Sinop Cezaevi

'Sinop Tanıtımı' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 19 Nisan 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Sinop Cezaevi konusu Sinop Cezaevi
    [​IMG]


    Sinop Cezaevi, Sinop Kalesi’nin güneybatı ucunda bulunan İç Kale’de bulunuyordu.
    Sinop Kalesi’nin ne zaman kurulduğu kesin olmamakla beraber MÖ.72 yılında Pontus Kralı IV. Mithridates tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Bizanslıların yaptırdığı konusunda bazı kaynaklarda belirtilmiş ise de kale içerisindeki kitabeler kalenin İsfendiyaroğulları ve Osmanlılar zamanında onarıldığını göstermektedir.

    Sinop’u 1214 yılında ele geçiren Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus kaleyi kuzeyden güneye inen dik surla kestirmiştir. Böylece İç Kale enine bir surla ikiye bölünmüştür. Burada 9.500 m2 lik bir alan meydana gelmiş bu yerde Sinop Hapishanesi kurulmuştur.

    II. Meşrutiyetin kurulmasından sonra Sinop Cezaevine siyasi mahkûmlar getirilmiştir. Cumhuriyet döneminde de hapishane olarak kullanılmış ve bu durum 1997 yılına kadar sürmüştür. Hapishanede Türkiye’de ilk kez bir uygulama yapılmış, mahkûmların birer sanata yönelmesi için çalışılmıştır. Bunun için içeride atölyeler kurulmuştur. Mahkûmların yaptığı küçük sanat eserlerinin satılması ile de onlara maddi olanaklar sağlanmıştır.

    [​IMG]

    Sinop cezaevinin bir özelliği de birçok fikir suçlusu ve yazarın burada mahkûm olarak bulunmasıdır.

    Sonraki dönemlerde Bölge Kapalı Cezaevi ve Çocuk Islah Evi olan kale ve buradaki cezaevi yapısı ile Askerlik Şubesinin boşaltılmasından sonra 1999’da Kültür Bakanlığı’na tahsis edilmiştir. Kültür Bakanlığı’nın yapmış olduğu restorasyon çalışmalarından sonra kale Kültür Merkezine dönüştürülmüştür. Günümüzde Kültür Kompleksi olan kalede sosyal etkinlikler alanı düzenlenmiş, galeriler, Konferans Salonu, Tanıtım Salonu, Satış Reyonu, Kafeterya gibi kültürel mekânlar yapılmıştır.

    Sinop Cezaevinde, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Refi Cevat Ulunay, Hüseyin Hilmi, Burhan Felek, Osman Celal Kaygılı, Celal Zühtü Benneci, Sabahattin Ali ve Necip Fazıl Kısakürek, Kerim Korcan, Osman Deniz, Zekeriya Sertel hapis ve sürgün olarak kalmışlardır.

    [​IMG]

    Necip Fazıl Kısakürek’in burada kaldığı süre içerisinde Zindandan Mehmet’e Mektup isimli şiirini yazmıştır:

    Zindan iki hece. Mehmed'im lafta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de geri adam, boynunda yafta...

    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!

    Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
    Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak
    Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

    Bir alem ki, gökler boru içinde.
    Akıl almazların zoru içinde
    Üstüste sorular soru içinde.
    Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
    Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

    Bir idamlık Ali vardı, asıldı
    Kaydını düştüler, mühür basıldı.
    Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
    Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

    Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
    Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
    Beni Allah tutmuş kim eder azat?
    Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
    Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

    Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
    İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik, mintanlarla et.

    Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    Yalnız seccademin yönünde şefkat
    Beni kimsecikler okşamaz madem
    Öp beni alnımdan, sen seccadem!

    Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim, senelik paydan!
    Zindanda dakika farksız aydan
    Karıştır çayını zaman erisin
    Köpük köpük, duman duman erisin!
    Peykeler, duvara mıhlı peykeler
    Duvarda, başlardan yağlı lekeler
    Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
    Duvar, katil duvar yolumu biçtin
    Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

    Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
    Tek nokta seçemez dünyada nazar
    Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
    Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

    Ses demir, su demir ve ekmek demir...
    İstersen demirde muhali kemir.
    Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
    Garip pencerecik, küçük daracık;
    Dünyaya kapalı, Allah'a açık

    Dua, dua eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
    Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
    Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
    İplik ki incecik, örer boşluğu
    Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
    Karanlığında nur, yeniden doğuş...
    Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
    Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

    Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
    Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
    Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.

    [​IMG]

    Sabahattin Ali de Sinop Cezaevinde tutuklu olarak kaldığı sürede Aldırma Gönül isimli şiirini burada yazmıştır. Bu şiir daha sonra Edip Akbayram tarafından şarkı olarak seslendirilmiştir.
    Aldırma Gönül

    Başın öne eğilmesin
    Aldırma gönül, aldırma
    Ağladığın duyulmasın,
    Aldırma gönül, aldırma

    Dışarıda deli dalgalar
    Gelip duvarları yalar;
    Seni bu sesler oyalar,
    Aldırma gönül, aldırma

    Görmesen bile denizi,
    Yukarıya çevir gözü:
    Deniz gibidir gökyüzü;
    Aldırma gönül, aldırma

    Dertlerin kalkınca şaha
    Bir sitem yolla Allaha
    Görecek günler var daha;
    Aldırma gönül, aldırma

    Kurşun ata ata biter
    Yollar gide gide biter;
    Ceza yata yata biter;
     

Bu Sayfayı Paylaş