Sosyolojik boyutuyla televizyon

'Psikoloji' forumunda KaRDeLeN tarafından 13 Mayıs 2009 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Sosyolojik boyutuyla televizyon konusu SOSYOLOJIK BOYUTUYLA TELEVIZYON

    Televizyon… Üçte biri uyku üçte biri iş ve hayat koşuşturmasıyla geçen günlerimizin son üçte birinin rakipsiz talibi. Televizyon artık varlığının farkında bile olmadığımız fakat hayatımızın üçte birini kontrolünde geçirdiğimiz kronik bir alışkanlık, biraz daha realist bir bakışla bir hastalık. Peki nedir bizi kendi isteğimizle bağımlı yapan(bu bakımdan bir uyuşturucudan farksız olan) hayatla gerçek ilişkimizi koparıp onunla sanal bir bağ kurmamızı sağlayan bu teknoloji “harikası”.

    Televizyonun etkilerinin üzerinde durmadan önce onun icadını nasıl çalıştığını ve ne zaman yaygınlaştığını öğrenelim:

    Televizyon yani bir sürü resmi bir anda arka arkaya çekip sıralayabilen bir alet fikri ilk olarak 1873’te selenyumun ışıl elektrik özelliklerinin bulunmasıyla gündeme geldi. Daha sonra 1884’te yüksek hızla dönen Nipkow diskiyle ilk denemeler yapıldı, 1889 da bu alet aynalı çarkla değiştirildi, 1905 yılında Karl Braun’un geliştirdiği katot tüpüyle yeni bir adım attı ve en son 1935’te Zworkın’in ikonoskop adlı aygıtının kullanılmasıyla günümüzde bildiğimiz televizyon formatına girdi. Daha sonra 2. Dünya Savaş’ında kullanılan hertz demetlerinin televizyonlarda kullanıma girmesiyle görüntünün göze sanki olay gerçekten yaşanıyormuş gibi intikal etmesi sağlandı.

    Televizyon bu dönemden sonra Avrupa, Japonya ve Amerika’da değişik şekillerde gelişimini sürdürdü. (405 SATIR, 625 SATIR, 819 SATIR- NTSC-SECAM-PAL) 1960’larda bu sistemler birleştirilip tek standart yapılmaya çalışıldıysa da başarılı olunamadı, ve bu işin zamanla çözümleneceği düşüncesine varıldı. Daha sonra farklı ülkelerin yayınlarının paylaşılabilmesi için çeviriciler geliştirildi.

    Televizyon canlı yayının yapılmaya başlamasıyla farklı bir boyut aldı. Öyle ki 1963’te Amerikan Halkı Kennedy’nin katilini öldüren Jack Ruby’yi katili canlı yayında öldürürken izleyebildiler. Bunun dışında 1965’te Vietnam Savaşı canlı yayında televizyonlardaydı. Bütün bunlar (iyi veya kötü tartışmıyorum) günümüzde BBG, canlı realite şovları gibi şekillere büründü ve popülaritesi de binlerce kat artı.


    Günümüzde televizyon üzerine tartışmaların en önemlisi yararlı olup olmadığı veya zararlarının yararlarından fazla olup olmadığı tartışmasıdır.

    Kötü haberi sona saklayalım ve önce televizyonun faydalarından bahsedelim:

    Televizyon bir kitle iletişim cihazıdır. Yani, televizyon dünyada olup bitenleri bize en kolay yoldan haber verebilecek, diğer insanlarla düşüncelerimizde benzerlik veya farklılık olup olmadığını sınayabileceğimiz, bütün bunların yanı sıra insanlarla ortak konular üzerine konuşmamızı sağlayan (diziler,maçlar,haberler) ve bu anlamda insanı sosyalleştiren(derinine inildiğinde tekdüzeleştiren) bir cihazdır. Televizyon işlerimizde de bize yardımcıdır, mesela ertesi gün havanın nasıl olacağını televizyondan öğreniriz ve buna göre önlemimizi alırız, veya köprüde trafik olduğu söylenirse 2. köprüden gideriz. Ayrıca ekonominin gidişatı yani bizim uğraştığımız meslekle ilgili bilgilere de televizyon sayesinde sahip oluruz. Mesela bir milletvekili dolar yükselecek derse; hemen dolara yükleniriz.
    Aslında iyice düşününce televizyonla doğmuşsak onsuz yaşamanın zorluğunun göz ardı edilemeyeceğini görürüz. Çünkü televizyonu herkes izler, ve o dünyayı bizim ayağımıza getirmiyor desek yalan olur. UEFA kupası finalini televizyon olmasa nasıl izlerdik? Bir yolu var tabi ki; Maça gitmek, tamam gidersin ama bir gidersin iki gidersin insanın bütçesi dayanmaz buna, ayrıca her maçı izlemek isteyen stada akın etse bu etkinliğe stat dayanmaz. Bu örnek bence güzel bir örnek çünkü futbolu da popüler yapan televizyondan başkası değildir. Televizyon olmasa nasıl bukadar insan Real Madrid’de oynayan Zidane’dan bahsedebilirdi ki? Veya nasıl bir insan BBG Eray’ı tutabilirdi? Bu özelliğinin yanı sıra haberlerde fakirleri de görüp onlar hakkında içimizin sızlaması televizyonun duygularımızı da kontrol eden bir cihaz olduğunun kanıtıdır. Evet bunlar televizyonun güzel sayılabilecek tarafları…


    Şimdi televizyonun zararlarına gelelim. Öncelikle ben bu konuda araştırma yapmadan evvel aklımda olan zararları sayacağım ondan sonra çeşitli kaynaklardan okuduğum kısımları size sıralayacağım:

    Bence televizyonun en önemli zararı, vakit öldürmesidir. Saatlerce izlendikten sonra beş dakika oturup düşünürseniz ne izlediğinizi dediğimi anlarsınız. Benim yaşadığım şu: Neredeyse hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Eğer siz de aynısını yaşıyorsanız buna vakit öldürmek değil de ne denir? İlk çağda da bizim yaptığımız tartışmalar yapılıyordu. O zaman tiyatro vardı Yunan toplumunda. Ve tiyatronun aynı zararı yapabileceği söyleniyordu. Peki tiyatro niçin bugünlere geldi? Çünkü tiyatro ve sinema izlediğimizde bir oyunculuk yeteneğinin duygularımıza yön vermesi söz konusudur. Bizim şu an da kötülediğimiz şey ise günümüzde tüketim toplumunun bir parçası olarak sıfatlanan bir televizyon kavramının olmasıdır. Böyle olunca sorunlar da beraberinde gelir.

    Televizyonun bir diğer zararı da Lise 1’e kadar farkında olmadığım kitap okuma kavramını bilen insan sayısını 0’a doğru ***ürme eğiliminde olmasıdır. Babam bana Lise 1’de zorla bir kitap alıp okutmamış olsaydı( Monte Kristo) ben de herkes gibi günümün bana kalan üçte birini televizyona kaptırmıştım. Kitapta da fikirlerin empoze edilmesinden bahsedebilirsiniz, fakat televizyonun yozlaşmasını bir kenara bıraksak bile, kitap insanın kafasında kendine göre bir şeyler canlandırmasına bir başka deyişle saksıyı özgünce çalıştırmasına olanak sağlar. Televizyondaysa bu yoktur, izleriz ve yatarız: Ne üzerinde düşünürüz izlediğimizin ne hatırlamaya çalışıp televizyonun ne kadar büyük bir tuzak olduğunun farkına varmaya çalışız.

    Bir üçüncü zararı radyasyon yaymasıdır. Bu gayet basit ve fiziksel gözle görünebilen kanıtlanmış ve bana katılmak zorunda olduğunuz bir unsurdur. Televizyonun yaydığı radyasyonun zararlarını kim inkar edebilir? Peki kitap radyasyon yayar mı?

    Benim aklıma gelen son zararı ise insanları yozlaştırması: Mesela Laila’daki eğlenceyi Koç Lisesi’ndeki sözde mutlu öğrencileri gören bir Hakkari’li genç ne gibi duygular içine girer düşündünüz mü hiç? Adam ya bizden nefret eder, yada bize özenir atlar otobüse gelir İstanbul’a. Yani televizyon dediğimiz şeyin değişik bir boyutu da tarımda makineleşmeye benzer kısacası. Tarımda makineleşmeyse nasıl şehre göçler başladıysa, televizyonun yozlaşması yada günümüzdeki kelime karşılığı gelişmesiyle insanlar şehre göç etmektedir. Bir can alıcı örnek daha var ki bu örnek aklıma geldi diye sosyoloji dönem ödevi aldım diyebilirim. Benim kendi adıma emin olduğum bir şey. Bence hayatınızda yolunda gitmeyen şeylerin pek çoğunu televizyonunuz tetikliyor. Belki de siz karınızla Reha Muhtar’ın ruhunuza kodladığı agresif olmaya çalışan tavırlar yüzünden kavga ediyorsunuz. Belki insanları artık eskisi kadar sempatik bulmamanızın nedeni, Mehmet Ali Erbil’in sempati salgılama mekanizmanız üzerinde yaptığı büyük tahribat olabilir. Belki iş yerinizdeki mutsuzluğunuzun temelinde, size “Beş yüz milyar ister misiniz?” diye sormamaları yatıyordur. Belki o lanet yarışma yüzünden kendinizi hayatın en zayıf halkasında yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz.

    Şimdi benim düşündüğüm değil, gerçekten araştırması yapılmış ve kanıtlanmış bilgilere gelelim. Öncelikle Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Kamu ve Yayın Araştırmaları Daire Başkanlığı uzmanları tarafından yapılan bir araştırmaya göre, televizyon izleyenlerin yüzde 32.4’ünde uyuşukluk ve tembellik hali görülüyormuş. İzleyicilerin yüzde 8.5’unda da sinir hastalıkları ortaya çıkıyormuş. “Bu nedir ya?” demeden geçemiyorum. Evet.. Ben de sizin gibi “Allahım! Sigara gibi bir şeymiş demek ki bu” dedim bu yazıyı ilk okuduğumda.

    Yukarıdakinin sadece başlangıç olduğunu bildirmekte fayda var. Geçenlerde okuduğum bir makalede Türk televizyonlarında yayınlananların %6 sının Türk aile tipine %20’sinin de Amerikan aile tipine ait olduğunu öğrendim. Bu da demektir ki ülkemizin dört bir yanında yaşayan insanlar, televizyonla entegre oldukları anda ki öyleler gerçeğin Amerikan aile tipini örnek alıyorlar. Onlara sorsanız
    ” Kahrolsun Amerika” sözünü duyarsınız, fakat hernekadar bu insanlar Amerika ile bir bağlarının olmadığına inansa da televizyon bir kültür aşılayıcı olarak onlara o kültürü empoze etmiştir. Sorun insanların gerçek hayatın televizyondaki hayat olmadığını anlamasıyla başlar. Bunu gördüğünde ise -ki insanların çoğu bunun farkında olmadan bu dünyadan göçüp giderler- artık gerçekte kendi benliğiyle bağdaşmayan yabancı kültür kronikleşmiştir bünyesinde. Bu konudan en çok etkilenenler sizin de tahmin edebileceğiniz gibi çocuklar ve gençlerdir. Çocuklar bu tip yozlaşmış bir televizyonla büyüdükleri zaman ilerde kendi benliklerini taşımaları, sanal dünyayla gerçek dünyayı ayırt edebilmeleri neredeyse imkansızdır. Bu noktada önemli bir örneğe deyinmeliyiz: Televizyonlarında daha çok şiddet içeren programlar yayınlayan Japonlarınkiyle, gülmeye önem veren Amerikalıların televizyonları arasında bu bağlamda bir ayrım vardır. Fakat Türk televizyonuyla Amerikan televizyonu arasında bir ayrım yapılamamaktadır. İşte sosyolojik boyutta sorun doğuran kısım budur. Böyle kullanıldığında televizyon insanları sadece yozlaştırır.

    Bunların yanı sıra 1993’te Aile Vakfı tarafından yapılan bir araştırmaya göre, bambaşka yörelerde yaşayan fakat televizyon izleyen kitlelerin kendi durumlarıyla bağıntı kurmadan sorulan sorulara aynı cevabı vermesidir. Bunun televizyonun insanı tekdüzeleştiren düşman olarak tanıtmamda önemli kanıtlardan biri olduğu yadsınamaz.

    Bir başka sorun ise dilimizdir. Dil bir ülkenin, bir ırkın benliğini kanıtlamasının yegane yolu olmuştur, ve sonsuza dek korunmalıdır. Ne yazık ki günümüzde televizyon programlarında kullanılan yabancı ve sözlükte hiçbir zaman yeri olamayacak olan kelimeler beynimize sinsice kazınmış ve bizi yepyeni bir boyutta daha yozlaştırmıştır.

    Televizyonun şiddeti körüklediği de göz ardı edilemeyecek bir mevzudur. Özellikle çocuklarımızın bilinçsizce izlediği bir çok şiddet unsuru onların iliklerine kadar işlemekte ve hepsini ilerde potansiyel bir hasta yapmaktadır.

    Evet böylece, televizyon hakkında genel bilgiyi, faydalarını zararlarını objektif bir şekilde somut örneklerle incelemiş olduk. Bundan sonra okuyucuya kalan bu konu hakkında araştırmalara başlayıp televizyon hakkında daha aydınlatılmayı bekleyen bir çok konuyu öğrenmesi ve doğru yolu yani gerçek hayatla televizyon arasındaki dengeyi bulmasıdır. İnternette “Turnoff Your Television” adlı bir sitede bulduğum paragrafın Türkçesi’yle yazımı bitirmek istiyorum: Televizyon hayatımızı, bizim ona atfettiğimiz önemden de fazla etkilemektedir. Bunu anında ve günlük etkilemeler olarak değil, bize başka bir dünyanın kültürünü ekerek oluşturmakta; zamanla ve sabırla hasatını almayı beklemektedir. Bu başka dünya, başka kültürlerin dünyası değil; bizim kendi yarattığımız bir dünyadır. Ama gerçek değildir.
     

Bu Sayfayı Paylaş