"Sevim'i oynamak vites kutusu parçalamak gibi"

'Magazin Haberleri' forumunda Dine tarafından 12 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    "Sevim'i oynamak vites kutusu parçalamak gibi" konusu ‘Geniş Aile’ dizisinde canlandırdığı ‘Sevim’ karakteri ve başarılı performansıyla dikkat çeken Yeşim Ceren Bozoğlu ile yaptığımız sohbet…


    [​IMG]
    Röportajın bir yerinde, dizide eline aldığı copu çıkaracak diye bekledim. Ama o, copunu kullanmak yerine o kadar hoş ve samimi cevaplar verdi ki; yüzümüze tebessüm, kalbimize sevgiyi işledik desem yeridir.
    İşte sorularımla ben, samimi cevaplarıyla ve bugüne kadar yaptıklarıyla Yeşim Ceren Bozoğlu. Buyrun okuyun diyoruz.
    SETE ÇIKINCA OLAN OLDU!
    Son günlerde yıldızınızın parladığı ‘Geniş Aile’ dizisiyle başlamak istiyorum röportajımıza. Aslında konuk oyuncu olarak katılmışsınız ilk başta. Sonra ne oldu da, dizinin devamlı ve de ön plana çıkan oyuncularından biri oldunuz?
    Olan sete çıkınca oldu. (Gülüyor) ‘Doktorlar’ dizisi bittikten sonra o dönem içerisinde, gelen birkaç başka teklifi inceliyordum. Daha da açıkçası başka yerlerle de flört halindeydim. Geniş Aile’den konuk oyunculuk teklifi gelince hiç düşünmedim. Çünkü kadrosundaki oyuncu arkadaşlarımın çoğu önceden tanıdığım arkadaşlarımdı. Yönetmenimiz Ömer Uğur ile de daha önce ‘Eve Dönüş’ isimli
    sinema filminde çalışmıştık, ‘Bundan iyi misafirlik mi olur?’ dedim ve sete çıktım.
    Ve oynadığınız karakter içinizden fışkırdı.
    Aynen… Sevim karakteri fışkırdı içimden adeta. Çünkü Doktorlar dizisinde canlandırdığım Gestapo Fikret karakterinden sonra özellikle komedi oynamayı çok istiyordum. İlk oynadığım bölüm yayınlandıktan sonra kullandığım ‘Gerizekalı’ lafı sokaktaydı, birkaç hafta sonrada cep telefonu zili olarak ‘Aşkitom’u duyunca galiba burada kalmalıyım, Sevim çok sevildi dedim. Sağolsun yapımcımız Ahmet Kayımtu’da bırakmadı beni ısrarla.

    Devamlı oyuncu olarak kalmanızın yanı sıra ön plana da çıktınız.
    Öne çıkma meselesine gelince... Bazı roller vardır ‘Gel beni oyna’ diye yalvarır. Özellikle de komedide doğru bir şey yaptığınızda reaksiyon müthiş bir sevgi seli olarak anında geliyor. Bende bu durumdan çok mutlu oluyorum.

    SEVİM’İ OYNAMAK VİTES KUTUSU PARÇALAMAK GİBİ BİR ŞEY!
    Gözlerinden enerji fışkıran, eli coplu bir karaktere hayat veriyorsunuz. Bunun dışında nasıl biri Sevim?
    Şizofrenik geçişleri var. Biraz psikopat, tamamen zıt duygulardan oluşan bir duygu dünyası var. İçli içli ağlarken birden öfkeden delirebiliyor ama genellikle oldukça özgüvenli, çok dişi, havalı, özünde iyi kalpli bir kız. Elindeki copa rağmen mahallede artist gibi yürüse de bir yandan da tam bir Türk aile kızı. Annesinin sözünden mümkün değil çıkmıyor mesela. Oynaması çok zevkli, duygu dünyası o kadar hızlı değişiyor ki, birinci viteste giderken birden 5’e çıkabiliyor, 5. vitesten küt diye 1’e iniyor. Sevim’i oynamak vites kutusu parçalamak gibi bir şey!

    Canlandırdığınız rol Sevim’in sözleri halkın diline pelesenk oldu. Bu sözlerin sette yaptığınız doğaçlamalarla ortaya çıktığını düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
    Doğrudur. Sevim’i oynarken doğaçlama yapmadan duramıyorum. Çünkü onun kadar zıt kutupları barındıran bir karakter bir süre sonra kendini dayatıyor size. Amerikan filmlerinde vardır ya ruh içine girer, bana da öyle oluyor, Sevim giriyor ruhuma. Senarist arkadaşlarımız Kamuran ve Cüneyt de tartışmasız çok başarılılar. Dizinin genelinde onların ortaya koyduğu, başka dizilerde olmayan çok farklı, dizimize özgü bir dil var ve bu dil üzerinden, onu bozmadan doğaçlama yapmak çok güzel. Bir gün sette bir sahne çekiyoruz, sahne gereği Ulvi’nin yaptığı bir sakarlığa kızacak Sevim, ağzımdan ‘Gerizekalı, kotalı zekalı zekasız kotasız gerizeka’ diye bir şey çıktı. Set yıkıldı gülmekten. Şimdi bu oturup da yazılacak bir şey değil, bunu ancak doğaçlama sayesinde buluyorsunuz.

    ŞEFKATE DÜŞKÜNÜM!
    Peki siz kendinizden neler katıyorsunuz? Hangi yönleri ortak yani Sevim’le Yeşim Ceren’in?
    Benimle alakası yok Sevim’in. Ben o kadar dominant ve bağıran bir kadın değilim. O şiddete düşkün ben şefkate… O, erkeği parmağında çeviriyor, ben eşit ilişkilerden tarafım. Bir tek annemize olan düşkünlüğümüz benziyordur belki. Sesi, yürüyüşü, gözlerini aça aça konuşması benimle uzaktan yakından alakalı değil. Böyle olması da gerekli bence. Zaten oyunculuk başka biri olmak değil mi?

    Dizide canlandırdığınız bir karakter daha var. İkinci karakter olan Sevinç'i Sezen Aksu’dan yola çıkarak yarattığınız söyleniyor. Ve bu da çok sevildi. Neden Sezen Aksu’dan yola çıktınız Sevinç’i yaratırken?
    Sezen Aksu’dan yola çıkmadım. O, birkaç kişinin karması olmuş aslında ama seyredince ben de hak verdim söyleyenlere. Özellikle ses tonu gerçekten benziyor Sezen Hanım’a. Sette, ikiz kardeşinin Sevim’in 180 derece tersi bir karakter olmasına karar verdik. O yüzden kıyafetlerine, ses tonuna, vücudunun enerjisine kadar tam tersini ortaya koyunca aşırı zarif, nazik bir Sevinç çıktı ortaya. Ben aslında birkaç farklı arkadaşımı gözlemleyip birleştirmiştim ama izleyince gördüm ki bilinçaltımdan Sezen Aksu’da çıkmış. Aslında iki bölümde vardı ama çok beğenildi sanırım. İzleyenlerden hep çok olumlu tepki geliyor; ”Bir daha ne zaman gelecek Sevinç?” diye soruyorlar, bakalım diyorum bende. En az Sevim’i oynamak kadar eğlenceliydi Sevinç’i oynamak.

    TÜRKAN ŞORAY’IN DURDUĞU YER BİZE ÇOK ŞEY SÖYLÜYOR!

    ‘Türkan Şoray’ın 2010 modeli olmak istiyorum.’ diyorsunuz. Türkan Şoray’ın 2010 modeli nasıl…
    Hem star ışığı olan hem de ruhunun sonuna kadar aktörlük içeren bir durumu kastediyorum. Her oynadığı rolü ruhunun en sahici yerinden oynarken bir yandan da, kendine has ışığıyla oynadığını zenginleştiren, güzelleştiren bir oyunculuktan bahsediyorum. Ayrıca Sultan’ın durduğu yer bize çok şey söylüyor, ben örnek alıyorum açıkçası. Bunca yıllık kariyer, azim, yönetmenlik ve
    sinema aşkı Sultan mucizesini yaratmış. Bunun bir ilerisi yani 2010 modeli de herhalde sinema bağlamında yurtdışında da aynı ölçekte sürekli başarı sağlayarak olur. Yani dünya çapında başarılarla Türk sinemasına yeni kapılar açarak olur. O sinema devlerinin yerine kimse geçemez tabi ki. Bu idealleri gerçekleştirdiğimiz zaman onlardan aldığımız ilhamı doğru bir oluşuma kanalize etmiş olacağımızı düşünüyorum.

    Birçok insan sizi dizilerle tanıdı ama sizin asıl oyunculuğa başlamanız tiyatroyla… 9 Eylül Üniversitesi, Oyunculuk bölümü mezunusunuz. Size ‘Oyuncu olmalıyım, oyunculuk yapmalıyım’ dedirten ne oldu?
    Ruhum… Beş yaşındayken,
    Bağdat Caddesi’nde karşı apartmanın kapıcısının kızıyla kıyafetlerimizi değiştirip, sokaklarda o arkadaşımın adıyla dolaşmama sebep olan dürtü! Seyredilmek ve insanların kimyasını değiştirmekten ve onlara ruhlarının görmedikleri yerlerine bakmaları için ışık tutmaktan müthiş zevk alıyorum.
    İLK OYUNUMDA KORKUDAN ÖLÜYORDUM!

    Üniversite hayatınız boyunca birçok oyunda rol aldınız. Ama bir oyun var ki sizin için çok özel… Mezun olduğunuz sene İzmir Karşıyaka Açıkahava Sahnesi’nde uluslararası üne sahip Varlam Lali Nikoladze'nin yönettiği tek kişilik oyunu ‘Kadınlar’ı 2000 kişiye karşı oynadınız. İlk sahneye çıkışınızdı, nasıldı o anki hisleriniz?
    Korkudan ölüyordum! Oyunun ilk on dakikasını katiyen hatırlamıyorum ama oyunun sonunda oradaki iki bin kişinin beni ayakta alkışladığını asla unutamayacağım, çok güzeldi. On tane farklı kadını oynuyordum, iyi cesaret diye bakıyorum şimdi. O oyunumla Cumhuriyet Gazetesi ‘Yılın Genç Kadın Oyuncusu’ seçmişti beni.

    OYUNCULUK BÜYÜK BİR AZAP!

    İzmir’deki bu başarınız duyuluyor ve İstanbul’a geliyorsunuz. Ardından televizyon ve tiyatroda hep önemli eserlerde rol alıyorsunuz. Mesela televizyonda Atilla İlhan’ın ‘Kurtlar Sofrası’ adlı TRT filminde, tiyatroda Zafer Ergin’le rol aldığınız Berthold Brecht'in ‘Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi’ bunlardan bazıları. Böyle güzel projelerle başlamak size bugünlere geleceğinizi hissettirmiş miydi size?
    Oyunculuk öyle bir meslek ki… Bir yandan dünyadaki en keyifli en zevkli meslek, bir yandan da büyük bir azap.
    Neden?
    İnişler ve çıkışlar hep var. Evet bu bahsettiğiniz projeler çok başarılı işlerdi ama onların oluşum süreçlerinde “Olmuyor, yapamıyorum” diye kaç kere mesleği bırakmaya karar verdiğimi ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki içerden bir yerden tünelin sonunda ışık olduğunu bir şekilde hep biliyordum.

    Sonra dublaj, Devlet Tiyatroları’nda yönetmen yardımcılığı, radyo programları yaptınız. Bunlar sizi daha da zenginleştirmiş olmalı, oyunculuk ve hayat adına. Neler kattı o dönemler size bu anlamda?
    Girip çıkmadığım yer kalmadı oyunculukla ilgili. Bu bir nevi mesleki bir tatlı serserilik getiriyor insana, ben her seti her provayı evime çevirebilirim mesela, denemediğim şey kalmadı çünkü. Bu kadar farklı alanlarda, gerçekten çok çalışarak, oyunculuğun her açısına, her tonuna hakim oldum bu sayede. Bugün bana arka arkaya birbirine çok zıt işleri yap dediklerinde ortaya çıkan sonuç herkesi şaşırtabilir ama ben biliyorum onun yılların emeği olduğunu ve iddialı bir şekilde her karaktere ne kadar rahat girip çıkabileceğimi. Ve en önemlisi ben hâlâ çok çalışıyorum.

    BİR OYNADIĞIMI BİR DAHA OYNAMIYORUM!
    ‘Sıcak Saatler, Yeditepe İstanbul, Gülbeyaz, Doktorlar, Geniş Aile’ dizileri… Ve bunların paralelinde rol aldığınız filmler… Hepsinde birbirinden farklı karakterler… Bunun sizin için bir şans olduğunu düşünüyorum. Çünkü bilirsiniz genelde bir oyuncuya, ilk rolünde neyle ünlenmişse sonrasında da benzer roller gelir. Ne mutlu ki size farklı roller geliyor. Bunun başarısını neye bağlıyorsunuz?
    Aslında herkese olduğu gibi bana da farklı roller gelmiyor. Ben inatla, bir oynadığımı bir daha oynamıyorum! Bir sürü iş görüşmesinde, teklif edilen rol yerine, seçtiğim ve daha önce oynamadığım, tekstte yer alan diğer karakteri deneyip, rolü almışlığım vardır. Bunun Türkiye’de çok az oyuncuya nasip olduğunun farkındayım. Ama yeterince inatçıysanız gerçekleşmemesi mümkün değil… En çok hoşuma giden iltifatlardan biri bu: ‘Bir oynadığın kadını bir daha oynamamışsın, hepsi bambaşka kadınlar’ denildiğinde çok mutlu oluyorum.

    Başarı deyince… Nedir sizin için başarının tanımı?
    Yaptığın şey her ne ise, onun iyiliğini iliklerinde hissederek bundan keyif alma durumu.

    Meleğin Düşüşü, Kısık Ateşte 15 Dakika, İki Genç Kız, The İmam, Haluk Bilginer’in başrolünü oynadığı “Polis” filmi, Güven Kıraç ve Mazhar Alanson'un başrollerinde oldukları "Kirpi", Tarık Akan ve Şerif Sezer'in başrolünde olduğu "Deli Deli Olma", “Eve Dönüş” filmlerinde rol aldınız. Tiyatro ve diziler gibi sinemanın da hayatınızda yeri özel değil mi? Sinema başka bir büyü ve beyazperdede adını görmek neler hissettiriyor insana?
    Beni çok heyecanlandırıyor sinema. Diziler uzun soluklu olduğu için evlilik gibi ama sinema enfes bir metres… Çok kaprisli, çok zor, yorucu ama aşkı uğruna her şeye değer...
    MESAFE VE GİZEM YOKSA MAGAZİNİN BİLE TADI YOK!
    İçinde sevişme sahneleri varsa bu olay oluyor, üstelik daha film vizyona girmeden. Sizin bu konuda söylediğiniz "Sevişme sahnesi çekmek önemli değil! Asıl önemli olan role ruhsal olarak soyunabilmek, rolün ruhuna bürünmektir" cümleniz. Çok doğru diyorsunuz. Sevişme sahnelerinin bu kadar abartılmasının temelinde neler var sizce, toplumun cinselliğe açlığının dışında?
    Teşhir çağımızın hastalığı, herkes ve her şey göz önünde. İletişimin bu kadar hızlandığı noktada mahrem kelimesi içeriğinden zayıflıyor, her şeyin özsuyunu emip, bütün gizleri bir anda çözüp, içi dışa çıkarmak istiyor insanlar. Ama böyle olunca da keyfi kalmıyor hiçbir şeyin. Mesafe ve gizem yoksa magazinin bile tadı yok bence.

    Yeni başlayacağınız bir projede rolünüze nasıl bürünüyorsunuz, neleri göz önüne alıp, nelere önem ve öncelik vererek…
    Ben bir anahtar bulurum rolle ilgili, onun peşine düşerim. İlk önce kostüm ve özellikle ayakkabı çok önemlidir. Sonra o kadının kokusunu bulmaya çalışırım. Her kadın başka bir şey kokar ya… Onu çözdüğümde o rolün ruhunu da çözmüşüm demektir.

    Oyuncuların en büyük şansı nedir hayatta?
    Sonsuz oyun oynama lüksü.

    Oyuncularımız Oscar alabilme hayalini yaşarken sizin bu konuda şöyle bir açıklamanız var. ‘Cate Blanchett’in Türkiye’de Topkapı Ödülleri gibi bir ödül alıp da “Topkapı Ödülleri’ni almayı çok isterdim” demesi peşindeyim’ diyorsunuz. Bu, bir gün olur mu dersiniz?
    Neden olmasın? Atatürk’te Samsun’a giderken birileri
    İstanbul’da “Hı hı tabi canım, kazanırsın sen bu savaşı” diyorlardı eminim. Dünya sinemasında söz sahibi olmaya yetecek bir saygınlığa ve güce eriştiğimizde onlar da gelip bizim ellerimizden alırlar ödüllerini.

    Siz oyunculuğunuzun yanı sıra oyuncu koçluğu da yaptınız bir dönem. Bu nasıl başladı?
    ‘Yedi Tepe
    İstanbul’u çekerken Meral Okay, Abdullah Oğuz’a benim sürekli yeni gelen arkadaşlarımı çalıştırdığımı gördüğünden böyle bir ihtiyaç olunca beni önermiş. O şekilde başlamıştım. Şimdiyse vaktim yok ne yazık ki, o yüzden bu konuda bir kitap yazarak isteyenlere böyle destek olmaya çalışacağım.

    25 kişilik müzikal komedi olan Orhan Kemal'in“Tersine Dünya” adlı oyununu yönettiniz. Sırada Hamlet projesi var, bunda yer alacaksınız. Tiyatro adına yapmak istedikleriniz arasında neler var?
    Puslu Kıtalar Atlası’nı oyunlaştırıp yönetmeyi çok istiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek? Bir de bir İngilizce dil kampüsü ile farklı bir çalışmaya başlıyoruz.

    Nedir o?
    ‘Acting Class With Yeşim Ceren Bozoğlu’ programı ile hem İngilizcesini geliştirmek hem de oyunculuk öğrenmek isteyenlere tiyatro metodu ile İngilizce ve oyunculuk öğreteceğiz. Bir tiyatro oyunu ya da müzikali alarak, bunun Gerase olmasını düşünüyoruz, derslerimize başlayacağız. Kursun sonunda da oyuncu - öğrencilerimiz ile oyunu İngilizce olarak sahneye koyacağız. Bu da Türkiye’de bu tarzda ilk tiyatro ve İngilizce kursu olacak.

    TENEFFÜS SAATLERİM BİLE BELLİDİR!
    ‘Geniş Aile’ devam ediyor. ‘Yüreğine Sor’ filmini bitirdiniz. Yakında ‘Hamlet’in de provalarına başlayacaksınız. Nasıl yetişebiliyorsunuz bu tempoya?
    Bolca
    spor yaparak ve çok düzenli beslenerek… Bir nevi askeri bir disiplin oluşuyor ister istemez. Teneffüs saatlerim bile bellidir benim ama seviyorum böyle yaşamayı. Çok memnunum halimden.

    Bir de Amerikalı yönetmen Theron Patterson’ın çektiği “Bahtı Kara” filminde rol aldınız. Canlandırdığınız karakter nasıl biri bu filmde?
    Kağıthane’de yaşayan orta sınıf bir ev kadını, ailede herkesin açığını kapatan, herkesin işine koşan yengeler vardır ya, işte öyle biraz...

    Üç ödül aldı bu film.
    Evet… Uluslararası Bursa ‘İpek Yolu Film Festvali’nde 3 ödül aldı filmimiz. En iyi film, en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu, görünen o ki bahtı açık filmimizin.

    Bu filmin farkı ve özelliği var. Doğaçlama olması… Doğaçlama olması daha mı yaratıcı kılıyor yoksa neler yapabilirim, ya da başaramazsam kaygısını yaşatır mı bir oyuncuda?
    Hocalarımız bize oyunculukta doğaçlamanın çok zor bir teknik olduğunu ve herkesin de yapamayacağını, yapabilen oyuncu için ise bunun büyük bir özellik ve fırsat olduğunu söylerlerdi. Çok şiddetli oluyor tabi doğaçlama durumu sürekli en üst düzeyde performansa zorluyor sizi. Bundan zevk alıyorsanız ne ala, yoksa zor tabii. Bu filmde oynayan tüm ekip arkadaşlarım ile birlikte biz oynarken o kadar büyük bir zevk aldık ki, sonunda filmimiz en iyi film ödülünü kazandı. Yani fırsatı iyi değerlendirdiğimize inanıyorum.

    Gelelim oyunculuğu dışındaki Yeşim Ceren’e… Neler sizi mutlu eder?
    Çocuklar ve yaşlılarla ilgilenmekten, sohbet etmekten büyük keyif alıyorum. Onun dışında kedi ve köpeklerimle vakit geçirmek,
    spor yapmak, çokça ve bolca kitap okumak, film ve oyun seyretmek beni çok mutlu ediyor.
    Evliliğiniz nasıl gidiyor bu yoğun tempoda?
    Maşallah… Çok iyi gidiyor, şükürler olsun. Yoğunluktan dolayı çok sık görüşemediğimiz için eşimi özlüyorum.

    Evliliğin aşkı öldürdüğünü düşünenlerden misiniz?
    Kişiye göre değişir o durum. Her birey kendi içindeki aşktan sorumludur bence. Herkes önce kendini mutlu etmekle yükümlü olmalı çünkü kendisini mutlu etmeyi başaramayan bir insanın başkasını mutlu edebileceğine inanmıyorum.

    AŞK BİR VECD HALİ! AŞK, MUTLULUKTAN UÇMAKLA VE HAVA FİŞEKLERLE AKRABA!

    ‘Hepimizin aşk kodları bozuldu.’ diyorsunuz. Sizce nedir aşk kodlarını bozan şeyler?
    Mutsuzluğu ve acı çekmeyi aşk zanneder oldu insanlar, üstelik ne uğruna ne için? Aşk bence bir vecd hali, aşkın mutluluktan uçmakla ve hava fişeklerle daha yakın akraba olduğunu düşünüyorum.

    Günümüzde huzurlu ilişkilerden sıkılıyor mu insanlar? Kaçan kovalanır mantığındaki ilişkilerin peşinde sanki birçok kişi. Neden böyle sizce bu?
    Bence kişi kendini değersiz gördüğünde yaşanıyor bu durumlar. Benden kaçanı niye kovalayayım ki? Ben karşımdakini mutlu etmeye çalışanlardanım, durum böyleyken oyun oynamak isteyen için “O beni kaçırdığına yansın” diye düşünürüm ben.

    Şöyle bir baktığınızda, insanlar hayatlarında nelerin farkına varamıyorlar?
    Mucizevi bir biçimde sadece nefes alıyor olmalarının şükretmek için yeterli bir sebep olduğunun farkında değil bence birçoğu.






    Hürriyet
     

Bu Sayfayı Paylaş