Reha Oğuz Türkkan

'Düşünürler-Filozoflar' forumunda KaRDeLeN tarafından 2 Aralık 2008 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Reha Oğuz Türkkan konusu Türkeş’in tırnakları çekilmedi
    Cemal A. Kalyoncu Aksiyon Sayı: 405

    Yönetenlerin adalete müdahale ettiği sistemlerde hayat ne kadar acı ve çekilmez oluyor, hiç düşündünüz mü? Daha sonraki dönemlerde de vuku bulmakla beraber, özellikle çok partili döneme geçinceye kadarki süreç, bunun örnekleriyle doludur Türkiye’de. Sözü şuraya getireceğim. Aralarında Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, ’ın da bulunduğu yüzlerce kişiden özellikle 23’ünün tutuklanıp, çeşitli işkencelerin ardından yargılandıktan sonra, ancak 29 Mayıs 1945’te beraatleri ile sonuçlanan ve tarihe ‘Türkçülük Davası’ olarak geçen hadisede, haklı olan kim veya kimlerdi acaba?

    Olayın baş kahramanlarından biri, işkence gördüğü o yıllarda yaşı henüz 23/24 olan (1920 doğumlu) ’dır. Olayda adı geçenler, hükümeti de devirerek Türkçü bir devrim yapmakla itham edilirler.

    Dilerseniz, olayın aslına geçmeden önce, (bu soyadı bizzat kendisinin teklifi ile babası almıştır) ve ailesini bir tanıyalım. Nüfustaki resmi kayda göre 3 Mayıs 1920’de, (Aslen 12 Ekim’de doğmuştur, ama tutuklanıp işkence gördüğü tarihi doğum günü olarak kayıt yaptırmıştır) büyükamcası Ziya Paşa’nın Erenköy’deki köşkünde dünyaya gelen Türkkan’ın asıl ismi Reha’dır. Bunu beğenmeyince, sonra kendisi Oğuz ismini ilave eder Reha'nın yanına.

    , Kastamonu/Taşköprü’de Hacıkadızadeler olarak bilinen bir aileye mensuptur. Hacıkadızadeler, ulaşılabildiği kadarı ile altı göbektir kadılık yapan bir ailedir. Reha Oğuz’un Tire’de doğan babası Halid Ziya Bey ise, haritalara olan merakı yüzünden Tapu Kadastro Genel Müdürü olmuş, kadastroyu Türkiye’ye getirmiş bir kişidir. , babasının amcaları kolundan Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa ve Sıdıka Hanım’ın oğulları olan ve 27 Mayıs’tan sonra Adnan Menderes’çi diye emekli edilen Orhan Türkkan (13. Dönem Kırklareli milletvekilliği yaptı) ve Selim Türkkan paşalarla da, akrabadır. Kavala Holding’in kurucusu Mehmet Kavala ile bacanak olan Selim Türkkan Paşa’nın, Kavala Holding’de üst düzey yöneticilik yapan çocukları Ömer ve Zeki Türkkan ise Osman Kavala ile kuzendirler. Reha Oğuz Bey’in babasının amcaları tarafından bugün tanıdıklarımız arasında 9 Eylül Üniversitesi rektörlerinden Refet Saygılı da vardır.

    ’ın annesi Saibe Hanım’ın baba tarafı ise Azerbaycanlı, yine dört göbek öncesine kadar kadılık yapan bir ailedir. Türkkan’ın dedesi Yunus Bahtiyar Bey de Nafia/Bayındırlık Bakanlığı’nda müfettişlik yapan bir kişidir. Yunus Bahtiyar Bey, evliliğini Fitnat Hanım’la yapar. ’ın anneannesi Fitnat Hanım Bulgaristan fatihi olarak bilinen Aslanpaşazade ailesinin bir ferdidir. Aslanpaşa, o zamanki Sırbistan’a eyalet valisi tayin edilmiş bir kişidir: “Çok geniş bir ailedir o aile.”

    — Rasih Nuri İleri de Aslanpaşa ailesinden değil mi?

    “Öyle bir şey duydum ama hiç temasım olmadı.”

    Türkkan’ın anneannesi Priştina, annesi de Prizren doğumludur. Aslanpaşazadeler 20—30 kadar köyün ağası halinde iken, I. Dünya Harbi’nden sonra Yugoslav yönetimi bu köylerin hepsine el koyar ve aile Türkiye’ye gelir. Saibe Hanım ile Halid Ziya Bey evlenir. Halid Ziya Bey, İsviçre’de devlet memuru olarak eğitime gönderilir ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürü olur: “İsmet İnönü’ye çattı. İnönü, devlet arazisi olan Taşlık’ta bir yerin tapusunu kendisine çıkartsın diye zorluyordu onu. Ona direndi ama Türkçülük davaları başlayınca da istifaya zorlandı. O zaman da kendisi direndi istifaya. Babam hayatı boyunca istifa mektubunu tarihi açık şekilde cebinde taşıdı.”

    Türkçülük nasıl başladı?

    İşte böyle bir ailede 1920 yılında dünyaya gelen , hayatını 25’er yıllık üç döneme ayırmıştır. Tabutluklar'da gördüğü işkenceleri de içine alan 1947'de Amerika'ya gidene kadarki dönem; Amerika'da eğitimden turizme kadar bir çok alanda işler ortaya koyduğu dönem ve 1941 yılında gerçekleştirdiği ve yazar Reşat Nuri Güntekin ile bacanak olmasına vesile olan Emire Güntekin ile evliliğini noktalayarak, Amerika’dan Türkiye’ye geldiği 1972’den sonraki dönem. (Türkkan’ın, Emire Güntekin ile evliliğinden, bugün ikisi de Amerika’daki üniversitelerde profesör olan arkeolog Aslıhan ve babası gibi tecrübi psikolog Ceylan adında iki kızı vardır. , ikinci evliliğini de 1976 yılında, Akşehir’de yerleşik yörük bir aileye mensup Zübeyde Ece ile yapar. Türkkan’ın bu evliliğinden de Tuğrul ve Alptunga adında iki erkek çocuğu vardır.)

    Türkkan’ın babası Halid Ziya Bey, savaşta düşman hücumları ile evlerini kaybedenlere tanınan haktan faydalanarak, Türkiye’den ayrılan Sisam Prensi Georgiadis’in Büyükadada’ki üç katlı 8—10 dönümlük arazi üzerindeki köşkünü Hıdiv İsmail Paşa’nın da yardımı ve bir de yıllarca uğraşıp yaptığı haritaları satarak alır. Aile böylece Büyükadalı olmuştur. Devlet, savaşlarda evleri yıkılanların çocuklarına istedikleri okulda ücretsiz okuma hakkı da tanıdığı için Reha Oğuz da henüz 5,5 yaşlarında iken Saint Joseph’e kaydettirilir. Orada dinlerini kaybediyorlar korkusu ile babası tarafından ağabeyi Orhan’la beraber Kabataş Erkek Lisesi’ne yazdırılır. Sonrasında ise Galatasaray Lisesi. Ancak babasının Ankara’da genel müdürlük ile görevlendirilmesi üzerine Galatasaray’ın 10. sınıfından ayrılıp Ankara’da Gazi Lisesi’ne devam eder Türkkan. Reha Oğuz, ilk okuldan beri çok kitap okuyan bir kişidir. Okuduğu kitapların tesiri ile Kızılderililere merak salar. Sonra Türkler’i keşfeder kitaplarda: “Bendeki Türkçülüğün nedenlerinden biri baba tarafımın oralı oluşu. İki, annemin akrabalarından bir tanesi Namık Kemal’dir. Namık Kemal, Rodos’a sürgün iken, anneannem onun yanında büyümüş ve onu çok severmiş. İki türlü akrabalık varmış Namık Kemal’le. Birincisi, Namık Kemal, annemin ailesi tarafından kız almış. Bir de Aslanpaşazadelerden Eşref Paşa varmış. Namık Kemal, onun kardeşinin oğlu imiş. Anneannem onun şiirlerini okurdu bize hep. Sonra babam çok Türkçü idi, ırkçı denebilecek kadar Türkçü. Bir de, babam Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne karşı İmdat diye bir de gazete çıkarmış. Sevr’i imzaladılar diye ağır yazılar yazarmış onlara orada.”

    Türkkan, Gazi Lisesi’nin Filiz adlı dergisinde yazı hayatına başlar. Orada yazdığı ‘milliyetçilik bir hayat ideali olmalı’ gibi bir yazı, henüz milletvekili olan ve Ulus’un Halit Fahri Ozansoy’la birlikte dönüşümlü başyazarlığını yapan Hasan Ali Yücel tarafından çok beğenilir. Ve Türkkan 17 yaşında olmasına rağmen Yücel’le tanışıp, dost olurlar. Ancak Yücel, zamanla solcu tavır takınınca Türkkan da yazılarında ona çatar: “O sırada Ruslar ilerlemeye başlamıştı ve her girdikleri yerde de kendilerine yandaş olanları başa geçiriyorlardı. Bunları anladık, Türkiye’de de gelip, komünistleri öyle yapacaklar diye... Biz de Gazi Lisesi’nde iken liseden arkadaşlarım Fehiman Altan, Cihat Savaşfer, Muzaffer Eriş’le birlikte gizli bir teşkilat kurmuştuk, Gürem diye. Gürem aracılığıyla dergiler çıkaracaktık. Ama daha sonra komünistler azmaya başlayınca, Gürem’i onlarla mücadele şekline soktuk. Sonra fazla da fırsatımız olmadı, hapse girdik.” Türkkan, liseden sonra babasıyla beraber gittiği İtalya ve Almanya’da kongrelerde Mussolini’yi tanır, Hitler’i de yakından dinleme imkanı bulur: “Orada görüştüğüm kimselerden anladığım, faşistlerin Türkiye’de emelleri var ve başka yerlerde yaptıkları gibi Türkiye’de de 5. Kol’u kurmaya çalışacaklar. Dönüşte hemen Ergenekon’u çıkarmaya başladım (10 Kasım 1938). Ve orada ‘Faşizm tehlikedir’ diye yazılar yazdım.” Fakat Ergenekon, İnönü tarafından, ‘Almanlar’la dostluğumuzu bozuyor’ diye kapatılır. Derginin kapalı olduğu sürede , Türkçülüğe Giriş kitabını yazar. Ardından da Gürem’i resmileştirmek isterler ve Kitap Sevenler Kurumu diye bir kurum kurarlar: “Maksat bir yandan faaliyetleri resmileştirmek bir yandan da eski harflerde kalmış, milli kültürümüzün kitaplarını yeni harflerle yayınlamak.” Hasan Âli Yücel o sırada bugünkü adıyla Kültür Bakanı’dır ama Türk’e ait eserlerden hiç birini basmazken bütün Yunan ve Roma klasiklerini basmaktadır.

    Türkkan, Ergenekon kapatılınca 1939’un başlarında Bozkurt’u çıkarır, aynı yılın sonlarına doğru ‘Köylü milletin efendisidir palavrası’ diye bir yazı yazınca o da kapatılır. Ve yargılanmaya başlarlar. (Bozkurt da kapatılınca, Bülent Ecevit’in milliyetçi şiirlerini de bastığı ve yine Bozkurt demek olan Gök—Börü’yü çıkaracaktır.)

    — Hem dergi çıkarıyor, hem kitap yayınlıyorsunuz. Finansal kaynak var mıydı sizde o zaman?

    “Var, ama yani buluyorduk. Harcımızdan, şundan bundan rica edip filan. Tabii babamın da tesiri oluyordu. Çünkü babamın müthiş tanıdıkları vardı. “Necip Fazıl Küçükağa'dan aldık. Milletvekili idi. Türkçülüğe sempati duyan birtakım öğretmenlerden filan alırdık. Gazetecilerden... Yunus Nadiler’den, onlarla bozuşmuştuk. Neyse hatırlamıyorum.”

    “Türkeş’in tırnakları çekilmedi”

    Kitap Sevenler Kurumu, ilk defa Ziya Gökalp’in eserlerini yeni harflerle basar. Türkkan arka plandadır. Kurum’un fahri başkanı da Fethi Okyar’dır: “Fakat Halk Partisi kokusunu aldı. Ancak üç ay dayanabildik. Kapattılar. Tam o sırada beraat ettik, Bozkurt’u yeniden çıkarmaya başladık. İşte Nihal Atsız o sırada kabul etti yazmayı.” Türkkan, daha sonra Atsız ile yazılar yüzünden bozuşur: “İlk işi benim hakkımda bir kere Ermeni dedi, olmadı, ‘Gürcü imiş’ dedi, arkasından ‘Arnavut.’ Sonra Zeki Velidi Togan barıştırdı bizi. Liseden sonra, Paris/Sorbonne Üniversitesi’ne gider. İkinci Dünya Savaşı’nın ateşi yayılıp Almanlar’ın Paris’i tehdit eder duruma gelmesi ile Türkkan da, tarih ve antropoloji eğitimini yarıda bırakıp Türkiye’ye döner. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam eder. 1942’lerde burayı bitirir. Ardından İstanbul Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji tahsili yapar.

    Bir yandan da, burada yer darlığından çok fazla değinemeyeceğim fakat Türkkan’ın Tabutluktan Gurbete kitabında detayları ile yer verdiği meşhur Türkçüler Davası gelişir. Nihal Atsız, kendi dergisine yazdığı bir yazı nedeniyle, Hasan Ali Yücel’in talebiyle Sabahattin Ali tarafından dava edilir. Türkkan'ın da, Atsız’a destek olmak için Ankara’da öğrencileri organize edenlerden olarak, 10 bin kişinin katıldığı yürüyüş tertiplemesi bardağı taşıran son damla olur. İlk aşamada 23 kişi tutuklu kalır, aralarında işkence görenler olur, mahkemeye verilirler. İddia, hükümeti düşürecek bir Türkçü/ırkçı darbe hazırlığı içinde oldukları yolundadır. Ve o meşhur Tabutluk hadisesi yaşanır. 3 gün 4 gece ile Tabutluklar’da en fazla kalan kişi olur: “Alparslan Türkeş’in tırnağını çekmeye kalkışmışlar, hatta çekmeye bile başlamışlar ama çekmemişler. Ötekisi müdahale etmiş, ‘O üniformalı (o zaman piyade üsteğmendir), başımıza bela olur’ demiş, hemen mendille elini silmişler.”

    Fakat aralarından bazıları işkenceye dayanamayıp, kendilerinden istenen ifadeyi imza ederler: “23’lerin hepsi zannedildiği gibi kahraman değildi. Atsız, sonuna kadar direndi. Cenap Şahabettin’in oğlu İsmet Rasin Tümtürk, ki en az ondan ümitliydim, o da gayet cesur çıktı. Onun annesi Kürtçü Bedirhan Paşa'nın kızı idi. Cenap Şahabettin de Arnavutluk’un Viyola kabilesinden, yani Arnavut. Halbuki İsmet Rasin bizde en azılı ırkçı idi. ‘Her iki taraf da Türk olacak, olmazsa aramıza almayalım’ diyordu. Tamam dedim, işte faşistlerin 5. Kolu, bu da onlardan. Ona söyleyince bozuldu. Ama en cesurlardan birisi idi. Tabii orada yanılmış oldum. Kendi kendime diyorum ki ‘herşeyin istisnası var. Bunlar da istisnalar, olacak.”

    — Başka kimde yanıldınız?

    “Hikmet Tanyu, lisenin son sınıfında arkadaşımdı. Annesi Abaza idi. Onu öğrenince aramız bozuldu. Fakat Tabutlukta tabanca dayamışlar ensesine yine imzalamamış. Kabul etmek lazım. Herkesi bir kalıba sokmak doğru değil. Bir de, Hamza Sadi Özbek. Tabutluktan Gurbete kitabını yazarken de Hamza Sadi Özbek’in ismini vermedim ama olayı anlattım. Daha sonra öğrendim ki kendisine işkenceler yapıldığını, işkencelere nasıl davranmış' gibi şeyler söylemiş. Orada bir tepem attı, kızdım.” Sonuçta kararlar verilir, cezalar alınır. Türkkan 5 yıl 5 ay ve 2 yıl da Diyarbakır’da sürgün almıştır. Ancak 23 Ekim 1945’te Askeri Yargıtay’ın kararı bozması üzerine ceza alanlar, telgrafla salıverilirler: "Bizi tutukladıkları zaman, resmi yahut klasik sebep olarak ‘Ruslar’a hoş görünmek için biz Turancıları cezalandırıyoruz’ diye gösteriyorlardı. Peki, işkence ettiğinizi de Ruslar’a haber verdiniz mi?”

    Türkkan, Tabutluk Hadisesi geride kaldıktan sonra Sorbonne Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji eğitimini tamamlar. 1947’nin sonlarında da Amerika’ya gider. İlk aylarda iş bulamaz. Bir yandan, işkenceler sırasında zedelenen sol gözünün tedavisini yaptırmakla uğraşırken, bir yandan da dil gerektirmeyen işler yapar. Otomatik makinelerle inek sağmadan gübre taşımaya, boya işlerinden dondurma satmaya ve sadece bir gece süren garsonluğa kadar pek çok iş yapar. Columbia Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji masterini tamamlar, eğitim görevlisi olur. Altı yıl Columbia Üniversitesi’nde ders verir ve profesör olarak buradan emekli edilir. City College of New York adlı başka bir üniversitede yarım gün çalışır ve arkasından kendi işini kurar. Eğitim alanında bir sistem geliştirir ve 1963—64’lerde ilk okulunu açar. Başarılı da olur. Daha sonra kullandığı krediyi ödeyemediği için iflasa sürüklenir. Sonra üniversite ve liselere malzeme satışı yapan bir şirketin yüzde 54’lük hissesinin kendisine verilmesi şartıyla burada yönetim kurulu başkanı olur. Tekrar çıkışa geçer. Fakat 1969 krizi ile tekrar iflasın eşiğine gelince, genetik, kimya ve biyoloji alanlarında kurduğu şirketleri yok pahasına elinden çıkarmak zorunda kalır.

    Türkkan’ın Amerika’da yaptıkları bunlarla da sınırlı değildir. Orada değişik görüş ve düşüncelerde olan Türk derneklerini 1950'lerde, Amerikan—Türk Federasyonu çatısı altında birleştirir. Türk Evi, Ata Türk Okulu, Türk Merkezi, Dış Türkler Derneği, Columbia Üniversitesi'nde Türk Etüdleri Merkezi'nin açılması Türkkan'ın orada yaptıklarından bazılarıdır. Türkiye'ye kafileler halinde ilk tursit gönderilmesine de önayak olur. Ermeni ve Rumlar’a karşı nümayişler yapanlardan olur: “İnönü gelecekti. Ermenilerle Rumlar birleşmiş nümayiş yapacak, belki tartaklayacaklar onu. Konsolos rica etti, ‘Buradaki Türkler’i toplayıp Ermeni ve Rumlardan daha kalabalık bir organizasyon yapsanız...’ ‘Peki’ dedim. Sonra İnönü’ye dedim ‘Sizi karşılamaya gelmedim, sadece Türkiye’nin başbakanı olduğunuz için karşılıyorum’ dedim. ‘Uh’ dedi, geçti, gitti.”

    Zor günler geçiriyorum

    İlk eşinin yakalandığı hastalığın tedavisi için gerekli olan süreyi de geri bıraktığında, ailesine ‘Türkiye’ye dönelim’ diyen Türkkan, onlar kabul etmeyince, eşi Emire Hanım ve iki kızını da orada bırakarak Türkiye’ye kesin dönüş yapar. Bu sefer yıl 1972’dir. Hayatındaki üçüncü 25 yıllık dönem böylece başlamış olur. Çalışmalarına burada da devam eder. İstanbul Üniversitesi (1975—76) ve Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde (1996) öğretim üyelikleri yapar. 1976’da bir açık üniversite olan Yaykur’u kurar. NASA’nın Hindistan'da eğitim alanındaki denemeleri değerlendirmesi için çağırdığı eğitimciler arasında yer alır. Türkiye’de ilk defa hızlı okuma kurslarını açar. Amerika’da iken İnsan Değerleri Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapan Türkkan, Dünyanın Geleceği Vakfı’nın ilk kurucuları arasında da yer alır. 1987’de de Türkiye'de Türk 2000 Vakfı’nın temellerini atar, futürüzimle ilgili çalışmalar yapar. Halen Amerika ve Türkiye’de Eğitim Sendikası, Konferansçılar Derneği, Gazeteciler Cemiyeti, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı üyelikleri olan Türkkan, yarısı yabancı dilde olmak üzere 40’ı aşkın kitap, dokuz film ve tv senaryolarına da imza atmıştır bugüne kadar.

    — Geriye dönüp baktığınızda hata ettim dediğiniz anlar/işler oldu mu?

    “Evet. Bu kadar çeşitli alana dağılmamalıydım. Sadece bir iş adamı olabilir veya tek başına bir dava adamı olurdum. Şimdiki rahatlık sebebiyle romancılığı tercih ederdim belki de.”

    Bugün çocukluğunun Büyükadası’ndaki o günlerinin özlemini duyan Türkkan, intiharı bile düşünür: “Hayatımda bir emelim var diyordum. O beni canlı tutuyordu. Şimdi bir itirafta bulunayım size, o kalmadı. Zaman zaman intiharı bile düşünüyorum. ‘Ne diye yaşıyorum’ diyorum. Boş yere yaşıyorum. Yaptığım şeylerin aynısını yine yapıyorum, bir daha, bir daha.”

    — İntihar derken şaka yapıyorsunuz?

    “Kendime bazan şaka yapıyorum diyorum ama biraz ciddi tarafı da var. Ama o dereceye gelmedim. Ben psikolog olduğum için biliyorum ne zaman o adım atılır diye. Ama o düşüncenin akla gelmiş olması da tehlikelidir.”

    Türk dünyası ile ilgili yıllar öncesinden söylediklerinin beklediğinden erken gerçekleştiğine sevinen Türkkan, bu kardeş ülkelerin aralarında güçlü ilişkilerin kurulamamasına da son derece üzülmektedir bugün. Turgut Sunalp ve Süleyman Demirel dahil bir çok partiden siyaset teklifi alan, bu konuda en son teklifin ise Alparslan Türkeş’ten geldiğini söyleyen , bugün bir konuda pişmanlık duymaktadır: “Çeşitli görüşlere bir uzlaşma zemini hazırlamak lazımdı. Eğer uzlaştırabilse idik belki daha çok başarılı olurduk. Burada, politik ve ideolojik fikirleri zıt olanları, bir ortak noktada birleştirse idik... Öyle yapmadık da kesin tavır sergiledik. O belki yanlış oldu.”
     

Bu Sayfayı Paylaş