın cemaate ait olmanın bir baskı sağlayacağını, cemaat olmazsızın da özel hayatın yalnızlık yaratacağını unutmamak gerekir.
    6. Güç ve seçim
    Hayatımızda yatığımız ancak farkına varmadığımız bir çok şey seçimlerimiz sonucu olmaktadır. Zorunluluktan yaptığımızı söylediğimiz bir çok şey seçimimizden kaynaklanmaktadır. İstediğimiz için olmaktadırlar. "Okula gitmeliyim." Bu gereklilik cümlesini yapmamız bizim isteğimizden kaynaklanır. "Neden gitmeliyim?" "Çünkü okumak istiyorum" ya da "bir iş sahibi olabilmek için okumam gerekiyor." Buradan da bir iş sahibi olmak istediğimiz için okumayı seçtiğimiz çıkmaktadır ortaya.

    Güç, kişinin kendi isteklerini ve arzularını yerine getirmesini, başkalarının özgürlüğünün dayattığı kısıtlamaları azaltma yetisi kazandırır. Başkalarının özgürlüğünde bu azaltma iki yöntemle sağlanır:
    İlk yöntem, baskıdan geçmektedir. Bir soyguncu ile karşılaştığımızda çözüm cebimizdeki paranın çoğunu ya da azını vermek de değil; hayatla ölüm arasında bir seçim yapmaktadır.
    İkinci yöntem, başkalarının arzularını kendi çıkarlarına hizmet ettirmektir. Bir fabrika işçisinin kendi yaşamını daha iyi düzeye getirmek ve sabitleye bilmek için fabrika yönetmeliğine uymasını gerektirir.
    Gücün belli yöntemleri vardır:
    Geleneksel eylem: Meşru görülmesi gerekmez. İnsan alışkanlığın gücüylü bellibir kalıba göre hareket eder. İstekleri bu doğrultudadır. Gücün etkisi altındadır. Karizmatik meşruiyet: En eski dönemlerde en güçlü otorite kilise idi. Güç ne kadar büyükse emirlere uymak da ona göre doğru orantılıdır.
    Yasal meşruiyet: Geleneksel ve karizmatik meşruiyet de ahlâki bir sorgulama vardı. Yasalda bu yoktur. Yasal meşruiyette her türlü kınama karşısında "ben sadece üstümden aldığım emirleri yerine getiriyorum" tepkisiyle karşılaşırız. Yasal meşruiyette inisiyatif yoktur. 7. Kendini koruma ve ahlâki görev
    İnsanın doğasından gelen bir sahip olma yetisi vardır. Bunu en rahat çocuk sahibi olma da görebiliriz. Mülkiyet kavramı daha burada başlar. Mülkiyet varolunca da rekabet ortaya çıkar. "Bu benim" dediğimiz de bunun aksini de demiş oluruz: "Bu sana ait değil." rekabet edenlerin amaçları -belirsiz de olsa- rekabeti ortadan kaldırmaktır. Çünkü bu rekabet sonucunda görünen amaç, bir kazananın ve bir kaybedenin olmasını sağlayacaktır ve sonuç itibariyle de rekabet ortadan kalkacaktır.

    Kazanmaya yönelik eylem acımasızlığa ve kendini düşünmeye dayalıdır. Bu durum ahlâkî terstir; çünkü ahlâki eylem de esas olan karşılık beklemeden yardımcı olmaktır.daha önceki bölümlerde bahsettiğimiz gibi örgüt belli kurallara dayalıdır. Bu kurallar sonucunda her şey karşılıklıdır. Bu da ahlaki eyleme terstir. Daha çok bürokratik ortamlarda karşılaşırız örgüt tipleriyle. Ancak bürokrasi ahlâki eylemin tek susturucusu değildir. Özel tek bağlam ahlâkın susturucusu olarak kendini gösterir: bu, kalabalıktır. Örgütlerde ve bürokrasilerde roller ön plandadır. Roller kişiliksizleştirmeye götürür. Birey olarak tek bir insan yerine birden fazla parçacıklardan oluşan, bireysel niteliklerden değil sayılardan oluşan bir kalabalık ortaya çıkarır.

    Kendini koruma ve ahlâki evren birbirinin karşıtıdır. Ancak ikisi birbirini destekler. Biri diğerinin önüne geçtiğinde insan yaşamında dengesizlik meydana gelir. 8. Doğa ve kültür
    İlk soru aklımıza gelen, bir durum karşısında; insanın gücünün yetip yetmediğidir. Sonraki ise, bir şeyin uyması gereken bir standartın, normun olup olmadığı sorusudur. Birincisinin kültür, ikincisi ise doğadır.

    Kültür, şeyleri olduklarından ve aksi halde olacaklarından farklı yapmak ve onları bu halde, yapay şekil içinde tutmaktır. Kültür, "doğa düzeni" yerine, yapay, tasarlanmış bir düzen koyma işidir.

    Doğa ile kültür arasındaki ayrım hangi becerilerin elde edilip edilmemiş olduğuna, onları daha önce denenmemiş amaçlar için kullanma tutkusunun olup olmadığına bağlıdır. Kültür yanıltıcı bir töz edinmiştir; sanki katı, ağır, baskın ve karşı çıkılmaz bir şeydir.

    Kendi hayatımıza baktığımızda insan yapısı öğelerin hayatımıza iki yolla girmiş olduğunu fark ederiz. Birincisi kişinin yaşadığı dünyayı daha az rastlantısal ve düzenli kılar. İkincisi ise insanı, sayısız insan arasından belli güdüleri ve amaçları seçmeye yatkın eder. Düzen, rastlantısallık ya da kaostan, düzenli bir durum varken her şeyin olmaması, her şeyin mümkün olmaması ile ayrılır. İnsan türü olarak hepimizin amacı düzenli bir çevre yaratmak ve korumaktır.

    Kültür içinde herkesin farklı ironileri vardır. Bunlar arasında gidip geliriz. Bu ironiler arasındaki farkları işaretlerle ayırırız. Bunlara kültürel kod adını verebiliriz. İşte "insan kültürü" bu kodları okuma, bilme yetisinden ibarettir. Bunun insanların işaretleri yanında üretilmiş olan araçlarda da kültürel kodlar mevcuttur. Hem de bunlar bizi iki yönde denetler. Mesela kırmızı ışık gördüğümüzde hem yolun kapalı olduğunu anlarız hem de dururuz. Hata, yanlış yapma riskini azaltır kodlar, aynı zamanda iletişimde kolaylık sağlar. Tüm ülkelerde trafik işaretleri aynı değildir. Başka ülkelere gittiğimizde kendimizin değil onların kültür kodlarını kullanırız.

    Anladığımız gibi kültür "ötekileri" kendi misyonuna çevirme amaçlıdır 9. Devlet ve millet
    Devletin bir uyruğu olmanın hakların ve ödevlerin bir birleşimi olması, aynı zamanda hem korunduğumuz hem de ezildiğimizi hissetmemize neden olur. Eğer devletin koruyucu ilgisi bir şeyleri yapmamızı sağlıyorsa, devletin baskıcı işlevi daha çok acizlik duygusu verir; bu işlev yüzünden, birçok seçenek gerçekleşemez hale gelir.

    Yurttaş olmak, uyruk olmaya ek olarak devlet politikasını belirlemede söz hakkına sahip olmaktır. Pratikte böyle bir etkide bulunmak için yurttaş, devlet düzeni karşısında bir oranda özerklik yaşamalıdır. Burada yine devlet faaliyetinin yetkinleştirici ve baskıcı özellikleri arasında çatışma ile yüz yüze geliyoruz.

    Millete sadakat devlet disiplininin başına bela kesilen iç çelişkilerden özgürdür. Millete ve refahına koşulsuz sadakat isteyen milliyetçilik akla ya da hesaba gerek duymaz. Milliyetçilik tek tek üyelerine kimliğini verenin millet olduğunu anlatır. Millet devlet gibi ortak çıkarları kollama amaçlı değil; aksine çıkarlara anlamını veren milletin birliğidir. Millet devlet gibi bir gerçeklik değildir. Belli sınırları yoktur. Somut değil, gayet zihinsel ve duygusaldır. Bir hayali cemaat olan millet, üyeleri kolektif bir bünye ile özdeşleştirildikleri müddetçe bir varlık olarak mevcuttur.

    Devlet ile milletin iç içe geçmesi bir kader değil; kendi rızalarıyla yapılmış bir evliliktir.
    10. Düzen ve kaos
    Olayların birbiri ardından akışının bozulacağı, kaosa meydan vereceği fikri toplumun korkularından biridir. Ancak kaos üzerinde düzenin zaferi hiçbir zaman mutlak değildir. Bunu daha önceki bölümlerde edindiğimiz bilgiler aracılığıyla yorumlayabiliriz. Yabancılar, yerleşik olanlara gelerek onları huzursuz kılar. Belli bir düzeni yok ederler. Harita üzerinde hayali bir çizgi çizilir ve buna sınır denir. Sonra bu çizginin öteki tarafında kalanlar bu sınırı geçmek istediğinde düşman olarak nitelendirilir. Düzen kurmak belirsizlikle savaşa tutulmaktır. Bu sınır dediğimiz hayali çizginin bulunduğu coğrafyaya, eli silahlı insanlar yerleştirilir ve bir taraftan diğer tarafa geçiş bir otoriteye bağlanır. Bu otorite tüm otoritelerin yaptığını yapar: karşılıklı dışlayıcı biçimde olmayan, farklılaşan insanları keskin bir çizgi ile iki takıma ayırır.

    Kaosa karşı mücadele görünür bir sonuca ulaşmadan sürüp gidecektir. Kaos, düzensiz olguların çoğu özellikle dar bir alana odaklanmış, hedefli, görev yönsemeli, tek sorun çözücü eylemlerden doğar. Düzen kaosu gerektirir; kaos da düzeni. 11. Hayat uğraşına dalmak
    Rutin olarak yorumladığımız hayatımıza bir göz atarsak içinden sosyolojik olarak bir çok olgunun varolduğunu görürüz. Her sabah kalkıp elimizi sabanla yıkadığımız bir gerçek. Bunu yapabilmek için öğreniyoruz ilk başta, daha sonra reklamlar önümüze geliyor. Bunlarda daha farklı sabunlar görüyoruz. Daha iyi bir hijyen niçin sabunlar alıyoruz. Rutin hayatımızdan çıkarılacak ufak sonuç hepimizin birer tüketici olduğudur başta olarak. Tüketici davranışı bir sorundan diğerine götürerek adım adım hayatın akışına bağlar ve bizi bir uzmanlık arayışı içine sokar.

    Beni bireysel yapan tüketici tarafımdır. Sürekli yenisini daha iyisini almak isteriz. Günümüzde bize sunulan seçenekler arasından yaptığımız seçimler bizi diğer insanlardan ayırıcı niteliktedirler. Bunu fark etmeyiz ancak bu hep bizimledir.

    Hayatın akışına dalıp sürüklenirken fark etmediğimiz bir konu daha vardır. Mesela eski zamanlarda bir misafir geldiğinde ikram olara Türk Kahvesi getirilirdi. Ancak günümüzde üretimin gelişmesi ve tüketimin artması sonucunda bize gelen misafirlere nescafe mi Türk kahvesi mi? Diye sorma gereksinimi hissetmekteyiz. Bu da hayatın rutinliğe kapılmış giden bizlerin sağ duyuyla göremeyeceği; ancak sosyolojik bir bakışla fark edilecek bir noktasıdır. 12. Sosyolojide tarzlar ve araçlar
    Sosyologlar insanlara özgürlüklerini sınırlayacak ve davranışlarını daha kestirilebilir kılacak şekilde, özgürlüğün nasıl azaltılacağı konusunda tavsiyelerde bulunmalıdır.

    Sosyoloji günlük hayatımıza yorumlar getirmelidir. Çünkü sosyoloji çıplak gözün tespit edemeyeceği bağlantıları açığa çıkarır.

    Emile Durkeim, sosyal olguların sadece sosyal olgularla açıklanabileceğini söyler. Sosyal fenomenler birey olarak insanın içinde değil dışındadır.

    Max Weber sosyolojinin bir bilim olabilmesi için doğa bilimlerini taklit etmesi gerektiği savına şiddetle karşı çıkmaktadır. Doğa bilimleri genetiği, hayvanları inceleyen bir bilim dalıysa sosyoloji de kendi içinde doğa bilimlerinden ayrı bir bilim dalıdır.

    İnsan eylemini açıklamak için onu anlamak, kavramak gerekmektedir. Onları anlamayı amaçlayan sosyolojinin nesnel bilgi olarak açıklanması gerektiğini düşünür Max Weber. Sosyoloji bilimden öteye gider, o üzerinde çalıştığı gerçekliğin anlamını yakalar. Sosyolojinin üçüncü stratejisi de pratik uygulamalara elverişli olmasıdır.

    Sosyoloji dünyanın "karmaşıklığının" bir parçası,bir çözüm olmak yerine bir sorundur. Sosyolojik düşünmek, özgürlük davasına hizmet eder. Kitabın değerlendirilmesi:
    Rutin yaşamımızın içinde boş bakan gözlerle göremeyeceğimiz değişimin; ancak sosyolojik düşünerek, bu yetiyi kazanarak olabileceği üzerinde durmuştur. Tümevarımcı bir yol izlenmiş; bireyin toplum içinde dış dünyayı içselleştirip, iç dünyasını dış etkenlerle şekillendiği belirtilmiştir. Hayatımıza yönelteceğimiz soruların rutinliği üzerimizden atıp, yenliklerin farkına varmamızı sağlayacağını; karmaşanın içinde kaybolurken kaçırmamızı gereken şeyler olduğunu sağlıyor. Kendimizi düşünüp attığımız adımların yanı sıra, ahlâki yükümlülüklerimizi de unutmamak gerektiği, bu ikilikler bir dengede sabitlenmezse hayatımızı dilediğimiz gibi yönlendiremeyeceğimiz ve özgürlüğü sağlayamayacağımız vurgulanmıştır. Sosyolojik düşünmek, özgürlük davasına hizmet eder.
     

Bu Sayfayı Paylaş