Psikoterapi Nedir?

'Psikoloji' forumunda Dine tarafından 24 Eylül 2009 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Psikoterapi Nedir? konusu Psikoterapi nedir? Bilimsel bir aktivite yürütebilmek için ilgili bilim dalının kullanacağı bir teknik dil lazımdır. Belirli disiplinlerde ve alt disiplinlerde bilim adamlarının birbirlerini anlayabilmesi için belirli kelimelere standart bir anlam yüklenmesi gerekir. Bilimsel aktivitenin temel şartı bir kavramın bilinen teknik anlamında kullanılmasıdır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde psikiyatrinin de kendine ait teknik kavramları mevcuttur. Bilimsel aktivite bu teknik kavramlar sayesinde yürütülür, çalışmalar yapılır, tartışılır ve yorumlanır. Belirli bir kavrama farklı anlamlar yüklenirse bunun sonucunda kaos ve karmaşa çıkar. Psikiyatri genç bir bilim dalı olarak bu kavramlaşma sürecini henüz tamamlamamıştır.

    A. Psikoterapinin Sözlük Anlamı
    Psikoterapinin sözlük anlamı, ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Batı dillerinde kullanılan psikoterapi terimini İngilizcesi olan “psychotherapy” kelimesinden hareketle izah edersek, bu terimin iki kelimeden oluştuğunu görürüz. Buradaki “psycho” kelimesi “psyche’ anlamına olup can ve ruh manasınadır. “Kelimenin kökeni Grekçe de yine can, nefs ve ruh anlamlarına gelen, psukhē olup nefes almak anlamına gelen “psukhein XE "psukhein" ” fiilinden türemiştir. Kelime Latinceye “psỹchē (psişe)” olarak geçmiştir. Terapi kelimesi de (İngilizce Therapy) bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi demek olup, kelimenin kökeni Grekçe “tıbbi olarak tedavi etmek” anlamına gelen “threapeuein” fiilinden türeyen “therapeia” kelimesidir. Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen psi¬ko¬te¬ra¬pi (psychotherapy) teriminin sözlük anlamı ruhsal tedavi demektir. Burada ruhsal tedaviden kasıt psi¬şik hastalıkların ilaç ve cerrahi yöntemler kullanılmadan tedavi edilmeye çalışılması anlamına gelmektedir.

    B. Psikiyatrideki Teknik Anlamı
    Yukarıda verilen açıklamalarla birlikte psikiyatrinin, bilim dilinde ortak olarak uzlaşılmış bir anlamı mevcut değildir. Psikoterapiye verilen anlamlar çok geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bunlar, hasta ile hekim arasındaki her konuşmayı bir psikoterapi olacak şekilde yorumlayarak psikoterapiyi en geniş anlamıyla alan eğilimlerden belirli ruhsal hastalıkları, belirli tedavi teknik ve stratejileriyle, belirli şartlarda uygulamayı standardize etmiş olup, terimi dar anlamıyla kullanan eğilimlere kadar bir dağılım göstermektedir. Bu durumda karşımıza, müphem ve çerçevesi çizilmemiş bir terim çıkmaktadır. Bazı bilim adamlarına göre, her hekimin her hastasına uyguladığı yaklaşım özel bir psikoterapi iken; bazılarına göre ise ancak çok katı kuralların uygulandığı standardize edilmiş programlar psikoterapidir. Psikoterapi teknik bir bilimsel terim olarak ele alınacaksa mutlaka çerçevesi belirlenmeli, programı yapılandırılmalı ve evrensel uygulanabilirliği standardize edilmelidir. Eğer psikoterapiden kastedilen şey; hastanın medikal ve cerrahi tedavi yöntemler dışındaki her yöntemle kendini iyi hissetme hali ise bu çok geniş bir alanı kapsamaktadır.
    Bu bağlamda öğretmenin öğrencilere verdiği bilgilendirme, telkin, ikna, modelleme; din adamının cemaatinde uyguladığı benzer uygulamalar, ebeveynin evladına gösterdiği yaklaşımlar, şamanın halkına verdiği tılsımlı ve gizemli bilgi ve malzemeler sonuçta bir etki yaratmaktadır. Bunların hepsine de psiko-terapötik etki demek mümkündür. Bir şeyin etkili olması farklı bir şey; bilimsel olması ise farklı bir şeydir. Bu etkiyi yaratan faktörlerin neler olduğu, etkin tarafın konumu, tavrı, hareketi, statüsü ve mistik gücü gibi faktörler mi yoksa kullanılan malzemenin (konuşma, söz, tılsım, muska, büyü vs.) içeriği veya edilgen tarafın iç dünyasında hazırladığı şablonlar mı olduğu konusu tamamen ayrı bir araştırma konusudur.

    C. Bir Disiplin Olarak Psikoterapi
    Biz burada çeşitli insan ve kurumların, çeşitli yöntem ve araçlarla yarattığı etkinin nasıl, kime, nerede ve ne zaman etki ettiğini araştırmanın ayrı bir konu olduğunu; bilimsel bir disiplin olarak psikoterapinin çerçevesinin, aracının, hedefinin, etki alanının ve sınırlarının ne olduğunun belirlenmesinin de ayrı bir konu olduğunu belirtmek istiyoruz. Birinci bağlamdaki psiko-terapötik etkiyi başka bir yerde incelemek üzere bir tarafa bırakırken, temel konumuz olan psikoterapiye dönmek istiyorum. Başlangıçta çok muğlâk ve çerçevesi çizilmemiş olan bu kelimenin psiko-terapötik etki yaratan tıp dışı faktörleri bir kenara bıraktığımızda muğlâklığının büyük ölçüde azaldığını görüyoruz. Burada kastettiğimiz psikoterapi, hekimle hasta arasında ilişki bağlamında değerlendirilir. Bunun dışındaki yaklaşımların hiçbiri psikoterapi kelimesiyle ilişkilendirilemez. Hastayla hekimin arasındaki ilaca ve cerrahi müdahaleye başvurmadan yapılan ve hastalığı olumlu yönde etkileyen yaklaşımların tümü psikoterapi midir? Hayır. Tıp bilimi, dâhili ve cerrahi hastalıklar olmak üzere iki ana grupta kümelenmiş onlarca alt disiplini barındıran ve hastalarını medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi eden birçok bilim dalını içerir. Ruhla bedenin iç içe geçtiği, bedensel rahatsızlıkların ruhu etkilediği; ruhsal rahatsızlıkların bedeni bozduğu bir sistem içerisinde hekimlerin hasta ile kurdukları her türlü iletişim pozitif veya negatif bir etki yaratabilir. Bu etkilerin pozitif olanlarına psikoterapi demek mümkün müdür? Bu sorunun cevabı da yine ‘hayır’dır.
    Psikoterapi, hastalığı belirli bir psiko-patolojik anlayış içerisinde, belirli bir kavram dizinine oturtarak ve yapılandırılmış bir program içerisinde tedavi etmek amacıyla planlı bir şekilde yürütülen uygulamalardır. Peki, böyle bir uygulama var mıdır? Evrensel olarak kabul edilmiş, standardize edilmiş tek bir psiko-patolojik anlayışa dayanan böyle bir psikoterapiden bahsetmek henüz zor görünmektedir. O halde psikoterapi ya da psikiyatri bir bilim değil midir? Bunu bu şekilde ifade etmek haddi aşmak olur. Tek bir psikoterapiden bahsetmek de cüretkârlıktır. Tıbbın en kesin en net olarak bildiğimiz hastalıklarında dahi tedavi yaklaşımları, stratejileri ve uygulamaları açısından geniş bir yelpaze söz konusudur. Hatta bu yelpazenin uçları birbirine zıt noktalara kadar gidebilmektedir. Henüz psikiyatrik bozuklukların birçoğu hastalık olarak dahi tanımlanmamışken bunların tedavilerinde standardize edilmiş ve evrensel olarak uygulanabilir bir programın çıkması imkânsıza yakındır veya çok zordur.
    Her bilim dalında evrensel gerçekliğin bir alanını deşifre etme çalışmaları yoğun bir şekilde sürmektedir. Evreni bir yap-boz ’a benzetirsek yap-boz’un parçaları yavaş yavaş birleşerek görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu gayretlere bilimsel çalışmalar diyebiliriz. Bir yap-boz parçasının yapısını devasa bir kütleye benzetirsek ve bu yap-boz’un içindeki küçük bir yap-boz parçasının devasa bir yapı olduğunu, o yap-boz parçasının içinde de küçük yap-boz parçacıklarının olduğunu varsayalım. Burada tıp, büyük bir yap-boz iken bilim dalları bu yap-boz’un parçalarıdır. Bunlardan biri olan psikiyatri insanı anlamanın çözmenin bir yolu olan tıp yap-boz’u içindeki yerini alırken bu psikiyatri yap-boz parçasının içindeki hastalıklar, bozukluklar ve tedaviler bu yap-boz’un sınırlarını netleştirmektedirler. Bunların bazısı net ve açık, bazısı sisli, bazısı değişken ve bazı parçalar da eksiktir. İşte bu parçaları anlamlandırabilmek için hipotezler ve teoriler gündeme getirilmektedir. Bunlar sınandıkça ve test edildikçe doğru olanlar kalmakta, yanlış olanlar dışlanmaktadır. Böylece her gün yeni bir yap-boz parçacığı ana yap-bozdaki yerini almaktadır. Psikiyatri içerisinde psikoterapi de sınırları zaman zaman muğlâk, zaman zaman belirsiz, zaman zaman değişken bir yap-boz parçasıdır. Ama yap-boz her gün daha netleşmekte, daha bütünleşmekte ve parçalar bütünleştikçe karşımıza yeni bir resim çıkmaktadır. Biz burada bu resmin oluşum çizgilerini görmeye çalışıp tepeden bakarak bütünü yakalamaya gayret edeceğiz. Gerçeğin parça parça ortaya konduğu bilimsel aktiviteleri olabildiğince kuşatarak, notaların yanında besteyi okumaya çalışacağız.

    D. PSİKOTERAPİ GEREKTİĞİNE NASIL KARAR VERİLİR?
    Psikiyatrik tedaviler hep diğer hastalıklardan farklı ve değişik görülegelmiştir. Bunun bir nedeni de diğer hastalıklarda uygulanmayan bir yöntemin yani psikoterapinin uygulanmasıdır. Ancak çoğu insanlar psikiyatristler dışı hekimler de dahil olmak üzere bunu pek bilmemektedirler. Bu yöntemle psikiyatrik hastalığın sebebine yönelik bilinçlendirme yapıldığı doğrudur.
    Ancak klinik olarak psikiyatrik bir rahatsızlığı olan hastaların hepsinin psikoterapiye ihtiyaçlarının olup olmadığı sorusu sık sık gündeme gelir. Eğer bu soru hastalık hakkında bilgilendirmenin gerekip gerekmediği anlamında soruluyorsa, cevabı evettir. Eğer bazı gizli psikolojik nedenlerin ortaya çıkarılması ve çözümlenmesi için yapılandırılmış bir danışmanlık anlamında soruluyorsa, cevabı hayırdır.
    Hastalarda genellikle depresyonun ortaya çıkmasına sebep olabilecek nitelikte psikolojik sorunlar ortaya çıkmaz. Kişiler arası ilişkilerdeki problemler ya da düşük benlik saygısına yönelik formel danışmanlık şeklinde psikoterapi uygulanabilir.
    Depresyonu olmak ve böyle bir danışmanlığa ihtiyacı olmak arasında bire bir ilişki yoktur. Depresyonu olan birçok hastada etkili bir ilaç tedavisi uygulandıktan sonra benlik saygısı ya da kişiler arası ilişkilerle ilgili sorun kalmaz. Tersine olarak bu tür sorunları olan fakat hiçbir zaman depresif atak geçirmemiş insanlar da vardır.
    Kısaca psikoterapi gereksinimi her hastaya göre değişir. Bazen yalnızca ilaçla tedavi yeterli olurken bazı hastalarda hem psikoterapi hem de ilaç kullanılabilir. Bazen de tek başına psikoterapotik yöntemler kullanılır.

    E. PSİKOTERAPİ NASIL ÇALIŞIR?
    Psikoterapi geçmişte yaşanan sorunlarla şimdikileri anlamlı bir şekilde birleştirerek farklı bir bakış açısı getirir
    Psikoterapi insanların yaşamlarındaki problemleri Yorumlayarak yani, kişinin geçmişte yaşadığı sorunlarla bu günde yaşadığı sorunları anlamlı bir şekilde birleştirerek farklı bir bakış açısı kazanmasını sağlarlar.

    Bir örnek verelim:
    Deniz 21 yaşlarında bir öğrenci. En yakın arkadaşı Melis ile dengesiz bir arkadaşlığı var. Melis ilişkide daha güçlü ve sürekli olarak ikisi adına kararları veren birisi. Deniz kendi güçsüzlüğüne kızıyor ve bu yüzden kendisini aşağı görüyor. Diğer tüm ilişkilerinde de benzeri sorunlar yaşıyor ve daha güçlü olmayı başaramadığı için suçluluk duygusu yaşıyor. Nihayet bir gün yaşamını kendi istediği gibi yaşayabilmek için terapiye geliyor.

    Deniz küçükken, ne zaman annesinin istemediği ama kendi arzuları doğrultusunda hareket etse, annesi tarafından cezalandırılır veya azarlanır. Annesinin bu katı yaklaşımları sonucunda kendi duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmemesi gerektiğini öğrenir. Bu duruma karşılık olarak, Deniz yapılması gerekenleri geciktirerek yada erteleyerek, Pasif-Agresif bir tarz ile gerçek duygularını gizli bir şekilde ifade etmeyi öğrenir. 20 yaşına gelene kadar Deniz ve annesi arasındaki bu düzen iyice oturur. Deniz geciktirme yada erteleme tekniğini şimdiki yaşamında da kullanmaya devam eder. Nitekim, Deniz üniversite'ye başlayacağında annesi oturup Deniz ile konuşur ve kendisine üç seçeneği olduğunu söyler. Hayatta iyi bir yaşama sahip olabilmesi için ya Tıp, ya Hukuk, yada Ekonomi okuması gerektiğini ifade eder. Deniz doktor yada avukat olamayacağını düşünür ve Ekonomi okumaya karar verir. Fakat okula başladığında derslerden hiç keyif almadığını farkeder. Esas ilgi alanı gazetecilik olmasına rağmen bu konuda her hangi bir değişiklik yapmayı düşünemez bile. Bir iki defa terapisti, bölümünü değiştirmesi ihtimali üzerinde konuşmaya çalışır ama Deniz, bu konuda konuşmak istemediğini, kararın çoktan verildiğini ve üzerinde tartışmanın hiç bir anlamı olmadığını ifade ederek, farklı seçenekler üzerinde düşünmeyi bile reddeder.

    Terapi ilerledikçe, Psikolog, Deniz’in şimdiki davranışları ile çocukken geliştirdiği savunma mekanizmaları arasında bağlantı kurmaya çalışır. Yorumların etkili olabilmesi için, artık işe yaramayan bu savunma mekanizmasının nasıl geliştiğini ve Deniz’in annesine karşı duyduğu kızgınlığı detaylı bir şekilde konuşması gerekir. Zaman içinde, yargısız ama meraklı bir yaklaşım geliştirdikçe, terapisti ile birlikte Deniz, artık işlevi kalmamış olan eski savunma mekanizmalarını, şimdiki ilişkilerinde nasıl kullandığını görmeye başlayabilir.

    Aşağıdaki örnek, terapistin yorumlama tekniğini kullanarak nasıl geçmişte yaşanan problemleri, bu günkü zorluklarla ilişkilendirdiğini göstermektedir.
    Terapist, Deniz’in arkadaşı ile yaşadığı problemi yorumlamaya çalışır.

    Deniz:
    Bazen, en yakın arkadaşım olmasına rağmen Melis’den nefret ediyorum. Dün büyük bir kavga ettik. Bu şekilde kavga etmek bütün gecemi mahvediyor.

    Terapist:
    Senin için anlamı büyük olan bir insan ile sürekli kavga etmek üzücü bir durum. Ne oldu?

    Deniz:
    Bildiğin gibi birlikte olduğumuz zamanlarda Melis hep ne yapacağımıza karar verir. Son terapi görüşmemizden sonra, bir değişiklik yapmanın zamanı geldiğine karar verdim ve dün akşam benimle birlikte üniversitede verilen gazetecilik seminerine katılmasını istedim. Gazeteciliği çok seviyorum, para yapabileceğimi bilsem kesin bu işi kariyer olarak düşünürdüm.

    Melis’e benimle gelmesini sorarken biraz endişeliydim ama ilgileneceğini düşündüm, fakat Melis daha önceden akşama bir partiye gitmek üzere plan yapmış. Hoşlandığı birisi var ve partide o kişide olacakmış. Önce seminere gidip sonra partiye gidebileceğimizi söyledim ama bu fikrime hiç yanaşmadı. Bana sorarsan o gece ayrılıp kendi planlarımızı yapmamızın hiç bir sakıncası yoktu ama Melis bir anda öfkelendi.

    Terapist:
    Ne söyledi?

    Deniz:
    Bana güvenilmeyeceğini ve seminerden sonra partiye gitmenin bu gerçeği değiştirmediğini söyledi. İyi bir arkadaş olsaydım, kendi zevklerimi ön plana koymayı bırakıp kendisi ile partiye gideceğimi ve beğendiği kişi ile tanışmasına yardım edeceğimi söyledi. Gerçek bir arkadaş olmadığımı ve bencil sadece kendini düşünen bir insan olduğumu iddia etti.

    Terapist:
    Bunları sana söylediğinde nasıl hissettin?

    Deniz:
    Kendimi çok kötü hissettim, semineri iptal edip partiye gittim. İşin ilginç tarafı, isteği olduktan sonra Melis mutlu oldu ve bana iyi davranmaya başladı. Fakat genede kendimi iyi hissetmedim. Bütün gece kafamın içinde kavgayı düşünüp durdum ve uyuyamadım. Hala üzgün hissediyorum (göz yaşları belirir ve bir mendil almak için uzanır.)

    Terapist:
    Oldukça sıkıntılı bir gece olmuşa benziyor. Melis’e iyi bir arkadaş olmak için yoğun bir çaba sarfediyorsun ama sana özgürlük tanımadığı için bu zor oluyor.

    Deniz:
    Evet! Gerçektende bu durum beni aşırı derecede zorluyor. Ama insanların farklı düşünceleri olması ve bunu konuşmak istemesi normal değil mi?

    Terapist:
    Elbetteki normal, ama bu soruyu soruyor olman senin kendi tercihlerini ifade etmenin ve aynı zamanda iyi bir arkadaş olmanın mümkün olabileceğinden emin olmadığını gösteriyor.

    Deniz:
    Evet. Melis söz konusu olunca kendimden emin olamıyorum. Sanki benden hoşlanması için her şeyi onun istediği gibi yapmalıymışım gibi hissediyorum.

    Terapist:
    Bu gerçekten zor ve baskı yaratan bir durum, çünkü Melis’den farklı olan her hangi bir isteğini ifade etme imkanı bulamıyorsun. Bu durumda olmanı nasıl açıklıyorsun?

    Deniz:
    Nasıl yani?

    Terapist:
    Mesela ilişkilerinde bu türden bir baskıyı daha önce hiç yaşamış mıydın?

    Deniz:
    Bilmiyorum, belki... Sanırım daha önce Sinem ve Arzu’dan bahsetmiştim sana. Çocukken benim en iyi arkadaşımdılar. Hiç bir zaman Melis kadar kötü olmadılar ama bazen onun gibi beni yönetmeye kalktılar. Ama bunda benimde suçum var. Kendimi savunamıyorum.

    Terapist:
    Ailenden birisi ile hiç böyle hissettin mi?

    Deniz:
    Sanmıyorum, bilmem...

    Terapist:
    Benim bir fikrim var, ama sana doğru gelecek mi bilmiyorum. Bu konuda ne hissettiğini bana söyle lütfen.

    Deniz:
    Tamam, nedir?

    Terapist:
    Sence Melis, Sinem ve Arzu ile olan ilişkin biraz annenle olan ilişkine benzemiyor mu?

    Deniz:
    Nasıl yani?

    Terapist:
    Daha önce annenin meslek seçimin üzerinde ne kadar etkili olduğundan bahsetmiştin. Bir taraftan annen ile aranda özel bir bağ var ve onu çok seviyorsun dolayısıyla anneni üzmek istemiyorsun ama diğer taraftan farklı bir meslek konusunda kendi tercihlerini ifade edebilmen için gereken özgürlüğü bulamıyorsun.

    Deniz:
    Ve eğer annem bana kızarsa, kendimi gerçekten çok kötü hissediyorum.

    Terapist:
    Çok kötü? Biraz daha hissettiklerinden bahseder misin?

    Deniz:
    Onunla kavga etmek istemiyorum, çünkü değmez. Benim için en iyi olanı bildiğine eminim. Ekonomi okumak o kadarda kötü değil.

    Terapist:
    Oldukça zor bir durum. Annen ile daha açık bir şekilde konuşabilmeyi ve duygularını ifade edebilmeyi istediğini anlıyorum ama tıpkı Melis gibi sana öfkelenmesinden çekiniyorsun.

    Deniz:
    Doğru

    Terapist:
    En büyük sıkıntı, senin önemli bir ilişkiyi sürdürebilmek için kendi arzularını ve düşüncelerini bastırmaya çalıştığında ortaya çıkıyor.

    Deniz:
    Evet biliyorum ama buna alıştım artık. Annemle ilişkimiz, onun istediği gibi davrandığım sürece çok iyi.

    Terapist:
    Bu senin Melis ile olan ilişkinin kaynağını ve nasıl geliştiğini gösteriyor. Küçük bir çocuk iken, duygularını bastırmak ve annenin istediği şekilde davranmak kolaydır ama artık büyüdün ve kendine ait farklı arzulara ve düşüncelere sahipsin. Dolayısıyla bunları bastırmak çok daha zorlaşmış durumda. Bu da senin kendi içinde çelişki yaşamana ve mutsuz olmana sebep oluyor.

    Yukarıdaki örnekte terapist Deniz’in arkadaşı ile yaşadığı problemi, annesi karşısında kendi isteklerini ve fikirlerini savunmaktan duyduğu korku ile birleştiriyor. Gerçekte, Deniz'in sürekli kendisine ne yapacağını söyleyen ve patronluk taslayan arkadaşlar seçmesinin temelinde Tekrarlama Dürtüsü yatmaktadır. Freud tarafından ortaya konulan bu terim (Repetition Compulsion), kişinin eskiden yaşadığı ve bir türlü çözüme ulaşamayan bir sorunu yeni ilişkilerinde tekrarlayarak yeniden yaşamaya çalışmasını ifade eder. Tıpkı oturmuş bir kalıp gibi, kişinin tüm ilişkilerini aynı kalıp içinde yaşaması anlamına gelir.

    Bu açıdan bakınca Melis’in, duygusal olarak Deniz’in annesinin yerini aldığı düşünülebilir. Bu nedenle tıpkı annesi gibi yeri değiştirilmez gibi hissedilir. Dolayısıyla Deniz kendisine kötü davranmasına rağmen bu insan ile ilişkisini sürdürmeye devam eder ve bir türlü bırakmayı başaramaz.

    Terapi süresince, annesi konusuna yoğunlaştıkça, Deniz, annesinin üzerine kurmuş olduğu kontrole karşı (annesinin sevgi ve ilgisini Deniz'in davranışlarına göre geri çekmesi yada vermesine karşı) bilinçaltından tepki verdiğini anlamaya başlayabilir. Büyük ihtimalle Deniz’in annesine duyduğu öfke zaman içinde kendisine dönüşerek kendisini küçük görmesine, güvenini kaybetmesine ve suçluluk duygusu hissetmesine yol açtı. Deniz annesine duyduğu öfke ve kızgınlığı kendi içine yöneltmek yerine terapinin güvenli ortamında dışarı çıkarmayı başarabilirse, kendine olan güveni geri gelmeye başlayabilir.

    Zaman içinde bölüm tercihi ve diğer konularda annesi ile bir erişkin gibi konuşabileceğini hayal edebilecek kadar cesaret kazanabilir. Hatta kendi ilgi alanı doğrultusunda yaşayabileceği, kendi yeteneklerini geliştirebileceği ve aynı zamanda annesinin ilgisini ve sevgisini de koruyabileceği ihtimalini de düşünmeye başlayabilir. Terapi boyunca, psikoloğun yardımları ile bu şekilde olayları önceden zihninde canlandırmaya başlayabilir ve daha sonra gerçek hayatta bu adımları uygulayabilmek ve annesi ile konuşabilmek için kendini hazırlayabilir. Böylece Deniz’in annesi ile olan ilişkisi sağlıklı bir hale dönüştürülebilir. Deniz ve annesi meslek seçimi konusunda aynı fikirde olmasalar bile, açıkça ve dürüstçe konuşabildikleri için birbirlerine daha yakın hissetmeye başlayabilirler.

    Diğer taraftan Deniz’in kendine olan güveni arttıkça ve kendi duygularını bastırmanın istediği türden tatmin edebilecek bir arkadaşlığı garantilemediğini görmeye başlayabilir ve Melis ile daha dürüst bir ilişki geliştirmeyi başarabilir. Eğer Melis bu tür bir eşitliği tolere edemezse, Deniz yeni arkadaşlar edinmek için aramaya başlayabilir.

    F. Psikoterapi Türleri
    Psikoterapi iki kişi arasında geçen sıradan bir sohbet değildir. Psikoterapi insanı izah eden, insanın gelişimini açıklayan felsefi ve bilimsel bir arka plana, bir insan modeline dayalı bir sistemi kabul ettikten sonra bu sistemden belirli nedenlerle sapma gösteren yapıların belirli stratejilerle düzeltilmesini amaçlayan bir bilimsel disiplindir. Peki, bu psikoterapi tek bir yöntem midir? Hayır. Bugün dünyada sekiz yüzün üzerinde psiko-terapötik teknik uygulandığı iddia edilmektedir. Bunların çoğunu biz de bilmemekteyiz. Ama bunları ana başlıklar altında incelersek bunların dört ana kümede toplandığını görürüz:
    Bunlar:
    1- Kaynağını Pavlov ’un hayvanlar üzerinde yapmış olduğu çalışmalardan alan ve koşullu şartlanmayı temel kabul eden Davranışçı Psikoterapi tekniği.
    2- İnsanı hayvandan ayıran temel yapının düşünce olduğunu iddia eden ve algılama farklılığı üzerinde duran Bilişsel Psikoterapiler.
    3- İnsanın problemlerini kesitsel olarak almayıp geçmişle bütünleştirerek, geçmişin ana şablonlarının bugünkü izdüşümleri yarattığına inanan Dinamik Psikoterapiler.
    4- İnsanın en temel varlık nedenlerini irdeleyen ve cevap bulunamayan sorularla ilintili olarak insanın kriz yaşadığını iddia eden Varoluşçu Psikoterapiler.
    Buna göre ilk psikoterapi çalışmaları davranışı ele alan davranışçı psikoterapi teknikleridir. Davranışçı psikoterapi insanı mutsuz ve huzursuz eden, sıkıntıya neden olan davranışları düzeltmeyi amaçlayan psikoterapi tekniğidir. Bu teknik kişiye rahatsızlık veren belirli davranışları bir anlam çerçevesi içerisinde değerlendirmiş, standardize etmiş, nasıl geliştiğini anlatmış, bunu bilimsel çalışmalarla ispat etmiş ve bunların belirli tekniklerle değiştirilebileceğini kanıtlamış olan tedavi tekniğidir. Kaynağını daha çok Pavlov XE "Pavlov" ’un köpekler üzerindeki deneylerinden almıştır. Hayvan deneylerinde, Pavlov, Torndike XE "Torndike" , Skinner ’in yaptığı hayvan davranışları model alınarak insan davranışları izah edilmiş ve davranışların oluşum sürecine bakılarak tedavi teknikleri geliştirilmiştir. Görüldüğü gibi burada bir insan anlayışı ve modeli vardır. Davranışlar laboratuarda test edilmiş, incelenmiş ve bunlara uygun tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. İnsanı davranışçı ekolün bakış açısıyla izah etmek, insan yap-boz XE "yap-boz" ’unun bir parçasını açığa çıkarmaktır. Canlılar belirli etkilere maruz kalınca belirli tepkiler vermektedir. Belirli uyaranlar bazı uyarıcılarla eşleştirildiğinde benzer sonuçlara ulaşılmaktadır.
    Pavlov ’un klasik koşullu refleks olarak isimlendirdiği bu davranışsal öğrenme modeli insanların da birçok davranışını izah etmektedir. Bunun detaylarıyla ilgili birçok çalışma yapılmış, uyaranların insan davranışlarında ne tür etki yarattığı, bunların nasıl oluştuğu, nasıl ortadan kalktığı ve nasıl tekrar aktive edildiği bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Sosyal öğrenme ve modelleme teorileriyle ilgili bilgilerimiz geliştikçe insanların davranışlarını anlamamız ve izah etmemiz daha kolay olmaktadır. Bu model insanın iç dünyasına girmeden onu dıştan gözlemleyerek hareketlerin neden ve niçinlerini araştıran, tüm davranışları belirli kalıplarda izah etmeye çalışan ve daha çok bir öğrenme modeline dayanan bir yaklaşım tarzıdır.
    İnsan, hayvana göre daha gelişmiş şartlı reflekslerden ibaret, daha komplike bir hayvan mıdır? Yoksa insan belirli uyarıcılara karşı belirli tepkileri verme mecburiyetinde olan, robota benzer bir hayvan mıdır? Ya da insan etrafında modellediği davranışları otomatik olarak yapmaya mahkûm, aciz bir organizma mıdır? İnsanın tüm varlığını şartlı refleksler ve sosyal öğrenme modeliyle izah etmek mümkün değildir. İnsanın bir takım davranışlarını bu kalıplara sokmak uygun iken birçok davranışın arkasında öğrenme ilkelerinin çok ötesinde bir takım karmaşık sistemler mevcuttur. Elli tane köpeği alıp bir laboratuara koyduğumuzu varsayalım. Her öğle yemeğinde yemekleri hayvanların önüne koyduğumuzda bir zili çalalım yemekle zil uyaranını eşleştirelim. Pavlov ’un yaptığı bu deneyi biz de uyguladığımızda bir süre sonra önüne yemek koymadığımız halde köpeklerin salyalarının aktığını hep birlikte hayretle tespit edeceğiz.
    Aynı deneyi insanlara uyguladığımızı düşünelim. Elli insanı bir lokantaya koyup, her gün aynı saatte yemek verelim ve her yemek vakti zile basalım. Bir müddet sonra zili çaldığımızda ne tür tepkiler alacağız. Muhtemelen insanların bir kısmının salyası akacak. Bir kısmı bu şakaya sinirlenecek, bir kısmı ise küfredecek ve bir kısmı da camı çerçeveyi indirecektir. Bunun böyle olacağını ispat etmek için elli insanı böyle bir ortama sokmaya gerek yoktur. Çünkü bu her gün tezahür etmektedir. Büyük bir depreme maruz kalan insanlar aynı bölgede, aynı şartlarda, aynı depreme, yani aynı uyarana maruz kaldıkları halde o insanların aynı tepkilerde bulunması beklenirken hepsi farklı tepki vermektedir. Depreme maruz kalanların bir kısmı korku ve panik içine düşmekte, bir kısmı depresyona girmekte, bir kısmı öfkelenmekte; bir kısmının inanç ve değer yargıları değişmekte, dindar olanlar dinsiz, dinsiz olanlar dindar olabilmektedir. Bunun gibi farklı sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Uyaran aynı olduğunda tepkilerin aynı olması beklenirken farklı tepkiler ortaya çıkmaktadır. Burada davranışçı ekol çaresiz kalır. İnsanların davranışının ön plana çıktığı patolojik durumlarda, davranışçı terapi teknik ve stratejileri çok yararlı sonuçlar sağlamıştır. Özellikle fobilerin tedavisinde, yüzleştirme, cevap engelleme ve kaçınma, davranışı ortadan kaldırmaya yönelik davranışçı tedavi ilkeleri, taklit, modelleme, rol provası gibi diğer davranışçı tekniklerle birleştirilerek çok yararlı sonuçlar elde edilmiştir. Fobilerin bir grubunda (özellikle soysal öğrenme ve modellemeye göre öğrenilmiş fobilerde) davranışçı terapi teknikleri işe yararken daha karmaşık ve kompleks nedenlere dayalı fobilerde davranışçı terapi yetersiz kalmaktadır.
    Bu durumda yap-bozun yeni parçalarını ortaya çıkarmak ve anlamlandırmak gerekmektedir. Bu kez karşımıza yeni bir teori ile bilişsel (kognitif) psikoterapi çıkmaktadır. Bunlar bir taraftan davranışçı sosyal öğrenme ve modellemeyi kabul ederken, diğer yandan insanın tüm davranışlarını izah etmek için bu yaklaşım tarzının yetersiz olduğunu ileri sürerler. Bilişsel ekol insanın bir hayvan olmadığını, hayvandan farklı olarak algılama araçlarıyla dışardan algı alan, bunu bilgi olarak değerlendiren, beyinde insan olmanın temel özelliği olan yorumlama kavramıyla algılanan bilgiye şekil veren ve bu bilgiyi yorumlayan, yoruma bağlı olarak da tepki gösteren bir varlık olduğuna inanmaktadırlar. Her şey beyindeki komuta kontrol bölgesindeki yorumlama merkezi tarafından idare edilmektedir. Beş duyu ile alınan algılarımız özel, bireysel ve sübjektif filtre sistemlerinden geçirilerek merkeze alınmakta, merkeze alınan bu bilgiler orijinal yapılarının dışında bir anlama büründürülebilmekte ve bu anlamlandırmaya bağlı olarak da cevaplar üretilmektedir. Sistem basittir: girdi=> yorum=> çıktı.
    Bu bağlamda her türlü dışsal algı, her türlü değişime tabi tutularak her türlü sonucu mümkün kılmaktadır. Burada tam bir kaos, karmaşa veya rölativite vardır. Bir telefon santralindeki sekreterin telefon hatlarını istediği hatta bağlayabilmesi gibi bir model çıkarılabilir. Fakat bilişsel ekol bu sistemin kaotik, kompleks ve rasgele çalışmadığını göstermiştir. Bilginin algılanmasından başlayarak, cevabın oluşmasına kadar geçen süredeki bilgi işleme sürecinin belirli bir model-yapıyla oluştuğunu bize göstermiştir. Eğer bir bilgi, yanlış bilgilendirmeye tabi tutulacaksa, değiştirilecekse, bozulacaksa ve yok sayılacaksa bunun için beynimiz özel yöntemler uygulamaktadır. Mesela beyin, seçici algılama, abartma, küçümseme, bireyselleşme, genelleştirme, ya hep ya hiç tarzında düşünme veya keyfi çıkarsama gibi yöntemlerin birini veya birkaçını uygulamaktadır. İnsan beyninin bilgiyi nasıl işleme tabi tuttuğu ve nasıl yorumladığı ile ilgili üç katmandan oluşan bir izah getirilmektedir. Bunlar, bir Hindistan cevizi gibi üç katmandan oluşur. En dış katman, kabuk kısmı, patolojiye neden olan öğrenilmiş olumsuz düşünceler katmanıdır. Orta katman, kişinin temel kabulleri veya ayıltılarıdır. En alt katman ise çekirdek kısım veya Hindistan cevizinin öz suyunun bulunduğu yer, temel şemalardır. Bunu her insanın bir mevzuat hiyerarşisi olarak kabul edersek, tüzük ve yönetmelikleri olumsuz otomatik düşüncelere; kanunları, temel kabullere; ana yasa maddelerini de temel şemalara benzetebiliriz. Bu metaforik örneklerden yola çıkarak, Hindistan cevizinin dış kısmına ulaşmak kolaydır. Tüzük ve yönetmelikleri bir bakanın ve genel müdürün değiştirmesi mümkün olduğu gibi bu bağlamda olumsuz otomatik düşünceleri değiştirmek, düzeltmek, yakalamak, yüzeydeki bir alanda daha mümkündür. Bunların arkasındaki gizil ve görünmeyen temel kabulleri yakalayabilmek için Hindistan cevizinin kabuğunu geçip orta katmanına ulaşmak lazımdır. Bu husus, olumsuz otomatik düşünceleri yakalamaktan daha zor ve daha çok dikkat gerektirir. Bunları yakaladıktan sonra değiştirmek ise, tüzük ve yönetmeliklere göre yasaları değiştirmenin zorluğu gibidir. Temel kabullerin ve sayıtlıların üzerine bina edildiği temel şemaları yakalamak ve kavramak, Hindistan cevizinin öz suyuna ulaşmak kadar zordur. Temel şemalara ulaşıldığında ki bunlar bebekliğimizden ve çocukluğumuzdan getirdiğimiz ana kimlik ve kişilik iskeletleridir, bunları değiştirmek anayasanın maddelerini değiştirmek kadar güçtür.
    Bilişsel insan anlayışı bu üçlü katmana bağlı olarak insanın bir kimlik geliştirdiğini, bir kendilik ve dünya algısının olduğunu, kendini ve dünyayı bu üçlü filtre sisteminden veya merceğinden geçirdikten sonra bir anlam yükleyerek kabul ettiğini ve buna bağlı olarak da tepki/cevap ortaya koyduğunu göstermektedir. Hastalıkların oluşum zincirinde bu yapıyı ortaya çıkarmak mümkündür. Yapının oluşum ve gelişim modelini bu şekilde izah edebiliyorsak, bunu değiştirmenin de mümkün olabileceğini varsayabiliriz. Bilişsel çarpıtmalarla, bu üçlü katmandaki hatalarla oluşmuş olan hastalıklar, bunlara göre uygun olarak geliştirilmiş olan bilişsel tedavi stratejileriyle düzeltilebilmektedir. Davranışsal tedavi tekniklerinin yetersiz kaldığı birçok durumda hastaya bilişsel tekniklerle yaklaşıldığında bilişsel psiko-terapötik tekniklerin olumlu sonuçlar doğurduğunu görmekteyiz.
    Bu bilgilerin ışığında yap-bozun ikinci parçası da netleşmektedir. Notalar ortaya çıktıkça bestenin ahenkli melodileri de duyulmaya başlamaktadır. Fakat hastaların bir kısmı hala karşımızda direnmekte, davranışçı gayretler, bilişsel tekniklerle açığa çıkarılan otomatik olumsuz düşünceler, temel kabuller ve şemalar hasta tarafından garip bir şekilde bertaraf edilmekte, dışlanmakta ve kabul edilmemektedir. Hasta size iyileşmek için gelmekte, ancak verdiğiniz programları uygulamamakta, kısaca direnç göstermektedir. Direnç için bilişsel terapinin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Çünkü direnç bilinçdışı dinamiklerle işleyen psiko-dinamik yapının temel bir kavramıdır. Hastayı ne kadar bilgilendirirseniz bilgilendirin, hastaya ne kadar bilişsel iç görü kazandırırsanız kazandırın, hasta çocukluk dönemindeki yaşantıladığı anne, baba, çocuk üçgenindeki temel yapıları bugünkü yaşantısında hep tekrarlamaktadır. Bu yapıyı bilişsel tekniklerin yöntemi doğrultusunda akılla, mantıkla ve bilgiyle değiştirmek mümkün değildir. Bu yaşantılama tekrar sahneye konmalı, bir üst kalıp üzerinden geçilerek yeni bir biçime/kalıba dökülmelidir. Tedavi ancak o zaman mümkün olabilmektedir. İşte bu yeni tarz yaklaşıma psiko-dinamik yaklaşım modeli denmektedir.
    Psikodinamik model kaynağını Sigmund Freud ’dan alarak bugüne kadar birçok değişim, gelişim ve farklılaşma göstermiş dahası geniş ve dinamik bir yelpazede birçok ekolün kurulmasına öncülük etmiştir. Bu model, insanı en geniş bir şekilde tanımlamaya çalışmakta, insanın ruhsal yapısının gelişim evrelerini ortaya koymakta, bu gelişim evrelerinde meydana gelebilecek zararlı etkilere bağlı olarak ortaya çıkabilecek hastalıklı sonuçlar hakkında öngörülerde bulunabilmektedir. Böyle bir insan modeli bu evreleri detaylı bir şekilde izah etmekte, bu evrelerde meydana gelebilecek hata, arıza, bozukluk ve yanlışlıkların nasıl ortadan kaldırılıp tedavi edilebileceği ile ilgili bir standart program ortaya koymaktadır. Bu programın uygulanmasında değişik psiko-dinamik modeller arasında çeşitli teknik farklılıkların bulunmasına rağmen, insanın ruhsal modeli anlayışları açısından aynı, fakat tedavi stratejileri bakımından yaklaşımları farklıdır. Davranışçı ve bilişsel modellerle izah edemediğimiz, izah etmeye çalışsak bile tedavi edemediğimiz vakalarımıza dinamik bir formülasyonla yaklaştığımızda olayın çözümlendiğini görmekteyiz. psiko-dinamik yaklaşım, insanı sadece bir davranış, bir bilişsel süreç olarak değil; onu, davranışı, düşüncesi, duygulanımı, sosyal yapısı, ailesi, coğrafi yapısı ve kültürel özellikleri ile bir bütün olarak ele almakta, buradaki dinamik yapının ve etkileşim sistemlerinin nasıl oluştuğunu ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda da normal bir bireyin gelişiminden bireysel patolojinin oluşumuna, tarihsel belirleyicilikten dinî inançların oluşumuna, siyasetten edebiyata geniş bir yelpazede kendisine ilgi alanları bulmuş, tartışmaya açılmış ve böylece psiko-dinamik yapı birçok alana eklemlenmiştir. Siyaseti, sanatı, edebiyatı, kısacası insanı ve insanın ürettiklerini etkilemiştir.
    Tüm bu bilinenlere rağmen insan ruhsal yap-bozunda bilinmeyen o kadar çok şey vardır ki yüzyıl önce bildiklerimize baktığımızda, bugün bildiklerimiz muhteşem ve harikulade bir noktadadır. Bildiklerimiz arttıkça cehaletimizin boyutunu ve derinliğini kavramaktayız. Bilinmedik o kadar çok şey var ki! Psikoterapi ve psikoterapistler cahilliğin cesurluğunu yaşamaktadırlar. Uğraştığımız ve düzeltmeye çalıştığımız yapı o kadar komplike, karmaşık, kaotik ve ama bir o kadar da kendi içinde düzenli, tutarlı, determinal (zorunlu nedensel) bir yapı içermektedir. Milyonlarca faktörün bir araya getirdiği ruhsal aygıtın bir faktörünün değişmesiyle diğer faktörlerin hepsi etkilenmekte ve ortaya çok farklı sonuçlar çıkmaktadır. Ruhsal yapıda müthiş bir rölativite (görecelik) vardır. Ruhsal yapı zaman kavramını geçmişi ve geleceği bugüne taşıyarak yaşayabildiği gibi, bugünün yapısını geçmişi örtmek ve geleceği belirlemek için de kullanabilmektedir.
    Yukarıda belirttiğimiz gibi insanın ruhsal yapısı katman katmandır. Bazı bilim adamlarına göre ruhsal aygıtın en basit, en anlaşılabilir kısmı ve katmanı dışta gözlemlediğimiz davranışsal kalıplardır. Davranışsal kalıplar en kolay çözümlenebilen, anlaşılabilen, bozukluğu varsa tedavi edilebilen yapılardır. Onun altındaki katman bilişsel katmandır. Burada işler biraz daha karmaşıklaşmakta; davranışla etkileşerek, davranışı etkilemekte ve davranıştan etkilenmektedir. Daha derin katmana indiğimizde psiko-dinamik bir yapıyla karşılaşıyoruz. Burada işler daha da karışmakta sistem daha da komplike olmakta, girdiler çoğalmakta, girdilerin şekil değişikliği çeşitli kılıklara bürünebilmektedir. Bu temel girdiler bilişsel süreçleri, bilişsel süreçler de davranışı etkilemekte, davranış ve bilişsel süreçler dinamik yapıyı değiştirebilmekte ve farklı kılıklara sokabilmektedir. Çekirdeğe indiğimizde en derin katmana ulaşıyoruz. İnsanın varoluşsal katmanı. Bu katman tüm şekil şartlarından uzak, dışsal gerçekliğin zorunluluklarından uzak, kendi içsel varoluşunu sorgulayan bir zihnin yarattığı bir insan anlayışıdır. Bu katmanı konu edinen varoluşçu psikoterapi, insanın bu içsel varoluşunda yaşadığı varoluşsal krizlerini irdelemeye çalışmaktadır.
    Her insan tüm yaşantılarının arkasında temel birkaç sorudan kaçmakta ve bu sorulara cevap aramaktadır. Hepimizi ürküten bu sorular zaman zaman patolojilerimizin temel kaynağını oluşturabilmektedir. Hayatın anlamı nedir? Geleceği bilmek ve belirlemek bugünden mümkün müdür? Geleceğin belirsizliği karşısında ne yapabilirim? Bugünkü mevcut konumumu ben mi oluşturdum, bu konumda olmamın nedeni ben miyim, yoksa başkaları mı? Geleceğim ile ilgili bildiğim tek şey ölüm gerçeği iken niçin bir ömür boyu bunu yadsıyorum, inkâr ediyorum. Göbek kordonumun kesildiği andan itibaren anneden ayrıldığım gerçeği yani yalnız olduğum, duygularımın, düşüncelerimin, acılarımın kederlerimin ve sevinçlerimin sadece bana ait olduğu ve benim içimde yaşantılandığı gerçeğini yani yalnız olduğum gerçeğini kabul mü edeceğim, yoksa kendimi mi kandıracağım? İşte bunlar temel sorulardır. Ya bu soruları inkâr edeceğiz. Bir yanılsamanın içinde kaybolup gideceğiz, ya da bizim irademiz dışında varolduğumuz bir dünyada bilmediğimiz bir süre içerisinde, bize verilen enstrümanı en güzel bir ahenkle çalıp varoluşumuzun keyfini mi yaşayacağız. İşte varoluşçuların insanı ve dünyayı anlama, kavrama ve yorumlama şekli budur.
    Bu bakış tarzından yola çıkan varoluşçu terapistler insanın bir takım sıkıntı ve problemlerini bu varoluşsal sorulara atfetmekte, kişinin ölüm , yalnızlık, belirsizlik ve anlamsızlık karşısında yaşadığı çaresizliği patolojik bir varoluşla yatıştırmaya çalıştığını, anksiyeteyi ve sıkıntıyı hissettikleri hiçlik ve yokluk karşısında bir ödün olarak verip varoluşu hissettiklerini savunmaktadırlar. Varoluşçu terapistler bu soruların cevaplarını anksiyete oluşturmadan çözümleyecek cevaplar araş¬tır¬mak¬ta¬dır¬lar. Hastalarına bu yolla yardımcı olmaya çalışarak varoluşçu psikoterapi uygulamaları yürütmektedirler. Hastaları etkilemekte, teşhis koymamakta, onları anlamaya çalışmakta ve her bir vakayı özgün kabul etmektedirler.
    Yap-bozun diğer bir parçası da açığa çıkmaya başladı. Her bir yaklaşım, her bir bilimsel aktivite insanı anlamamızda ve yorumlamamızda bize yeni bir ışık tutmakta ve yap-bozun yeni bir parçasını bize sunmaktadır. Dört katmanda izah ettiğimiz insana bakış tarzı, birbiriyle uyumsuz görünse de bu sistemler bir bütün olarak varlığını sürdürmektedir. Bu katmanların herhangi bir zaman diliminde herhangi bir fenomene istinaden aktive olması ile birlikte görünür tablo tamamen değişebilmektedir. Bir yangının başlangıcı bir kıvılcım olduğu gibi aynı ateşi su söndürebilmektedir. Bu da insanın ruhsal yapısının bireye özgü göreceli bir yapı olduğunu göstermektedir. Bu yapı zamana, mekâna ve şartlara göre her an değişebilen, uyum sağlama yeteneği olan ve farklılaşan bir yapıdır. Bu bizlere muğlâklık, müphemlik, sınırsızlık ve karmaşayı çağrıştırsa bile değişebilen dinamik yapı değişebilmeyi, müdahaleyi, düzenlemeyi ve tedaviyi mümkün kılmaktadır. Bu da bizim kazancımızdır. İnsan etkileyen ve etkilenen bir varlıktır.
     
  2. Dine

    Dine Özel Üye

    PSİKOTERAPİ TÜRLERİ
    1. HEKİMİN HASTAYA YANAŞMA BİÇİMİ VE TUTUMUNA GÖRE:
    A. Bastırıcı (Suppressive)
    B. Destekleyici (Supportive)
    C. Derinliğine araştırıcı (Explorative)

    2. RUHSAL BOZUKLUK (PSİKOPATOLOJİ) ANLAYIŞI VE KURAMSAL ÇIKIŞ NOKTASINA GÖRE:
    A. Psikodinamik temellere dayananlar:
    a. Psikanaliz, Freud'un geliştirdiği psikanaliz ve bunun değiştirilmiş, uyarlanmış biçimleri
    b. Freud'dan yöntemce büyük ayrılma göstermeyen fakat kuramsal açıdan ayrılıkları olan yeni analiz okulları (Jung, Adler, Rank, Horney, Sullivan...)
    c. Psikanalitik nesne ilişkileri kuramı (Klein, Fairbairn, Kernberg..), psikanalitik benlik psikolojisi (Hartmann, Rpaport, Erikson...), psikanalitik kendilik psikolojisi (Kohut..)
    B. Öğrenme ilkelerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri:
    Sistematik duyarsızlaştırma (systematıc desensitization, Wolpe), üstüne gitme (exposure), itici koşullama (aversive training), olumlu pekiştirme ve söndürme (positive reinforcement and extinction ) vb.
    C. Bilişsel psikopatoloji, bilgi işlemleme (information processing ), sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar.
    D. Varoluşçu (existential) ve olgu-bilimsel (phenomenologic) temellere dayananlar (Binswanger, Minkowski, Frankl, Strauss...)

    3. SAĞALTIM DURUMUNUN BİÇİMİ VE YAPISINA GÖRE:
    A. Bireysel (individual) psikoterapi
    B. Kühe (group) psikoterapisi
    C. Psikodrama
    D. Oyun Psikoterapisi
    E. Aile Psikoterapisi

    Görüldüğü gibi böyle bir sınıflandırma bize bütün psikoterapi türlerine kuşbakışı bakmak olanağı vermektedir. Bu sınıflandırmanın herbir bölümündeki bir tür başka bölümdeki türle birleşmek, uzlaşmak durumundadır. Birbirlerinden ayrı ele almamıza olanak yoktur. Örneğin sağaltım durumunun biçimi ve yapısına göre bireysel psikoterapi dediğimizde, ne tür bir kuramsal dizgeye (sisteme) göre uygulandığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu destekleyici, bastırıcı bireysel psikoterapi olabileceği gibi, derinliğine araştırıcı psikanalitik bir sağaltım da olabilir. Grup psikoterapisinde de analitik ya da destekleyici bir yol tutulabilir." (Öztürk,1989, s:22-23)
    ÇEŞİTLİ PSİKOTERAPİ TÜRLERİNDE KULLANILAN BAŞLICA RUHSAL VE FİZİKSEL ARAÇLAR:
    1. Daha çok bastırıcı ve destekleyici psikoterapi türünde
    A. Eğindirme (telkin,suggestion)
    B. İnandırma (ikna, persuasyon)
    C. Yol gösterme, rehberlik (guidance)
    D. Danışma (counseling)
    2. Bastırıcı, destekleyici ve derinliğine araştırıcı türlerde
    A. Uyutum (hipnoz)
    B. Uyuşturma (narkoz)
    C. Boşaltma (catharsis)
    3. Genellikle derinliğine araştırıcı, çözümleyici (psikanalitik türlerde)
    A. Güdümsüz görüşme (non-directive interview)
    B. Serbest çağrışım (free assocation)
    C. Düşlerin çözümlenmesi
    D. Sürçmelerin (parapraxis) çözümlenmesi
    E. Simgelerin (sembollerin) çözümlenmesi
    F. Direnç (resistance) ve aktarımın (transference) çözümlenmesi
    G. açıklama ve yorumlamalar
    4. Daha çok davranış psikoterapilerinde
    A. Gevşeme, koşullama
    B. Edimsel koşullama
    C. Üstüne gitme (exposure)
    D. Ödül-ceza teknikleri
    F. Pekiştirme, söndürme
    G. Çeşitli öğretme teknikleri
    DOLAYSIZ ARAÇLAR:
    1. Çevrenin değiştirilmesi (aile düzenlenmesi, hava değişimi, iş değiştirilmesi...)
    2. İlaçlar, fizik sağaltım yolları, (faradi, banyolar, spor...) Çeşitli uğraşı, iş ve uyumlandırma (rehabilitasyon) yolları

    Pek çok psikoterapi yöntemleri mevcuttur, en önemlileri aşağıda listelenmiştir:
    1. Davranış Terapisi

    Davranış terapisi sağlıksız ve istenmeyen davranışlar üzerine yoğunlaşır ve genelde ödüllendirme, olumlu davranışları pekiştirme ve olumsuz davranışları elemine etme sistemleri kullanılır. Elemine etme işlemi, rahatsızlık, korku yada sıkıntı yaratan bir olayı kişiye göstermek ve bu olaya bağlı olarak ortaya çıkan tepkileri ortadan kaldırmaktır. Örneğin kişi mikroplardan korkuyorsa ve sürekli olarak ellerini yıkıyorsa, davranış terapisi kişiyi çeşitli yöntemlerle eğiterek ellerini aşırı derecede yıkamasına gerek olmadığını öğretir. Bu terapi şeklinde kişinin günlük hayatta yaşamış olduğu diğer sorunlar, aile ilişkileri, geçmişte yaşanılanlar yada diğer çevresel etkenler dikkate alınmaz, sadece davranış bozukluğuna yoğunlaşılır ve bunun düzeltilmesi için çaba sarfedilir.

    En başarılı olduğu hastalık:
    1. Obsesif-Kompulsif bozukluk

    2. Kognitif (Bilişsel) Terapi

    Bu terapi şekli, problemli duygu ve davranışlara yol açan bozuk düşünce kalıplarını tesbit etmek ve düzeltmek için çalışır. Hayattaki tecrübelerin nasıl yorumlandığının, kişinin duygularını ve davranışlarını o yönde değiştireceğine inanır. Örneğin kişi depresyonda ise, yaşamını ve kendisini negatif bir açıdan görme eğilimindedir ve bu kişinin depresyonunu arttırır. Davranış terapisinde olduğu gibi, Kognitif terapide de bilinçaltında yada geçmişte yaşanmış eski çatışmalar yerine kişinin şimdiki zamanda olan problemlerine ve semptomlarına yoğunlaşılır. Fakat Davranış Terapisinden farklı olarak, günlük hayatta yaşanılan tecrübeler sorunun parçası olarak görülür ve terapinin önemli bir parçasıdır.

    En başarılı olduğu hastalık:
    1. Depresyon

    3. Bilişsel-Davranış Terapi
    Bu terapi tipi, sağlıksız, negatif inanç ve davranışları tesbit etmek ve sağlıklı, pozitif inanç ve davranışlarla değiştirmek için hem Kognitif hemde Davranış terapilerinin bir birleşiminden oluşur. Kişilerin kendi düşüncelerinin (başka insanların düşünceleri yada çevresel koşullar değil) nasıl yaşamaları gerektiğini belirlediğine inanırlar. İstenmeyen ortam ve çevre koşulları değişmese bile, kişinin olaya bakış açısını ve davranışlarını değiştirebileceğine ve daha pozitif bir yaklaşım geliştirebileceğine inanırlar.

    4. Dışavurumcu Sanat Terapisi
    Bu terapi şekli duygu ve düşüncelerini ifade etmekte zorlanan insanların yaratıcı yöntemler kullanarak bu sorunu aşmalarını hedefler. Sanat Terapisi kişinin kendine olan güvenini arttırmasını, travmatik tecrübeler ve semptomlarla baş etmesini ve pozitif değişimlerin gelişmesini sağlayabilir. Bu terapi sanat, dans, hareket, tiyatro, müzik ve şiir gibi değişik sanatsal aktiviteleri kapsar.

    5. Diyalektik Davranış Terapisi
    Bilişsel-Davranış Terapisinin değişik bir biçimi olan bu terapi çeşidinin amacı, stres ile mücadele edebilmesi, duygularını sakinleştirebilmesi ve başkaları ile olan ilişkilerini geliştirebilmesi için kişileri eğitmektir. Bu terapi özellikle intihar eğilimi olan Borderline Kişilik Bozukluğuna sahip kişiler için ortaya çıkmıştır. Fakat Yeme Bozukluğu yada Madde Bağımlılığı gibi sorunları olan hastalara da başarı ile uygulanmaktadır.

    Diyalektik Davranış Terapisi, filozofide diyalektik olarak bahsedilen bir olaydan gelmektedir; Bir birine zıt gibi görünen iki kavramın yada fikrin karşılıklı uygulanması sonucunda dengeli bir çözüm bulmak için çalışılması. Örneğin kişi kendini olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini öğrenir ama bunu başarabilmek için aynı zamanda düşüncelerinde ve davranışlarında değişiklikler yapar.

    En başarılı olduğu hastalık:
    1. Borderline Kişilik Bozukluğu
    2. Yeme Bozukluğu
    3. Madde Bağımlılığı

    6. Sistematik Desensitizasyon Terapi
    Davranış terapisinin bir çeşidi olan bu terapi tipi, kişiyi korktuğu yada rahatsız olduğu bir olay ile özellikle yüzleştirmeye çalışır. Bu terapi yöntemi genelde Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu olan kişiler yada Travma sonrası stres problemi olanlar için faydalıdır. Hastalar, kontrol altında tutulan koşullar içinde, obsesif duyguları canlandıran yada travmatik tepkileri yaratan olaylarla, cisimlerle yada varlıklarla yüzleştirilirler.

    En başarılı olduğu hastalık:
    1. Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu
    2. Travma sonrası stres problemi

    7. Bireylerarası Terapi
    Bu yöntem, kişinin başka insanlar ile olan ilişkilerine yoğunlaşır. Terapinin amacı kişinin ilişki kurmaktaki yeteneklerini geliştirmektir (aile, arkadaşlar ve iş arkadaşları ile iletişim yetenekleri). Bu terapi ile kişi başkaları ile olan iletişimini nasıl değerlendirmesi gerektiğini ve ilişkilerde yaşadığı problemleri aşmak için ne tür stratejiler geliştirmesi gerektiğini öğrenir.

    8. Oyun Terapisi
    Bu terapi yöntemi gelişim döneminde olan küçük yaştaki çocuklar için tasarlanmıştır. Oyuncaklarla oynamak, resim yapmak ve diğer aktiviteler ile uğraşmak gibi pek çok farklı tekniği kullanır. Bu teknikler özellikle duygu ve düşüncelerini sözcüklerle ifade edemeyen çocukların kendilerini çok daha rahat ve kolayca ifade edebilmelerini sağlar.

    9. Psikoanaliz
    Bu terapi yönteminde, şimdiki zamanda yaşanan duygu ve davranışları açıklamak için kişinin geçmişte yaşadığı anıları, olayları ve duyguları incelenir. Çocukluk olaylarının ve biyolojik dürtülerin, insanın davranışını ve düşüncelerini etkileyen ve kontrol eden bilinçaltı mekanizmasını oluşturduğuna inanırlar. Bu terapi türünde, bilinçaltı dürtüleri incelenerek, kişinin yaşamını geliştirecek değişimleri yapması için çaba sarfedilir. Rüya analizi ve özgür çağrışım (akla ne gelirse özgürce konuşmak) gibi teknikler ile bilinçaltına ulaşmaya çalışılır.
    Psikoanaliz uzun dönemli ve yoğun bir terapi şeklidir. Bazen bir kaç yıl boyunca haftada bir kaç seansı içerebilir. Psikoanaliz Sigmund Freud tarafından bulunmuştur. Geleneksel olarak hasta bir kanepeye yatırılır ve terapist görüş alanı dışında oturarak, hastanın etkilenmeden rahatça konuşabilmesini sağlamaya çalışır.

    10. Psikodinamik Psikoterapi
    Bu terapi şekli psikoanalizin teorileri üzerine kurulmuştur. Kişinin bilinçaltındaki duygu ve davranışlarını, arzu ve isteklerinin nereden kaynaklandığını ve içinde yaşadığı çatışmaların çözümünü bilinçli hale getirebilmek için uğraşır. Günümüzde en yaygın olarak uygulanan terapi şekillerinden birisidir. Psikoanalizden daha az yoğundur. Genelde terapist ile yüz yüze konuşarak uygulanır. Ayrıca daha geniş aralıklar ile uygulanır (genelde haftada bir defa) ve daha kısa sürede bitirilir (genelde bir yıl yada daha kısa)
    Psikodinamik Psikoterapi pek çok değişik terapi tekniğini kullanır, örneğin; kişinin geçmişini incelemek, kişiyi inançları ve davranışları ile yüzleştirmek, destek vermek ve kişinin duygu ve düşüncelerini yorumlamak gibi. Bu işlem ile kişi duyguları, düşünceleri, semptomları yada davranışları ile bilinçaltındaki dürtüleri arasında bir bağlantı kurar. Böylece bu yeni anlayış ile, kişi istemediği davranışlarını ve düşüncelerini değiştirebilir.Özellikle başlangıçta terapi rahatsız edici ve ürkütücü gelebilir. Fakat bir kaç hafta içinde semptomlarda azalma görülmeye başlanır. Kişinin stresi azalır, karar verme yetenekleri gelişir, ilişkilerinde iyileşmeler başlar ve sorunlar ile daha iyi bir şekilde baş etmeye başlar. Eğer bu gelişmeler görülmüyor ise doktorunuz ile konuşun, belki de sizin için daha uygun bir terapi yöntemi gerekli olabilir.
    Terapi yöntemi kişiye özel olarak belirlenmelidir. Eğer sonuçlar istediğiniz gibi değilse yada doğru olmadığını hissediyorsanız, ikinci bir terapistten fikir alın. Terapi herkese uyan tek bir tedaviden oluşmaz. Yukarıda bahsedilen pek çok terapi çeşidinden bir yada birden fazlası birleştirilerek size uygun bir tedavi yöntemi bulunması için çaba sarf edin
    Terapist terapi süresince hastasını çözümlerken;
    • Hastanın kendiliğine " self " ine dikkat eder. Gerekli yerlerde kendisiyle yüzleşmesini sağlar.
    • Transferans'a ( aktarım ) terapisti kimin yerine koyuyor, ona dikkat eder ve yorumlar. Terapide her zaman ve mutlaka yorum yapılır. Yorum,
    " olmazsa olmaz " olandır.
    Terapi acı çeken hasta ve terapistin birlikte yaşadıkları özel bir ilişkidir. Her kişinin de kişilik sınırları vardır. Her ikisini de etkileyen dış ortam içinde bu ilişki yaşanmaktadır. Elbette ki bir takım aktarımlar, duygu alış verişi olacaktır. Bu çerçeve içinde özel yorumlar getirilir. Yorumlar hastanın çözümlenmesinde, kendini ifade edebilmesinde kendini anlayabilmesinde, iç görü oluşmasında çok önemlidir.Yorumların zamanlamasını deneyimli terapist iyi bilir. Terapi ilişkisinin kendisi değişken bir süreçtir. Ve kişiliğin yeniden yapılanması bu sürece paralel gider. Ve terapist kendi kişiliği ile hastanın diğer obje ( bütün diğer insanlar ile olan ) ilişkilerinde bir model oluşturur. Yani hasta orada terapisti ile yaşadıklarını bir anlamda hayata geçirir. Yine transferans ( aktarım ) hastanın terapist ile kurduğu ebeveyn ilişkisi ise terapistin onu kabul edişi ona olan hoşgörü v.s...ideal ebeveyn olarak model alınır.
    Son zamanlarda 20 - 30 yıldan beri çağdaş yeni akımda, terapi ilişkisinin kendisi incelenmeye başlandı. Hasta ile terapist arasında tutum değişikliliğinden söz ediliyor. Terapi esnasında terapist de kendini inceliyor. Bunu neden yaptım, neden bunu söyledim diye çok katı bir engelleme olmamakla birlikte hem hastada, hem kendinde neler olduğunu fark etmeye çalışıyor ve kendini tanımaya yönelik inceleme yapması gerekiyor.
    Ayrıca deneyimli terapist, kendini hastaya adapte eder. Aşırı kuramsal, kuralcı olup da kendini kısıtlamaz. Elastik ve yaratıcı olmak zorundadır. Sonunda yorum yapılınca hemen çözüm gelir diye bir kural yok, fakat şurası gerçek ki, terapist, hastanın kendisini tanımasına yardımcı olmakla beraber kendi kişiliği ile bir çok konuda, eğitici bir model görevini de üstlenmektedir. Böylece süregiden bir ilişki sonunda başta amaçlanan iç görü sağlanması, bilinç dışının bilinçlendirilmesi, semptomların yok olması yanı sıra iç çatışmaların çözümlenmesi ve terapistin model alma görevi ile kişiliğin yeniden yapılması sağlanabilmektedir.
    Görüldüğü gibi psikoterapi terapistin yıllar süren usta, çırak eğitimi ve zaman zaman başvurduğu supervisionlar ile kazanılan " ZOR " " ÇOK CİDDİ "
    " SORUMLULUK İSTEYEN " bilgi birikimi, sağlıklı ruhsal yapı, genel kültür, yaratıcılık ve elastikiyet ve de sabır isteyen, incelik isteyen bir uğraştır.
    PSİKOTERAPİDE TEDAVİ EDİCİ ETKENLER
    Psikanalitik ve Psikodinamik Terapilerde Tedavi Edici Etkenler
    Psikoterapistler, hastalarının tedaviden yararlanmasına, bazen de yararlanmamasına neden olan etkenleri bilmek isterler. Freud'un teknik üzerine yazılarından itibaren yapılan yayınlarda tanımlanan tedavi edici etkenler (TEE'ler), göreceli vurgu farklılığına karşın genelde benzerlik gösterir. Bu konuda A.B.D.'de yapılmış çok merkezli araştırma projelerinin sonuçlarından yararlanarak genellemelerde bulunan araştırmacılardan biri de Luborsky'dir. Luborsky "Psikanalitik ve Psikodinamik Tedavi Edici Etkenler" isimli yazısında incelemelerini başlıca iki bölümde ele almıştır.
    1. Tedavi öncesi alınan bilgi ve yapılan ölçümlerden saptanan TEE'ler:
    a. Hastaya özgü nitelikler (IQ, anksiyete düzeyi, Rorschach bulguları, önceki psikoterapi deneyimi, tanı gibi),
    b. Terapiste özgü nitelikler (kişilik, deneyim, beceri, ilgi alanı, tutumlar gibi)
    Hasta ve terapist niteliklerinden hiçbiri, tedavi sonucuyla ilgili anlamlı prediktif bulunmamıştır.
    c. Hasta ve terapist niteliklerinin benzerlikleri (matching)
    Bunlar içinde saptanan tek anlamlı sonuç, evli terapistlerin, evli hastalarla aldığı sonuçların daha iyi olmasıdır.
    1. Tedavi sürecinde hasta-terapist etkileşimini değerlendirerek saptanan TEE'ler:
    I. İlk seansların beş dakikalık bölümlerinden saptananlar:
    a. Hastaya özgü niteliklerden yaşantılama (experiencing) ve bunu ifade edebilme becerisi anlamlı prediktif bulunmuştur.
    b. Terapiste özgü niteliklerden empati, içtenlikli olma (genuineness) ve sahiplenici olmayan yakınlık orta derecede anlamlı bulunmuştur. Bu değişkenler, danışan merkezli psikoterapide (Rogerian) yüksek derecede anlamlıdır.
    c. Farklı psikoterapi yöntemlerindeki sonuçlar karşılaştırıldığında, anlamlı bir fark bulunmamıştır (Bireysel, grup/kısa süreli, uzun süreli/ danışan merkezli, davranışçı gibi). Sınırlı fobide davranışçı yöntemin, bazı düşük sosyo-ekonomik gruplarda psikoterapiyi direktif yöntemlerle modifiye etmenin daha başarılı olması gibi istisnalar da saptanmıştır.
    I. Tüm seans içeriklerinden saptanan TEE'ler
    (Bu saptama, teyp kayıtları ve süreç notlarının yanı sıra, bağımsız terapistlerin tedavi öncesi ve sonrası yapılan görüşmelerden elde edilen verilere dayanarak yaptığı değerlendirmelere dayandırılmıştır).
    a. Hastanın yardım ilişkisini yaşantılayabilme becerisi
    Bu beceri, hastanın terapisti ve terapiyi yardımcı olarak yaşayabilme kapasitesine bağlıdır. Bunun tüm psikoterapi türlerinde en önde gelen etken olduğu ve sonuçtaki başarı ile belirgin ilişkisi bulunduğu saptanmıştır.
    İki tip yardım ilişkisi belirlenmiştir:
    1. Hastanın, terapisti, destekleyici ve yardımcı olarak algılamasını içeren yardım ilişkisi,
    2. Hastanın sorunlarıyla başetme çabasında terapistle birlikte çalışabilmesini, işbirliği yapabilmesini içeren yardım ilişkisi.
    Yardım alabilmede önemli olan iki etken şunlardır:
    1. Terapistin bu yaşantıyı teşvik edebilme ve geliştirebilme becerisi,
    2. Hastanın bu ilişkiyi olumlu ve yardımcı olarak yaşayabilmesine zemin ve olanak sağlayan geçmiş ilişki deneyimleri (nesne ilişkileri repertuarı).
    Psikoterapiden yararlanacağına dair inancı, beklentisi ve ümidi olanlarda, sürekli negatif beklentiler içinde olanlara oranla başarı daha fazla bulunmuştur. Olumlu bir yardım ilişkisi kurulduğunda ve terapistin müdahaleleri yerinde olduğunda, yapılan teknik hataların sonuca olumsuz etkisinin olmadığı saptanmıştır.
    b. Hastanın içselleştirebilme ve kazandıklarını sürdürebilme kapasitesi
    Bu kapasite - az önce tanımlanan - ikinci tip yardım ilişkisiyle bağlantılı bulunmuştur. Yani, hastanın amaçlarına ulaşma sürecinde terapistle birlikte çaba gösterebilmesi ve zamanla bu tarzı kendini anlamada kullanabilmeyi öğrenerek özerkleşmesi kastedilmektedir. Bu tip ilişkiyi yaşayabilenlerde, terapide edinilen kazançların terapi bitişinden sonra da sürdürülme şansı, birinci tip ilişkiye yatkın olanlara (yani yardım beklentisi ağırlıkla terapistin desteğinden olanlara) oranla daha yüksek olarak saptanmıştır. Bunun temel nedeni, içselleştirme becerisindeki yetersizliktir. Bu kişilerde psikoterapi sonucunda belirgin düzelme olsa da, takip çalışmalarında, bitişten sonraki ilk 1-2 yıl içinde kazanılanların çoğunun yitirildiği gözlenmiştir. Beklentisi ve yaşantısı bu biçimde olanlarda, birden fazla terapi görmeye ya da terapiyi bir yaşam biçimine dönüştürmeye sık rastlanmaktadır.
    Kazançların sürdürülmesinde önemli bir etken de, dış desteklerin varlığıdır. Terapi grubu üyeleri, AA gibi gruplar, aile üyelerinin desteği, hastanelerin sonraki bakım (after-care) sistemleri veya terapistle bitiş sonrası belli aralıklarla görüşmenin sürdürülmesi, bu tür desteklere örnektir.
    c) Hastanın duygu ve düşüncelerine toleransındaki artış
    "Anılarından ve anımsamaktan korku" olarak Freud'un da vurguladığı bir etkendir. Diğer bir yönü, regresyonlara toleransın artışında gözlenir. Katarsis veya abreaksiyon da kısmen bu etkenle örtüşmektedir. Bu etken, travmatik düşüncenin ifade edildiğinde daha az travmatik olma ilkesine dayanmaktadır. Benzer bir etken de, kendini eleştirmenin azalması sonucu kendini kabul etmedeki artıştır.
    d) Terapistin ilişkiyi - özellikle aktarımı - iyi yönlendirebilmesi
    Bu becerinin iki yönü tanımlanmıştır:
    1. Hastanın yardım ilişkisi yaşayabilmesini teşvik ve kolaylaştırma,
    2. Aktarımın gözden kaçırılarak veya değerlendirilmeyerek tedavi edici etkisinin kaybolmasına, erken sonlanmalara ve drop-out'a neden olmasına fırsat vermeme.
    Yönlendirme, iki yolla gerçekleştirilir:
    1. Aktarımın, yani ilişkideki merkezi çatışma temasının yorumlanmasıyla,
    2. Bu çatışmanın uzantısı olarak hastanın beklentisine uyan davranışlardan kaçınılmasıyla (Hasta, ilişkilerindeki olumsuz beklentilerinin terapide de tekrarlanacağı inancıyla terapisti sınama eğilimindedir).
    e) Terapistin anlaşılır ve makul bir tekniğe sahip olması
    Teknik, hasta ve terapistin birlikte yapacaklarının gündem ve zeminini oluşturur. İkisinin de bunun etkili olacağına dair inançlarının olması sonucun daha olumlu olmasını sağlamaktadır. Tekniğin nitelikleri ilişkinin daha verimli olmasına katkıda bulunur.
    f. Hasta ve terapistin birlikte araştırarak anlamaya çalışması
    Bu, özellikle psikodinamik yönelimli psikoterapilerde önemli bir etkendir. Psikanalizin ilk yıllarında en önemli amacın içgörü geliştirme olduğu düşünülüyordu. Daha sonra etkisinin sınırlı olduğu anlaşıldı. Bunun yanı sıra, hasta ve terapistin, üzerinde çalıştıkları bir ortak gündem oluşturmasının yararları tanımlanmıştır. Bu yararlar üç bölümde özetlenebilir:
    1. Hasta ve terapist için kabul edilir ve anlaşılır bir amaç olması,
    2. Hastaya bazı değer ve yaşam biçimlerinin öğretilmesi yerine, kendisinin anlaması ve keşfetmesinin etik açıdan daha uygun olması,
    3. Nihai hedef olan özerklik ile de tutarlı bir amaç olması. Ortak araştırma biçimini kendi başına da uygulayabilir olması. Bu, kazandıklarını sürdürebilme açısından önemli bir katkı sağlar.
    Birlikte araştırma süreci terapist açısından sürekli tekrarlanan üç aşamada ele alınabilir:
    1. DİNLEME: İyi bir dinleyici olmayı ve hastanın da böyle olması için teşvik etmeyi içerir. Seansın büyük bölümünü düşünmeksizin dinleme oluşturur.
    2. ANLAMA: Düşünmenin, sezgilerin ve hipotez geliştirmenin ağırlıklı olduğu bir aşamadır. Dikkatin, ilişkiye özgü merkezi çatışma temasına dair getirilen ipuçları ve özellikle bu temanın terapistle ilişkide yaşanması üzerinde yoğunlaşması söz konusudur. İlişkinin aktarımsal ve gerçek niteliklerinin anlaşılması, yaşanacak güçlüklerin halledilmesinde değerli bir yol göstericidir.
    3. YANITLAMA: Burada da yanıtın en önemli yanı, ilişkisel çatışma temasına yönelik olmasıdır. Böylece hem terapist hem hastanın, aktarımla ilgili bulguların farkında olması ve yanı sıra direncin azalması mümkün olabilmektedir.
    Tanımlanan anlamaya çalışma yöntemi - bilişsel terapinin vurguladığı -, sorun çözme becerilerini geliştirme çalışmaları ile de bağlantılıdır. Anlamanın, kişinin istediğini elde etme ve daha iyi çözümler bulma becerilerini arttırması beklenir. Çatışmalı ilişki teması, hastanın ilişkilerinde ihtiyacını elde etme çabasında tekrarlayan olumsuz sonuçlar yaratır. Olumlu yeni alternatiflere dair farkındalığın ve uygulama becerilerinin kazanılması, anlamaya çalışma yönteminin kavrandığının bir göstergesi olmaktadır.
    g. Hastanın değişme ihtiyacı ve motivasyonu
    Motivasyon, çoğunlukla semptomlardan dolayı yaşanan olumsuz duyguların derecesiyle ve terapiden yararlanma beklentisiyle orantılıdır.

    "OLMA" VE "YAPMA" OLARAK BİSEKSÜALİTE
    Winnicott, insan tabiatının yapısal olarak biseksüel olduğunu kabul etmiş ve bu bütün içindeki kadınsı (female) ve erkeksi (male) elementleri tanımlamaya çalışmıştır. Kadınsı elementin niteliğinin "olma" (being) yaşantısında, erkeksi elementin de "yapma" (doing) yaşantısında ifade edildiğini söyler. "Yapma" kapasitesi, primer olan ve temel güveni sağlayan "olma" kapasitesinin zeminine dayanmaktadır. Böyle bir zemine dayanmayan, bir "kişi" olarak varolduğunu hissetmeyen, dolayısıyla kendini güvende hissetmeyen hastaların, birşeyler yapmak ve aktivitelerini sürdürmek için mücadelelerini klinik olarak gözleyebiliriz.
    Bu güven, stabil bir anne ile yeterince iyi bir ilişki yaşayıp primer identifikasyon yoluyla sağlanmaktadır. Güvenlik, kendi olma duygusu, net bir egonun doğmaya başlaması, kimlik oluşumu ve nesne ilişkileri içinde gelişebilme, bu temel koşula bağlıdır. Bu gerçekleşmediğinde, potansiyel ego, hayata sağlıklı bir başlangıç yapamamakta ve bunun sonucunda içsel boşluk, hiçlik, varolmama ve kendi olamama duyguları gelişir ki, psikoterapinin önündeki en ağır sorun budur. Bu sorunun aşılması ancak analist veya terapistin hastayla ego gelişimini mümkün kılabilecek bir ilişkide kurabilmesi ile mümkün olabilir.
    Hastanın psişik bir yaşantısı olabilmesi, bunu "özne" (subject) olarak yaşayabileceği belli derecede gelişmiş bir egoyu gerektirmektedir. Depersonalizasyon ve derealizasyonu yaşaması için bile bir öznenin varolması zorunludur. En ağır olgular, içsel fantezi dünyasında, kendilik duygusuna benzer bir durumu sürdürebilmeye çalışan psikotik durumlarda görülür.
    Sağlıklı gelişmede ise, bebeğin anne ile, daha özgün olarak anne memesi ile olan ilişkisinde yaşadığı duygusal paylaşım, özdeşleşme ve ego gelişimine zemin hazırlar. Winnicott, kadınsı ve erkeksi elementlerin hem kadında hem erkekte olduğunu savunur. İki cinste de ilişkinin, meme ile olan ilişkiyle başlaması, kadınsı elementin yani "olma" yaşantısının, "yapma" yaşantısından önce gelmesini açıklar. Böyle bir "kadınsı element içeren meme" durumunun tersi, telaşlı, dominant, bebeğin ne zaman besleneceğini dikte eden annelerde görülür. Burada annenin sunduğu "yalancı-erkeksi element içeren meme" dir ve amacı "bebeğe birşeyler yapmak"tır. Maternal anne ise bebeğin duygusal ihtiyaçlarını anlar, beslenmeyi bebeğin istediği biçim ve hızda gerçekleştirmesinden memnundur ve - en önemlisi - doyduktan sonra göğsünde rahatça uyumasına izin verir. Böylelikle ona "kadınsı element içeren memeyi" sunar. Bu, bebeğin huzurlu bir varoluş içinde "olmayı" yaşantılamayabilmesine olanak sağlar. Bu yaşantı yeterince sık ve uzun olarak sağlandığında, güçlü bir ego gelişiminin temelleri de atılmış demektir. "Olma" ve "ilişki içinde olma" yaşantıları, baştan itibaren birbirinden ayrılamaz.
    Ego gelişimini sağlayacak ilişki yeterince gelişmediğinde, egonun bir kısmı dış dünyadan çekilmekte, kendini dünyayla başetmede yetersiz, zayıf hissetmektedir. Yapısal potansiyelin bir bölümü yaşamın başlangıcında ayrı, baskılanmış ve uyarılamaz bir biçimde derinlere itilmektedir. Bu bölümün bütünleşebilmesi ve gelişime katılması mümkün olmamaktadır. Aynı anda psişik yapıdaki kadınsı ve erkeksi elementler de biraraya gelememektedir. Winnicott, bu kopuk bölümün, hasta tarafından bilinmediğini, bilinçli veya bilinçdışı olarak egonun yaşantısına katılmadığını belirtir. İşte terapistin ulaşması, ilişki kurması gereken bölüm de budur. Terapistin işlevi, hastanın kaybettiği potansiyeli ile ilişkisini kurmasına ve kendisini bulmasına yardımcı olmaktır.
    Guntrip, Winnicott'un biseksüalite ile ilgili saptamalarından yola çıkarak, erkekte ve kadında kopuk olan bu elementin, kadınsı element olduğu belirtir. "Olmak" mümkün ise, "yapmak" onu doğal olarak takip eder. Değilse, zorlamak tarzında yapma, hem olma hem yapmanın yerini tutmaya çalışacaktır. "Olma" duygusunun kaybı, "yapma" kapasitesinin tükenmesine neden olur. "Olma" yaşantısının ardından "yapma" ile ilgili pratik eylemlerin gelmemesi, "olma" yaşantısını ketleyecektir. "Olma" zeminine dayanmayan "yapma", obsesif tekrarlamalar gibi anlamsız, amaçsız, meşguliyet olsun, bir şey yapılmış olsun diye yapılan aktivitelerdir. Yapay bir çabayla "olmaya" çalışmaktır. Katı bir çalışma temposu şeklinde görülebilir. Aktiviteler zorla, gergin, sinirli ve aşırı gayretle yapılmaktadır. Manik veya obsesif-kompulsif nitelikte olabilir. Zihin, yokoluşa (non-existence) doğru gidişin gizli korkusu nedeniyle duramaz, dinlenemez ve gevşeyemez.
    Yalancı-Kadınsı ve Yalancı-Erkeksi Biçimde Patolojik "Olma" ve "Yapma"
    Winnicott, "pasif ve aktif" terimlerinin, kadınsı ve erkeksi elementlere karşılık gelmese de aralarında önemli bir bağlantı olduğunu söyler. Guntrip ise, "pasivite ve zorla aktivite" terimlerini tercih ederek, bunları, kadınsı ve erkeksi elementlerin patolojik biçimleri olarak tanımlar. Hastaların sıklıkla bu iki zıt uç arasında gidip geldiğine dikkati çeker.
    Bu patolojik biçimler iki cinsiyette de görülebilir. Yalancı-kadınsı (pseudo-female) niteliklerde, "güçsüzlük" başlığı altında boyun eğme, çaresizlik, olamama (non-entity), mazoşizm yer alırken, yalancı-erkekside "güçlülük" başlığı altında baskınlık, saldırganlık, maçoluk, kompulsif aşırı aktivite ve sadizm yer alır. Burada, sağlıklı bireyde söz konusu olan kadınsı ve erkeksi elementlerin birbirini tamamlayıcı biçimde kişilik gelişimine katılımı mümkün olmamıştır. Yalancı-erkeksi tutumlar, sağlıklı "yapma" ve "olma"ya alternatif oluşturma çabasıdır. Yalancı-kadınsı tutumlar, pasivite ve zayıflık biçimindedir; varolamama, tam bir kişi olamama şeklinde ifade edilir. Sağlıklı kadınsı element kopuk ise, sağlıklı erkeksi element de kayıptır.
    Genelde, yalancı-kadınsı tutumlarla yalancı-erkeksi tutumlar arasında seçim yapma zorunluluğu olursa, yalancı-erkeksi roller tercih edilir. Çünkü, yalancı-kadınsı özelliklerden nefret edilir. Bu nefret, anne veya babanın zayıf yanlarıyla bağlantılıdır.
    Gerçek Kadınsı ve Erkeksi Özellikler Olarak Sağlıklı "Olma" ve "Yapma"
    İki element, kadın ve erkekte doğal olarak birlikte gelişir. Kadında kadınsı, erkekte erkeksi elementin ağırlıklı olması beklenir. Karşı cins elementi de yok olmamalıdır. Bu element ağır basarsa, kadında maskülin protest, erkekte efemine davranış biçiminde görülür.
    Ağırlıkları belirleyenin cinslerin üreme ve çocuk bakımındaki farklı rollerinden kaynaklandığı düşünülür. Hamile kaldığında kadının rolü "olma" ağırlıklıdır. Bebeğin varolması, annenin "olmayı" sürdürmesine bağlıdır. Doğum öncesi fiziksel birliktelik sonradan psişik birliktelik olarak sürer. Bu birlik (oneness) yaşanabilirse, bebek ilerde ayrılmayı başarabilir. Bu esnada babanın rolü anne ve bebeğin "olmaya" devam etmesini sağlamak, korumak ve geçindirmektir. Çocuk bireyleştikçe anne, onunla ve onun için "yapma" kapasitesi geliştirir. Çocuk, baba ile ilişki kurabilince, baba da "olma" şeklindeki maternal kapasiteyi edinir.
    Kadınsı ve erkeksi özellikler, primer olarak - dar genital anlamda - seksüel terimler değildir. Tüm kişilik işlevselliğini yansıtır. Cinsel ilişkide kadın da erkek de hem kadınsı, hem erkeksi elementleri içeren tarzda reaksiyon verirler. Önce ikisi de aktif olarak erkeksi elementleriyle, ardından huzur ve güven içinde kadınsı elementleriyle etkileşim içindedirler. Hem kendileri olmayı, hem "bir" olmayı hissederken güvenli bir ortam içindedirler. Yaşanan, bebekken anneleriyle yaşadıkları primer identifikasyonun yetişkin düzeyinde tekrarlanmasıdır.
    Erkeksi / Kadınsı İlişki ve Bilme Biçimleri: Düşünme ve Hissetme
    Erkeksi tip ilişkinin tanımlanması daha kolaydır. Dürtülerin tatmini, ayrı oluş (seperateness), aktivite, yapma, çalışma, entelektüel aktivite, cinsel aktivite gibi olguları kapsar. Kadın ve erkekte görülen aktif biçimde yapmayı içerir.
    Kadınsı tip ilişki, preverbal iletişimi de içeren, özdeşleşme ve birlikte olma duygusu içinde paylaşım biçimindeki empatik bir ilişkiyi tanımlar. "Erkeksi element içeren meme", bebeği aktif olarak besler, süt verir, onun için yapar. "Kadınsı element içeren meme" ise, bebek için orda olur, güvenilir, rahatlatıcı, yakın bir temas içindedir; ilişki, sevgi ve ilgi verir.
    Bebek, başlangıçta kendisi ve meme arasında ayrım yapamaz, ama kendisinin olmasının, memenin olmasına bağlı olduğunu hisseder. Bu, "özdeşleşme ile bilme"nin başlangıcıdır. Kadınsı tipte bilmenin tipik örneği, annenin bebeğin duygusuna dair sezgisel bilgisidir. Winnicott, bunun anneye, bebeği için doğru olanı yapma yeteneğini kazandırdığını belirtir. Hissetme, kadınsı elementtir ve olma, ilişkide olma, özdeşleşme ile bilme durumudur. Düşünme, erkeksi elementtir, entelektüel bir aktivitedir. Tipik örneği, objektif bilimsel araştırmadır. Kadın ve erkek, entelektüel aktivitelere aşırı yoğunlaşıp kadınsı ve maternal kapasitelerini yeterince geliştiremez ise, bu, kişiliklerinin fakirleşmesi ve "derinden bilme" kapasitelerinin azalmasına neden olur.
    *************
    Özetlenecek olursa, biseksüel yapının dengeli, bütünleşmiş ve gelişmiş hali, güvenlikli bir "olma" duygusundan doğal olarak gelişen bir "yapma" durumudur. "Yapma", egonun ihtiyaç ve ilgilerini ifade ve tatmin eder, "olma"nın tamamlayıcısıdır.
    Erkeksi element, pratik eyleme yönelebilme ihtiyacında kendini gösterir. Kadınsı element ise, duygulu ve duyarlı olma ihtiyacında, başkalarının hissettiklerine duyarlı olma kapasitesinde kendini gösterir.
    Kadınsı element, kadın veya erkekte, duyarlı ve kolay incinir olduğu için, direnilmesi, dışlanması gereken bir zayıflık olarak görülebilir ve sert görünüm altına gizlenebilir. Böyle hastalar, kendi kadınsı elementine bilinçdışı nefret geliştirebilir, projeksiyon yapabilir, küçük kız ve kadınlara yönelik yıkıcı dürtüleri olabilir.
    Terapistin hastası için orada ve onunla birlikte olabilmesi, "olma" ve "yapma" ile ilgili işlevleriyle, duygu, düşünce ve davranışları arasındaki bütünleşmenin derecesine bağlıdır.
     
  3. Dine

    Dine Özel Üye

    Psikoterapinin Sözlük Anlamı
    Psikoterapinin sözlük anlamı, ruhsal yolla tedavi etmek şeklinde tanımlanabilir. Batı dillerinde kullanılan psikoterapi terimini İngilizcesi olan “psychotherapy” kelimesinden hareketle izah edersek, bu terimin iki kelimeden oluştuğunu görürüz. Buradaki “psycho” kelimesi “psyche’ anlamına olup can ve ruh manasınadır. “Kelimenin kökeni Grekçe de yine can, nefs ve ruh anlamlarına gelen, psukhē olup nefes almak anlamına gelen “psukhein XE "psukhein" ” fiilinden türemiştir. Kelime Latinceye “psỹchē (psişe)” olarak geçmiştir. Terapi kelimesi de (İngilizce Therapy) bir hastalık ya da bozukluğun tedavisi demek olup, kelimenin kökeni Grekçe “tıbbi olarak tedavi etmek” anlamına gelen “threapeuein” fiilinden türeyen “therapeia” kelimesidir. Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen psikoterapi (psychotherapy) teriminin sözlük anlamı ruhsal tedavi demektir. Burada ruhsal tedaviden kasıt psişik hastalıkların ilaç ve cerrahi yöntemler kullanılmadan tedavi edilmeye çalışılması anlamına gelmektedir.
     

Bu Sayfayı Paylaş