Selamlaşma ve İman

'İman ve İslam Forumu' forumunda NeslisH tarafından 24 Ekim 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Selamlaşma ve İman konusu

    Abdullah bin Amr Hazretleri rivayet ediyor: Sahabe-i Kiramdan bir zat gelip Allah Resulüne şöyle bir sual sorar: “Ey Allah’ın Resulü! İslamın hangi hasleti daha hayırlıdır?” Rasulüllah (Sallallahü aleyhi vesellem) şöyle cevap verir: “İnsanlara yemek yedirmen ve tanıdık-tanımadık herkese selam vermendir.”


    Geçen hafta yemek yedirme ile alakalı kısmına değindiğimiz hadis-i şerifin bu hafta da selam ile ilgili bölümüne devam etmek istiyoruz. Selam, Arapçada ‘s-l-m’ kökünden türetilen bir kelime olup, selamet, huzur, barış, esenlik manalarına gelmektedir. Zaten silm, selamet ve İslam da aynı kipten türeyen kelimelerdir. Dinimizde ise bir tahiyye ve selamlaşma lafzı olarak ‘selam’ teşri kılınmıştır.

    Selam vermeyi, selam lafzını kullanmayı, ilk insan ve ilk nebi olan Hazreti Âdem’le tanıyoruz. Ebu Hureyre Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte bu husus şöyle anlatılır: “Rasulüllah (sav) buyurdular ki: "Allah Teâlâ Hazretleri, Hz. Âdem (as)'i kendi sureti üzere ve boynunu da altmış zira olarak yaratınca: "Git, şu oturan meleklere selam ver, onların seni nasıl selamlayacaklarına da dikkat et, dinle. Zira o selam, senin ve zürriyetinin selamı olacaktır" dedi. (Bunun üzerine Âdem onlara gidip): "Esselamü aleyküm!" diye selam verdi. Melekler: "Esselamü aleyke verahmetullahi" dediler ve selama mukabele ederken verahmetullahi'yi ilave ettiler.”

    Selam verme ve selama mukabelede bulunma ümmet-i Muhammed için Kuran ayetiyle teşri kılınmıştır. Nisa sure-i celilesinde, “Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamı alın, en azından verilen selâmın misli ile karşılık verin! Şüphesiz ki Allah, her şeyin hesabını hakkıyla arar.” buyrulur. İslam uleması genelde, selam vermenin sünnet, selama mukabelede bulunmanın ise farz olduğunu, en azından farz-ı kifaye olduğunu ifade etmektedirler. Bununla beraber selam vermenin daha faziletli olduğunu da ayrıca vurgularlar. Peygamber Efendimiz (Sallallahü aleyhi vesellem), “İsrailoğullarının soyundan gelenler sizdeki selamlaşma ve dualarda ‘âmin’ demenize ettikleri haset kadar başka şeye haset etmezler.” buyurmuştur. Bu hadis-i şerif göstermektedir ki, ‘esselâmü aleyküm’ lafızlarıyla selamlaşma sadece ümmet-i Muhammed için teşri kılınmıştır.

    Cahiliye döneminde insanlar selamlaşmada bazı ifadeler kullanıyorlardı. ‘Hayırlı sabahlar’, ‘iyi akşamlar’, Allah ömürler versin’, ‘Allah seni mülk sahibi yapsın’ veya ‘mülkünde daim kılsın’ gibi hayır dilekleri ve dua cümleleri kullanılmaktaydı. İslamın gelmesiyle Cenâb-ı Hak, bu ifadeleri selam lafzıyla değiştirdi. Allame Hamdi Yazır’ın ifadeleriyle yukarıdaki lafızlar birer selam cümlesi olmakla beraber noksandır. Ömür, mal, mülk her zaman hayırlı olmayabilir insanlar için. Bundan dolayı İslâm dini, bu noksan tahiyyeleri selama çevirmiş ve yerine dünya ve ahiret selameti ve barışı yayan dua ve iltifatını yerleştirmiştir. Bera bin Azib’in rivayet etiği bir hadis-i şerifte selam verme, Efendimiz’in sahabe-i kirama emrettiği yedi şeyden biri olarak zikredilir. Müslümanın müslüman kardeşine karşı görevlerinden bir tanesi de verilen selama karşı mukabelede bulunmaktır.

    Selam, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden bir tanesidir. Bu yönüyle selam lafzı, O’nun noksan sıfatlardan salim olduğunu, kullarına selamet yollarını gösterdiğini ve onları selamette kıldığını ifade eder. Efendimiz (Aleyhissalâtü vesselam) abdest alırken bir zat gelir ve kendisine selam verir. Efendimiz o zata mukabelede bulunmaz. Abdestini bitirdikten sonra selamını alır ve “Allah’ı abdestli bir şekilde zikretmek istedim.” buyurur.

    Selam veren zat bir manada, ‘Allah’ın kilâeti, riayeti, hıfzı, görüp-gözetmesi sizin üzerinize olsun’ demek istemektedir. Diğer bir manada ise selam veren zat, kendi Müslümanlığını ortaya koymuş ve ‘ben müslümanım, benden size zarar gelmez’ demek istemiştir. Nisa sure-i celilesinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Yeryüzünde Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, son derece dikkatli davranın. Size (İslam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçici ve az bir menfaatini elde etmek için: «Sen mümin değilsin» demeyin! Unutmayın ki Allah’ın yanında birçok ganimetler vardır. Önceden siz de böyle idiniz, Allah size lütfetti de imanla şereflendiniz. Öyleyse iyi anlayın, dinleyin, çok dikkatli davranın! Muhakkak ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” Ayet-i kerime selam verene eman verilmesini ve aykırı bir durum söz konusu değilse selam verenin müslüman olarak görülmesini ifade etmektedir. Zaten yukarıdaki hadis-i şerif de selam vermeyi İslam’ın en güzel alametlerinden bir olarak göstermektedir. Efendimiz (Sallallahü aleyhi vesellem), “Allah, selamı bizim için bir tahiyye, bize bağlı olan insanlar için de bir eman ve güvenlik sigortası olarak vazetmiştir.” buyurur.

    Selam verme, hakiki imanı elde etmenin bir vesilesi olarak gösterilir hadis-i şeriflerde. Ebu Hureyre Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resulü (Aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmaktadır: “iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de tam manasıyla iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi sevdirecek bir şeyi söyleyeyim mi? Selamı aranızda yaygın hale getiriniz.” Bir başka hadis-i şerifte, “Üç şey vardır ki onları tabiatının bir parçası haline getiren tam manasıyla imanı elde etmiş olur; nefse olan insaf, herkese selam vermek ve darlıkta dahi infakta bulunmak.” Selam verme, cennete girebilmenin vesilelerinden biri olarak da ifade edilir. Abdullah bin Selam’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte “Ey İnsanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, sıla-i rahimde bulunun, insanlar uykudayken kalkıp namaz kılın ve bu şekilde cennete girin.” buyrulmuştur.

    Selam yurdu olan cennetteki en yaygın söz de ‘selam’dır. Yunus sure-i celilesinde şöyle buyrulur: “İman edip makbul ve güzel işler yapanları ise onların Rabbi, imanları sebebiyle kendilerini, içlerinden ırmaklar akan, o nimet dolu cennetlerdeki mutluluklara erdirir. Onların orada duaları, «Sübhansın Allah’ım! Her türlü noksandan münezzeh ve yücesin!» demek, birbirlerine iyi dilek ve temennileri ise hep «selam!» dır. Duaları «El-hamdülillahi Rabbi’l-âlemin» (Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.) diye sona erer.” Cennetteki müminlerin selamlaşmaları ‘selam’ lafzıyla olduğu gibi, meleklerin hem dünyada hem de ahrette müminlere olan hitabı da hep ‘selam’dır. Nahl sure-i celilesinde “Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat halde alırlar. «Selam size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennet'e...» derler.” ayeti ve Zümer sure-i celilesinde “Rabbilerine karşı gelmekten sakınanlar ise bölük bölük cennete sevk olunurlar. Nihayet oraya varıp da kapıları açılınca cennet bekçileri «Selam olsun sizlere, ne mutlu size! Haydi, ebediyen kalmak üzere, giriniz oraya!» derler.” ayeti bu hakikati ifade etmektedir.

    Kuran-ı Kerimde çeşitli ayetlerde, bazı peygamberlere hususen isim zikrederek; bazı yerlerde de genel manada bütün enbiyaya ‘selam olsun’ denmiş ve selamın önemi ortaya konmuştur. Saffat sure-i celilesinde sırayla “Bütün milletler içinden selam olsun Nûh’a!”, “Selam olsun İbrâhim’e!”, “Selam olsun Mûsâ ile Harun’a”, “Selam olsun İlyas’a!” denmiş; surenin sonunda da “Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun!”denerek bütün enbiya selama dâhil edilmiştir. Allah (Celle Celâlühü), Efendimiz (Aleyhissalâtü vesselam)’ı özellikle zikreder; Zatı zülcelâlinin ve meleklerin Ona salavat getirdiğini ifade buyurur; müminlerin de salatü selamda bulunmalarını emreder.

    Birçok tefsirde, namazlarda okunan tahiyyat duasının Efendimizle Cenâb-ı Hak arasında bir mükâleme olduğu zikredilir. Efendimiz (Sallallahü aleyhi vesellem), miracda huzura varınca tahiyyatla AllahüTeâlâ’yı selamlar, Zat-ı Zülcelâl Hazretleri de ‘esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetüllahi ve berakâtühü’ diyerek Efendimiz’i selamlar. Üstad Hazretleri, Altıncı Şuada konuyu şöyle anlatmaktadır: “Hem nasıl ki o gecede Cenâb-ı Hak tarafından ‘esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetüllahi ve berakâtühü’ denmesi, istikbâlde yüzer milyon insanların her biri, her gün, hiç olmazsa on defa ‘esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü’ demelerini âmirâne iş'ar eder ve o selâm-ı İlâhî, o kelimeye geniş bir nur ve yüksek bir mânâ verir. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın, o selâma mukabil “Esselamü aleynâ ve âlâ ibadillahi’s-salihin” demesi istikbalde muazzam ümmeti ve ümmetinin salihleri, selâm-ı İlâhîyi temsil eden İslâmiyete mazhar olmasını ve İslâmiyetin umumî bir şiarı olan mü'minler ortasındaki “Esselâmü aleyke – ve aleyke’s-selam” umum ümmet demesini râciyâne, dâîyâne Halıkından istediğini ifade ve ihtar eder.”

    Selamın keyfiyeti de bizzat Efendimiz tarafından talim edilir. Selam verenin “Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berakâtühü” demesi; selama mukabelede bulunanın da “Ve aleyküm selam ve rahmetüllahi ve berakâtühü” demesi müstehaptır. Kuran-ı Kerimde ya misliyle veya ziyadeyle selama mukabelede bulunma emredilmiştir. İmran bin Husayn Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte bir zat Efendimiz’in huzuruna gelir ve “Esselâmü aleyküm” der. Efendimiz sel----- karşılık verir ve “on” buyurur. Bir başkası gelir “Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi” der. Efendimiz yine karşılık verir ve “Yirmi” buyurur. Bir başka zat da “Esselâmü aleyküm ve rahmetüllahi ve berakâtühü” der. Efendimiz bu zata da cevap verir ve “otuz” buyurur. Buradan anlaşılmaktadır ki kelime ziyadesiyle nail olunan sevap da artmaktadır.

    Selama “Esselâmü” şeklinde de “Selâmün” şeklinde de başlanabilir. Fakat “Aleyke’s-selam” şeklinde başlamak uygun değildir. Efendimiz bu şekildeki selamı ölülerin selamı olarak nitelendirmiş ve onun kullanılmasını istememiştir.

    Selamın adabı, kimin kime ve nasıl selam vereceği hususları da hadis-i şeriflerde ifade edilir. Öncelikle selam vermenin fazileti ortaya konmaktadır. Efendimiz (Alyhissalatü vesselam), selamı ilk verenin Allah’a en layık kul olduğunu buyurur. Bundan dolayı konumu ne olursa olsun ilk selam vermeyi teşvik eder. Bununla beraber vazife ve hak bakımından da bir sıralama ortaya koymaktadır. Buna göre yürüyenin oturana, binek üzerinde bulunanın yürüyene, atlının merkebe binene, küçüğün büyüğe, azın çoğa selam vermesi sünnettir. Enes Hazretleri karşılaştığı çocuklara selam verir ve Efendimiz de böyle yapardı buyurur. Selam verilmeyecek konumları da şöyle sıralamak mümkündür; hutbe, sesli olarak Kur'ân okuma, hadis rivâyeti, ilim okutma, ezan, ikamet esnasında selama cevap verilmez. Oyun oynayanlara, şarkı söyleyenlere, abdest bozan kimseye, hamamda veya diğer bir yerde çıplak bulunana selam verilmez.
    Evlere girerken selam verilmesi ise ayetlerle emredilen bir durumdur. Nur sure-i celilesinde “Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selam vermeden girmeyiniz. Böyle yapmanız sizin için daha münasiptir. Olur ki düşünür, hikmetini anlarsınız.”, “Evlerinize girdiğiniz zaman Allah katından kutlu, feyizli ve bereketli bir iyi dilek temennisi olarak birbirinize selam verin. İşte Allah size âyetlerini böylece açıklıyor. Umulur ki düşünüp hikmetini anlarsınız.” buyrulur. Efendimiz (Sallallahü aleyhi vesellem), Hazreti Enes’e “Evladım ailenin yanına girince onlara selam ver; böylece hem sana hem de ailene bereket olur.” buyurur. Girilen evde kimse olmayınca bile selam vermek sünnettir. İmam Malik Hazretlerinden rivayetle kimsenin olmadığı bir eve girildiğinde, “Esselâmü aleynâ ve alâ ibadillahis-sâlihîn” (Allah'ın sela*mı bizim ve Allah'ın iyi kullarının üzerine olsun.) denilir. Selam sadece eve veya bir mekana girilince verilmemeli, evden ayrılırken de selamla ayrılmalıdır. Ebu Hureyre Hazretlerinin rivayetiyle Efendimiz; “Biriniz bir meclise girdiğinde selam versin, meclisten ayrılırken de selam versin, çünkü ilk selam sonuncudan daha üstün değildir.” buyurmuştur.

    Kuran-ı Kerimde müminlerin cahiller gürûhuna da selam verdikleri ifade edilir. Furkan sure-i celilesinde “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa «Selametle!» derler.” ayeti; Kasas sure-i celilesinde ise “Anlamsız, çirkin sözler işitince yüzlerini çevirip uzak durur ve şöyle derler: «Bizim işlerimiz bize, sizinkiler de size aittir. Selam olsun size, hoşça kalın! Cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız biz»” ayeti bu hakikati ifade etmektedirler. Allame Elmalılı’nın ifadeleriyle “Bu selam, hayır dileme selamı değil, veda selamıdır. Yani kavga etmeyelim, Allah'a ısmarladık, yerindedir. Cahiller, yani kendini bilmezler, edepsiz güruh laf attığı zamanda kendilerine "selam" derler. Selametle neticelenecek söz söylerler, yahut ‘selametle’ derler. Onlara çatmaya tenezzül etmezler, tahammül de ederler.”

    Sonuç olarak, selam, İslam’ın bir şiarı olarak ortaya konmuş, kardeşliğin ve huzurun da bir vesilesi kabul edilmiştir. Selam verme, tevazu, güzel ahlak ve insanlara karşı saygıyı da ifade eder. Selam yollarında bulunmanın, selam ülkesi olan cennete girebilmenin bir vesilesi de hiç şüphesiz selamlaşmaya ehemmiyet vermek ve selamı insanlar arasında yaygın hale getirmektir.

    Abdullah Kadiroğlu
     

Bu Sayfayı Paylaş