Saİd nursî’nİn alarmini verdİĞİ domuz grİbİ

'Risale-i Nur Külliyatı' forumunda Mavi_Sema tarafından 19 Mayıs 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Saİd nursî’nİn alarmini verdİĞİ domuz grİbİ konusu DÜNYEVÎ HAYATIMIZI TEHDİT EDEN MADDÎ SALGINLARA KARŞI TEDBİR ALMAKLA BİRLİKTE; ASIL VE ÖNCELİKLİ OLARAK, EBEDÎ HAYATIMIZI TEHDİT EDEN KÜRESEL MANEVÎ SALGINA KARŞI TEDBİR ALMALI DEĞİL MİYİZ?
    Yıl 1918.
    Bu tarih, dünyada dehşetli salgın hastalıkların baş gösterdiği bir dönemdir.
    Azımsanmayacak bir nüfus, İspanyol gribi ve sıtmanın pençesinde kıvranmaktadır.
    Rusya’da 5 milyon sıtmalı vardır ve daha sonra bunların 60 bini ölecektir.
    İspanyol gribi ise, 18 ay içinde 50 ila 100 milyon insanın ölümüne sebep olacak—sadece Çin’de 40 milyon, Hindistan’da 17 milyon insan bu gripten ölmüştür—ve “insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın” olarak kayıtlara geçecektir.
    Evet, o yıllarda gerçekten büyük bir felâket yaşanmakta ve salgını duyan toplumlar dehşete kapılmaktadır.
    Şüphesiz Osmanlı’nın başşehri İstanbul’da da bu salgınlar konuşulmaktadır...
    ***
    O yıllarda Bediüzzaman, I. Dünya Savaşında esir düşerek yaklaşık iki buçuk yıl kaldığı Rusya’dan firar ederek İstanbul’a gelmiştir. Ve o da bu salgınlardan söz etmektedir. Fakat onun bahsedişi farklıdır:
    * “... İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır (saçmalar hâle getirir).” [Eski Said Dönemi Eserleri, Sünûhat, s. 496, (Aynı eserin 685. sayfasında ‘İspanyol nezlesi’ diye söz eder.)]
    * “Maddiyyunluk (materyalizm), mânevî tâundur (salgındır) ki, beşere şu müthiş sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlâhîye çarptırdı. Telkin ve tenkit kabiliyeti tevessü ettikçe, o tâun da tevessü eder.” (Hakikat Çekirdekleri, No: 108)
    Görüldüğü gibi Bediüzzaman da, sıtma ve İspanyol gribi gibi hastalıklardan söz eder ama onun bahsedişi çok farklıdır. Özellikle “Maddiyyunluk (materyalizm), mânevî tâundur (salgındır)” sözü, oldukça dikkat çekicidir.
    O, bu mânevî salgına, daha sonraki yıllarda şu satırlarla da dikkat çekecektir:
    “Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor.”
    İşte, büyük bir salgın gibi yeryüzüne dağılan bu hastalık, maddiyyunluktur, yani materyalizmdir, her şeyi maddede aramaktır, Allah’ı inkâr fitnesidir.
    Ve Bediüzzaman’a göre asıl endişe edilmesi gereken salgın da budur. Nitekim takip eden yıllarda, bu manevî salgına karşı manevî bir reçete olarak telif etmeye başladığı Risâle-i Nur eserlerinden Hastalar Risâlesi’nde şöyle der:
    “Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et.”
    ***
    Peki niçin manevî salgın daha dehşetlidir?
    Bediüzzaman; vücudunun her tarafını saran maddî bir hastalığın pençesinde kıvranmasına rağmen Rabbine sabır içerisinde şükreden, ancak hastalığı ibadetine mani olmaya başladığında Rabbinden şifa isteyen Hz. Eyyub’un (as) kıssasını zikrettiği Lem’alar isimli eserinin 2. Lem’a’sında şöyle der:
    “Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyevîyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyubiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.”
    Bütün peygamberlerin olduğu gibi, bir peygamber varisi olan Bediüzzaman’ın bakış açısı da imanla şekilleniyordu. Dolayısıyla onun önceliği, fani dünya değil, ebedî ahiret hayatı idi.
    Onun bu bakış açısını, İkinci Dünya Savaşı yıllarında da görmek mümkün. O yıllarda insanlık büyük bir harbin içinde olmasına rağmen Bediüzzaman, çevresindeki kişilere savaş hakkında hiçbir şey sormaz, radyo dinlemez, gazete okumaz. Hatta onun bu hayret verici tutumu karşısında talebeleri şöyle sormaktan kendilerini alamazlar: “Acaba bundan (dünya savaşından) daha büyük bir hadise mi var?” Bediüzzaman’ın cevabı manidardır:
    “Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.
    “İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-î beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinat Sahibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki:
    “Herkesin, iman mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, ‘maddiyyunluk tâunuyla’ çoklar o dâvâsını kaybediyor.”
    İşte asıl endişe edilmesi gereken salgın budur. “Maddiyyunluk taunudur”, yani materyalizm salgınıdır.
    Ve Bediüzzaman, eserlerinde hep bunun alarmını vermiş, hep bunun çarelerine dikkat çekmiştir.
    (Yaratılış gerçeğini reddeden ve her şeyin kendi kendine meydana geldiğini vehmeden evrimci tabiatperest anlayışın, bugün hâlâ, soru kitapçıklarında yaratılış gerçeğini ortaya koyan soru metinlerine bile tahammül edemeyecek kadar azgınlaşarak zaman zaman kendini gösterdiği düşünüldüğünde, Bediüzzaman’ın daha o yıllarda “materyalizm salgını”na dikkat çekerek Risâle-i Nur’da imanî reçeteler sunmasının ne kadar yerinde ve isabetli olduğu anlaşılır.)
    ***
    Avrupa’da doğan ve git gide dünyayı saran bu “materyalizm salgını”yla ilgili olarak enteresan bir tesbit daha yapar Bediüzzaman:
    “Acaba firengistanın (Avrupa’nın) bu kadar harika terakkiyât-ı medeniyetiyle (medeniyetteki ilerlemeleriyle) ve kemâlât-ı fenniyesiyle (fenni gelişmeleriyle) ve insaniyetperverâne ulûmuyla ileri gittiği halde, o terakkiyat ve kemâlâta ve o ulûma bütün bütün zıt olan maddiyyunluk ve tabiiyyunluk (tabiatçılık) zulümâtında hınzırcasına (domuzcasına) saplanmalarında, hınzır etinin yemesinin medhali yok mudur? Soruyorum.” (9. Lem’a, Haşiye)
    Enteresan bir soruydu bu?
    Delilini de zikrediyordu tabiî:
    “İnsan, beslendiği şeyle mizâcı müteessir olduğuna (etkilendiğine) delil, ‘kırk günde hergün et yiyen kasâvet-i kalbiyeye (kalp katılığı, merhametsizliğe) dûçâr olduğu’ darbımesel (atasözü) hükmüne geçmesidir.”
    Evet, yediğimize içtiğimize dikkat!
    Bediüzzaman, maddî hastalıklardan daha tehlikeli gördüğü dehşetli materyalizm salgınına kapılmayı, “domuzcasına bir saplantı” olarak nitelendiriyordu.
    Biz de buradan mülhem, küresel ölçekte insanlığı tehdit eden asıl domuz gribi, ‘domuzcasına saplanılan materyalizm’dir desek abartmış olmayız her halde.
    Öyleyse, dünyevî hayatımızı tehdit eden maddî salgınlara karşı tedbir almakla birlikte; asıl ve öncelikli olarak, ebedî hayatımızı tehdit eden bu küresel manevî salgına karşı tedbir almalı değil miyiz? Çare ortada: Küresel salgının küresel reçetesi, Risâle-i Nur eserleri.

    alıntı
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    Paylaşım için tesekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş