Sinemaya yön veren filmler: Tenenbaum ailesi

'Sinema Dünyasından Haberler' forumunda Mavi_Sema tarafından 10 Aralık 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Sinemaya yön veren filmler: Tenenbaum ailesi konusu
    SİNEMAYA YÖN VEREN FİLMLER: TENENBAUM AİLESİ





    ‘Alternatif çizgi roman estetiği’ni sinemaya sokan yapıt, anlatı yapısıyla üslup oyunlarıyla çığır açan bir ‘işlevsiz aile filmi’ olarak anılabilir.
    22 senedir ayrı olan bir aile, ölümcül bir hastalığa yakalanan babalarının bu durumu için bir araya gelir. Ancak bu beraberliğin devamında bireyler arasında geçmişte yaşanan kötü olaylar ister istemez açığa çıkacaktır. Zira iki öz, bir de üvey çocukları olan anne-baba da bu süreçte hiç görüşmemiştir.
    Aile kavramına alternatif çizgi roman estetiğiyle yaklaşarak solgun renklerden, geniş açılardan ve absürd komediden başlı başına yeni bir model üreten yapıt, son 10 yılda da takipçilerini üretti. İşte beş maddede bunun ana sebepleri.
    1-Esin kaynakları
    “Tenenbaum Ailesi”, 2000’lerde Amerikan sinemasının konvansiyonel kolunda yükselen çizgi roman uyarlamalarına bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Zira bağımsız sinema, sürekli Hollywood geleneğinin uzağında bir yere duran ve onu kırmaya çalışan filmler üretmiştir. İşte bu yapıt da, popüler tarafında yavaş yavaş yenilikçi tutumlar izlenen alternatif çizgi roman estetiğini sinemaya getirdi.
    Öyle ki aslında bu Marvel Comics, DC Comics gibi popüler çizgi romanların çok uzağında bir gelenekten besleniyordu. Temelini Robert Crumb, Harvey Pekar ve Art Spiegelman gibi isimlerin öncülüğünü yaptığı ‘underground comics’e (yeraltı çizgi romanı) dayayarak devreye girdi. Tabii bu isimlerden Robert Crumb’ın 1975 tarihli “Fritz the Cat” uyarlaması, geleneğin ilk örneği olarak görülebilir.
    O da zaten Cannes Film Festivali’nin ‘La Semaine de la Critique’ (Eleştirmenlerin haftası) bölümünde gösterilen animasyonların birincisi oldu. 1994’te ise Terry Zwigoff, “Crumb” adlı belgeseliyle önemli sanatçıyı andı. Zaten sonradan da Zwigoff, Robert Pulcini-Shari Springer Berman, Jared Hess, Jeffrey Blitz gibi bu geleneği benimseyen isimlerin arasına dahil oldu. Bu eğilimin ana özelliği ise seks, uyuşturucu ve ahlak gibi çok fazla ele alınmayan meseleleri incelemekti. Bu doğrultuda da zaten çizgi romanın James Joyce’u veya alt kültüre uygun versiyonu olarak anıldı.
    Zaten daha çok ‘alt kültür’ için üretilen bir alandı bu o zamanlar. Kendi dükkanı bile vardı. Günümüze transferine baktığımızda ise Tom DiCillo’nun “Johnny Suede”inde (1991) ilk kez varlık gösterdiğini söyleyebiliriz görsel olarak. Bir anti-kahramanın izini süren yapıt, sanat yönetimi, sürreel sahneleri, seks meselesiyle ilgilenişi ve zorlayıcı alt metinleriyle absürd bir komedi tonu tutturuyordu. Filmde başrolleri, Brad Pitt ile Catherine Keener’ın paylaştığını da ekleyelim. “Johnny Suede”, bu özellikleriyle Wes Anderson’ın filmlerinin de esin kaynağı konumuna yerleşmekte zorlanmadı.
    Bunun dışında 70’lerin müziklerini içeren ses skalasına sahip filmin, fare kullanımıyla “Sitcom”, akbabanın varlığıylaysa “Kerkenez” (“Kes”) gibi yapıtlardan somut referanslara başvurduğunu söylemek mümkün.
    Tabii aile kavramı için de Luis Bunuel’in politik taşlama için uyguladığını absürd komediye transfer ettiği belirgin bir gerçek. Bu noktada da karikatürize karakterlerden sonuç almasını sürrealist sinemanın babalarından Bunuel’in özellikle son döneminde çektiği “Discreet Charm of the Bourgeoisie”, “Phantom of Liberty” gibi filmlerindeki aile tablosuna benzetebiliriz rahatlıkla. Yeni nesil Bunuel yakıştırması da hoş olacaktır “Tenenbaum Ailesi” için.
    2-Alternatif çizgi roman estetiğinde çığır açtı
    Zaten yapısal olarak baktığımızda da daha bilinçli ve ayakları yere basan bir yere oturduğu için bu kadar önemseniyor. Öyle ki üzerinde ‘Royal Tenenbaums’ yazan bir kitabın açılmasıyla başlıyor. Ardından girişini bir ‘prolog’ ile yaparken, kapanışında da yine bir ‘epilog’ göstermesi, bu mantığını tamamlamasına yol açıyor. Tabii dokuz bölümden oluşan kitabın, her bölümünde araya sokulması da bu durumu ortaya koyuyor. Zaten bu mantık, çizgi romanda da uygulanan bir motif aslında. Buradan da öyle bir sonuca varıyoruz.
    Arka plana Alec Baldwin’in sesinden bir anlatıcının bindirilmesi ise çizgi romanın masalsı halinin yapısını belli ediyor aslında. Anderson’ın en büyük başarısınıysa bu girişte karakterleri ve evi tanıtma becerisi olarak görebiliriz. İlk kalemde baba Royal Tenenbaum’un ne kadar adi, ahlaksız ve egoist olduğuna tanık oluyoruz. Ardından Richie Tenenbaum’un başarılarıyla çığır açarken, Chas Tenenbaum’un fare yetiştirdiği bir odada varlığını sürdüğünü gözlemliyoruz. Margot Tenenbaum ise tiyatro oyunu yazsa veya resim çizse de sürekli, ‘sen üvey kızımsın’ dışlanmasından mustarip. Sade haliyle Anne Etheline, Johnny Cash’e bariz gönderme olan komşu Eli Cash ve hizmetçi Pagota da bunlara ekleniyor.
    Tabii bütün bu karakterleri, bulundukları ruh haline göre şekillendiriyor yönetmen. Bu duruma istinaden, Margot Tenenbaum’un sürekli gözündeki abartılı farla ve vücudunun solgun rengini bozmayan teniyle; yabancılaşma temsili olduğunu söyleyebiliriz. Richie Tenenbaum ve Chas Tenenbaum ise işlerinde veya uğraşlarında sıkışmış durumdalar. Bu sebeple birincisi tenis, ikincisi spor eşofmanıyla dolaşıyor. Anne ile babaya bakınca da çok farklı bir durumla karşılaşmıyoruz. Zira son derece resmi giyinimli olmaları, aslında aradaki iletişimsizliği ortaya koyuyor.
    Bu açılışın devamında Anderson’ın solgun renkleri öne çıkarsa da stilize gözüken sanat yönetimi ve kostüm tasarımının yanında, daha çok geniş açılar ve objektifler kullanarak kurduğu çerçeveleriyle anlam konusunda zirve yaptığı söylenebilir. Böylelikle Margot Tenenbaum’un sürekli arkalarda bir yerlere sıkışması, Richie’nin ise önde babasının yanında durması çok önemli bir hareket. Öyle ki filmin 2.40:1 oranında çekilmesi de bu duruma büyük katkı yapıyor.
    Zaten ***** “Amerikan Güzeli”nde de konu edilen o ‘işlevsiz aile’ kavramını daha absürd, daha çizgi romansı ve çarpıcı hale getirebiliyor. Öyle ki kız kardeşe aşık olma, intihar etme, cinsel ilişki arkadaşlığı yapma, yalan söyleme gibi konular, gündelik hayatın içinde son derece sıradan kavramlar bu aile için. Öyle ki tenisçilik yapan Richie Tenenbaum, aşık olduğu kardeşi Margot evlendiği gün maçına geldiği için tenisçiliği bırakmaya dahi karar verebiliyor.
    Ancak bunların tamamı 70’lerin country ve folk ağırlıklı müzikleriyle, absürd tonla ve solgun renklerle yansıtılıyor. Zaten aralara giren ve açılıştaki pastanın yanında da gözüken ‘fare’ de bu ailenin içindeki durumu ortaya koyuyor. Bir fare var orada ve sürekli birini kemiriyor! Bir anormallik var bu durumda. Ailenin içindeki pislikleri vurgulayan bir hareket zira bu.
    Zaten hikaye yapısı, Royal Tenenbaum’un evden ayrılmasından 22 sene sonra ailenin yeniden bir araya gelmesi üzerine kurulu. Bu da o alışık olduğumuz beraberliklerin çok uzağında aslında çözülme anlamına geliyor. Royal’ın ‘ben hastayım. Öleceğim’ yalanıyla ise, ahlaken daha da çökük bir hal alıyor. Öyle ki adam, bir anda yüz vermediği oğlu Chas’den olma iki torununu köpek dövüşlerine götürüyor!
    Yani böylesine bir ‘günlük ilişki’ yumağı hakim. Wes Anderson da sürekli aralara köklenmiş odun, köprü gibi öğeleri koyarak iletişimsizliği ve yozlaşmışlıkları ortaya koyuyor. Ailenin, Margot’un komşusu Eli Cash ile 10 senedir seks arkadaşlığı yaptığını bilmemesi de bu kokuşmuşlukların sadece biri elbette. Nihai sonuçta ise bu ahlaken yanlış şeyler, bir yapıya kavuşturulmuş oluyor. Böylece ailenin özeti ‘absürd ve alternatif çizgi roman estetiği modeli’ ile çıkarılıyor.
    3-Margot-Richie aşkıyla absürd komediyi düzenlemek
    Aslında Margot ile Richie’nin aşkının nasıl ortaya çıktığı ve bu karakterlerin gelişiminin gösterilme şekli de Anderson’un ne kadar yenilikçi bir sinema dili dokuduğunu özetlemeye yetiyor. Öyle ki açılıştaki prolog kısmında babalarının evden ayrılmasıyla birlikte bir geceyi müzede beraber geçiren Richie ile Margot, yan yana yatarlar.
    Sonrasında Margot, kaybolur ve bir süre sonra ortaya çıkar. Ardından Margot, ailesini aramaya gider. Ancak ailesinin bir köyde ‘odun kesmek’le uğraştığını öğrenir. Böylece parmağı da bir balta ile koparılır. Filmin başından itibaren niye kırıldığı bilinmeyen parmağın gizemi, bu Margot’un yeğenlerine mezarlıkta anlattığı anı ile açığa çıkıyor. Aslında bu anın sona saklanması, korkutucu ama absürd bir öğe ile izleyiciyi güldürmek ve daha derin etki yaratmak amacıyla kullanılan bir numara.
    Zaten Anderson’un amacı da böylesine absürd anların üzerine gitmek. Bu yönüyle de aslında akıllara biraz Aki Karusmaki ve Jim Jarmusch sinemasını getiriyor yönetmen. Margot’un son 20 senede ne yaptığını anlatan dedektifle birlikte kurduğu flashback örgüsü ise bunların en barizi konumunda.
    Zira Margot, 14 yaşında okuldan kaçmış, 19 yaşında ilk kez evlenmiş. Ardından aralarından birinin kız olduğu altı ilişkiye girmiştir. Bunların arasında ise Bill Murray’nin nörolog karakteriyle evlenmiştir. Bu ilişkilerinin her birinin ayrı detaylarla tek bir planda ‘absürd’ hale getirilmesi ve izleyiciyi şoka sokması da yönetmenin aile meselesiyle ilgili dertlerini ortaya koyar aslında. Alınan sonuç, araya sokulanlar üzerindendir.
    Tabii 70’lerdeki gibi eski bir televizyon kullanılırken Richie’nin tenisi bırakış anında yaşadıklarının da araya sokulması, bir başka çarpıcı ama absürd andır. Bir bakıma pembe diziden kopmuş hikaye, böylesi yönetmenlik numaraları ile zirve yapar. Zaten sonlarda Richie ile Margot’un evin üçüncü katında çadır kurmaları da ne kadar ‘ailenin uzağında’ olduklarını kanıtlar aslında.
    4-Bir auteur: Wes Anderson
    1994’te ilk kısa metrajını çeken Wes Anderson, 1996’da onu “Bottle Rocket” adı altında uzun bir filme dönüştürdü. Luke Wilson ile Owen Wilson’ın başrolünde oynadığı yapıt, bir dolandırıcılık komedisiydi. Şu zamandaki ‘çizgi roman’ geleneğini çok da fazla taşımıyordu. Tom Dicillo’nun 1991 tarihli “Johnny Suede”i daha çizgi romansı kalıyordu o zamanlar.
    1998’de “Rushmore” ile gençlik filminin içine giren ve Jason Schwartzman’dan bir anti-kahraman yaratan yönetmen, yavaş yavaş amacını belli etti. 70’lerin müzikleri, absürd komedi geleneği ve anti-kahramanlar onun kalemi olacaktı. Bu film aynı zamanda Bill Murray ile birlikteliğini de başlattı.
    2001’de “Tenenbaum Ailesi” ile ilk başyapıtını verdi. Ahlaken kokuşmuş karakterlerin bir tasvirini çıkarırken, aslında kurmaca bir evren de dokuyordu yönetmen. Tabii uzun planlarda pan geleneğini benimsemesi, ara planlara bolca başvurması ve tempoyu düşük tutması, en bariz özellikleriydi. Senaryoyu Owen Wilson ile beraber yazmıştı orada.
    2004’de “Suda Yaşam” (“The Life Aquatic with Zissou”) ile Bill Murray’e ilk başrolünü verdi. ***** ahlaksız bir denizbilimcinin ve onun ailesinin hikayesine uzanıyordu. İlginç öğelerle ilerlerken, geminin içini ev gibi kullanmasıyla dikkat çekti. 2007 tarihli “The Darjeeling Limited” ise Anderson’ın geniş açılarını; bir tren yolculuğuna ve devamında Hindistan’ın renklerine taşıdı.
    Yine her zamanki gibi ‘üzücü’ bir hikaye ve ruh hali üzerineydi yapıt. Babalarının küllerini Hindistan’a götüren üç kardeş ile ilgiliydi. Ama yine ölümü sürekli içine alan öykü yapılarından absürd komedi çıkarmayı başarıyordu Anderson. Owen Wilson, Adrein Brody ile Jason Schwartzman bu üçlüyü oluşturan isimlerdi.
    Tabii son filmi, Berlin’de, bir önceki filmi Venedik’te yarışan yönetmenin uluslararası ünü de gün geçtikçe daha da artıyor. ABD’de kasımda vizyona girmesi beklenen stop-motion animasyonu “Fantastic Mr. Fox”la birlikte ise favori oyuncularının yanına Meryl Streep ile George Clooney’nin seslerini de ekleyecek yönetmen.
    Absürd komedi alanında yarattığı yönetmenlik kimliğiyle şimdiden auteurlüğünü kanıtlamış bir isim Wes Anderson. Öyle ki filmlerini onun imzası olduğu bilmeden izlesek dahi ‘bir Wes Anderson filmi’ olarak yorumlayabiliyoruz.
    5-Takipçileri
    Birçok yönetmeni ve filmi etkiledi. Özellikle Jared Hess’in “Napoleon Dynamite” ve “Nacho Libre” ile “Tenenbaum Ailesi”nin modelini farklı bir zemine oturtmak için uğraştığı söylenebilir.
    Terry Zwigoff ise ilk kurmaca filmini, 2001’de yani “Tenenbaum Ailesi” ile aynı tarihte çekmesine karşın “Ghost Word”, “Bad Santa” ve “Art School Confidential”da onun cesaretinin devamını görmek mümkün. Tabii Shari Springer Berman-Robert Pulcini ikilisinin ürettiği “Görkemli Hayatım” (“American Splendor”) ve “Dadım Aşık” (“The Nanny Diaries”) örneklerini de verebiliriz rahatlıkla.
    Bunun dışında “Juno”, “Rocket Science”, “Thumbsucker” ve “Pretty Persuasion” gibi Amerikan bağımsızlarının modellerine derinden etki yaptığını da söylebiliriz.
    2007 yapımı ilk film “Kartal ve Köpekbalığı” (“Eagle vs. Shark”) ise Yeni Zelandalı Taika Cohen’in Anderson’un izinde olduğunu ispatlayan bir yapıt.
    Nereden bulabiliriz?
    Türkiye’de Türkçe altyazılı ve dublajlı DVD’si mevcut. Amazon.com’dan İngilizce altyazı seçenekli ve iki disklik özel versiyonunu edinebilir koleksiyoncular.
    Kimlik:
    Tenenbaum Ailesi (The Royal Tenenbaums)
    Yapım yılı: 2001
    Yönetmen: Wes Anderson
    Oyuncular: Gene Hackman, Gwyneth Paltrow, Luke Wilson, Owen Wilson, Ben Stiller, Anjelica Huston, Danny Glover, Bill Murray, Seymour Cassel
    Senaryo: Wes Anderson, Owen Wilson
    Önemli Ödüller: Altın Küre’2002: En İyi Erkek Oyuncu (Komedi/Müzikal); Chicago Film Eleştirmenleri Birliği’2002: En İyi Erkek Oyuncu; Amerikan Ulusal Film Eleştirmenleri Birliği’2002: En İyi Erkek Oyuncu;
    Önemli Ödül Adaylıkları: Oscar’2002: En İyi Özgün Senaryo; Berlin Film Festivali’2002: Altın Ayı; Amerikan Senaristler Birliği’2002: En İyi Senaryo; BAFTA’2002: En İyi Senaryo; Chicago Film Eleştirmenleri Birliği’2002: En İyi Senaryo
    Bütçe: $ 21.000.000


    keremakca

    haberturk.
     

Bu Sayfayı Paylaş