Rize - Kültür

'Rize Tanıtımı' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 19 Nisan 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Rize - Kültür konusu Kültür

    Halk kültürü, genellikle, toplumların dış etkenlerden uzak kalarak kendi ihtiyaçları için şart ve imkânları ölçüsünde meydana getirdikleri maddî ve manevî eserlerin toplamı olarak anlatılır. Bu bakımdan çevre, insanıyla, tabiat özellikleriyle bu eserlerde belirir. Onun için toplumları duygu ve düşünceleriyle, güçleri ve yönelişleriyle anlaya bilmek, halk kültürü eserlerinin incelenmesiyle mümkündür. Doğu Karadeniz illerinden olan Rize yöresini en iyi şekilde yansıtan halk kültürü eserleri bu yönden büyük bir önem taşır.

    Halk kültürü eserleri, kullanılan malzeme esas alındığında iki şekilde incelenir: Söze, davranışa ve sese dayanan manevî eserler; beslenme, giyinme, barınmaya, kısaca yaşamaya yönelik ve maddi varlıkları kullanmak suretiyle ortaya konan maddi eserler.

    Manevi eserler, şiir, hikâye, masal, mesel, tekerleme, gelenek, görenek, halk hukuku ve halk hekimliğinden oluşur.

    Şiir, düşünce unsurunu kapsamakla birlikte, duygu ve heyecan yönü ağırlıklı olan, bu özelliği dolayısıyla de insan davranışlarını iyi ve güzel doğrultusunda düzenlemeyi amaçlayan bir sanat dalıdır. Bir başka deyişle şiir yazmak ve okumak insanı duymak, sevmek, anlamak ve anlatmak anlamını taşır; aynı zamanda şiir, insanları iyilik ve güzellik duyguları etrafında kaynaştırır. Onun içindir ki şiir, yazan açısından olduğu kadar okuyan açısından da duygu ve heyecan ihtiyacını karşıladıktan başka insanı sevmek alışkanlığını kazandırır. Bundan ötürü edebiyatta ve halk kültüründe şiir büyük bir önem taşır. Rize halk kültüründe de aynı nitelik gözlenmektedir.

    Şiirde, yukarıda değinildiği gibi, duygu ve heyecan birinci derecede ele alınmakla birlikte, Rize halk şiirinde bilgi ve düşüncenin ağırlık kazandığı görülmektedir.

    Yapılan incelemelerde varılan sonuç şudur ki Rize halk şairi destanlarda ve türkülerde, bilgi ve düşünceyi, duygu ve heyecanın önünde tutmaktadır: Rize halk şiirinin özelliği bu noktada kendini göstermektedir. Bununla birlikte şiirin temel unsuru olan duygu ve heyecanların, özellikle aşk duygusunun bir yana bırakılması söz konusu değildir; ancak Rizeli şair eserlerini düşünceye yönelik vermektedir. Böylece şiir duygu ve heyecandan çok düşüncenin ifade vasıtası olmaktadır. Bu niteliğin sebebini coğrafi şartlarda aramak gerekir.

    Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan Rize, sıra dağlarla Orta ve Doğu Anadolu'dan ayrılmaktadır. Dar bir kıyı şeridini hemen arkasında dağlar ve tepeler yükselir. Bol yağmur ve ılık bir iklim sayesinde ağaçlıklı ve canlı bir bitki örtüsü yörenin özelliğini oluşturmaktadır. Böylece tabiatın en güzel iki rengi, mavi ve yeşil sürekli biçimde yan yana yaşanır; ayrıca arazi yapısı son derece engebelidir. Rize halk şiiri böyle bir çevrede ömür süren insanların eseridir.

    Bir tarafı deniz, bir tarafı dağlık olan yağmurlu bir tabiat ortasında hayatını sürdürmek zorunda olan insanın çetin bir mücadeleyi göze alması gerekir; dalgalarla ve bayırlarla, dik yamaçlarla cenkleşerek geçim sağlamak kolay değildir. Böyle bir mücadelenin başlıca vasıtası kuşkusuz bilgi ve düşünce olacaktır; bilen, düşünen, gerekli maddi ve manevi vasıta ve imkânları yerinde ve zamanında yaratabilen ve kullanabilen insandır ki bu engelleri aşarak varlığını sürdürür. Mücadeleyi kazanmak aynı zamanda ölçü ve tedbir işidir; bilgi ve düşünce gerekli tedbirlerin alınmasını, davranışların ölçülü ve sınırlı tutulmasını sağlar; duygu ve heyecan ise, genellikle, bu durumda değildir; sınır ve ölçüleri aşar. Onun içindir ki sürekli bir mücadele hayatı yaşayan kişi duygudan çok bilgi ve düşünceye ağırlık verir. Bu şartlar altında gelişen Rize halk şiirinde insanların ölçülü davranışlar içinde mücadele ruhlarının geliştirebilmeleri bakımından bilgi ve düşünce öncelik kazanır. Bu sebeple Rize halkı şairi, eserlerinde, bilgi ve düşünceyi hakim kılmakla insanlara ölçülü ve iyilik kavramları, millî, ahlâkî, geniş deyimiyle, manevî değerler içinde kalma alışkanlığını kazandırmaya yönelir. Bu özellik aynı zamanda hitapettiği kitlenin ruh yapısına sıkı sıkıya bağlıdır; kıyı insanı, deniz gibi, çoğunlukla en ufak bir etken karşısında birden eyleme geçmek niteliğine sahiptir. Onun için Rize halk şiiri tabiat ve insan yapısıyla uyum sağlayan bir sanat dalı olarak kendini gösterir. Bu durum destan ve türkülerde daha çok belirginleşir.

    Destanlar dörtlüklerden oluşan uzun şiirlerdir. Mısralar (6+5) 11 hecelidir; birinci dörtlüğün 1-3, 2-4 mısralarıyla, öteki dörtlüklerin 1,2,3 mısraları kendi aralarında, her dörtlüğün 4. mısrası, birinci dörtlüğün 2-4 mısralarıyla kafiyelidir. Açıklanan şekillere uymayan destanlar bulunmakla birlikte Rize halk şiirinde uygulanan genel kural budur. Konu itibariyle destanlar savaşlar, kahramanlıklar gibi toplum üzerinde iz bırakan önemli ve acılı olayları ve sevda ilişkilerini kapsar. Tarafımdan derlenmek suretiyle yayımlanan 75 destanın en eskisi 1313 (1897) Osmanlı -Yunan Savaşı'na ilişkindir. Bu destanlar, anılan Savaşa katılan Rizeli kahramanların anılarını kapsamaktadır. Şairlerin ancak bir kısmının adlarını belirleyebildiğimiz bu destanlarda Türk askerinin kahramanlıkları dile getirilmektedir; Ordunun komutanı Ethem Paşa, milletini şöyle anlatıyor:

    Ethem Paşa der ki "Türkler heybeti,
    Cihana nam verdi şanı şöhreti,
    Topların sesinden dağlar inledi,
    Tarihlere kaydoldu, Türkün ünvanı".

    Cephede kazanılan savaş müzakere masasında yitirilmiştir. Bu da Yunanlıların yanında yer alan Batılı ülkelerin Osmanlı İmparatorluğuna, geniş deyimiyle, Avrupa dışındaki ülkelere karşı her zaman uyguladığı iki yüzlü siyasetin sonucudur. Bu yönetimi daha o zamanlarda görebilen Çayelili şairimiz şöyle diyor:

    Devletlere hemen haber erişti,
    Cümlesi birden telâşa düştü,
    Harp sefineleri çabuk yetişti,
    Abluka ettiler bütün odayı.

    Kahramanlık cephede savaş, cephe gerisinde, hele silâhsızlara karşı sevgi ve şefkat anlamını taşır; askerlik mücadele ruhuyla birlikte üstün insan niteliklerinden oluşur. Şairimiz Mehmet, 1313 destanlarında, Türk -Yunan savaşı sırasında Türk askerinin Rumlar ve Yahudiler tarafından karşılanışını şöyle anlatır:

    İstikbale çıktı ordaki Türkler,
    Birlikte Rumlar hem Yahudiler,
    "Buyurun, buyurun!" diye davet ettiler,
    Çok ettiler, Yunanlardan Şekvayı.

    1324 başlıklı destan, memleketin dününü ve yarının isabetli şekilde anlatan fikir kümesidir. Şair Ebubekir'i El-fakir bu destanda bir çeşit yağma ve soygun düzeni olan Batı sömürgeciliğini ve memleketin geleceğini şöyle anlatır:

    Bakır madenleri işlemez oldu,
    Çinko, tas, tencere ortalığı aldı.
    Avrupa defineyi buradan aldı,
    Bizim tükenecek akçemiz mi var?

    Avusturya malı hiç gelmez olsun,
    Şair ecnebiye mümayun olsun,
    Fabrika şirketler inşaat olsun,
    Hazineye malik milletimiz var.

    Destanlarda felsefî düşüncelere geniş ölçüde yer verilir. Süleyman Kesepara bir destanında dünya görüşünü şöyle açıklıyor:

    Dünyanın zevki, safası yalan,
    Aklun olsun, sen da işuni kolan,
    Asla hiyanetlan eyleme kelâm,
    Hak'kı dinle, böyle imiş burası.

    Vatan ve askerlik kavramları destanlarda en çok işlenen konulardandır. Ali Sükâs bir destanında şöyle diyor:

    Biz Türk askeriyiz, benzeriz kurde,
    Hudutta bekçiyiz bu şanlı yurde
    Her vakit harp için hazırız burde,
    Asker vatan için acımaz can.

    Deniz faciaları Rize destanlarında geniş yer tutar; batan motorların, vapurların hikâyelerini Rize halk şairleri acı bir dille anlatırlar; halk da bu destanları hem okur, hem ağlar. Bu konuda iki örnek üzerinde durmak istiyoruz. Bunlardan biri Mehmet Girit'in 1937'de Kefken açıklarında batan "Hisar" gemisi için yazdığı destan. Bu destandan bir dörtlük okuyalım:

    Hacı Baba her gün yoluna bakar,
    "İbrahim" deyince yaşları akar,
    Kardaşların ağlar, yürekler yakar,
    Aduni işiten dua eyledi.

    Bir de Ali Sükas'ın Refah Destanı var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Akdeniz'de bir denizaltı tarafından batırılan Refah vapurunda 167 denizcimiz hayatını kaybeder. Bu facia için yazdığı destanda Ali Sükâs şöyle der:

    Bu kadar insanın yok bir mezarı,
    Kimden almış iduk bu intizarı,
    Hiç olmaz cenazem çıksa dışarı,
    Derdum, toprağumuz bundan olacak.

    Rıza'nin Destanı'nın konusu aşk, yöredeki adıyla sevda. Rıza, akrabası ve komşusu Şerife'yi sevmektedir. Fakat bu aşk iki genç arasında kalmıştır. Yağmurlu bir günde, annesinin üzüm toplamak üzere çıktığı ağacın altında bekleyen Şerife'ye yıldırım çarpar; genç kız bu yüzden ölür. Rıza, bu olay üzerine acılarını bir destanla dile getirir. Destandan bir dörtlük:

    Bülbülcüğüm benim dalda dururdu;
    Bazı bazı bahçelerde yürürdü;
    Bahçede menevşe meğer kurudu,
    Bu da ol Hüdanın emrü fermanu

    Rize halk şiiri geleneğinin ikinci türü türkülerdir.
    Türkü sözü, bir şiir öteki de atma türkü olmak üzere iki anlamda kullanılır. Birinci anlamda türkü şairin tek başına söylediği ya da bir yakınına, dostuna, ya da meslektaşına mektup biçiminde yazarak gönderdiği şiirlerdir. Türküler şekil itibariyle yedişer heceli beyitlerden oluşur; kafiye bakımından da beyitlerin birinci mısrası serbest, ikinci mısraları birbirleriyle kafiyelidir; türkülerin beyit sayısı sınırlı değildir; çok uzun olabilir. Bu husus konuya ve şairin takdirine bağlıdır.

    Türkülerin belli konuları yoktur. Şair türkülerinde dilediği olayı ve düşünceleri ele alabilir.

    Türkü dalında en çok örnek veren şairlerinden biri Ömer Çom'dur. Şairimiz, gurbet hayatında çektiği acıları memleketteki bir dostuna mektupla şöyle anlatır:

    Ömrümün geçurmedum,
    Dertsuz bir saatini.
    Bir mektup yazun bana,
    Yollayım kağıdını.
    Mektup yazmak adamun,
    Kaçurmaz rahatini.

    Bir genç adamın evlenme türküsü var. Baba oğluna,
    - Naylayı bitir ,seni evlendireceğim,
    der. (1) Delikanlı heyecanla işe girişir, naylayı bitirir. Fakat baba evlenme konusuna bir daha değinmez. Bunun üzerine delikanlı şöyle yakınır.

    Baba kandurdi beni,
    Yolladı beni işe.
    Bende gittum de girdum,
    On beş karış kirişe.
    Ne zaman nayla bitti,
    Ne evlenmek, ne bişe...

    Atma türkü, karşılıklı türkü ya da karşıberi türkü adlarıyla anılan ikinci tür türkü, Rize bölgesine özgü bir şiir şeklidir. İki şair arasında karşılıklı olarak söylenir; biri söyler, öteki de karşılık verir; şiir böylece akıp gider.

    Atma türkü karşılıklı olarak söylenen kümelerden oluşur; kümenin birisi bir şaire öteki de karşıdaki ikinci şaire aittir. Kümeler kural olarak iki mısradan oluşur, dolayısıyla beyitler halindedir. Şairin birisi bir beyit söyler, karşıdaki de yine beyitle cevap verir, kümelerin birden fazla beyitten ya da ikiden fazla mısradan oluşması mümkündür. Mısraların hece sayısı yedidir. Kafiye yönünden her beyitin birinci mısrası serbest, ikinci mısrası ilk beyitin ikinci mısrasıyla kafiyelidir.

    Atma türkü başta düğünler olmak üzere değişik amaçlarla düzenlenen şenliklerde ve toplantılarda söylenir. Bunun için iki topluluk, iki kol oluşur. Her kolun başında bir şair bulunur. Buna kolbaşı ya da türkücü denir. Kola giren öteki kişilerde ses vermek suretiyle ona yardım ettikleri için (kürekçi) adını alır. Atma türkü, o anda şairin içinden doğan duygu ve düşüncelerin dile getirilmesi suretiyle, eski deyimiyle, irticalen söylenir. Türküyü ilkin kolbaşı bulur, sonra yanındakilere fısıldar, arkasından hep birlikte, musiki terimiyle koro halinde ortaya koyarlar. Birinci kol türküyü bitirince ikinci kol da ayrı yöntemle, yine beyit halinde karşılık verir. Bu suretle söylenen atma türkü çok uzun olur; bütün bir gün, bütün bir gece sürebilir.

    Kol halinde türkü söylenirken çalgı yoktur. Kendine özgü havası olan atma türkü, aynı zamanda çalgı işini görür. Türkü söylenirken horon edilmez; halka şeklini alan iki kol, atma türküsünün havasına uyarak ağır ağır döner.

    Atma türkü, düğün ve benzeri şenlikler, toplantılar dışında da söylenir. Şairlerin zaman zaman karşı karşıya gelmek suretiyle türkü söyledikleri de olur. Bunların dışında şairlerin ya da yetenekli kişilerin günlük hayatı içinde atma türkü söylediklerine de rastlanır.

    Atma türkü çoğunlukla erkekler arasında söylenir. Bununla birlikte erkeklerde kadınların yada sadece kadınların kendi aralarında atma türkü söyledikleri olur. Atma türkü aynı zamanda şairler için bir çeşit imtihan alanıdır. Hangi şair karşısındakini susturur, cevap veremez hale getirir, özel deyimiyle, tutturursa o şair usta sayılır. Bu durum kadıbağında daha iyi belirir.

    Kadıbağı, özellikle düğünlerde, atma türkü söylemek için meydana getirilen bir topluluktur. Kadıbağına katılanlar kol kola girerek bir halka oluştururlar ve sallanarak ağır ağır dönerler. Burada çalgı yoktur, besmeleyle kafiye, daha doğrusu uyum sağlanır. Kitle ses verir, biri söyler, biri bir sesle çıkar, öbürü de sese kafiye bulur; iki taraf bu sesle birbirini cevaplar. Bu, bir yönüyle akorttur. Ses ince ya da kalın olursa cevap vermezler, orta söylerler.

    Kadıbağı bir çeşit imtihan olduğu için türkücüler birbirini iğneler, birbirinin zayıf tarafına yüklenirler. Bir örnek verelim. Kadıbağında bulunanlardan birinin gelini erken doğum yapar, düğünden itibaren dokuz ay dolmadan çocuk dünyaya getirir. Bu olay üzerine Hanif oğlu Memiş şöyle der:

    Burası sulak yerdir;
    Tez doğurur oğlaklar.

    Kusurlarının, eksikliklerinin yüzüne vurulmasını istemeyenler kadıbağına giremezler.

    Atma türküde insan ve toplum hayatının bütün meselelerine, çeşitli düşüncelere yer verilir. Ayrıca usta olmak isteyen şairler karşısındaki, zayıf tarafını ele almak, kendi yeteneğini göstermek suretiyle alt etmeğe çalışırlar.

    Örnek olarak İnce Ali'yle Mustafa'nın karşılıklı olarak söyledikleri türküyü okuyalım:

    İnce Ali - Adum Ali'dur Ali,
    İnce giderum ince.

    Mustafa - Remezene doğmişim,
    Yirmi yedinci gece.

    İnce Ali- Ne tatlı yemek olur,
    Suti katınca prince,

    Mustafa - Derler sırat köprisi,
    Kıldan incedir ince.

    İnce Ali - Ne suval verecesun
    O sıratı geçince. (1)

    Atma türkü, Halk Edebiyatı'nda yaygın olan atışma türüne benzer. Köken itibariyle de atma türkü Orta Asya'ya kadar uzanır. Gerek Divan-ı Lugat'it Türk'te gerek Kutadgu Bilik'de karşılıklı olarak yapılan konuşmalar ve söylenen şiirler vardır.

    Rize halk şiirinde özellik taşıyan ve düğünlerde söylenen bir şiir türü de Selim Sayma'dır; bu şiirin söyleniş şekli şöyledir:

    Düğünlerde kızın arkasından gelen düğüncü kızın evinde; kızın ya da erkeğin evine gelindiğinde önce Selim Sayma söylenir. Bunun için ocakta bir halka meydana getirilir. Bu sırada çatıya doğru tabancalar atılmaya başlanır. Kazaya meydan verilmemesi için topluluk uyarılır:

    - Yukarıda kimse durmasın! Kiremitler aşağıya inecek!

    Arkasından mutfakta, ocakta, üzerinde yemek pişirilen tömelye denen taş kaldırılarak ortaya getirilir, sonra Selim Sayma'ya başlanır. Selim Sayma, bu başlığı taşıyan şiirin koro halinde, kendine özgü bestesiyle söylenmesidir. Bunun için de halka oluşturulur, iki ya da üç kişi topluluğun başına geçer ve Selim Sayma başlıklı şiiri özel bestesiyle söylerler.

    Selim Sayma kümelerden oluşur. Kümeler iki kısımdır; birinci kısım 3 ya da 4 mısradır. İkinci kısım her kümeden sonra tekrarlanan nakarattır. Mısralarda hece sayısı 8'dir. Genellikle 4. hecelerde durak vardır; durakların 5. hecede yapıldığı da olur. Kafiye şöyledir: 3 mısralık kümelerde her üç mısra birbiriyle kafiyelidir; 4 mısralık kümelerde ise 1, 2 ve 4. mısralar birbiriyle kafiyelidir; 3.mısra serbesttir. Her üç yada 4 mısradan sonra nakarat tekrarlanır.

    Selim Sayma için gerekli halka kurulduktan sonra 2 ya da 3 kişi topluluğun başına geçer. Bunlar kümelerin 3 yada 4 mısradan oluşan birinci kısımlarını özel bestesiyle, arkadan halkayı meydana getiren öteki kişiler de koro halinde kümelerin ikinci bölümünü oluşturan şu nakaratı söyler:

    Helessa yalessa
    Heyamola hessa ho...

    Baştakiler kümelerin birinci kısımlarını söylemek, ötekilerde nakaratı tekrarlamak suretiyle Selim Sayma'yı tamamlarlar. Yalnız erkekler arasında söylenen Selim Sayma'da dönmek yoktur; herkes, başka bir deyimle, halkayı oluşturanlar oldukları yerde dururlar.

    Selim Sayma belli bir şair tarafından söylenmiş değildir; ortak bir şiirdir. Baştakiler daha önce söylenmiş olan kümeleri tekrarlayabilecekleri gibi yeni kümeler de ekleyebilirler. Böylece düğünlerin özelliği sayılan Selim Sayma uzun bir şiir halini alır.

    Selim Sayma'yı atma türkü izler; Selim Sayma'dan atma türküye geçilir. Bu bakımdan Selim Sayma, uzatma halinde türküye zaman kalmayacağı için, alışılmış ölçüde bırakılır, gereğinden fazla sürdürülmez.

    Selim Sayma'nın bir kümesi şöyle:

    İşte geldik, başlayalım,
    Eyva, trunci taşlıyalum,
    Bu yıl bunda kışlayalım.
    Nakarat:
    Helessa yalessa
    Heyamola hessa ho...

    Rize halk şiirinde dörtlü türkülerle maniler geniş yer tutar. Dörtlü türküler, 7 heceli, 4 mısralı, birbirine bağlı olmayan, her biri ayrı bir düşünceyi kapsayan şiir kümeleridir; 1 ve 2. mısralar doldurmadır. Asıl düşünce 3 ve 4. mısralarda toplanır. Kafiye yönünden 1 ve 2. mısralar serbest 2 ve 4. mısralar birbiriyle kafiyelidir. Manilerden farkı budur. Çünkü manilerde 1, 2 ve 4 mısralar birbirleriyle kafiyelidir; 3. mısra serbesttir.Dörtlü türkülerde değişik düşünceler anlatılır.

    Dörtlü türküye örnek:

    Aldı bir ince yağmur,
    Paklar evun kirini.
    İki katar eltiler,
    Buldiler birbirini.

    Maniler şekil yönünden Halk Edebiyatı örneklerine uygundur; başta sevgili ilişkileri olmak üzere değişik düşünceleri kapsar. Aynı zamanda bölge şartlarından gelen özellikler de manilerde yansır.

    Bir mani örneği:


    Atma beni vurursun,
    Kız kolların kurusun;
    Funduk bahçelerinde,
    Arar beni bulursun.

    Halk Edebiyatı'nda yaygın bir gelenek vardır. Muamma. Bu yöntemle şairler birbirlerini imtihan ederler. Rize halk şiirinde bu geleneğin de örneği şöyle: Şair Yunus Ketenci, Ali Osman Girit'e sorar:

    - Kuşladan hangi kuştur,
    Süt verir yavrusuna?

    Ali Osman Girit'in cevabı:

    - Akşamdan dolanıyı,
    Evunun kapısına.

    Cevap, yarasadır.

    Yarasa memeli kuştur. Rize yöresinde, özellikle yaz akşamları yarasalar alaca karanlık bastıktan sonra ortalıkta dolaşırlar, dallara, damlara, saçaklara konarlar. Bu bakımdan cevap doğrudur.

    Rize halk şiirinde tekerlemeye de yer verilir. Bu konuda karısını Tarı vapuruna bindiren bir kocanın İstanbul'daki akrabasına yazdığı şu tekerleme örnek olarak gösterilebilir:

    Tarı suyadur,
    Fadimem ondadır,
    Kabaklar baş altınadır,
    Eşyası ambardadır,
    Belet kaptanadur,
    Fadimeyi alasun (2).

    Rize halk kültüründe biri insanlarla biri de hayvanlarla ilgili olmak üzere iki türlü hikâye vardır. İnsan hayatını kapsayan hikâyelerde çeşitli konular ele alınır. Örnek olarak bir horon hikâyesini verelim.

    Horon uzun süre oynanan bir oyundur; onun için başlayan, kolay kolay oyundan çıkmaz. Bu özelliği konu olan hikâye şöyle:

    Kadın horon etmektedir. Karnı acıkan çocuk annesinin yanına gelir, dolabın anahtarını ister. Kadın oyundan ayrılmadan, horonun havasına uygun biçimde şöyle der:

    - Al gerimden, gerimden.

    Çocuk annesinin belinden anahtarı alır, eve gelir, dolabı açar, istediklerini çıkardıktan sonra kapatır, annesinin yanına döner, anahtarı nereye koyacağını sorar. Kadın horonda olduğu için yine, oyunu bozmadan aynı hava içinde, şöyle karşılık verir:

    - Koy yerine, yerine.
    Gene eski yerine.

    Uzun kış gecelerinin başlıca eğlencesi hikâye, masal, efsane, obur hikâyeleri ve mesel anlatmaktadır. Ocakta, kazanda mısır, külde yeralma pişirilirken bir yandan da hikâyelerle eğlenilir. Bunları çoğunlukla yaşlılar söyler, gençler ve çocuklar dinler. Anlatılanlar arasında hayvan hikâyeleri geniş yer tutar. Bir örnek:

    Horoza sormuşlar,
    - Sabahleyin niçin erken erken öter de milleti rahatsız edersin?
    Horoz şöyle karşılık vermiş:
    - Ötüyorum ki gelin uyansın, kalksın, işe başlasın.


    Konuşmanın arkası şöyle:

    Kişi- Görüyorsun ki gelin uyanıyor, ama kalkmıyor.

    Horoz -Ha, o benim işim değil. Ben öterim, gelini uyandırırım. Gelin ister kalkar, ister kalkmaz ona karışmam.

    Masallar ve efsanelerin de güzel örnekleri vardır.

    Kurbağa masalı: Atlıya atlıya gittiği için kurbağaya geçmiş dönemlerde patakıça derler ve şu masalı anlatırlarmış:
    Kadının biri akşam evine giderken patakıçaya basmış, fakat farkedememiş. Arkasından jandarmalar gelmiş. Kadını alıp mahkemeye götürmüşler. Mahkeme edenlerle kadın arasında şu konuşma geçmiş:

    Muhakeme edenler- Sen adam öldürdün.
    Kadın -Ben adam öldürmedim.
    Muhakeme edenler -Yemin eder misin?
    Kadın -Yemin ederim, ben adam ezmedim; patakıçaya bastım.
    Muhakeme edenler -Yarın ne öldürdüğünü görürsün. diyerek kadını serbest bırakmışlar. Ertesi günü kadın bakmış ki ağaç dalında bir patakıça asılmış. Meğer kadın cine basmış; muhakeme edenler de cinmiş.

    Bundan başka yine cin, peri, deniz kızı, su perisi masalları vardır. Rize'nin bir mahallesinde küçük çağlayanla ilgili olarak şöyle bir masal anlatılır.

    - Bir gece Pazardan geliyordum. Baktım orada, suyun altında bir kız var. Çok güzel. Saçlarını yıkıyor. Yanına yanaştım, hiç kaçmıyor. Elimi sürdüm; bir şey demedi. Sonra eve gelirken bana öyle bir tokat vurdular ki...

    Başka birisi gençlik çağlarında kıyıda gezerken belden aşağısı balık, yukarısı kız olan deniz kızını gördüğünü söyledi.

    Yine bazı yerlerde cinlerin, perilerin bulunduğuna inanılır, "Sahipli" denen bu yerlerden geçmenin tehlikeli olduğu söylenir.

    Pilâv Dağı Efsanesi
    Efsaneye göre İstanbul Boğazı açılmadan önce çevre denizle kaplıymış. Sular Büyükdere (Çayeli'nde bir dere) yönünden Haremtepe eteklerine kadar gider, yerden 150 metre kadar yükseklikte bulunan kayalara çıkarmış. O zamanlarda gemiler buralara gelir, palamar adı verilen halkalara bağlanırmış. İstanbul Boğazı açılınca sular çekilmiş demir halkalarda görünmez olmuş. Bu halkaların bulunduğu yerde Katarahlı ya da Kataraklı deresinin yatağı varmış.

    Bir de obur hikâyeleri vardır. Obur, hortlak karşılığı olarak kullanılır. Ölülerin geceleri mezarlarından çıkarak dolaştıklarına, evlere girdiklerine inanılır. Bunlara Obur denir. Ölüler, özellikle kötü ruhlar, geceleri mezardan çıkarlar, beyaz örtüye, daha doğrusu kefene bürünürler, mezarın üstüne otururlar, ortalıkta dolaşırlar, çeşitli kılığa girerlermiş. Buna göre uğrama obur, tabutu sırtında gezen obur diye adlandırılırlar. Oburlar şekil değiştirirler, kedi, keçi, öküz olur, insanın önüne geçer, arkasından yürür, ortalık ağarınca da mezara dönerlermiş. Genellikle mezarlıklarda bulunduğuna inanılan oburların yollarda dolaştıkları da söylenir. Geçmiş dönemlerde, elektriğin bulunmadığı yolların, kırların karanlık ve tenha olduğu zamanlarda arkasında oburun geldiğini, keçi, kedi, öküz biçimine girerek önünden yürüdüğünü, sonra birden kaybolduğunu anlatanlara rastlanır.

    Bir örnek verelim:
    Adamın biri su almak üzere pınara gider. Dönüşte karanlıkta önüne bir öküz çıkar; boğuşmaya başlarlar; böylece kıyıya kadar gelirler. Öküz orada adamı denize atar ve kaybolur, adam da ıslanır.

    İnanışa göre oburlar, kapılarda ağlar, iğne ucu kadar olan deliklerden bile girer, evlerde dolaşır. Bu yüzden obur masallarını dinleyen çocuklar çok korkar, hele mezarlıkların yanından geçemezlerdi. Onun için umacı şekline sokulan obur, çocukları korkutmak bakımından başvurulan vasıta haline getirilmiştir. Uyumayan çocuğa

    - Obur gelecek!

    Derlerdi. Bunu duyan çocuk hemen kafasını yorgana sokar, uyurdu.

    Kış gecelerinin bir eğlencesi de mesel söylemektir. Mesel kelimesi, Halk Edebiyatı'ndaki bilmecenin karşılığı olarak kullanılır. Mesel hem bir eğlence hem de fikri çalışma, alıştırma vasıtasıdır.

    Meselde iki kişi vardır. Biri mesel söyleyen. Mesel söyleyen bir varlığı tanımlar, karşısında bulunan ikinci kişi de anlatılan varlığın adını söyler.

    Mesel söylemede konuşmaya,
    - Bir mesel söyle bakalım, diye getirilir. Birinci kişi şu üçlüyle başalar:

    Mesel mesel metettum,
    İki sıçan et ettum,
    Dışune davet ettum.

    Ardından mesel söylenir. Rize halk kültüründe mesel sayısı sınırsızdır. Burada sadece bir örnek vermekle yetineceğiz. Örnek mesel şöyle:

    - Dağdan gelir hora hora,
    Ayağına zilli tura.

    Birinci kişi bir varlığı böyle tanımlamaktadır; sözünü bitirince ikinci kişiye sorar:

    - Söyle bakalım nedir?

    İkinci kişi cevap verirse ikinci mesele geçilir. Olmazsa,

    - Bilemedim,

    der. Bunun üzerine ikisi arasında pazarlık başlar:

    1. kişi: Ne veriyorsun, söyleyeyim?
    2. kişi: Bizim ırmağı vereyim.
    3. kişi: Irmak nedir ki?
    4. kişi: Hadi dereyi de vereyim.
    5. kişi: Olmaz.
    6. kişi: Hadi dünyadaki bütün dereler senin olsun.

    Pazarlık ciddî bir havaya büründürülerek sürüp gider. İkinci kişi vadettiği mallar kendisine aitmiş ve gerçekten verecekmiş gibi davranır. Birinci kişi de karşılıkları söylerken alma havası içinde görünür. Sonunda teklifi kabul ederse,


    - Peki söyleyeyim.
    der, arkasından yukarıdaki tanımlanan varlığı söyler.

    - Arı.

    Basit bir soru cevaplandırılamadığı için ocak başında, soba etrafında oturanlar, mesel söyleyenler ve dinleyenler gülüşürler. Sonra başka mesel ya da hikâyeye geçilir. Böylece gece yarılarına kadar eğlenilir.

    Özsözler ya da özlü sözler hayat boyunca yaşanan deneylerin kısa ve güzel biçimde anlatımıdır. Bunlar aynı zamanda yol gösterici niteliktedir. Rize halk kültüründen bir özlü söz örneği verelim.

    Ev adamı ne kadar kötü olsa yine evini bilir.
    El adamı ne kadar iyi olsa yine yabancıdır; kendi evini bilir.

    İnançların, insanların hayatında önemli bir yeri vardır; akıl, mantık ve müsbet bilgi dışında da olsa inançlar çoğunlukla davranışları yönlendirirler. Bu konuda Rize halk kültüründen birkaç örnek verelim:

    Elini başkasının cebine sokmamalı, sonra o kişi riyasını unutur.
    Ölüyü borçlu yatırmak günahtır.
    Kızla güveyin parmağına yüzükleri takacak kişi analı -babalı olmalıdır.
    Hayvanlarla ilgili birçok inanışlar vardır. Örnekler:
    Kadın gebe olduğu zaman hohori kuşu ocağa konar,

    - Çivi, çivi.. Diye öterse doğacak. Çocuk erkek olur. Yok eğer,

    - Ho... ho... ho... Diye öterse doğacak çocuk kız olur.

    İkinci örnek:
    Kukudi kuşu her zaman ötmez; Nisan ayı içinde gelir, Mayıs ve Haziranda,
    - Kuku.... Kuku...
    Diye bağırır, sıcak geldiği zaman gider.

    Kukudi için şöyle derler:
    - Kukudi sabahleyin sen kalkmadan bağırırsa seni yendi demektir. Onun için sabahleyin kukudi ötmeden kalkmak lâzım.

    Üçüncü örnek:
    Pardi kimin evine bakarak bağırırsa o evden ölü çıkar.

    Dua ve beddua halk kültüründe geniş yer tutar; insan Tanrı'dan isteklerini ya da insanlar için iyi dileklerini duayla dile getirir. Bu bakımdan dua iki türlüdür.

    Tanrı'ya yakarış, bir de sevilenler için iyi dilekte bulunma. Tanrı'ya yakarış ya bir dilekte bulunma ya da kötülüklerden korunmak içindir. Akşamları yatarken şöyle yakarışta bulunulur;

    Yattum Allah,
    Kaldur beni,
    Nur göline,
    Daldur beni.
    Soldan döndüm sağuma,
    Sığındım Allahuma,
    Ezan sesi kulağuma,
    Kervan (Kur'an) sesi canuma,
    Melekler şahit olsun,
    Dinume, imanuma.

    Duanın ikinci şeklide sevilenler için iyi dilekte bulunmak. Bu konuda iki örnek verelim.

    - Beyaz sakal tarıyasun.
    (Muhatabın çok yaşaması, uzun ömürlü olması dileğiyle. Çoğunlukla anneler çocuklarına böyle hitapederek uzun ömürlü olmaları hususundaki isteklerini dile getirmiş olurlar).

    İkinci örnek:
    - Sular gibi artasun.
    (Fazla çocuk sahibi olmak için söylenen dua. Çoğunlukla anneler, büyükler, evlâtlarının çok çocuk sahibi olmaları için bu şekilde duada bulunurlar).

    Beddua insanın sevmediği, düşman olduğu kişilerin cezaya, kötülüğe uğramaları için yapılır.

    Beddua örnekleri:

    Allah bakar dağını,
    Verir kararını.
    (Allah kötülük yapanlara gereken cezayı verir.)

    Allah, yedi yorgan yıpratsun!
    Kişinin ölüm sırasında can çekişmesinin uzun ve ıstıraplı geçmesi için yapılan beddua. Sevilmeyen, kötülük eden, akibetinin kötü olması istenen kişi için böyle denir. "Ölürken öylesine acı çek ki kendini yere at. El, kol, vücut hareketlerine yorgan dayanmasın!"

    Toplum hayatının düzenleyen kurallar halk kültürünün önemli bir bölümünü oluşturur. Bunlar da gelenek ve göreneklerle halk hukuku olarak adlandırılır.

    Gelenek ve görenekler toplum ve insan ilişkilerinin bütününü kapsar. Başta evlenmeyle ilgili gelenekler yer alır.

    Evlenme gelin ve damat adayının belirlenmesiyle başlar. Bu amaçla bazı yöntemler uygulanır. İlkin, daha çok geçmiş dönemlerde başvurulan beşik kertmesi yöntemini gözden geçirelim.

    Beşik kertmesi, kızın ve erkeğin küçük yaşlarda, hatta beşikte iken, zamanı gelince birbirleriyle evlenmelerinin anne ve babaları ya da aile büyükleri tarafından kararlaştırılması anlamını taşır. Böylece geleceğin gelini ve damadı çocukluktan itibaren birlikte büyüyecekler ve zamanı gelince de evleneceklerdir.

    Beşik kertmesini güçlendiren manevî unsurlar vardır. Bu yöntem, ana, baba ve aile büyükleri tarafından verilen karara dayandığı için saygı, bağlılık ve yücelik duygularını kapsar. Çocuklarının mutluluğunu isteyen saygın kişilerin bu kararları gençlerin benliklerine yer eden, onların ölümü halinde de bir anlamda vasiyete dönüşür. Vasiyete uymak ise üstün bir görevdir. Onun için beşik kertmeli nişanlıyı terketmek uğur getirmez; hele büyüklerin ölümü halinde böyle bir davranış günah sayılır.

    Beşik kertmesine benzer bir yöntem daha vardır. Henüz evlenme çağına gelmeyen çocukları küçük yaşta sözlemek, başka bir deyimle nişanlamak. Daha çok yakın akraba arasında uygulanan bu yöntemde erkeğin anası ya da babası kendi çevresinde beğendiği bir kızı, yaşına bakmaksızın, oğluna ister, karşı taraf da bunu kabul eder. Böylece küçükler nişanlanmış olurlar, nikâhları da kıyılır. Bu yöntemin bir başka sebebi de kızın, büyüdüğü zaman, kaçırılması, zorla alınması ihtimalini önlemektir.

    Gelin adayının ana baba tarafından belirlenmesinde uygulanan öteki yöntemlerde görücülüğe ve kız bakmaya gitmek deyimiyle adlandırılır. Her ikisinde de amaç aile yaşantısına, çevre şartlarına uyum sağlayacak, ev işlerine yatkın, becerikli bir kız bulmaktır.

    Görücülüğe gitmek, bellik bir kızın aranan şartları haiz olup olmadığını gözlemek için kayınvalide adayının katılımıyla ya da kayınvalide adayı olmaksızın tanıdık, akraba kadınların haberli ya da habersiz bir şekilde yaptıkları bir ziyarettir. Böylece adayda aranan niteliklerin bulunup bulunmadığı araştırılır. Bu ziyarete "Görücülüğe gitmek" ziyarete gidenlere "görücü" genç kızın görücüleri karşılamasına "görücüye çıkmak" denir. Kız bakmaya gitmek, aday aramak amacıyla yapılan ziyaretlerdir. Bir de kız kaçırma yöntemi vardır.

    Evlenme çağına gelen kızla erkek arasında aşk, yöredeki deyimiyle, sevda ilişkisinin doğması halinde kız kaçırma yöntemine başvurulur. Taşınmaz malların bölünmemesi, delikanlının başlık parasını vermemesi, düğün masraflarını karşılayamaması, maddi varlığa dayanan seviye farkı, geçmişten gelen husumet, ailenin karşı koyması gibi sebepler yüzünden evlenme engeliyle karşılaşan gençler kaderlerini kendileri belirlerler; kız ana -babanın muvafakatı olmaksızın delikanlıya kaçar. Kız kaçırma budur. Olayda zorlama yoktur; iki gencin hür iradeleriyle evlenmeye karar vermişlerdir. Ancak kızı, erkeğin peşine gitmiş, onuru kırılmış durumda göstermemek amacıyla olaya sanki zorla götürülmüş havası vermek için bu deyim kullanılır. Bu olaya "uyma gitmek"de denir. Ancak daha çok kızı kınamak için böyle konuşulur. Kız kaçırma, çoğunlukla, çevrenin yardımı ve aracılığı sayesinde evlenmeyle sonuçlanır.

    Gelin adayı belirlendikten sonra erkek tarafı, ailesinden kızı isterler. Buna kız isteme; olumlu karşılık verilmesi üzerine evlenmenin kesinleşmesine de (söz kesme) denir. Arkasından evlenmenin hukukî işlemi nikâh, sonra da tören ve şenlik yönü olan nişan ve düğün gerçekleşir.

    Geçmiş dönemlerde kaç -göç dolayısıyla bir araya gelemeyen tarafları vekilleri temsil eder. Oğlanın ve kızın muvafakatı alınırdı. Bunun için üç kişi kızın evine gider, birisi adayı kabul edip etmediğini sorar. Kızın kabul iradesine göre iki kişi de şahitlik ederdi. Ondan sonra nikâh kıyılırdı. Bununla birlikte kızın muvafakatını almadan da nikâh işleminin yapıldığı olurdu.

    Nişan, nikâhtan önce ya da sonra kadınlar arasında olur. Damadın annesi, yakınlarıyla birlikte kız evine gider. Nişan yüzüğü kızın sağ elinin ince parmağına takılır, ayrıca çeşitli altın ve giyecek gönderilir.

    Düğünde horon ve türkü dahil olmak üzere çeşitli şenlikler yapılır. Silah atılır, dinamit patlatılır. Önce geline gönderilen eşyayı kapsayan mes- pabuç Pazartesi günü gelir ve gelin hazırlanır. Salı günü düğün yemeği pişirilir. Çarşamba günü oğlanın evinde düğün başlar, tulum zurna çalınır, horon yapılır. Aynı gün ve gece kızın evinde de şenlik olur, kızlar, erkekler horon ederler, türkü söylerler, selim sayarlar. Perşembe günü oğlanın evinde şenlik yapılır, arkasından düğüncü gelini almak üzere kızın evine gider Perşembe akşamı gerdek gecesidir. Cuma günü oğlanın evinde toplanılır. Buna sabayi ya da Paça günü, bugün için hazırlanan özel elbiseye (Paça günü elbisesi) denilir. Komşular, gelin getirdiği eşyayı görmeye gelirler, aynı zamanda kızlar karşılıklı türkü söyler ve horon ederler. Bu toplantı kadınlar arasında olur. Cumartesinden itibaren gelin ev işlerine başlar.

    Düğünden 2-3 gün sonra kız evinden damadın evine gidilir. Buna "kız bakmaya gitmek" denir. Bunun için mısır unundan helva yapılır, siniye konur, baklava şeklinde kesilir; bir erkek ve bir kadın siniyi damadın evine götürürler. Orada helvanın yarısı alınır, yarısı gelinin babasının evine geri gönderilir, gelin de kadın ve erkekle birlikte baba evine varır, ev uzaksa orada bir gece kalır. Sonra damat evinden gelir, gelini alıp götürürler, damat onlara katılmaz. Bu olaya "Sini" denir. Bu ziyarette, baba evinde kızdan evliliğin ilk günleri hakkında bilgi alırlar; varsa karşılaştığı meseleler sorulur. Bu ziyaretten sonra enişte davetleri başlar.

    Gelin, evliliğin 7 ve 15. günlerinde kocasıyla birlikte baba evine gider; ikinci yemekte iki akşam kalır.

    Yeni gelin kırk gün, baba evine yaptığı ziyaretler dışında, akşamları evden dışarı çıkmaz. Zorunlu hallerde yanında bir ya da birkaç kişi bulunur. Çekemeyenler kötülük yapabilirler. Doğumu izleyen kırk gün içinde de bebek ve loğusa evden ayrılmaz.

    Aile ilişkilerinde bir de süt konusu vardır. Bazı kadınlar çevredeki erkek çocukları emzirirler. Böylece akrabalığa benzer yakın ilişkiler doğar; kadına süt anne, erkeğe uyağı denir.

    Gelenek ve göreneklerin önemli bir bölümünü karşılıklı yardımlaşmalar oluşturur. Bunlara eğratlık ya da meci denir. Her iki gelenekte de komşular birbirlerinin işlerini ücretsiz olarak görürler, komşuları kendi işinde çalıştırmaya (eğratlık etmek) bu yöntemle çalışan kişiye (eğrat) denir.

    Eğratlık eden, eğrata, kaç gün çalıştırmışsa o kadar borçlanır, başka bir deyimle onun işinde o kadar gün çalışır. Bununla birlikte böylesine bir karşılık olmadan da komşular birbirlerinin işlerini görürler. Sadece eğrata yemek verir. Eğratlık yöntemi değişik alanlarda uygulanır, mısır çapalamak ve mısır kabuğunu soymak gibi.

    Mısır, iki defa çapalanır; 1. kat ve 2. kat denir; 1. katı vurmak, 2. katı vurmak gibi. Bu iş eğratlıkla yapılır. Mısır soyma işi de öyle. Mısır toplandıktan sonra bir odaya yığılır. Komşular çoğunlukla geceleri toplanarak birbirlerinin mısırlarını soyarlar. Buna mısır mecisi de denir. Mısır mecisi eğlence havası içinde geçer, türkü söylenir. Bir mecide söylenen türküden hatırlanabilen beyit şöyle:

    İplerum yiğum dolmaz,
    Çözerim çile olmaz.

    Eğratlık kelimesi, genellikle, evin dışındaki ortak çalışma, meci anlamında kullanılır. Bununla birlikte evin dışındaki çalışmaya da meci denir; her iki kelime aynı tür çalışmayı gösterir. Mısır mecisi dışındaki meci çalışmaları şöyledir:

    Gübre Mecisi
    Evin altındaki ahırda bulunan gübre uzaktaki tarlalara gübre mecisi ile taşınır. Bunun için 30-40 kişi toplanır. Bu topluluk üçe ayrılır. Birinci topluluk yerdeki gübreyi sepetlere doldurur, ikincisi sepetleri yanlarından tutarak taşıyıcıların arkasına yükler; taşıyıcı olan üçüncü takımda gübreyi tarlaya götürür. Bu yöntem çok sayıda hayvan besleyen yukarı köylerde uygulanır.

    Fındık Toplama Mecisi
    Fındık meci yöntemiyle toplanır. Topluluk üçe ayrılır; birinci takım fındığı daldan toplar; ikincisi sepetlere doldurur, üçüncü takım da evlere taşır.

    Odun Kesme Mecisi
    Odun kesme mecisinde birinci takım odunu keser, ikinci takım taşınacak şekle getirir, üçüncü takımda evlere taşır.

    Çimen kesme, yaprak yapma işleri de meci yöntemiyle yürütülür.

    Eğratlık, meci çalışmaları aynı zamanda bir eğlencedir; bu tür toplantılarda horon edilir, atma türkü söylenir. Ancak çay ekiminden sonra mısır, fındık dikimi, hayvancılık azaldığı için eğratlık ve meci gelenekleri de birer hatıraya dönüşmektedir.

    Yaşayan hukuk, başka bir deyimle halk hukuku, yüzyıllar boyu bir arada bulunmaktan doğan hukuk kuralları, halk kültürünün önemli bir bölümünü oluşturur. Çeşitli alanları kapsayan bu kurallar yazılı değildir; kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar sözlü biçimde kuşaklar boyu akıp gider. Rize halk kültüründe değişik alanlarda uygulanan bu kurallar çoğunlukla anlaşmazlığa meydan vermeksizin taraflar arasındaki meseleleri çözümler. Bu kuralların çoğunluğu tarım, hayvancılık ve denizcilik konularına ilişkin olanlardır.

    Mısır tarlalarının ekimi için uygulanan yarıcılık yönteminde taraflardan biri toprak sahibi ikincisi yarıcıdır. Buna göre toprak sahibi ortaklığa tarlasını koyar. Mısırın ekiminden ürünün toprak sahibinin evine taşınmasına kadar geçen sürede bütün malzeme ve işçilik yarıcıya aittir. Bu sözleşmeye yarıcılık ya da yarılığa vermek denir. Çay döneminden sonra mısır ekimi son derece azaldığından günümüzde yarıcılık çay tarımında uygulanmaktadır. Bahçe sahibi çaylığını yarılığa verir. Yarıcı bütün işlemleri yapar. Çay yaprağının satışından elde edilen paranın yarısı bahçe sahibine öteki yarısı da yarıcıya aittir. Bir de tarlalığa vermek yöntemi vardır.

    Tarlalığa vermek yönteminde taraflardan biri fidanlık yada ağaçlık sahibi, öteki de kesicidir. Kesici fidanlığı ya da ağaçlığı keser, çıkan odunları arazi sahibine verir. Buna karşılık kesilen fidanlığın, ağaçlığın yerinde meydana gelen tarlayı bir yıl eker; elde edilen mısır, fasulye gibi ürünlerin tamamı kesiciye ait olur.

    Hayvancılıkta uygulanan "Ölür İtmez" adlı sözleşme son derece dikkate değer bir nitelik taşır. Bu tür sözleşmenin tarafları hayvan sahibi ve bakıcıdır. Hayvan sahibi, belli sayıdaki hayvanını (inek, koyun gibi) öteki tarafa teslim eder. İkinci kişi, daha doğrusu bakıcı, hayvanların bakımını, korunmasını ve beslenmesini üzerine alır. Sayı her zaman aynı kalacaktır; sözleşme sonunda bakıcı, hayvan sahibine teslim aldığı sayıda hayvan teslim edecektir; 100 koyun teslim almışsa yine 100 koyun verecektir. Onun için sözleşmeye (ölür itmez) denilmiştir. Ancak sözleşme süresince süt, yoğurt, yavru gibi elde edilecek ürün taraflar arasında yarı yarıya bölüşülecektir.

    Denizcilikte de ortaklık sözleşmesi yapılır. Çayeli'yle Rize arasında eşya ve yolcu taşıyan bir motor için şöyle bir ortaklık sözleşmesi yapılırdı; Motor sahibi ve gemiciler birlikte çalışırdı. Sağlanan gelirden ilkin masraflar çıkarılır; kalan kazanç, 3 payı motora, birer payı gemicilere ati olmak üzere bölüşülür; 4 gemici varsa kazanç 7'ye bölünür, birerden 4 pay gemicilere 3 pay da motora verilir.

    Yörenin kamu işlerinin görülmesi hukuki esaslara bağlanır. Örnek olarak değirmeni alalım.

    Önce değirmeni işletmek için bir kişi görevlendirilir. Buna değirmenci denir; değirmenci Allah'a yakın, dine bağlı, namuslu, temiz, dili güzel olmalı, çevreyle iyi geçinmeli, eli uzun olmamalı. Görev süresi bir yıldır; değirmenci isterse süre uzatılabilir; değirmencinin ailesi, nöbet bekler, öğütülecek mısır varsa gecede çalışılır. Değirmenci'ye belli bir ücret veriler; bu ücret belli miktarda mısır olur. Bu miktar nüfus başına bölüşülür. Mısırın öğütülmesi işi sıra usulüne göre yürütülür. Ancak bazen komşu köylerden gelenlere öncelik tanınır.

    Anlaşmazlıklar yörenin saygın kişileri tarafından çözülür. Bu kişilere (dayı) denir. Bir anlaşmazlık olduğu zaman dayılar bir araya gelir. Bir çeşit hakem kurulu oluştururlar. Böylece anlaşmazlıklar hakem yoluyla çözüme kavuşturulur.

    Hastalık insan hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Onun için halk hekimliği ve ilaçlar halk kültüründe önemli bir yer tutar. Rize halk kültüründe halk hekimliği incelendiği zaman konuyu iki bölümde ele almanın yerinde olacağı görülecektir. Birinci bölümü uzvî hastalıklara karşı kullanılan ilâçlar oluşturur.

    Halk ilaçları konusunda önce halk hekimlerini anmak gerekir.

    Memleketimizde ihtiyacı karşılayacak ölçüde doktor bulunmadığı dönemlerde halk hekimlerine başvurulurdu. Askerlikte ya da daha önceki kuşaklardan öğrendiklerini uygulayan halk hekimleri bitkilerden yada türlü maddelerden ürettikleri ilaçlarla hastaları iyi etmeğe çalışırlardı. Genellikle kocakarı ilâcı olarak nitelenen bu ilaçların uzun deneylerin sonucu elde edildiğini, bu sebeple de yarar sağladıklarını kabul etmek gerekir.

    Halk hekimleri içinde ameliyat edenler bile görülmüştür. Bunun dışında yaptıkları ilaçların formüllerini kimseye söylemeden ölenler, bu yüzden bilgilerinden başkalarını yararlandırmayanlar görülmüştür.

    Hastalıklarda kullanılan ilaçlardan birkaç örnek şöyle:


    Başağrısı için: Marol dövülür, üzerine sirke dökülür, yenir. Ayrıca küflü peynir suyu içilir.

    Geceleri altını kirleten çocuğa eşek sütü içirilir; kabuklu yumurta yedirilmesi tavsiye edilir.

    Çıbanın tedavisi için yulaf unu bal ve arpadan yapılan lâpa kullanılır.

    Halk hekimliğinde ikinci uygulama olanı manevî yöntemlerdir. Bunlar da batıl inanış olarak adlandırılan nefes (okuma), muska ve büyülerdir.

    Gerek ruhî gerek bedenî hastalıklar tedavisinde dua, ayet, nefes (okuma) gibi yollara başvurulur; okumanın aşk ilişkilerinde de uygulandığı görülür. Muska, ayet yazılan kağıdın üçgen şekline sokulması ve muşambaya sarılması suretiyle meydana getirilir. Muska boyuna asılır yada elbisenin bir kenarına dikilir. Gözden, kıskançlıktan, cin çarpmasından korunma gerektiği zamanlarda okuma ya da muska taşıma yollarına başvurulur. Genç adam, kavuşmak istediği sevgilisine muska suyu içirir. Mum ve kurşun dökme yine hastalıklardan, göz değmelerden korunmak amacıyla yapılır.

    Kıskançlık, başkasına zarar verme ya da istediği nimetlere erişme amacına yönelik olan büyüler türlü şekillerde yapılır. Delikanlı sevdiği kızın başından gizlice aldırdığı saçı değirmen çarkına bağlar. Çark dönünce kız delikanlıya kaçar. Aynı büyü kötülük için de yapılır. Kızın saçı yine değirmen çarkına bağlanır; çark dönünce kızın aklı döner, sonunda kız aklını kaçırır.

    Damadı bağlamak amacıyla yapılan ilginç bir büyü vardır. Gerdek gecesi damadın geçeceği yolun bir tarafına bıçak, öbür tarafına da kını konur. Damat geçtikten sonra bıçak kınına yerleştirilir. Böylece bağlanan damat kocalık görevini yapamaz. Anılan büyüyü bozmak için bir karşı büyü uygulanır:

    Sedir ağacından yedi dane yaprak alınır, taşla dövülür, başka suyla karıştırılır, üzerine bir ayeti kürsü, üç ihlâs okunur. Damat bu sudan üç yudum içer, kalanıyla da yıkanır.

    Sese ve harekete dayanan, insanın duygu, heyecan ve düzenli hareket ihtiyacını karşılayan eserlerde musiki ve halk oyunlarıdır. Aletsiz olarak icra edilen musiki atma türkü ve Selim Sayma, kadıbağında görülür. Bunlarda türkü, kendi havası içinde, bestelenmiş gibi, koro halinde söylenir. Kemençe, tulum ya da tulum zurna, nav ve kabak zurnası bölgenin musiki aletlerini oluşturur. Kemençe yaylı, tulum ya da tulum zurna nefesli birer sazdır; horon uzun süreli bir oyun olduğu için ancak bu iki sazın eşliğinde oynanır. Bundan başka her iki sazla, dinlemek amacıyla de, musiki icra edilir. Nav, nefesli bir saz olup Orta Anadolu'nun kavalının karşılığıdır; ancak daha kısadır; yanık, dertli, içli bir musiki havası yansıtır. Özellikle tepelerde, ağaçlıklarda çalındığı zaman meydana getirdiği yansımalar dokunaklı bir nitelik taşır. Kavaldan daha sert ses çıkardığı için navla horon oynanabilir. Ancak uzun süre nefes verme, çalanı yorar. Bu bakımdan horon için kemençe ve tulum zurna tercih edilir. Kabak zurnası, kabak yaprağının kesilmesi, sapında delikler açılması suretiyle meydana getirilir. Kabak zurnası çocuklar tarafından yapılır ve kullanılır; çocuklara özgü bir musiki aletidir.

    Bölgenin halk oyunu horondur; özelliği son derece hareketli oluşudur; canlı ve mücadeleli bir hayatı yansıtır. Horon çoğunlukla erkekler tarafından oynanır. Bununla birlikte kadınlarla erkekler arasında da karışık biçimde icra edilir. Bundan başka yalnız kadınların oynadığı kız horonu vardır.

    Halk kültürünün ikinci bölümü yaşamayı, daha doğrusu, beslenme, barınma, giyinme ve savunmayı sağlayan maddi eserlerdir. Bunların temelinde bilgi vardır; bilgiyle maddeye gereken şekil verilmek suretiyle maddi halk kültürünü oluşturan vasıtalar meydana getirilir.

    Halk kültüründe bilgi edinmenin yolu gözlem ve deneydir; başka bir deyimle, bilgi yaşanarak elde edilir ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Denebilir ki müsbet ilmin dayandığı gözlem ve deney yöntemi halk kültüründen kaynaklanmıştır.

    Maddi halk kültürünün başlangıcı olan beslenme iki bölümde incelenir. Yemek kültürü ve yemekler. Yemek kültürünü ilk konusu yemeğin üretilmesidir. Yemek evlerde hanımlar tarafından yapılır. Nişan, düğün, sünnet düğünü gibi toplantılar için gerekli olan yemekleri düğün aşçıları hazırlar. Düğün aşçıları genellikle kadınlardır. Bunların ayrıca yardımcıları olur. Aşçı kadınlar bölgede bu işleri bilen ailelerin yanında görerek, yaparak ve yaşayarak yetişmişlerdir. Düğün aşçılarına hizmetlerine karşılık, yerine göre para, hediye yada hem para hem hediye verirlerdi.

    Bölgenin yapı düzeni arazinin durumuna göre şekillenmiştir. Arazi dağınık olduğu için evler dik yerlerde kurulur. Yapının yamaca dayanan arka kısmı evin mutfağıdır. Ön kısımda odalar bulunur, böylece evin, daha doğrusu odaların altında boşluk meydana gelir. Burası da odaların hava akımlarından korunması ve sıcaklıktan yararlanılması için, ahır haline getirilir ve mutfakla ahır arasında içeriden bağlantı kurulur.

    Mutfağın zemini topraktır, penceresi yoktur, sadece dışa açılan kapısı vardır; buradan mutfağa girilir. Mutfak eşyası, kap kacak kaplığa yerleştirilir. Mutfakta ayrıca yemeklerin yağ ve kumpanyanın konulması için dolap ve sandık vardır. Toplum hayatı, evin en sıcak yeri olan mutfakta geçer, yemek burada yenir; gerek ailece gerek konuklarla mutfakta oturulur. Gündüz olduğu gibi geceleri de oyunlar ve şenlikler mutfakta düzenlenir. Onun için mutfak aynı zamanda eğlence ve oyun yeridir.

    Ocak mutfağın içinde, genellikle güneyde, arka duvarın önündedir. Ocağın altı topraktır; üstü tuğla ya da taştan yapılır. Ocakta üç taş vardır; ikisi yanlarda biri de üst taraftadır. Buna (tömelye taşı) kısaca tömelye, bunun arkasındaki taşa da (femele taşı) denir. Ocakta odun yakılır, yemek ocakta odun ateşinde pişirilir; gerekli hallerde, fazla yemek yapılacağı zaman ocağın yanında ikiye, üçe varan ateş yakılır. Ocağa kazan, tencere konarak yemek yapılır. Ocakta tavana kadar uzanan zincir bulunur. Kazan bu zincire takılır. Zincirle ilgili bazı inanışlar vardır; zinciri sallamak günahtır; çünkü sığırların başı ağrır.

    Yemek mutfakta yenir. Bunun için sofra kurulur ve aile topluca sofraya oturur. Sofranın bazı kuralları vardır. Yemeğe, sofrada bulunanların en yaşlısının başlaması, suyun önce küçüğe verilmesi, tabakta yemek artığı, sofrada ekmek kırıntısı bırakılmaması gibi.

    Yemek çeşitleri, beslenme konusunun önemli yönlerinden biridir. Tarafımızdan yapılan araştırmada bölgede 400'den fazla yemek ve gıda maddesi belirlenmiştir. Bunların önemli bir kısmı bölgeye özgü yemeklerdir ve bölge ürünlerinden üretilir.

    Bölgenin en namlı ürünü hamsidir; hamsiden 23 çeşit yemek yapılır. Bunlardan biri hamsikoli olup hamsi, mısır unu, yağ ve çeşitli sebzelerden meydana gelir; bir çeşit sebzeli ve hamsili ekmek olan hamsikoli aynı zamanda yol azığıdır. Geçmiş dönemlerde uzun yolculuğa çıkanlar yanlarına hamsikoli alırlardı.

    Bölgeye özgü yemeklerden biride muhlamadır; mısır unu, tereyağı ve koloti peynirinden yapılan muhlama yöre sofrasının baş yemeğidir. Bunlardan başka bölgeye özgü bir sebze olan karalahanadan üretilen yemekler vardır; lahanadan açık sarma, çohala, guli çorbası, helle çorbası, husli çorbası, lahana dolması, lahana ezmesi, lahana haşlaması, lahana rağtikosu, lahana sarması, lahana yemeği, princili lahana, sarma, vurma lahana gibi toplam 18 türlü yemek yapılır.

    Bölgede yetişen fasulye, kabak ve arap kapağı, patlıcan, domates ve pırasadan sebze yemekleri; bu sebzelerden ayrıca pazı, salatalık, şalgam ve tomarıdan turşu yapılır.

    Bölgede genellikle sığır ve öküz beslenir. Sığırlar kış mevsimi dışında dere kenarlarında, fidanlık, fundalık ve çayırlarda otlamaya çıkarılır. Bu durumda hayvanları kadınlar ve genç kızlar bekler. Buna (sığır beklemek) denir. Sığırlara ve öküzlere ad takılır. Sığır adlarına örnekler; Aynalı, bodana. Öküz adı: Duman, Güzelbey.

    Zamanla hayvancılık gerilemektedir. Bunun başlıca sebebi çaya geçiş dolayısıyle otlama yerlerinin azalmasıdır. Televizyon da bir sebep olarak gösterilmektedir. Kadınlar tarafından yerine getirilen hayvan bakımı, sabahleyin erken kalkmayı gerektirir. Oysaki geç vakte kadar televizyon seyreden evin kadınları, gelinleri, genç kızları sabahleyin erken kalkamadıkları için hayvan bakımı aksamakta, bu yüzden sayı azalmaktadır.

    Hayvanların etinden çoban kavurması, kıkırdak, et yahnisi, et yemeği, kavurma; sütünden yoğurt, süzme yoğurt, carmi (bir çeşit peynir) kurç (bir çeşit peynir). Minci, koloti peynir (şekli yuvarlaktır; ortası yumuşak, kenarları serttir) gibi gıda maddeleri; kıymak, mezus, minci kurusu, minci yemeği, portihala (loğusa ineğin sütünden üretilen bir çeşit tatlı) yapılır.

    İç yağı (inek, öküz ve koyunun iç kısmından alınan yağ) kavurma yağı, kuyruk yağı, tereyağı bölgeye özgü yağlardır.

    Bölgede yetişen tahıllar şunlardır: Arpa, ballı lobya (soya fasulyası), buğday, elim (tatlı yapımında kullanılan tohum), çavdar, pirinç, puğurca (böğrülce), zugal, mısır. Haşlanmış mısır, kızartılmış mısır, patlamış mısır (mısırdan üretilen çerezler), korkota, (mısırın kalın öğütülmesi suretiyle elde edilen gıda maddesi). Bazen ihtiyaç dolayısıyla kurumadan koparılan mısır (Paradon) denen ocaklarda kurutulur. Mısır değirmende öğütülerek un haline getirilir; mısır unundan da ekmek yapılır. Bir de fermesi unu vardır. Yine ihtiyaç sebebiyle harmandan önce yaş olarak koparılan mısır kurutularak öğütülür. Böylece kurutulan mısırın öğütülmesi suretiyle yapılan una furmesi denir. Tahıldan arpa, çavdar, lavaş (saç üzerinde yapılan ekmek), mısır ekmeği, koloti ekmeği (mısırdan yapılan ekmek), miroloto (sebzeli ekmek), pekmezli ekmek, tandır ekmeği; ayrıca kavut (arpa unu) yapılır. Arpa ballısı, arpa baklavası, asude pekmezi, buğday unu helvası, herişte, herse tahıllarından üretilen tatlılardır.

    Bölgede çok çeşitli bal çıkar. Anzer balı, eskiden beri bölgenin en namlı balıdır. Yörede meyve çeşitli ve boldur. Ancak çay tarımından sonra bu alanda gerileme olmuştur. İncir (patlıcan inciri), karayemiş ve kokulu üzüm bölgeye özgü meyvelerdir. Kokulu üzümün soyundan pepeçura (pepeçi) adlı bir tatlı, armut, dut, elma ve hurmadan pekmez, yine meyvecilerden küme ve sirke üretilir.

    Acılı ve mutlu günlerde lohusalar ve çocuklar için özel yemekler yapılır. Bundan başka ödünç verme ve ikram konusunda da eski ve köklü gelenekler vardır. Düğün evine süt göndermek suretiyle yardımda bulunulur. Ödünç olarak alınan gıda maddesi en kısa zamanda, aynı cins yemek yapılınca ya da aynı cins madde alınınca geri verilmelidir.

    Geçmiş dönemlere gidildikçe beslenmenin en önemli konularından birinin gıda maddesi ve kışlık yiyecek hazırlamak olduğu görülür. Yolların, ulaştırma araçlarının, gelişmediği zamanlarda ortalama bir yıllık gıda maddesinin biriktirilmesi, beslenme güvenliği açısından gerekliydi. Bunu yapmayan aileler kendilerini rahat hissedemezlerdi. Mısır, tuzlu hamsi, tuzlu peynir, fasulye, kabak hazırlanan başlıca gıda maddeleridir. Bunlar özel surette yapılan ambarlara konur. Bunlardan biri nayladır.

    Nayla, eski tapu kayıtlarında serender olarak kaydedilen özel bir yapı şeklidir. Mısır ekilen yerlerde uzun süre dayanan gıda maddelerinin konulduğu yapıdır. Ambar işini gören nayla evlerin yanında yapılır. Geçmiş dönemlerde hemen her evin yanında bir nayla bulunurdu. Mısırdan çaya geçildikten sonra, ayrıca uzun süreli gıda maddelerine olan ihtiyaç azalınca naylaların sayısı gittikçe gerilemektedir.

    Nayla dört direk ve asıl gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Gövde direklerin üzerine kurulur. Direkler genellikle ağaçtan yapılır; bununla birlikte odun yerine karataşın kullanıldığı da olur. Direkler toprağa tespit edilir. Yerden kazanmak için direkleri ahır üzerine yerleştirilmiş naylalar da vardır.

    Naylanın gövde kısmının çevresi, hava akımını sağlamak bakımından aralıklı tahtalarla çevrilidir. Zemine çaçel konur. Çaçel fındık ya da kızılcık dalından kafes şeklinde üretilen bir çeşit döşemedir. Bu da havalandırma gereğinden doğar. Böylece mısırın kuruması, sürekli olarak havalanması, küflenmemesi, bozulmaması sağlanır. Ancak yeteri kadar fındık ya da kızılcık çubuğu bulunamaması yüzünden tahta döşemeli olarak yapılmış naylalarda bulunur.

    Naylanın üstünde kiremitli çatı konur; fare çıkmasını önlemek için, direklerle gövdenin başladığı yerde, kenarları aşağıya sarkık tenekeler çivilenir. Naylanın etrafı parmaklıklı balkonla çevrilir, kenarlarda oda biçiminde ambar bulunur. Bazı naylalarda saçağın dört tarafını çeviren ortasında kafes bulunan çıkma yerleştirilir. Meyve konulan her kısma içerden merdiven yapılır.

    Naylaya gezici merdivenle çıkılır. Merdivenden balkona geçilir. Merdivenin dayandığı yerin karşısında asıl naylaya girilecek kapı vardır. Kapı merdivenden 50 santim kadar yüksekte olur.

    Naylaya çoğunlukla mısır konur. Tarladan eve getirilen mısır, soyulduktan sonra koçan halinde çuval yada sepetle naylaya taşınır, kapalı olan asıl gövdenin ortasına, çaçelin üzerine serilir. Burada havalanan mısır kurur, bozulmadan durur. Bazen de mısır koçanları, kabuklarıyla birbirine bağlanmak suretiyle, daha iyi kuruması için, balkonun kenarlarına asılır.

    Naylaya mısırdan başka maddelerde konur. Kenarlara, balkon biçimindeki boşluklara fındık serilir; fasulye, peynir, bal, pekmez, kavurma, reçel gibi gıda maddeleri özel kaplara doldurulduktan sonra naylanın iki tarafındaki ambarlara yerleştirilir. Bölgenin fazla mısır yetişmeyen taraflarında ambarlar nayla işini görür.

    Halk kültüründe barınma yapılarla sağlanır ki bu da başka bir anlamda ev demektir. Evler ahşaptan, genellikle tek kat olarak yapılır, taş temel üzerine oturtulur. Arazi durumu itibariyle evler birbirinden uzak, birkaç evlik mahalleler halinde kurulmuştur. Çünkü bütün köyün yada mahallenin bir arada yapılmasına elverişli genişlikte düz arazi yoktur. Ayrıca halkın, arazilerinin başında bulunmayı istemeleri geleneği dağınık yerleşik düzeninin bir başka sebebidir. Arazinin, daha doğrusu tarla, çayır ve bahçelerin korunması engebeli arazide ürünlerin eve kolayca taşınması aynı zamanda ahırın önündeki gübrenin tarlaya aktarılmasının sağlanması gibi sebeplerde evin, tarlanın, çayır ve bahçenin baş tarafında bulunmasını gerektirir. Ev uzakta kurulursa bütün bu işlerin yerine getirilmesi güçleşir.

    Evlerin yapı şekli, yukarıda da denildiği gibi, genellikle tek katlıdır. Bununla birlikte birden fazla katlı olan evler de vardır.

    Arazinin durumu itibariyle aynı hizada olmak üzere arkada mutfak, önde iki oda, odaların altında ahır bulunur. Bu yapı şekli arazinin dik ve meyilli olmasının sonucudur.

    Evlerin oda sayısı genellikle ikidir. Ancak ihtiyaç halinde bazı evlerin yan taraflarına bir oda eklenebilir; böylece oda sayısı üçe çıkar. Helalar da evin yan tarafında bulunur.

    Evlerin içerisinde su tesisatı yoktur. Su etraftaki pınarlardan taşınmak suretiyle sağlanır. Pencereler, cam konulmadığı için, sadece tahta kepenklerle kapatılır.

    Evlerden başka halk kültüründe değirmenin de önemli yeri vardır. Değirmenler de tahtadan meydana getirilen basit yapılardır. Toprak hizasında olan değirmenin gövde kısmında taşlar, altında da taşları döndüren çark bulunur.

    Giyinmeyle ilgili olarak dokuma sanatı üzerinde durmak gerekir. Dokumacılık yörede eski bir sanattır; genellikle kadınlar tarafından icra edilir.

    Dokumacılığın ilk maddesi kendirdir. Geçmiş dönemlerde bölgede çok miktarda kendir ekilirdi. Kendirin kabuğu soyulur, dövülmek ve taranmak suretiyle kendir iplik haline getirilir. Bu iplikten tezgahlarda feretiko ve ketan olmak üzere iki türlü bez dokunur; kendir ve pamuk ipliğinden yapılan bez, feretiko yalnız kendir ipliğinden üretilen bez de ketandır. Her iki bez de dokunduktan sonra ağartılır. Ağartma işi bölgede dikkate değer bir gelenek oluşturmuştur.

    Genellikle açık boz sarı renkte olan feretiko sıcak yaz günlerinde uzun şeritler halinde deniz kıyısında çakılların ya da kumların üzerine serilir, tas, güğüm ve benzeri kaplarla taşınan ya da elle atılan deniz suyuyla ıslatılır. Güneş altında bir süre sonra kuruyan bez aynı şekilde tekrar sulanır. Bu işlemler tekrarlanmak suretiyle feretiko beyazlatılır, yöredeki özel deyimiyle, ağartılır. Ağartma işinin yapıldığı yere (kasar), feretikoyu ağartmak için böyle bir yere vermeğe (kasara vermek) denir.

    Feretiko ağartılması dolayısıyla deniz kıyısında değişik bir hava yaratılır. Bu işi kadınlar yapar; ıslatmada çocuklar da onlara yardım eder. Tek başlarına ya da toplu olarak kıyıya gelen kadınlar feretikolarını uzun şeritler halinde sererler. Islatma işi bitince bir kenara çekilirler, güneşli havalarda, şemsiye altında yarenlik ederler, arada öğle yemeği yerler. Akşam olunca bezler toplanır, evlere dönülür. Kıyıya gidip gelme, ağartma bitince sona erer. Feretikonun ağartmasında yer bakımından bir kısıtlama yoktur; herkes kıyıda. Dilediği yerde bezlerini serebilirler.

    Ketan bezi de kasara verilerek ağartılır.

    Gerek feretiko, gerek ketan bezinde uzunluk ölçüsü olarak pitime kullanılır. Bir pitime 50 ya da 60 santimdir. 30-35 ya 60 pitemlik beze de bir top denir. Feretikodan iç gömleği, peşkir ve yatak çarşafı yapılır. Ketan bezinden gömlek üretilir. Ketan bezi aynı zamanda ihraç malıdır. Geçmiş dönemlerde Rize'den yılda 300.000 top dolayında ketan bezi ihraç edilirdi.

    Hızarcılık bölgeye özgü bir sanattır.

    Hızar makinelerinden önce tomruklar, ağaç kütükleri hızarla biçilmek suretiyle tahta haline getirilirdi. Bu işi yapana hızarcı denirdi. Kütük yüksek bir yere yerleştirilir, biçme işi iki kişi tarafından yürütülür. Hızar iki kol arasına konu, üsten ve alttan birer tutamak yapılır, Hızarcının biri kütüğün üstüne çıkar, öteki de aşağıda durur. Üstteki hızarı aşağıya doğru iter, alttaki de aşağıdan çeker, böylece kütük tomruk biçilir. Genellikle kütükler, beş santim kalınlığında kesilmek suretiyle tahta, kereste haline getirilir.

    Hızarcılar sanatlarının güçlüğünden yakınırlar ve sanatın ömür törpüsü olduğunu, sürekli bir şekilde icra edilemediğini edilemediğini söylerler. Onun için hızarcı arada tarım işlerini görür. Çünkü her zaman hızarcılık yapmaya dayanılmaz.

    Hızarcılıkla ilgili bir türkü vardır :

    Her boyaya boyandık,
    Kaldı çırpı boyası.

    Burada anlatılmak istenen olay şudur:

    Biçme işinde ilkin kerestenin kalınlığı, daha doğrusu, kesme sırasında izlenecek yol boydan boya gerilen bir iple tomruk üzerine çizilir. Bunun için kiremit çamuru ve kırmız toprak alınır, bulandırılarak bir kaba konur. Arkasından kaba yerleştirilen keçe parçası boyalı suyu emer. Tomruk biçileceği zaman iki ucu arasına ip gerilir, keçe ipin bir başından öbür başına kadar kaydırılır. Bu suretle ip, keçedeki kırmızı boyayı alır. Bundan sonra ip ortasından tutularak kaldırılır ve bırakılır. Böylece tomruk üzerinde boydan boya düz bir çizgi meydana getirilmiş olur. Biçilecek kerestenin kalınlığına göre bu izler yanyana sıralanır. Hızarcılar, ipin izlerine bakarak tomruğu keser, tahta haline getirirler.

    Genel çizgileriyle özetlediğimiz Rize halk kültüründe zaman içinde, özellikle çay tarımından sonra değişmeler ve gerilemeler görülmektedir. böyle de olsa halk kültürü mili medeniyetin gelişmesini sağlayan engin bir hazine olma niteliğini korumakta ve devam ettirmektedir
     

Bu Sayfayı Paylaş