Sayfalarda Sevda

'Aşk Hikayeleri' forumunda KaRDeLeN tarafından 19 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Sayfalarda Sevda konusu Sayfalarda Sevda

    Sıcak bir Ağustos günüydü. Kızgın güneş kaldırımları eritiyor ve en küçük bir gölgeliği bile değerli kılıyordu. Ağaçların yapraklarında küçücük bir kıpırtı bile yoktu. Her yere dolan boğucu hava nefes aldırmıyordu. Sokak köpekleri gölgelik gibi kullandıkları araba altlarında kendilerinden bezmiş bitkin bir halde pinekliyordu. Minik serçeler buldukları her su birikintisine gagalarını uzatıyorlar, bir yudum serinlik umuyorlardı. Köhne evler, üzerlerine abanmış sarmaşıkların yaratacağı serinlikten medet umuyorlardı. Çocuklar annelerinden gizli, hiçbir şeye aldırış etmeksizin kızgın güneş altında her zamanki şen kahkahalarıyla çığlık çığlığa oyunlar oynuyorlardı.

    Ulaş bir kafede oturmuş Leyla’yı bekliyordu. Kıvırcık saçları sıcaktan birbirine yapışmıştı. Önüne gelen bir bardak buz gibi limonatayı kafaya dikmiş ve az da olsa serinlemişti. Bu sabah çok erken uyanmıştı, zaten kaç gecedir doğru düzgün uyuyabildiği de yoktu. Ulaş’ı uyutmayan şey bu sıcak havalar değildi. Aksine, sıcak bazen bedenini uyuşturuyor, onu yorgun düşürüyor ve uyumasını sağlıyordu. Ulaş’ın uyumasına izin vermeyen şey düşünceleriydi. Karmaşık ruh hali günlerdir nefes aldırmıyordu. Yatakta durmadan sağa sola dönüp yılan gibi kıvranmaktansa erkenden uyanmış, ufak tefek işlerini halletmiş ve işte buraya gelmişti. Gelirken yine her zamanki gibi başı önde kaldırımları izleye izleye yol almıştı. Düşünceli anlarında çevredeki insanlara bakmaktansa uzayıp giden yollara odaklanır, sorularını kaldırımlara sorar, cevapları da yine onlardan almayı umardı. Kafasında cevaplanamayan ne çok soru vardı. Keşke bir kuyu bulsa, soruları sonsuza kadar o kuyunun serin sularına hapsedebilseydi. Bankadan çektiği parayla faturalarını yatırmış, bir iki küçük borcunu kapatmıştı. Paranın kolaylıkla hallettiği bu işler sinirine dokunuyordu. Keşke para içine düştüğü bu sıkıntılardan da onu kurtarabilseydi.

    Ulaş’ın içinde tarif edemediği bir sıkıntı vardı. Sıcak hava bir karabasan gibi her yerden onu kuşatmıştı. Ruhu bunalıyordu. Kendisini nasıl avutacağına bilmiyordu. Bazen hayatın donmasını istiyordu. Keşke bu mümkün olabilseydi. Kendi bedeninin dışına çıkıp, kendine dışarıdan bakabilmeyi hayal ediyordu şimdi. Belki o zaman içindeki sıkıntıların, böylesine büyük acılarının aslında bomboş vesveseler olduğunu anlayacaktı. Yıllar geçip giderken, geriye dönüp baktığında hep buna şahitlik etmişti. Çocukluk yıllarını hatırladı birden. Tasasız günleri gözünde canlandı. Boş yere üzüldüğü zamanları hatırladı. Kırılan oyuncağının ardından ne kadar da çok ağlamıştı. Dudaklarının kenarında bir gülümse gezindi. Keşke dedi kendi kendine, keşke şu anda yaşadığım sıkıntıların da gelip geçici olduğunu anlayabilecek yaşa birden gelsem, kendi dışıma çıksam ve kendimi huzura kavuşturacak bir iki cümle bulup onlarla avutabilsem kendimi.

    Leyla’yı beklerken bunları düşünüyordu. Bir anda kendisini bu ruh halinden çıkaracak bir mucizenin gerçekleşemeyeceğini biliyordu. Canı sıkılmıştı. Ortalarda dolanan garsonlardan birine bir şeyler daha ısmarladı ve gazetesini okumaya koyuldu. Bir iki yazı okudu ve az sonra da Leyla geldi. Leyla ile bir yıla yakındır sevgililerdi. Onunla bir arkadaş ortamında tanışmış, görür görmez hoşlanmış ve birden o aptal âşıklardan oluvermişti. Her an onu düşünüyor ve onu her an görmek için uğraşıyor, onu görebileceği yerlere gidiyor, rastlantılar yaratıyordu. Ama artık onu gördüğünde sevinmiyordu, o eski heyecanın bir zerresi bile kalmamıştı. Aslında bu durumda Leyla’nın hiçbir suçu yoktu; bu tamamen Ulaş’la ilgili bir sorundu. O kendi kendine öylesine yoğun bir aşk yaşamıştı ki! Adeta Leyla’nın yerine de sevmişti her şeyi. Bu güne kadar tanıdığı ve sevdiği kişileri düşündü sonra. Hepsine nerdeyse bir can simidine sarılır gibi sarılmış ve galiba onlardan çok şey ummuş, umduğunu bulamayınca da her defasında kelimenin tam manasıyla yıkılmıştı. Bu yüzden en çok kendisine kızıyordu. Artık bu kısa ilişkilerinden bıkmıştı. Bu huyundan nefret ediyordu.

    Leyla’ ya “Hoş geldin!” dedi, sönük bir ifadeyle. Leyla “Hayırdır dedi, nedir bu hal? Bütün bu tavrın geciktiğim için mi?” Ulaş cevap vermedi. Kelimeler ağzında ağırlaşıyor ve her kelime bin bir zorlukla çıkıyordu. Geceler boyu kafasında kurduğu ayrılık cümleleri uzadıkça uzuyor ve zihninde bir çorba gibi karışıyordu. Leyla işte her zamanki gibi karşısında oturuyor, ama şimdi endişeli bir ifadeyle ona bakıyordu. Ulaş ise bütün o cümleleri söyleyemeyecek kadar yorgun hissediyordu kendini. “Artık bitsin!” dedi, bu iki kelime son noktayı koymak için bir çırpıda çıkmıştı iki dudağının arasından. Leyla, “Anlamadım?” dedi. Kızcağızın rengi bir anda sarardı. Donuk bir ifadeyle, şimdi bomboş bakıyordu. Aslında o da günlerdir bir şeyler seziyor, Ulaş’taki değişikliği fark ediyordu. Ama bir türlü sebebini anlayamıyordu, çünkü ona göre her şey yolunda gidiyordu. Ulaş: “Leyla dedi, artık görüşmeyelim” Ve masadan öylece kalkıp gitti, kaçarcasına, arkasına bile bakmadan…

    Leyla “Başka bir arzunuz var mı” diye soran garsonu hemen oracıkta boğazlayabilirdi. Ulaş’ın onu beklerken okuduğu ve masada unuttuğu gazeteyi iki elinin arasına aldı ve sinirle sıktı. Elleri kaskatı kesilmişti. “Boş ver” dedi sonra kendi kendine. “Ulaş’tan başkası mı yok?” Sinirli sinirli güldü ve hıçkırıklarla ağladı, kafede oturanların meraklı bakışlarına aldırmadan.

    Ulaş ise şimdi içinde nedenini bilmediği bir hafiflik hissediyordu. Neden sonra ruhundaki tüm bu sıkıntıların sebebinin bu ayrılığı geciktirmiş olması olduğunu anladı. Kahkahalarla gülmeye başladı. “Oh be!” diye haykırdı dar sokaklarda yürürken. Bir iki kelime işte sıkıntılarını almaya yetmişti. Leyla meğer omuzlarında ağır bir yük haline gelmiş, şimdi bunu daha iyi anlıyordu. Derin bir nefes aldı, öğle vaktinin o kavuran sıcağı şimdi yoktu, yerine ılık bir meltem esiyor ve mis gibi çiçek kokularını yüzüne savuruyordu. Gökyüzüne baktı, neşeyle uçuşan kuşları gördü. Bir süre ışıltılı gözlerle onları izledi. Kuşlar gibi hafif hissediyordu o da kendini!

    Birden aklına geldi, bu hafta teslim etmesi gereken ¤¤¤¤i için üniversitenin kütüphanesine gitmesi ve araştırma yapması gerekiyordu. Tramvaya atladı ve edebiyat fakültesinin yolunu tuttu. Tramvayın camından yansımasına baktı. Yüzünde karmaşadan eser yoktu. Gözleri sevinçle gülüyordu. Bağıra çağıra konuşan insanlara artık aldırmıyordu. Bu gün artık onu kimse sinirlendiremezdi. Kim bilir belki bu gece, günler sonra rahat bir uyku bile çekebilirdi.

    Duraklar hızla aktı, biraz sonra kütüphanedeydi. Çok geçmeden kitapların arasına gömüldü. Zihni rahattı, okuduklarına rahatlıkla konsantre olabiliyordu. Birkaç saat böylece geçti.
    Kütüphaneleri eskiden beri çok severdi. Küçükken babasıyla gider, saatlerce orada vakit geçirir, uzayıp giden rafları hayranlıkla seyrederdi. Babası boyun kadar kitap okursan işte o zaman büyük adam olursun derdi hep. Okuduğu kitaplar incecikti, hepsini üst üste koyduğunda boyunu geçmesi için daha çok okumalıydı. O da zaten böyle yapıyordu. Gözleri ağırıncaya kadar okuyordu. Her roman bambaşka kapıları açıyordu. Uzayıp giden cümlelere, yeni duyduğu kelimelere âşık olmuştu Ulaş, daha küçücük bir çocukken.

    Araştırmadan sıkıldığı bir anda gözüne edebiyat klasikleri rafı ilişti. En sevdiği romanı bir çırpıda seçiverdi. Arasından birkaç sayfa okudu ve bıraktı. Eski bir dostuna sarılmış, dertlerini ona anlatmış gibi hissetti kendini. Rahatlamıştı. Kâğıt kokusunu içine çekti, derin bir nefes aldı. Neden sonra bir ses duydu: “Kaleminizi ödünç alabilir miyim?” diyordu inanılmaz tatlı bir ses. Başını hiç kaldırmadan “Elbette!” dedi. Çünkü korkuyordu, öylesine candan bir ses tonuydu ki… Yine birden âşık olmaktan ve her şeyin birden başlayıp, saman alevi gibi yine birden bitmesinden korkuyordu. Ama bu tatlı sesin sahibini merak etmiyor da değildi. “Boş ver!” dedi sonra… Bir süreliğine âşık olmayı yasaklıyorum sana!


    Tekrar araştırma yapmak için yığdığı kitapların arasına daldı. Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, acıktığını hissetti. Eve gitsem iyi olur dedi, notlarını toplamaya başladı. Tam çıkacakken kütüphanede çalışan arkadaşı seslendi: “Ulaş! Bunu unuttun” Arkadaşı onun unuttuğunu sanarak bir defter tutuşturmuştu eline ve hızla geri dönmüştü. Ulaş elinde defterle kalakalmıştı. Meraklandı, belki de bu o kızın defteriydi, yaptığı belki de yanlıştı ama heyecanla kapağı kaldırdı. “Kızın adı Elif’miş” dedi kendi kendine ve günlüğü çantasına koyup evin yolunu tuttu. Tramvay düdüklerini hızlı hızlı öttürürken içini büyük bir merak sarıyordu. Oturacak bir yer bulabilseydi bu merakını derhal giderebilirdi ama tramvay maalesef tıka basa doluydu. Elif’in günlüğünü okumak için eve varmayı beklemesi gerekiyordu. Yaramazlık yapmış hınzır bir çocuğun gülümsemesi şimdi dudaklarının kenarında geziniyordu.

    Eve vardığında atıştırmak için bir şeyler hazırladı ve kapısının zili çalana kadar günlükten şunları okudu:

    “Küstüm sana İstanbul hem de çok! Ben seni hiç yalnız bırakmadım… Herkesin seni terk ettiği zamanlarda ıssız karanlık sokaklarında dolaştım. Sırlarımı anlattım uzayıp giden kaldırımlarına. Şarkılar söyledim usulca kulağına… Sense birden yüz çevirdin bana, boynu bükük bıraktın beni. Bir umutla bekledim beni tekrar sevmeni. Sense en kötü yüzünü gösterdin bu sabah bana. Seni hiç affetmemek geliyor içimden ama mecburum sana çünkü her şeye rağmen aşığım sana!”

    “İstanbul! Bu gün ne kadar da güzeldin öyle. Bir ara başımı kaldırıp baktım gökyüzüne ve gördüm pembenin en güzel tonlarını. Tüy bulutları kuşatmıştı semayı. Haykırmak istedim. “Hey! Baksanıza, İstanbul ne güzel olmuş bu gün!” diye. Ama inan benden başkasının umurunda değildi bu güzelliğin… Görüyorsun ya İstanbul? Benden başkası sevdalı değil ki sana. Aç koynunu, uyumak istiyorum bulutların arasında. Huzurla doldur kalbimi ne olursun, esen meltemlerin okşasın saçlarımı ve dolansın boynuna!”

    “Bu gün çok mutsuzum İstanbul! Bir kez bile bakmadın bana! Baksaydın anlardın ne halde olduğumu… Sakın şaşırma yanağımdan süzülen gözyaşlarına ve isyanıma. Sen bile beni umursamıyorsun. Ah gönlüm! Ne kadar aptalsın böyle… Sevgiye hasret yüreğini neden gösterdin ona? Uyumak istiyorum İstanbul ve bir daha uyanmamak! Bu gün beni en zayıf yerimden vurdun, göstermedin onu bana... Öylesine muhtacım ki beni bu gün avutmana!”

    “Bu nasıl bir boşluktur söylesene İstanbul. Koridorlardaki sessizlik boğuyor sanki beni. O olmayınca her yer bomboş. Allah’ım dayanamıyorum yokluğuna! Masum gülüşlerini özlüyorum. Geziniyorum boş koridorlarda, bir kapı açılıyor ve işte o karşımda! Huzurla doluyor içim bir anlığına… Hayat o an donsun istiyorum. Gözlerimiz birbirimize hapsolsun istiyorum. İnan ki İstanbul sonsuza kadar öylece kalabilirim. Sen bilirsin beni İstanbul, inanıyorsun değil mi bana?”

    “İstanbul biliyor musun, bu gün neyi keşfettim? Meğer yaşadığımız her şey bir histen ibaretmiş. Evet evet yanlış duymadın, hepsi bir histen ibaretmiş. Ben bazen kızıyorum ya sana, tutarsız davranıp üstüne varıyorum ya sakın küsme bana İstanbul. Ben bile kendimi tanıyamıyorum bazen. Bambaşka biri oluyorum bir anda. Bazen o kadar kızıyorum ki kendime, seninle iyi geçinemediğim, seni üzdüğüm, sana bağırıp çağırdığım ve bir hınçla kaldırımlarını tekmelediğim için… Ne olursun kin besleme bana!”

    “Bu gün artık iyice anladım İstanbul! Ben bir hayalperestim. Gönlüme söz geçiremiyorum. Durduk yere ağlamak istiyorum. Ne olursun İstanbul aşkı gösterme bana… Hazır değilim ki daha!”

    “İstanbul yanıma gel çabuk! Bir şey söyleyeceğim sana… Gözyaşlarımı saklayabilir misin bu sayfada? Yıllar sonra baktığımda gülmek istiyorum yaptığım çocukluklara… Bu iyiliği yapabilir misin bana? Ne olursun yalvarıyorum sana! Bütün bu sıkıntıların bir gün biteceğine inandırsana, bilirsin gözüm kapalı inanırım sana!”

    “Ben neden böyleyim İstanbul? Cevap verebilir misin bana? Neden yok yere kederlere dalıyorum? Bir şarkı neden beni can evimden vuruyor? Neden ben de normal insanlar gibi değilim sanki? Cevabın yok biliyorum. Zaten her geçen gün sorularla geliyor İstanbul. Bir gün cevabını almak ümidiyle biriktirdiğim soruları salarsam üzerine sakın korkma! Bak İstanbul, bu karmaşık anda bile ben şaka yapmaya çalışıyorum. Bazen seni küçük bir çocuk gibi görüyorum çünkü her şeyiyle sevdiğim küçük bir bebek gibi… Of İstanbul! Ben neden böyle karışığım, cevap verebilir misin bana?”

    “Yıllar öncesi canlandı aklımda birden, hatırlar mısın İstanbul? Günlerce kar yağmıştı, ağaçların, yaprakların, evlerinin çatıları, bahçe duvarların, her yerin bembeyaz karla doluvermişti. Bahçe duvarında oturup buz gibi karla oynayan küçücük bir kızdım ben, hatırlıyor musun İstanbul? Herkes kardan adam yapardı. Ben küçük bir kardan tank, küçük bir masa ve sandalyeler yaptığımı hatırlıyorum da neden herkes gibi kardan adam yapmadığımı bir türlü hatırlayamıyorum. Keşke yine kar yağsa, sokakların aydınlansa, ellerim buza kesse ve saatlerce oynasak seninle İstanbul. Ne olurdu sanki? Ne olurdu çocukluğumun o masum, o kaygısız günlerine bir anlığına da olsa dönebilsem?”

    “Bütün kelimelerde adından bir işaret arıyorum İstanbul. Adıyla başlamayan bütün kelimelere kin besliyorum. Bir şekilde tuhaf hesaplarla her kelimeden adını çıkarmaya çabalıyorum. Bu belki masum bir oyun gibi geliyor ilk anda. Ama az sonra böyle olmadığını şiirde de dediği gibi şairin, adını mıh gibi aklımda tuttuğumu anlayıveriyorum. İnsan bir isme nasıl böylesine saplanıp kalabilir İstanbul? Bu nasıl bir sihirdir? En kötü anlarımda bir isim nasıl olur da avutabilir beni? Ben işte bu durumdayım ve bilemiyorum sevinmeli miyim, yoksa üzülmeli miyim? Ne olur İstanbul, beni boş hayallere salma, beni sonra yine benimle bu karmaşık halimle baş başa bırakma!”

    “Ve o gitti İstanbul! Sen yine yaptın yapacağını… Ne olurdu sanki onu benim için saklasan? Kaderlerimizi ortak bir yerde buluşturamaz mıydın sanki? Çok kötüsün İstanbul! Nefret ediyorum senden!”

    “Bazen bana hiç yardımcı olmuyorsun İstanbul! Tek avuntum sokak aralarında avarece dolaşmak… Ama sen bunu bile çok görüyorsun bana! Ne vardı sanki yıllardır zihnimde yatan hayalet sevgiliyi çıkarmasaydın karşıma? Kötüsün sen İstanbul! Benim sana gösterdiğim vefayı sen bana hiçbir zaman göstermedin!”

    “Affet beni İstanbul! Benim için böylesine hazırlandığını nereden bilebilirdim? İnan çok güçsüzüm İstanbul. Bazen bir rüyadaymışım gibi hissediyorum. Sanki gözlerimi sımsıkı yumsam hayat beni azad edecekmiş gibi geliyor. Böylesi zamanlarda öfkemi sana kusuyorum ama sen anlarsın beni İstanbul! Kızma ne olursun sen de bana!”

    “Baharlarını özledim İstanbul! Mis gibi meltem kokusunu, serinleten rüzgârlarını, masmavi, ışıl ışıl denizini, bir yerden aniden çıkıp gelen ve beni sevindiren sürprizlerini özledim İstanbul! İnan ki gri bulutlar sana hiç yakışmıyor. Hadi, çabuk ol ve at üstünden bu kederi! Çabuk ol diyorum sana! Boğuluyorum İstanbul! Hadi durma, kurtar beni! Duymuyor musun hala? Kurtar beni, kurtar diyorum sana!”


    Ulaş, kendini okuduklarına kaptırmıştı ki kapının zili çaldı. Kapıyı açmak üzere ayağa kalktı. Karşısında orta boylu kumral bir kız duruyordu. “Buyurun!” dedi merakla, “Kime bakmıştınız?” “Merhaba!” dedi kız, bu o kızdı. Ulaş’ın başını kaldırıp bakmaya cesaret edemediği, okuduğu günlüğün sahibi olan kız, yani Elif. “Adresinizi kütüphane görevlisinden aldım, sanırım günlüğümü yanlışlıkla size vermiş. Geri alabilir miyim? Benim için çok önemli.” Ulaş kalakalmıştı. Elif’in bu telaşlı halini anlayamıyordu, ama öylece bakakalmıştı bu arka arkaya gelen cümleleri konuşan bu güzel gözlü kıza. “İçeri gelmez misiniz?” dedi, aklına bir tek bu cümle geldi, bir şeyler ikram ederim. “Teşekkürler” dedi kız, “ Acelem var, uçağa yetişmem gerekiyor, lütfen günlüğümü alabilir miyim?” Ulaş az sonra elinde defterle geldi ve “Buyurun günlüğünüz” dedi. Elif’in büyük bir sevinçle gözleri ışıldadı. “Oh! Dedi, çok teşekkür ederim. Görüşmek üzere!” Elif hızlı adımlarla uzaklaştı, geride kendisine aşkı daha birkaç saat önce yasaklamış Ulaş’ın karmaşık bakışlarını bırakarak. Ulaş, yine birdenbire âşık oluvermişti. Ama bu defa kendisini suçlamıyordu, sanki bunda kaderin de payı vardı, tek suçlu kendisi değildi.

    Ulaş odasına döndü, kanepeye oturdu. Elif’i bir daha görebilecek miydi? Bu kez kaderinin yardımını umuyordu. Elif giderken görüşmek üzere demişti, o halde nasılsa görüşeceklerdi.
    Dudaklarında bu kez meraklı bir gülümseme vardı. Masanın kenarına düşmüş bir kâğıt parçası ilişti gözüne. Bu galiba defterin arasından düşmüştü. Kâğıdı aldı, kâğıtta yazan şu şiiri okudu: Sayfalara geçer yaşadıklarım/ Sayfalara geçersin sen/ Seninle geçen her anım/ Yazılır sayfalara canım!/ Belki bir gün herkes büyür/ Dalga dalga büyür sevda/ İşte o zaman/ Sayfalarda büyür/ Sayfalarca büyür sevda!

    Elif’ten geriye bu samimi şiir kalmıştı. Ulaş nihayet kendi gibi karışık birisini tanımıştı. Belki kader onları bir araya getirecek ve her ikisi de cevaplayamadıkları sorulara nihayet cevap bulabilecek ve huzura erebileceklerdi. Ulaş şimdi buna yürekten inanıyordu. Balkona çıktı, derin bir nefes aldı, temiz havayı içine çekti ve haykırdı: SAYFALARDA SEVDA! SAYFALARCA SEVDA!

    ALınTı..
     

Bu Sayfayı Paylaş