Sakıncalı Psikoloji

'Psikoloji' forumunda Fatma tarafından 5 Ekim 2008 tarihinde açılan konu

  1. Fatma

    Fatma Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Sakıncalı Psikoloji konusu “SAKINCALI PSİKOLOJİ” – Muzaffer Şerif Başoğlu ve Sadrettin Celal Antel’in Görevlerinden Uzaklaştırılmaları Örneğinde Politika ve Psikoloji İlişkisi

    Bu sunuşta bizler siyaset ile psikoloji arasındaki ilişkiyi Antel ve Sherif’in yaşamları ve özerk üniversitenin önemi üzerinden değerlendirmeye çalışacağız. Bunu yaparken öncelikle dünyanın ve Türkiye’nin zaman içinde değişen siyasal bağlamını ortaya koymaya çalışacağız. Antel ve Sherif tahliyelerini gözden geçirdikten sonra da, son bölümde siyaset ile psikoloji arasındaki olası bağları tartışacağız.

    Almanya’da modern üniversitenin babası sayılan Wilhelm von Humboldt bilimle uğraşanların uyması gereken iki temel koşul belirlemişti: Tek başınalık ve özgürlük. Humboldt kendi üniversite düşüncesini bu temeller üzerine inşa etmişti. Özgürlük düşüncesi öncelikle her ikisi de bağımsız özneler olarak öğretmen ve öğrencinin istedikleri şeyi öğrenme ve öğretme özgürlüğünü ifade ediyordu. Tek başınalık ile ifade edilen üniversitenin dışarıya karşı, özellikle de ekonomi ve politikaya karşı tek başına olmasıydı. Bu arı bilim anlayışı politikanın ve ekonominin çıkarlarından bağımsız bilimsel bilginin varolabileceği yanılsamasını taşıyordu (Fürnkranz, 1992: 32).

    Humboldt’un yaklaşımı bir ideali ifade ediyordu. Ancak bu yalnız bir arı bilim ideali değil, aynı zamanda 1848 devrimleri günlerinde geliştirilmiş bir demokratik toplum idealiydi de. Oysa ki tarihte “demokrasi” sözcüğünün bugün olduğu gibi olumlu bir içerik taşımadığı bir dönem de vardır. Avrupa’da kara gömlekli çetelerin demokrasi sözcüğünü kullanan herkese dehşet saçtığı, “devletin haklarından” ve “yurttaşların yükümlülüklerinden” bahsedilmesinin gayet olağan karşılandığı bir dönem. 1848’in demokrasi ideallerinin Avrupa başkentlerinin işçi semtlerinde kan içinden boğulmasından 85 yıl sonrasından bahsediyoruz. İtalya’da birkaç yıldır iktidarda bulunan faşizm bu kez de Almanya’da iktidara gelmiştir. Yahudilerin devlet memuru olamamalarına ilişkin bir yasanın yanı sıra, akıl hastalarının kısırlaştırılmalarına ilişkin bir yasanın çıkarılması Nazilerin ilk işi olmuştur. Liberal demokrasi son saatlerini yaşamaktadır.

    Avrupa’da bu gelişmeler yaşanırken, Avrupa’nın yanı başında da on yaşında genç bir cumhuriyet yönünü aramaktadır. İlk yılların liberal girişimleri Türkiye’de de yerini giderek devletçi politikalara bırakmaktadır. Çok partili hayat denemeleri, en son liberal Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla sona ermiş, 1937’de tümüyle kurumsallaşacak tek parti iktidarının toplumsal ve ekonomik zemini yaratılmaya başlanmıştır. Kemalizm sözcüğü artık daha çok telaffuz edilmektedir ve Kadro dergisi gibi dergiler, kendilerini “inkılabın ideolojisini” üretmeye ve Kemalist devrimi bütün sömürge ve yarı sömürgelere bir model olarak ihraç etmeye çalışmaktadırlar.

    Eski imparatorluğun başkentinde bulunan ve bu gelişmelere karşı çıkmadığı zamanlarda da tarafsız kalan İstanbul Darülfünunu, bu dönüşüm sürecinde artık iktidar tarafından bir ayak bağı olarak görülmeye başlanmıştı. Nazizmin iktidar olduğu ve Yahudi ve solcu öğretim üyelerinin Alman üniversitelerinden kovulduğu yıl olan 1933’de Türkiye’de büyük bir üniversite reformu yapıldı. Darülfünun kapatıldı ve yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Bu reformun sözcüsü Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip, Humboldt’tan daha gerçekçiydi. “Yeni üniversitenin en esaslı vasfı, diyordu Galip, onun milliliği ve inkılapçılığıdır. Bunun içindir ki üniversitenin edebiyat ve hukuk fakültelerinin tedrisatı bu iki mühim esasa göre teşkilatlandırılmıştır. Millî tarih için yeni kürsüler ihdas edilmiştir. Türk inkılabının ideolojisini yeni üniversite işleyecektir” (Reşit Galip, 1933: 316).

    Böylece bir yanılsama giderilmiş oluyordu. İstanbul Üniversitesi “inkılabın”, yani başka bir deyişle iktidarın hizmetinde olacaktı. Bu hizmeti yerine getiremeyeceği düşünülen Darülfünun hocaları üniversiteden kovuldular. Üniversitenin özerkliği de “yeni düzenlemeler tamamlanıncaya” kadar rafa kaldırıldı.

    İktidarın hizmetindeki üniversite “Türk inkılabına ideoloji üretme” görevini elinden geldiği kadarıyla yerine getirdi. Bu durum doruk noktasına tek parti iktidarının anayasal güvenceye kavuşturulduğu 1937 yılı ve sonrasında ulaştı. Türk Tarih ¤¤¤i ve Güneş Dil Teorisi gibi bilim dışı ama iktidarın milliyetçi ideolojisine oldukça uygun ¤¤¤ler ortaya atıldı.

    Taner Timur’un (1984) gösterdiği gibi aslında yabancı kökenli bir düşünce olan Türkçülük de özellikle bulduğu uluslar arası ideolojik destek sonucunda yeni bir evreye girmiş bulunuyordu. Alman propagandasının etkisiyle de (Glasneck, 1966) Yahudi aleyhtarlığı ve ırkçılık Türkiye’de giderek karşılık bulmaya başlamıştı. Ortalığı Türkçü dergiler kaplamıştı. Üniversitede ırk araştırmaları yapılıyor, Anadolu’da kafatası ölçümleri yapılarak Türklerin ırkları tespit edilmeye çalışılıyordu.

    Savaşa doğru yaklaşıldıkça iktidar içinde Almanya etkisi giderek arttı. Alman yanlıları özellikle Cumhuriyet gazetesi çevresinde örgütlenmişlerdi. Savaşın başlamasıyla da hükümet azınlıkları hedef alan bir dizi yasa çıkardı. Kısa süre sonra başbakanlığa getirilen Şükrü Saraçoğlu “Türkçü” olduğunu açıkça ilan ediyordu. Saraçoğlu 5 Ağustos 1942’de parlamentoda şöyle demişti: “Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir de” (Atsız, 1944a: 1).

    Nitekim Almanya’nın savaşı kazanma ihtimali yaşadığı sürece bu anlayış Türkiye’de iktidar oldu. Ta ki Kızılordu’nun Berlin’e yürüyüşünün artık engellenemeyeceği tüm dünya tarafından anlaşıldıktan sonradır ki, dönemin Milli Şefi 1944 yılı 19 Mayıs kutlamaları sırasında “Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız” açıklamasını yaptı (TİTE, 1944).

    1944 yılı Türkiye tarihinde önemli bir yıldır. Bu yıl içinde hem o zamana kadarki en kapsamlı komünist tutuklamalarından biri yapılmış, hem de kısa süre sonra ırkçı-turancı yazarlar yargılanmıştır. “Demokrasi” sözcüğü yeniden olumlu bir anlam kazanmış, üstelik bir yıl içinde toplumun büyük kesimi, hatta savaş boyunca nazizmi desteklemiş olanlar bile “demokrat” olmuşlardır. Nitekim bir yıl sonra çok partili hayata, ya da dönemin moda deyimiyle “demokrasiye” geçişle birlikte CHP içinden kopan muhalefet Demokrat Parti adını alacak ve Türkiye’nin 1950’li yıllarına damgasını vuracaktır.

    1944 yılına dair unutulmaması gereken bir diğer olay da, savaş boyunca tutarlı bir şekilde nazizm karşıtı tavır almış kimi üniversite öğretim üyelerine yönelik tasfiyelerdir. Bu tasfiyelerin bir şekilde kurbanı olmuş iki ismi anmak, psikoloji tarihi adına önem taşımaktadır: İstanbul Üniversitesi’nden Sadrettin Celal Antel ve Ankara Üniversitesi’nden Muzaffer Şerif Başoğlu.
     

Bu Sayfayı Paylaş