Rüzgaroğlu Masalı

'Çocuklara Masallar Fıkralar' forumunda Mavi_Sema tarafından 26 Haziran 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Rüzgaroğlu Masalı konusu RÜZGAROĞLU


    Bir varmış, bir yokmuş Çok söylemesi ayıpmış Az söyleyip çok dinleyenlerin bilgisi artar, çok çok söyleyip az dinleyenlerin çenesi yorulurmuş

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Rüzgâroğlu adında az konuştu, çok dinler bir adam varmış Rüzgâroğlu, evli imiş Beş yaşında Nuryüz adında bir oğlu, 4 yaşında Gülyüz adında bir kızı varmış

    Rüzgâroğlu ailesi o kadar zengin ve mutluymuş ki, iğne ucu kadar bile eksiği yokmuş Rüzgâroğlu ava meraklı olduğundan hemen bütün günleri ormanda av peşinde geçermiş Ceylan gibi güzel atına biner, yay gibi hızla giden iki köpeğini yanına alır, her attığını vuran tüfeğini de omuzuna asarak sabahları ava çıkarmış

    Günlerden bir gün, Rüzgâroğlu, yine her sabah ki gibi ormana avlanmaya çıkmış Aramış aramış, avlayacak bir şey bulamamış Hem biraz dinlenmek hem de atını sulamak için bir su başına oturmuş Köpekleri yanına çömelmiş, hızlı hızlı nefes alırlarken, atı iştahlı iştahlı su içiyor, kendisi de ormanın güzelliklerini seyrediyormuş Nasıl olmuşsa olmuş, o sırada Rüzgâroğlu’nun gözüne birdenbire bir geyik görünmüş Geyiğin derisi güneş altında pırıl pırıl yanıyor, kara gözlerinin canlılığı uzaktan bile belli oluyormuş Rüzgâroğlu, gözünü kırpmadan geyiğe bakıyor, geyik de hiç kımıldamadan onları süzüyormuş

    Rüzgâroğlu, bu fırsatı kaçırmamak için yerinden kalkıp hemen atına atlamış, geyiğin bulunduğu tarafa doğru hayvanını dolu dizgin sürmeye başlamış Yay gibi koşan av köpekleri geyiği kovalıyor, Rüzgâroğlu da durmadan ateş ediyormuş

    Fakat o ne? Rüzgâroğlu silahındaki bütün kurşunları tükettiği halde; geyiği vuramamış Her avı ilk atışta yere düşüren tüfenk, bugün kurşununu bir türlü hedefe ulştıramıyormuş Geyik kaçmış, bunlar kovalamışlar Nihayet bir dağ başında geyik gözden kaybolmuş Rüzgäroğlu, geyik acaba nereye kaçtı diye araştırıp dururken, uzaklardan bir ses işitmiş Kimin olduğu belli olmayan bu ses, şöyle diyormuş :

    Hey, Rüzgâroğlu, Rüzgâroğlu! Gençlikte zenginlik, ihtiyarlıkta fakirlik mi istersin? Yoksa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik mi ?

    Rüzgâroğlu, geyiği aramaktan vazgeçmiş Durmadan kulağında çınlayan bu sözleri düşünmeye başlamış Hem gidiyor, hem de kendi kendine “acaba bu sözleri kim söyledi; ne karşılık versem” diyormuş Böylece eve dönmüş Otururken, yemekte hep bu sözleri düşünüyormuş Hatta gece gözüne uyku bile girmemiş

    Ertesi sabah, Rüzgâroğlu yine ava çıkmış Sağa koşmuş, sola koşmuş yine hiçbir kuş, hiçbir hayvan avlayamamış Bir gün evvelki su kenarına gelmiş Dinlenirken yine geyiği görmez mi? Kendi kendine “bu sefer şu geyiği kaçırmayayım” diye söylenerek hemen atına atlamış Onun arkasına düşmüş Bu defa daha çok kurşun attığı halde geyiği vuramamış Bir gün evvelki dağ başında hayvanı yine gözden kaybetmiş Çok geçmeden o yabancı ses duyulmuş:

    Rüzgâroğlu! Rüzgâroğlu! Dinle beni: gençlikte zenginlik, ihtiyarlıkta fakirlik mi istersin? Yoksa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik mi?

    Rüzgâroğlu’nun merakı büsbütün artmış Etrafına bakınmış, görünürlerde kimseler yokmuş Olduğu yerde kımıldamadan biraz beklemiş; sesi bir daha işitmemiş Yine düşünceli düşünceli evine dönmüş

    İki gündür kendisini çok düşünceli gören karısı sormuş:

    Rüzgâroğlu, derdin nedir? İki gündür seni pek düşünceli görüyorum Halbuki bugüne kadar hiç üzüntü çekmedik Hiçbir şeyimiz eksik değil Rahat, mutlu yaşıyoruz Düşünceni bana da söyler misin?

    Rüzgâroğlu, hayat arkadaşına gördüklerini, duyduklarını bir bir anlatmış O zaman karısı:

    Bunda düşünecek ne var, demiş, insan sonu, ihtiyarlığını, çalışamayacak zamanını düşünmeli Yarın ava gittiğin zaman o ses sana yine aynı şeyi sorarsa “gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik isterim” diye karşılık ver!

    Rüzgâroğlu, karısının sözlerini doğru bulmuş Ertesi gün avda yine aynı geyiğe rastlamış Arkasından birçok defa ateş ettiği halde avlayamamış Yine her zamanki ses duyulmuş:

    Rüzgâroğlu! Rüzgâroğlu! Gençlikte zenginlik, ihtiyarlıkta fakirlik mi istersin, yoksa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik mi?

    Rüzgâroğlu, hemen karşılık vermiş:

    Gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik daha iyi!
    Sonra, ormandan dönmüş, evinin yolunu tutmuş Yolda gelirken, köpeklerden biri dereyi geçememiş, boğulmuş Rüzgâroğlu köpeğinin ölümüne üzülüp dururken, bu sefer de atı zehirli bir ot yiyerek ölmez mi? adamcağızın kederi büsbütün artmış, ama, ne yapsın? Tek köpeği ile yoluna devam ediyormuş Eve yaklaştıkları zaman, komşu evlerden birinin damından düşen bir kiremit bu sefer de öteki köpeği cansız olarak yere sermiş

    O zaman kadar üzüntü, dert nedir bilmeyen Rüzgâroğlu, saçı başı dağınık, gözleri yaş içinde kendini eve dar atmış Durumu öğrenen karısı da ağlamaya başlamış Gece, yemek yemeden, su içmeden yatmışlar ama, gözlerine uykunun damlası bile girmemiş Sabahı dar etmişler

    O gün hava çok fena imiş Hem şiddetli bir fırtına esiyor, hem de yakınlara şimşekler düşüyormuş Şimşeklerden biri köşkür civarındaki kuru otları tutuşturmuş Derken yangın büyümüş, köşkün etrafını sarmış gaz açıp kapayıncaya kadar köşkün saçağını alev almış Fırtınanın şiddetinden koca köşk bir anda ateşler içinde kalmış, kül olmuş gitmiş Rüzgâroğlu, karısı ile çocuklarını güç halde dışarıya çıkarabilmiş Ne eşya, ne para, ne de giyecek bir şey kurtaramadıkları için sokak ortasında öylece kalıvermişler

    Nuryüz’le Gülyüz durmadan ağlıyor, anneleri de onlarla birlikte gözyaşı döküyormuş Babaları Rüzgâroğlu’nun da içi kan ağlıyormuş ama , belli etmemeye çalışarak :

    Üzülmeyin, diyormuş, ne yapalım, oldu bir kere Elbet yine çalışır, çabalar, ev bark sahibi oluyoruz Yine eskisi gibi güzel günler geçiririz

    Koca köşk yanıp kül olduktan sonra fırtına durmuş, hava düzelmiş, güneş tatlı sıcaklığı ile etrafı ısıtmış

    Rüzgâroğlu, çocuklar, anneleri biraz kendilerine gelir gibi olmuşlar Artık bu memlekette kalmanın faydası olmadığını söyleyerek oradan uzaklaşmaya karar vermişler Yayan yapıldak, çırılçıplak yola düşmüşler

    Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler Dereler tepeler aşmışlar, bir köye varmışlar Orada bir çiftçinin yanına girerek tarlada iş görmeye başlamışlar Dördü de kendilerine göre iş görüyor, akşama kadar tarlada tırpan sallayıp harmanda düven sürerek karınlarını doyurabiliyorlarmış

    Birkaç gün sonra orada iş kalmamış Başka köye gitmek için yine yola koyulmuşlar Kayalıklı yamaçlardan geçerek, dikenli otlardan atla***** gün boyunca gitmişler, gitmişler Çok geçmeden önlerine geniş bir çay çıkmış Çay hiçbir yerden geçit vermediği için karşıya yüzerek geçmek gerekiyormuş Baba ile anne yüzerek karşı tarafa geçebilirlermiş ama, çocukları nasıl geçireceğiz diye düşünmeye başlamışlar Rüzgâroğlu, ağaçlardan kalın dallar kırmış Bunları ikişer, üçer yan yana getirip sazlarla bağla***** küçücük iki sal yapmış Nuryüz’ü birine, Gülyüz’ü de ötekine bindirmiş Kendisi bir eliyle yüzerken öteki eliyle Nuryüz’ün salını çekiyor, karısı da aynı şekilde Gülyüz’ün salını sürüklemeye çalışıyormuş Böylece çayın orta yerine kadar gelebilmişler Fakat orta yerde suyun akışı fazla olduğundan Nuryüz’ün salı babasının elinden, Gülyüz’ün salı da annesinin elinden kurtulmaz mı? Çocuklar hem bağıra bağıra ağlıyor, hem de suya düşmemek için küçücük sallarına sıkı sıkı sarılıyorlarmış

    Bu durum karşısında anneleri de, babaları da ne yapacaklarını bilememişler Çocukların salları suyun akıntısına kapılıp hızla uzaklaşıyormuş Arkalarından gitseler yetişmelerine imkân yokmuş Karşı tarafa geçtikten sonra karadan koşarak salın gittiği yeri bulmak için kuvvetli kuvvetli yüzmeye başlamışlar Nefes nefese karaya çıktıkları zaman sallar çoktan gözden uzaklaşmış bulunuyormuş Çay boyunca durmadan koşmaya başlamışlar

    Akşam olup hava iyice kararıncaya kadar koşmuşlar, koşmuşlar Ne yazık ki, çocuklarına ait en ufak bir iz bulamamışlar, onların seslerini işitememişler
    Başlarına gelen bu son felâket karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar Geceyi ormanda, bir ağaç üzerinde geçirmişler

    Ertesi gün yine yola çıkmışlar Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler Dağlar taşlar aşıp kuşlar kurtlarla düşe kalka yol almışlar Her uğradıkları köyde zengin bir adamın yanına uşak girerek karın tokluğuna akşamlara kadar çalışıyorlarmış Birkaç gün sonra orada da iş kalmayınca tekrar yola çıkıyor, yorgunluktan ayakları yürüyemez hale gelinceye kadar gidiyor, gidiyorlarmış

    Yine bir gün köyün birine gelmişler Orada birkaç gün çalıştıktan sonra tam köyden ayrılacakları sırada, padişahın baş yaveri adamlarıyla birlikte gelmez mi?

    Baş yaver, sarayda hizmet gördürmek için köylerden güzel kızlar topluyormuş Rüzgâroğlu’nun karısını da sarayda aşçılık yapmak üzere alıp götürmek istemiş Rüzgâroğlu, kadını kendisiyle birlikte dağ taş dolaştırmaktansa onun rahat bir yerde çalışmasını daha uygun bulmuş, razı olmuş Kalmış tek başına

    Rüzgâroğlu, ondan sonra, şu köy senin, bu köy benim demiş, yıllarca dolaşmış İş buldukça çalışmış, karnını doyurmuş İş bulamadığı gün aç kalmış, ses çıkarmamış Böylece aradan tam yirmi sene geçmiş

    Rüzgâroğlu, bazen eski mutlu günlerini hatırlar, karısı, çocukları, köşkü, atı, köpekleri gözü önüne gelince derin derin içini çekermiş Bir gün yine eski halini bulacağına inanıyor, hiç yorulmadan, bıkmadan çalışıyormuş

    Böylece uzun yollarda günlerce yol almış Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş Sonunda büyük bir şehire varmış

    Rüzgâroğlu o kadar acıkmış, o kadar acıkmış ki, neredeyse yere yıkılıp kalacakmış Bir fırın bulup bir parça ekmek istemek için saatlerce dolaşmış Fakat ne koca şehirde bir kimseye rastlamış ne de bir fırın bulabilmiş Bu kadar büyük bir şehrin boş olmasını bir türlü aklına sığdıramıyormuş Sağa sola bakınıp dururken gözüne bir fırın ilişmiş Hemen koşmuş Kapısı açık, ekmekleri meydanda olduğu halde fırında kimsecikler yokmuş Açlıktan neredeyse ölecek bir duruma gelmiş olan Rüzgâroğlu, başında sahibi bulunmayan malı almanın hırsızlık olduğunu düşünerek ekmeklere elini sürmemiş Nerede ise gelirler, kendilerinden isterim diye düşünerek fırının önüne oturmuş, baygın bir halde beklemeye başlamış Meğer o gün memlekette padişah seçimi varmış Memleketin töresine göre, padişah öldüğü zaman bütün halk şehrin meydanında toplanırmış Talip kuşu uçurulur, kimin başına konarsa, o adam padişah seçilirmiş

    Rüzgâroğlu, fırının önünde baygın yatarken, şehrin meydanında da bir talih kuşu uçurulmuş Yüzlerce, binlerce insan, acaba kuş kimin başına konacak diye heyecanla kuşa bakmaya başlamış Kuş, meydan üzerinde dönmüş, dönmüş, kimsenin başına konmamış Meydandan uzaklaşıp şehre doğru uçmuş Arkasından atlı bir gözcü göndermişler Gözcü şehre girdiği zaman, talih kuşunu, fırın önünde baygın bir halde yatan ihtiyar Rüzgâroğlu’nun başında görmek mi? Gözlerine inanamamış Fırına iyice yaklaşıp bakmış ki, talih kuşunun başına konduğu adam, üstü başı perişan, saçı başı dağınık, pis, zayıf bir adammış Bir yanlışlık oldu diye düşünerek kuşu adamın üzerinden almış Rüzgâroğlu’nu da :

    Padişah seçilirken sen burada uyumaya sıkılmıyor musun?! diye payla***** sürükleye sürükleye meydana getirmiş

    Talih kuşunu tekrar uçurmuşlar Kuş, meydan üzerinde yine üç defa dönmüş, sonra gelip doğruca Rüzgâroğlu'’un başına konmuş Bazıları :

    Oldu! Oldu! Diye bağırırken, bir kısmı da : Olmadı, olmadı, hak oyunu üçtür! Diye dayatmışlar Talih kuşunu üçüncü defa uçurmuşlar Bu sefer de gelip doğruca Rüzgaroğlu’nun başına konmuş Bu durum karşısında artık hiç kimsenin sesi çıkmamış
    Bütün halk, yeni padişahın etrafında toplanmış, saray adamları hemen onu alıp götürmüşler Güzelce yıkayıp temizledikten sonra karnını da doyurarak padişah elbiselerini giydirip tahtına oturtmuşlar

    Rüzgâroğlu, başına gelenleri düşündükçe kendi kendine gülüyor, gençliğinde avcılık yaparken ormanda duyduğu sesi hatırla***** ihtiyarlıkta zenginliğin, rahatlığın, saadetin değerini daha iyi anlıyormuş

    O böyle düşünürken, başyaveri yanına girmiş :

    Padişahım, demiş, sizden bir dileğim var :

    Ferman buyurunuz da sizin en kıymetli askerlerinizden ikisini alayım Kıymetli bir sandığımın yanında nöbet bekleteceğim



    Padişah izin vermiş, başyaver seçtiği iki askeri yanına alıp bir odaya götürmüş Yerde duran uzun sandığı göstererek :

    Bu sandıkta benim değerli bir eşyam var, demiş Kimsenin çalmaması için başında bekleyeceksiniz !

    Baş yaver gittikten sonra, iki asker sandığın başında bir aşağı, bir yukarı dolaşmaya başlamışlar Sonra canları sıkılmış, birbirlerine hayatlarını anlatmaya karar vermişler Askerlerden birisi, ötekine bütün başından geçenleri anlatmış Sıra öteki askere gelmiş O da : Benim adım Nuryüz, demiş Vakti zamanında benim de bir annem, bir de babam vardı Hem de çok mutluyduk Kardeşimle güzel güzel oynar, vakit geçirirdik Fakat talih ters döndü Köşkümüz yandı Hayvanlarımız öldü Paralarımızı, eşyalarımızı tamamen kaybettik Annemle babam bizi yanlarına alarak yola üştüler Bir dereden geçerken bizi küçücük sallara bindirdiler Sallar ellerinden kaçtı Onları kaybettik Bizi bir değirmenci görüp kurtardı Kendi öz evlatları gibi baktı Ben asker olup buraya düştüm Kardeşim Gülyüz şimdi değirmende oturuyor, iş görüyor Fakat annemizle babamızı çok özledik Öldüler mi, kaldılar mı, kim bilir?

    Nuryüz’ün gözleri yaşarmış Arkadaşı onu teselli ederken, boğuk bir ses işitmişler Birisi :

    Ağlama! Ağlama oğlum! Ben buradayım, beni kurtar! diye inliyormuş

    Askerlerin ikisi de şaşırmışlar Sesin nereden geldiğini anlamak için durup dinlemişler Sonra arayıp taramışlar Sesin sandıktan geldiğini anlayınca, herşeyi gözlerine alarak sandığı tüfenklerinin dipçiği ile, kamalarıyla kırıp açmışlar

    Çıka çıka içinden Nuryüz’ün annesi çıkmamış mı? Kadıncağız çok ihtiyarlamış, zayıflamış, yüzü solmuş ama, yine de ana – oğul birbirlerini tanımışlar Öteki asker şaşkın gözlerle bunlara bakarken, ana – oğul çok uzun yılların hasretiyle birbirlerine sarılmışlar, öpüşmüşler

    Kadıncağızın anlattığına göre, başyaver kendini saraya aşçı olarak getirmiş ama, sonra onu böyle tutup sandığa kilitlemiş Oğlunu tanıyıp da sesini çıkarmasaymış, kendisine cariyelik yapmayı kabul etmediği için başyaver onu denize attıracakmış

    Başyaverin yeni bir oyununa uğramak için, Nuryüz’le arkadaşı, kadını aralarına alarak nöbetçilerin sözlerine bakmaksızın doğruca padişahın karşısına çıkmışlar Amaçları, başyaverin yaptığı fenalığı anlatmakmış

    Ne Nuryüz, ne de annesi, Padişah tahtında oturan Rüzgâroğlu’nu birdenbire tanıyamamışlar ama, o, karısı ile oğlunu tanımış Yerinden fırla***** koşup onları kucaklamış Bunların gözlerinden sevinç gözyaşları aktığını gören öteki asker, dayanamamış, o da ağlamaya başlamış Birbirlerine tekrar kavuşan bu ailenin sevincine o da katılmış

    Padişah Rüzgâroğlu, sevgili kızı Gülyüz’ü de çok özlemişmiş Uşakları çağırarak hemen altı atlı arabayı hazırlamalarını emretmiş Araba hazırlandıktan sonra üçü de binmişler Padişah, karısını kurtarmada büyük yardımı olan askeri de kendisine arabacı başı yapmış Doğruca kızın bulunduğu değirmene gitmişler Büyümüş, çok güzel bir genç kız olmuş bulunan Gülyüz’le, babasının, annesinin, kardeşinin karşılaşması, kucaklaşması görülecek şeymiş Yanlarına kızları ile birlikte değirmenciyi ve karısın da alarak saraya dönmüşler Padişah, çocuklarının hayatını kurtaran, onlara kendi öz evladı gibi bakan değirmenciyi vezir tayin etmiş

    Padişah Rüzgaroğlu, karısına fenalık yapmak isteyen başyaveri görevinden uzaklaştırıp kendisini memleketin dışına attırmış

    O günden sonra, Rüzgâroğlu ailesi eski günlerinden çok daha mutlu yaşamaya başlamış Rüzgâroğlu, ormandaki sesi hatırladıkça, ihtiyarlıkta rahatın, mutluluğun gençliktekinden değerli olduğunu daha iyi anlıyormuş

    Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza...
     

Bu Sayfayı Paylaş