Psikoloji Dalında ki Bilimadamları

'Psikoloji' forumunda Dine tarafından 24 Eylül 2009 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Psikoloji Dalında ki Bilimadamları konusu Ivan Pavlov´un etkisi çağdaş psikolojinin pek çok alanında yoğun bir şekilde hissedilir. Çağrışım veya öğrenme alanlarında yapmış olduğu çalışmaları çağrışımcılığın geleneksel uygulamadan öznel fikirlere, tamamen nesnel ve niceliksel içsalgıbezi salgılarına ve kas hareketlerine doğru yön değiştirmiştir. Sonuç olarak, Pavlov´un çalışmaları John B. Watson´a davranışı araştırmanın yeni bir yolunu, davranışı kontrol etmenin ve değiştirmenin bir yöntemini sağlamıştır.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov´un Hayatı [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov Rusya’nın bir taşra kasabasında, bir köy papazının 11 çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelmiştir. Böyle büyük bir ailedeki konumu ona, tüm hayatı boyunca sürdüreceği özellikleri olan erken yaşlarda bir sorumluluk ve çok çalışmayı getirmişti. Pavlov 7 yaşında kafasından önemli bir darbe almasıyla sonuçlanan bir kaza sebebiyle 11 yaşına dek okula devam edemedi. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Babası onu evde eğitti. Pavlov 1860 yılında papazlığa hazırlanma niyetiyle yöresel teoloji okuluna girdi. Ancak Darwin´i okuduktan sonra fikrini değiştirdi. St. Petersburg Üniversitesi´ne devam edebilmek için yüzlerce mil yürüdü. Uzmanlık alanı olarak hayvan psikolojisini seçmişti. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov üniversite eğitimi ile Rus toplumunda üçüncü bir sınıf olarak doğan aydınlar sınıfına dahil oldu.
    Pavlov 1875´de mezun oldu ve tıp eğitimine başladı. Ancak tıp eğitimine başlama sebebi bu alanda çalışmak değil, fizyoloji araştırmaları alanında bir kariyer edinme umudu idi. İki yıl Almanya´da çalıştı ve St. Petersburg Üniversitesi´ne dönerek burada bir laboratuar asistanı olarak birkaç zor yıl geçirdi.
    [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov´un kendisini araştırmaya adaması çok önemlidir. Pavlov´un tek amaçladığı ücret, giyim veya yaşam koşulları gibi pratik meselelerle başka yönlere dağılmadı. Neyse ki, 1881´de evlendiği karısı Sara hayatını Pavlov´u günlük sıradan meselelerden korumaya adamıştı. Evliliklerinin ilk yıllarında Pavlov’u çalışmalarından alıkoyacak hiçbir şeye Sara´nın izin vermemesi konusunda mutabık kalarak bir antlaşma yapmışlardı. Pavlov dostça vakit geçirmek için Cumartesi ve Pazar günleri hariç asla içki içmeyeceğine ve kumar oynamayacağına söz vermişti. Pavlov eylülden mayısa dek haftanın yedi günü çalışarak ve yazlarını memleketinde geçirerek hayati boyunca bu katı programı izledi. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Günlük işlere olan kayıtsızlık özelliği o derecedeydi ki, karısı Sara maaşını alma zamanı geldiğini sıklıkla kendisine hatırlatmak durumunda kalıyordu.Bir defasında karısı Pavlov için "O kendi kendisine bir takım elbise alma konusunda güvenilemeyecek birisidir." yorumunu yapmıştı. Pavlov için araştırmalarında başka hiçbir şey önemli değildi. 73 yaşındayken laboratuarına gitmek için tramvaya binmiş ve tramvay henüz durmadan inmeye çalıştığı için düşüp bacağını kırmıştı. "Pavlov aceleciydi, tramvayın durmasını bekleyemezdi. O sırada orada bulunan ve olaya şahit olan bir kadın ´ Vay canına! Burada çok zeki ama ayağını kırmadan tramvaydan nasıl ineceğini bilemeyen bir adam var´" demişti. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov 1890 yılına dek (41 yaşına kadar) yoksulluk içerisinde yaşadı ve en sonunda St. Petersburg´da Askeri Tip Akademisinde farmakoloji profesörlüğü görevini aldı. Evliliğinden sonraki bir süre bir apartman dairesi tutmaya güçleri yetmediğinden kendisi laboratuardaki portatif bir yatakta uyurken karısı bir akrabaları yanında kalıyordu. Pavlov 1883 yılında doktora tezini hazırlarken ilk çocukları doğdu. Doktorların dediğine göre zayıf ve sağlıksız olan bu çocuk annesinin ve kendisinin kırsal bir bölgede dinlenememesi durumunda ölecekti. Büyük çabalar sonucu böyle bir yerdeki akrabalarının yanına yolculuk için gereken parayı ödünç bulabildiler fakat çok geç kalınmıştı ve bebek öldü. Altı yıl sonra hala çok yoksullardı ve karısı Sara ile ikinci oğlu tekrar akrabalarının yanında pansiyoner olarak kalmak durumundaydılar. Pavlov´un maddi problemlerinden haberdar olan bir grup öğrencisi kendi istekleri üzerine bazı konferanslar veren Pavlov´un emeğinin bir karşılığı olduğu vesilesiyle ona bir miktar para verdiler. Fakat Pavlov bu paranın da tamamını laboratuardaki hayvanlar için harcadı ve kendine bir şey bırakmadı. İşine karşı sorumluluğu çok yüksekti ve kendisini adamıştı, bu yüzden maddi zorluklar onu bunaltmıyordu.

    [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]1923 yılında New York´taki bir konferansa katılmak için ABD´ye gittiğinde 2.000 dolarını çaldırdı. Dinlenmek için bir banka oturmuş ve evrak çantasını yanına koymuştu. Kalabalıkları seyrederken dalmış ve çantasını unutmuştu. Gitmek için ayağa kalktığında çantasının yok olduğunu gördü. Bu olay üzerine "İnsan ihtiyaç sahiplerini şeytana uyduracak şeyleri ortada bırakmamalı" demişti. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov´un, daha çok laboratuar asistanlarına yönelttiği şiddetli duygusal patlamaları oluyordu. Bolşevik Devrimi (1917) sırasında bir asistanını deneye 10 dakika geç geldiği için cezalandırmış, dışarıdaki savaşı araştırmalarına karıştırmamıştı. "Sen laboratuara çalışmak için geldiğinde şu devrim neyi değiştirebilir " diye bağırmıştı. Bu öfke patlamaları genellikle çabucak unutulurdu Öğrencileri kendilerinden nelerin beklendiğini tam olarak bilirlerdi, Pavlov onlara bunu söylemekte asla tereddüt etmezdi. İnsanlara karşı tavrı dürüst ve güvenilirdi. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov bir şeyler anlatırken meslektaşlarını ve öğrencilerini büyüleyebilme yeteneğine sahip mükemmel bir öğretmen olarak tanınırdı. Tartışmalarda merhametsizdi, bununla birlikte eğer hata yapmışsa -ki bu çok enderdi- bunu kabul etmeye hazırdı. Öğrencileri tarafından oldukça sevilen Pavlov, öğrencilerini ders sırasında kendi konuşmasını kesmeye ve soru sormaya teşvik eden ender öğretmenlerden biriydi. Ayrıca laboratuarında kız öğrencilerin ve Yahudi öğrencilerin çalışmasına izin veren birkaç Rus bilim adamından birisiydi. Gelişmiş bir mizah yeteneği vardı ve kendisine şaka yapılmasından hoşlanırdı. Cambridge Üniversitesi´nden şeref payesi aldığında birkaç öğrencisi balkondan bir ip sarkıtarak Pavlov´un kucağına doldurulmuş oyuncak bir köpek bırakmışlardı. Pavlov bu köpeği apartmanında masasının yanında muhafaza etmişti [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Sovyet rejimi ile olan ilişkileri karmaşık ve zordu. Sovyet hükümetini ve devrimi açıktan eleştiriyordu. Stalin´e tehlikeli derecede keskin ve kızgın protesto mektupları yazmış ve yönetimden hoşnut olmadığını göstermek üzere Rus bilim toplantılarını boykot etmişti. Nihayet 1933´de yönetimi onaylamış ve bu yönetimin Rus halkını bir araya toplama konusunda bazı başarılar elde ettiğini kabul etmişti. Hayatının son uç yılında, 16 yıl boyunca eleştirdiği otoritelerle barış içinde yaşamıştı. Bu tavrına rağmen meslek hayatı boyunca araştırmaları için hükümetten oldukça cömert yardımlar almış ve hükümet baskısından uzak olmuştur. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Pavlov neredeyse hayatının son anına dek bir bilim adamı olarak yaşadı. Ne zaman hastalansa kendisini incelerdi ve öldüğü gün de bir istisna olmadı. Bir nöropatolog çağırdı ve semptomlarını tarif etti. Zatürreeden oldukça zayıf düşmüş olmasına rağmen "beynim iyi çalışmıyor, obsesif duygular ve istemsiz hareketler ortaya çıkıyor; kangren yerleşiyor olabilir" demişti. Bir sure için, Pavlov uykuya dalana dek bu belirtilerin anlamını tartışmışlardı. Uyandığında kalmış, elbiselerini aramaya başlamış, tüm yaşamı boyunca sergilediği ayni sabırsız enerjiyi göstermeye başlamıştı. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]"Kalkma zamanı" demişti. "Bana yardım et, beni giydir". Ve bu sözlerle birlikte yatağa düşmüşü ve ölmüştü.[/FONT]
     
  2. Dine

    Dine Özel Üye

    John Dewey
    John Dewey 20. yy’ın ilk yarısının en önemli Amerikalı felsefecisi olarak tanınır. 1859’da Vermont, Burlington’da dünyaya gelmiştir. Kısa bir öğretmenlik kariyerinin ardından felsefe alanında doktora yapmış ve 1889’dan sonra University of Michigan’da felsefe bölümünün başkanlığını üstlenmiştir. Daha sonraları University of Chicago’daki görevi esnasında kamu eğitimiyle aktif olarak ilgilenmeye başlamış ve burada 1896-1904 yılları arasında, çocuk eğitimi üzerindeki gözlemlerini derinleştirdiği meşhur “laboratuar okul”u kurmuştur. Akademik kariyerinin geriye kalan uzun bölümünde Columbia Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmıştır. Dewey’in demokratik idealini ve bu ideale ulaşmakta eğitime biçtiği rolü iyi anlayabilmek için onun içinde yaşadığı dönemi kaba hatlarıyla tarif etmek gerekir. Dewey bir kriz, belirsizlik ve imkânlar çağının filozofuydu. Dewey’in Amerikası’nda, 1890’larda Chicago halkının yaklaşık yüzde yirmisi evsizdi; her dört kişiden biri işsizdi; hastalıklar kol geziyordu ve sağlık hizmetleri nüfusun büyük bir kesimine ulaşmıyordu. Toplumsal ihtilaflar her yerdeydi: bugün görülmemiş ölçülerde şiddet içeren grevler yaygındı; toplumun zengin ve yoksul katmanları arasında derin bir uçurum vardı; siyasi partiler güç sahiplerinin elindeydi ve yerel yönetimler yolsuzluk batağına saplanmıştı. Kargaşanın hakim olduğu bu ortama her gün, yalnızca kendi dilini konuşan yeni göçmenler ekleniyordu. İngilizce Chicago’da henüz yaygın bir dil değildi ve her dört kişiden yalnızca birinin ebeveynleri Amerika’da doğmuştu.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Fakat bu kriz ve belirsizlik ortamı Dewey ideallerinin gerçekleşebileceği imkânlar da içeriyordu. Ücretli ve mekanik iş düzeni işçi sınıfı tarafından tümüyle kabul gören bir norm haline gelmemişti; işçi sınıfı henüz tüketim toplumunun ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmemişti; yüksek siyaset büyük şirketlerin tekelinde olsa bile halk yığınlarının bunun dışında tutulması gerektiği bugün olduğu gibi meşru bir bakış açısı haline gelmemişti. 19. yüzyılın sonlarından bakıldığında, otuz-kırk yıl sonrasının Amerikası’nın halkın toplumsal yaşam ve siyasete katılımı anlamında hangi yönde evrimleşeceği belirsiz görünüyordu. Noam Chomsky, eğitim ve demokrasi hakkındaki bir konuşmasında John Dewey’i klasik liberalizmin özgürlükçü değerlerinden beslenen ve erken eğitimde gerçekleştirilecek reformların toplumsal değişim için büyük imkânlar sağlayacağına inanan bir düşünür olarak tanıtır. Dewey’e göre “üretimin nihai hedefi meta üretimi değil, birbirleriyle eşitlik temelinde ilşikilenen özgür insanların üretimi olmalıdır”. “Eğitim bir vazoyu suyla doldurmak değil, bir çiçeğe kendi tarzında büyüyebilmesi için yardımcı olmaktır.” Chomsky’e göre, Dewey’in savunduğu özgürlükçü değerler, içinde yaşadığı erken 20. yüzyılın yükselen değer ve yapılarıyla uzlaşmaz bir çelişki taşımaktadır. Bir tarafta Leninist ve Stalinst komuta ekonomileri, diğer tarafta, ABD ve Batı’da inşa edilmekte olan devletçi kapitalist endüstriyel ekonomiler, her ikisi de köklü otoriter değerleri savunmakta, bireylerden itaat talep etmekte, eşitlik temelinde dayanışmacı insani ilişkileri değil, vahşi ve rekabetçi, tahakküm arayışındaki ilişkileri desteklemektedir. 20. yüzyılda gelişen egemen siyaset ve yönetim teorilerine göre halk, Walter Lipmann’ın sözcükleriyle “sorumlu insanların vahşi bir sürünün gürültü patırtısından azad olabileceği” bir konumda yer almalıdır; bir demokraside “bilgisiz ve başkasının işine burnunu sokanların, yani dışarıdakilerin bir işlevi vardır.” Onların işlevi “eylemin meraklı bir izleyicisi olmaktır, fakat katılımcısı değil”. [/FONT]


    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]20. yüzyılda devletler, şirketler, politik sistem, medya ve okullar bu arzu ve öngörüyü gerçekleştirecek şekilde yapılanmıştır. Dewey’e göre ise “siyaset büyük şirketlerin toplum üzerindeki bir gölgesidir” ve bu böyle olduğu müddetçe “gölgenin zayıflaması maddenin kendisinin değiştiği anlamına gelmeyecektir”. Yani reformların faydası çok sınırlıdır. Dewey 1920’lerde şunları ifade etmektedir: “Günümüzde iktidar üretim araçlarının, malların mübadelesinin, reklamcılığın, taşımacılığın ve iletişimin kontrolündedir. Bankacılığı, arazileri, sanayii özel denetim altında tutan, bu denetimi basın, basın kuruluşları ve diğer reklam ve propaganda araçları üzerindeki komutaları ile güçlendiren özel kâr amaçlı işletmeler varoldukça, yani, gerçek iktidar sistemi, baskı ve kontrolün gerçek kaynağı yerli yerinde durduğu müddetçe, demokrasi ve özgürlükten söz edilemez.” Serbest ve demokratik bir toplumda işçiler kendi kendilerinin efendisi olmalıdırlar. O halde “çocukları özgür ve zekice çalışamayacakları, sadece verilen iş uğruna çalışacakları şekilde eğitmek dar görüşlü ve gayrı ahlaki bir yaklaşımdır”.

    Dewey’in demokratik idealini, yüksek siyaset çerçevesinde tanımlanmış bir demokratik toplum tasarımından kesin bir şekilde ayırt etmek gerekir. Dewey’e göre demokratik toplumun temel kriteri bireyin kendi yaratıcı potansiyelini toplumsal yaşama gönüllü katılımı suretiyle ve toplumun iyiliği için çalışarak açığa çıkarabilmesidir. İnsan doğasının yaratıcı potansiyeline ve bireyde tesis edilmesi gereken katılımcı bir karaktere dayalı, aşağıdan yukarıya bir demokrasi ideali söz konusudur. İnsanın bireysel-psikolojik temelinden hareketle geliştirilen bu ideal bireyi toplumun iyiliği adına toplumsal bir çalışmaya davet etmek suretiyle birey ve toplum arasında bir denge arayışındadır.
    [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Dewey’in eğitim reformuna olan ilgisi ABD ile sınırlı kalmamıştır. 1920’lerde Çin, Meksika, Japonya, Türkiye ve Rusya gibi modernleşen ve eğitim altyapılarını oluşturmaya çalışan ülkeleri ziyaret etmiş ve reform çabalarına destek vermiştir. Dewey 1924 yazında, iki ay gibi sınırlı bir zaman aralığında ’ün davetiyle Türkiye’ye gelmiştir. Bu ziyaretin hemen ardından yazdığı rapor on beş sene boyunca, 1939’a kadar Türkçe’de yayımlanmamış ve İngilizce orijinali ölümünün ardından, toplu çalışmalarının yayımlanması esnasında gün yüzüne çıkmıştır. Dewey’in İstanbul, İzmir, Bursa ve Ankara’da, okulların kapalı olduğu yaz aylarında yaptığı incelemelerin sonucunda Türkiye’nin eğitimde reform çabalarına sıcak yaklaştığı, Ankara’da mahrumiyet koşulları altında altyapısı kurulan cumhuriyet idealinden etkilendiği ve bu ideale sempatiyle baktığı görülmektedir. Yazdığı raporda, Türkiye’yi eğitimde “aşırı merkezileşme” çabalarına karşı uyardığı, maarif vekaletini “çeşitliliğin” esas alınması yönünde uyardığı dikkati çekmektedir. Ayrıca, köy enstitüleri fikri konusunda da Dewey’in esin verici olduğu ifade edilmektedir.[/FONT]
     
  3. Dine

    Dine Özel Üye

    Eric Ericson
    Ericson Ortodoks psikanaliz alanında Anna Freud tarafından eğitilmişti. Psikanalitik sistemin büyük bir kısmını elinde tutup bunu çeşitli şekillerle genişleterek oldukça popüler bir kişilik yaklaşımı geliştirmiştir. Ericson gelişim aşamalarını oldukça detaylı bir şekilde açıklamış ve kişiliğin yaşam boyu gelişmeye devam ettiğini iddia ederek, kültürel, tarihsel ve sosyal güçlerin çıkışını onaylamıştır.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Ericson´un Hayatı [/FONT]


    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Erik Ericson kimlik krizi (identity crisis) kavramı sebebiyle oldukça tanınmış bir kişidir. Ericson bu kavramı kendi hayatının erken dönemlerinde yaşadığı kişisel krizinden türetmiştir. "Benim en iyi arkadaşlarım bu krizi isimlendirmem ve onunla kendi içimde baş edebilmem için bunu diğer insanlarda da görmem konusunda ısrar ettiler" der. İlk kriz ismiyle ilgiliydi. Uzun yıllar boyunca soyadını, gerçek babası zannettiği ama aslında üvey babası olan kişiden gelen Homburger olarak bildi. 39 yaşında ABD vatandaşı olduktan sonra soyadını Ericson olarak değiştirdi.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Ericson’un ikinci kimlik krizi Almanya´da bulunduğu okul yılları içerisinde yaşandı. Ericson kendisini bir Alman olarak düşünüyordu, oysa sınıf arkadaşları bir Yahudi olması sebebiyle onu reddetmişlerdi. Yahudi sınıf arkadaşları ise sarışın Avrupai görüntüsü sebebiyle ondan uzak duruyorlardı. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Üçüncü krizi liseden mezun oluşunun ardından yaşandı. Başka türlü bir yaşam sürmek isteğiyle toplumdan koptu ve birkaç yıl boyunca kimliğini ararken Avrupa´da amaçsızca gezdi. 25 yaşındayken kendini Viyana´da Freud´un hastalarının ve arkadaşlarının çocukları için açılmış olan küçük bir okulda öğretmenlik yaparken buldu. Psikanaliz alanında eğitim gördü ve hem kişisel hem de mesleki kimliğini bulduğunu ilan etti. Liseden sonra başka bir resmi eğitim görmemiş olmasına rağmen sonunda Harvard´da öğretmenliğe dek ulaştı ve modem zamanların en etkili psikanalistlerinden birisi oldu.[/FONT]
     
  4. Dine

    Dine Özel Üye

    aham Maslow
    Nisan 1908´de New York Manhattan´da doğdu. Yalnızlık, mahcubiyet, aşağılık duyguları, depresyon ve mutsuzluk dolu bir çocukluk ve delikanlılık dönemi geçirdi. Nefret dolu ve itici bir kadın olarak gördüğü annesini hiç sevemedi; mutaassıp bir Musevi olan annesi sık sık Tanrı´nın kendisini şu veya bu şey için cezalandıracağını söylerdi. Bu tehditlerin de etkisiyle, daha küçük yaşta dine güvenmemeye karar verdi ve ateist oldu. Buna rağmen, o dönemin anti-Semitik eylemlerinden ve hücumlardan diğer Yahudiler kadar o da muzdarip kaldı.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Brooklyn´de Erkek Lisesi´ni bitirdi; çok zeki, yetenekli ve bol okuyan biriydi. New York Şehir Koleji´nde hukuk tahsiline başladı ama bir gece kitaplarını atıp okulu terk etti. Cornell Üniversitesi´nde felsefe ve psikoloji okumaya başladı. Oradaki psikoloji hocası Prof. Edward B. Titchener´i soğuk bulup beğenmediği için, bir sömestre sonra New York Şehir Koleji´ne döndü. Bu sırada 20 yaşındaydı ve 19 yaşındaki kuzini Bertha ile evlendi (bu "gelenek" ona yabancı değildi çünkü kendi anne babası da kuzindiler). Orada da mutlu olamayınca Wisconsin Üniversitesi´ne gitti, iki sene sonra felsefe dalında yüksek lisansını aldı. John. B. Watson´un davranışçılık ekolüne merak salıp psikoloji doktorasına başladı. 1934´de doktorasını aldı ama gerek Büyük Buhran döneminin gerekse anti-Semitik akımların etkisiyle, akademik bir görev bulamadı.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Tıp fakültesine başladı ama kısa bir süre sonra, tıbbın da tıpkı hukuk gibi insanları tutkusuz ve olumsuz açıdan ele aldığına kanaât getirerek, tıbbiyeyi de terk etti. Hayatı boyunca sıkıldığı her şeyi terk etme huyu bundan sonra da sürdü. Ertesi sene New York´a geri döndü ve Columbia Üniversitesi´ndeki Teacher´s Koleji´nde E. L. Thorndike´ın asistanı oldu. Bir sene kadar insan cinselliği üzerinde çalıştıktan sonra oradan da sıkıldı ve ayrılıp Brooklyn Koleji fakültesine intisap etti.[/FONT]


    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]1930´lar ilâ 1940´lar arasında New York´da zamanın hemen bütün ileri gelen Avrupalı psikologlarıyla irtibat kurdu. Bu zevatın çoğu Nazi tehdidinden kaçan Yahudi psikanalistlerdi. Aralarında Erich Fromm, Karen Horney, Max Wertheimer ve Kurt Golstein sayılabilir. Alfred Adler´den çok etkilendi ve uzun bir süre onun seminerlerine devam etti. Bu arada tanıştığı antropolog Ruth Benedict´ten de çok etkilenip Kanada´da yaşayan Yerliler üzerinde araştırmalar yapmaya başladı. Buradaki gözlemleri kültürel farklılıkların esâsen yüzeysel olduğu kanaâtine varmasına yol açtı; bu da, ileride geliştireceği ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramı için ufuk açtı.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Brooklyn´deki dersleri çok ilgi çekerdi ve popülerdi. Konu hakkında hiç bir eğitimi olmamasına ve sâdece uzaktan duyduklarıyla bir şeylerden haberdar olmasına rağmen, talebelerine psikanaliz uygulamaya çalıştı. Bir süre sonra da, psikanaliz yerine, kendince geliştirdiği kısa süreli psikoterapi seansları yapar oldu. Sonradan bunlardan da büyük ölçüde vazgeçti.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]1940´lı yılların ortalarından itibâren sıhhati bozulmaya başladı. 1946´da, henüz 38 yaşındayken, iyice rahatsızlanarak iki kızını ve karısını alıp California´da Pleasanton´a taşındı ve ismen de olsa Maslow Cooperage Corporation´un başına geçti. 1949´da kısmen düzelerek Brooklyn Koleji´ne geri döndü. 1951´de, Waltham Massachusetts´de yeni kurulmuş olan Brandeis Üniversitesi´nin psikoloji bölümünün başına geçti. Bol miktarda yazı yazıyordu ve şöhreti de iyice artmıştı ama, dâima olduğu gibi, burada da hiç mutlu olamıyordu. Talebelerinden artarak gelen ders verme tekniğiyle ilgili eleştirilere kızıyor ve ürküyordu. 1967 Eylülü´nde ciddi bir kalb krizi geçirdiğinde, 20 sene önceki teşhis edilemeyen garip hastalığının da aynı şey olduğunu fark etti. Zâten sıkılmıştı, talebeleriyle sorunlar yaşıyordu. California´daki Menlo Park´ta Saga Administrative Corporation´dan gelen iş teklifini kabûl edip, oraya geçti. Burada belli bir işi gücü yoktu, kafasına göre yazıyor, düşünüyor ve keyfine bakıyordu; onu tenkit eden kimse de yoktu. 8 Haziran 1970´de, hafifçe koşarken (jogging), 62 yaşında şiddetli bir kalb krizi ile vefat etti.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Hayatı boyunca pek çok ödül almış, 1967-1968 senelerinde Amerikan Psikoloji Birliği başkanlığı yapmıştı. Vefat ettiği zaman îtibâriyle, sâdece bir psikoloji profesörü olarak değil, en az o kadar da iş idâresi, eğitim, hemşirelik, ilâhiyat gibi konulardaki yazıları, konuşmalarıyla tanınıyordu.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Hep ıstırap, acı ve ağrılar çekti; kronik yorgunluk, hipoglisemi, kalça artriti ve müzmin kalb sorunlarından müştekîydi. Mahcup, aşırı anksiyöz ve kendine kızan, mutsuz, izole ruhsal yapısını seneler süren psikanalize rağmen hiç aşamadı. Performans anksiyetesi sorununu ölünceye kadar yaşadı. Evliliğinde de hep suâl işâretleriyle ve sevgi güvensizliğiyle beraber yaşadı, bunu yazdıklarına yansıttı. Vefatından bir ay önceki son makalesinin girişinde hiç bir zaman cesur bir lider ve hatip olamadığından yakınarak "ben mizaç olarak cesaretsizim" diye yazıyor ve ekliyordu "bu da bana hayatım boyunca bitkinlik, gerginlik, korku, endişe ve kötü uykulara mâl oldu"! Annesine karşı nefreti de asla sönmedi, öldüğünde cenazesine gitmeyi reddetti. Bu mizaç, karakter ve kişilik özellikleri, her kuramcı gibi, onun kişilik kuramına ve ideolojisine de yansıdı. Asla olamadıklarını ve inanamadıklarını "kendini gerçekleştirme", "hümanistik tavır", "holistik-dinamik teori" gibi kuramsal yaklaşımlarla ideolojize etti, küçük yaşta kaybettiği Tanrı inancını teolojiye ve transandansa olan merakıyla (zirve yaşantılar, din ve ilâhiyatla ilgili yazılar) ikame etti.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Kısacık tıbbiye yaşantısı hâricinde tıbla hiç alâkası olmadığı gibi, doğal olarak, hiç bir zaman da psikiyatr(ist) olmadı.[/FONT]
     
  5. Dine

    Dine Özel Üye

    Carl Gustav Jung

    Carl Gustav.Jung Freud tarafından psikanalizin mirasçısı olarak görülmüştür. 1914 yılında arkadaşlıkları bozulmuş ve çalışmalarına Freud’dan ayrılarak analitik psikolojisi adı altında devam etmiştir.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Jung 1875’te İsviçre’de dünyaya gelmiştir. Babası bir din adamıydı. Annesi duygusal problemleri olan dengesiz bir kadındı.1900 yılında Basel Üniversitesi’nde tıbbı bitirdi. Freud ‘un rüyaların yorumu adlı kitabını okuduktan sonra psikanalizle ilgilenmeye başladı.1906 yılında ilk defa Freud’la Viyana’da bir araya geldi. Jung Freud’un takipçilerinden farklı olarak psikanalizle tanışmadan önce ün yapmış ve psikanalizle tanıştıktan sonra da Freud‘u eleştirmiştir. 1902 yılında yazdığı Bilinçdışı Psikolojisi adlı kitabında farklı bir libido görüşü ortaya atarak bu eleştirilerine yer vermiştir. 1914 yılında Freud ile yollarını ayırdı. 38 yaşındayken çok şiddetli duygusal problemler yaşadı ve bu çatışmayı kendi bilinçdışıyla yüzleşerek çözümlemişti. 1932 yılında Federal Polytectinical Üniversitesi’nde prof. olarak atandı. 1942 yılında sağlık problemleri nedeniyle istifa etmek zorunda kaldı.1961 yılında Küsnacht ‘da öldü. [/FONT]


    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Jung insanın kişiliğinin sadece geçmişe göre değil kişiliğin geleceğe yönelik hedeflerimiz, tutkularımız ve ümitlerimiz tarafından şekillenebileceğini ileri sürmüştür. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Jung yaşamı boyunca bilinçaltını vurgulamış ve bilinçaltına yeni bir boyut olan kolektif bilinçaltını getirmiştir. Psişe 3 seviyeden oluşur; bilinç, kişisel bilinçaltı, kolektif bilinçaltı. Bilinç; algılarımızı ve anılarımızı oluşturur ve bizim çevremize adapte olmamızı sağlayan gerçeklikle bağlantı kurma yoludur. Kişisel bilinçaltı; dürtüler, arzular, silik algılar ve bireyin bastırılmış deneyimlerinden oluşur. Bu deneyimler birleşik komplexleri oluşturur. Komplexler; zihnin güç ve aşağılık hissi gibi düşüncelerle meşgul olmasına neden olan ortak ana konu, duygu, anı ve isteklerdir. Kolektif bilinçdışı; birey tarafından bilinmeyen genel evrimsel deneyimlerini kapsar, kişiliğin temelini oluşturur. Onların farkında değiliz ve kolektif bilinçdışı şimdiki davranışlarımızı yönlendirir.
    Kolektif bilinçdışındaki kalıtsal eğilimlere arketip denir. Arketipler insanların benzer durumlarda benzer şekilde davranmasına neden olan zihinsel deneyimlerin önceden belirleyicileridir. Temel arketipler; Persona; gerçek kişiliği saklar. Başkalarıyla ilişkiye geçtiğimiz de giydiğimiz maskedir. Bu maske bizi topluma görünmek istediğimiz gibi sunar.
    [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Anima ve animus arketipleri; bir insanın hem kadınsı hemde erkeksi eğilimlerini gösterir. Anima erkeklerde dişilik özelliklerini, animus kadındaki erkek özelliklerini gösterir. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Gölge arketipi; tüm ahlaksızlıkları, ihtirasları ve nahoş arzu ve faaliyetleri içinde saklar. Ben; kişinin tümünü temsil eder. Ben her zaman kendini gerçekleştirmek için çabalar. Jung libidoyu genelleştirip bir hayat enerjisi olarak ele almıştır. Libidinal hayat enerjisini sadece cinsel nitelikte ele almamış, bunun beslenme ve gelişme işlevlerine de hizmet ettiğini ileri sürmüştür. Çocuğun anneye olan düşkünlüğünü annenin çocuğun ihtiyaçlarını karşılaması açısından açıklamıştır. Ödipal komplex sürecini reddetmiştir. Çocuğun olgunlaşması sırasında beslenmeye ilişkin işlevler cinsel duygularla örtüşür. Libidinal enerji ancak ergenlikten sonra heteroüel şekle dönüşür.

    [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Jung hastalarının kişilik komplexlerini ortaya çıkarmak amacıyla kelime çağrışım testini geliştirmiştir. Kelime çağrışım testinde hastaya bir kelime okunur ve hasta aklına gelen ilk kelimeyle karşılık verir. Kişinin tepki süresi, nefes alma süresi ve deri iletkenliği ölçülür. Hasta aklına gelen kelimeyi söylerken tepki süresi uzarsa nefes almada düzensizlik varsa ve deri iletkenliğinde değişiklik varsa bu kelimeyle ilgili duygusal bir problem olduğu sonucuna varılır. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Jung içedönüklük ve dışadönüklük tartışmaları ile de tanınır. Dışadönük kişi libidosunu kendi dışındaki olaylara, kişilere ve durumlara yatırır. Bu insanlar dış faktörlerden kolay etkilenir, özgüveni tamdır ve sokulgandır. İçedönük kişi libidosunu kendi içene doğru yatırmıştır. Bu kişiler dış etkenlere karşı dayanıklıdır, alıngan ve özgüveni azdır. İki kavramda bir insanda bulunur. Fakat biri diğerine daha baskın gelir. Jung’un çalışmalarının psikoloji ve psikiyatri alanlarının yanı sıra din, tarih, sanat ve edebiyat alanları üzerinde etkisi olmuştur. Dikkate değer katkılarına rağmen çağdaş psikoloji tarafından kabul görmemiştir.Jung’un düşünceleri 1970-80 yılları arasında mistik içeriğinden ötürü halkın büyük ilgisiyle karşılanmıştır.[/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]
    Jung’a Ait Sözler [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Diğerinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Duygusuz karanlığı aydınlatamayız ve bitkinliği harekete çeviremeyiz. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Düşünmek zor bir sanattır onun için çoğunluk tek karar verir. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Artık elinde mitolojinin anahtarı var. Ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Çocukken kendimi yalnız hissederdim; hala da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri yada bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ip uçları vermeye çalışıyorum. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı yada başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.
    • Bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. Böyle bir şeyi yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur.
    [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Tümüyle emin olduğum hiç bir şey yok. Tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. Tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Doğduğumuz dünya çok acımasız, ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. Anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, insanın yapısına bağlı. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında. [/FONT]
    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]• Tanrı Adem ile Havva´yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.
    • Yaşamım bilinç dışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir.
    [/FONT]
     
  6. Dine

    Dine Özel Üye

    Alfred Adler

    Alfred Adler (d. 7 Şubat 1870 - ö. 28 Mayıs 1937) bireysel psikoloji ekolünün kurucusu, Avusturyalı psikologdur.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Avusturya Penzing´de doğdu ve Viyana´da büyüdü. Viyana Üniversitesi Tıp Okulunda doktorluk eğitimi aldı ve 1895´te mezun oldu. Bedensel düzensizliklerle ilişkili olarak psikoloji ile ilgilenmeye başladı. 1902´de Sigmund Freud ile tanıştı ve birlikte Adler´in başkanlığında Viyana Psikanaliz Topluluğu´nu kurdular.[/FONT]


    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Hans Vaihinger´in ruhsal inşa fikirlerinden etkilendi ve erkek egemen toplumda doğal bir sonuç olarak "Erkeksi Başkaldırı" ile organik aşağılık ve telafi teorisini geliştirdi (bkz. Aşağılık kompleksi). Adler, Freud´un teorileri ile karşı görüşe geldi, fikir ayrılığı 1911´deki Weimar Psikanaliz Kongresi´nde aleni oldu. Adler, Freud´un inandığı içgüdüsünün baskınlığı ve ego dürtüsünün libidinal(?) olup olmadığı ile çekişiyordu, Freud´un bilinç altına atma üzerine fikirlerini de eleştirmişti. Adler bilinç altına atma teorisinin, erkeksi başkaldırının aşırı telafisi ve aşağılık hislerinden türetilmiş sinirsel bir durum olan ego -savunma eğilimleri- konsepti ile değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu, Oedipal Kompleksleri önemsizdi. Adler Viyana Topluluğundan ayrıldı ve 1912´de Bireysel Psikoloji Topluluğu adını alan, Özgür Analitik Araştırmalar Topluluğu´nu kurdu.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]1912´de ana fikirlerini tanımladığı Über den Nervösen Charakter kitabını yazdı. Kişinin bilinçsiz öz ereğinin temel amaçlarının baskıladığı ayrı aşamaların aşağılık hislerini üstünlüğe (veya bilakis yeterliliğe) dönüştürdüğü ifade ederek insan kişiliğinin erek bilimsel açıklanabileceğini iddia etti. Adler´e göre öz erek arzularına, toplumsal ve etnik gereksinimler karşı koyar, düzeltici etkenler umursanmaz ve kişi aşırı telafi ederse aşağılık kompleksi oluşabilir, kişi benmerkezci, güç düşkünü ve saldırgan veya daha kötüsü olabilirdi.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]I. Dünya Savaşı ile çalışmaları durdu, bu sırada Avusturya Ordusunda doktorluk görevi yaptı. Savaş sonrası 1930´lara olan etkisi adamakıllı arttı, 1921´den itibaren bir takım çocuk rehberliği klinikleri kurdu ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri´nde sık sık okutman, 1927´de Kolombiya Üniversitesi´nde misafir profesör oldu. Tedavi edici yöntemlerinde sosyal ilgiyi cesaretlendirip ve ödüllendirip fakat şımartma ve ihmalden kaçınarak sorunları çocukta önceden tutup, yetişkin ruha yoğunlaşmaktan kaçındı. Yetişkinlerde tedavi, suçlama veya üstünlük taslama tutumlarının tedavi edilen kimse tarafından dışarıda bırakılmasına dayanmaktaydı, kişisel davranışın farkına varılmasının artışı ile karşı koymanın azaldığını ve reddetmenin terse döndüğünü ifade etti. Yaygın tedavi araçları mizah kullanımı, tarihi anları ve mantığa aykırı emirleri içermekteydi. Adler´in popüleritesi görece optivizmi ve fikirlerinin Freud ve Jung´unkilerle karşılaştırıldığında anlaşılabilir olması ile ilişkiliydi. Adler sıklıkla, Kişinin davranış şablonu analizi, toplumla ilişkili, işi ilişkili ve cinsiyeti ile ilişkilidir, savını vurgulamıştı.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]1934´te Avusturya Hükümeti, Yahudi olduğu için Adler´in kliniklerinin çoğunu kapattı. Adler 1935´te Long Island Tıp Kolej´ine Profesör olarak Avusturya´dan ayrıldı. 1937´de Aberdeen İskoçya´da öldü.[/FONT]
     
  7. Dine

    Dine Özel Üye

    Sigmund Freud

    Mayıs 1856´da Avusturya İmparatorluğu´nun bugün Çekoslovakya´da yer alan Pribor şehrinde doğmuş ve 23 Eylül 1939 yılında İngiltere´de ölmüştür. Psikoanalizin kurucusu olan Avusturyalı nörolog , yalnızca psikolojiyi değil, sanat, eğitim, antropoloji gibi alanları da derinden etkileyen ve geniş tartışmalar yaratan psikanaliz kuramıyla 20. yüzyıla damgasını vuran düşünürler arasında yer alır.

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Sigmund Freud orta halli Yahudi bir yün tüccarının ilk ve hayatta kalan tek erkek çocuğuydu. Freud 1873´te Viyana Üniversitesi´nde tıp okumaya başladı. Mezun olduktan sonra da üniversitede Brücke Enstitüsü´nde çalışmayı sürdürdü. Öğretim görevlilerinin aldığı ücretler çok düşüktü ve Yahudi olduğu için Freud´un ilerleme olanakları kısıtlıydı. Bu yüzden, özel hekimlik yapabilme yetkisi almak üzere enstitüden ayrılıp Viyana Genel Hastanesi´nde çalışmaya başladı. 1883´te Freud, döneminin en büyük beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanlarından olan Theodor Meynert´in yönetimindeki psikiyatri kliniğinde asistan olarak çalıştı. Meynert´ten etkilenerek nöropatolog olmaya karar verdi. Freud 1885´te nöropatoloji doçenti oldu ve kokain üzerine araştırmalar yapmaya başladı, bu maddenin ağrı kesici, uyuşturucu, bağımlılık yapıcı etkilerini keşfetti. Aynı yıl, Paris´teki Salpetrire Hastanesi´nin yöneticiliğini yapan ve onun psikolojiye yönelmesinde de etkili olan dünyaca ünlü nörolog Dr. Jean Martin Charcot ile tanışma olanağı buldu. [/FONT]


    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Freud´un 1882´den beri dostu olan Viyanalı hekim ve fizyolog Josef Breuer´in hastası olan genç bir kadın, psikanaliz tekniğinin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Anna 0. olarak tanınan bu kadın babasının ölümünden sonra histeri belirtileri göstermeye başlamıştı; görme ve konuşma yetilerini yitiriyor, kol ve bacaklarına felç geliyor, yemek yiyemiyordu. Breuer, Anna kendisine bu rahatsızlıklardan söz ettikçe belirtilerin yok olduğunu gözlemledi ve bunun üzerine hipnoz uygulamaya karar verdi. Freud, bu konuda Breuer ile yaptığı tartışmalar sonucunda "hastayı konuşturarak tedavi" yöntemini geliştirdi. Bu arada Paris´e giderek Charcot ile çalışmaya başladı. Charcot´nun, histerinin bir nevroz olduğu, hipnoz durumuyla büyük benzerlik taşıdığı ve sanıldığı gibi yalnızca kadınlarda görülmediği yolundaki düşünceleri Freud´u derinden etkiledi. Ama Charcot, histerinin kalıtsal bir bozukluk nedeniyle beyindeki doku yıkımı sonucu ortaya çıktığını düşünüyor, Freud´un ruhsal etkenler üzerine düşüncelerini onaylamıyordu. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Freud, hipnozun geçici iyileşmeler sağladığını görünce bu yöntemi bıraktı ve psikanaliz tekniğinin temel öğesi olan serbest çağrışım yöntemini geliştirdi. Bu tedavi yönteminde hasta bütünüyle gevşeyerek ve çağrışım zincirlerini izleyerek düşünce ve anılan arasında dolaşıyor, sonunda kendisini rahatsız eden sorunla ilintili bir noktaya geliyordu. [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Freud nöroloji alanından gittikçe uzaklaşmış ve klinik psikolojiyle ilgilenmeye başlamıştı. Hastalar üzerinde çalışmaları sonucunda, nevrozun temelinde cinsel çatışmaların yattığı konusundaki inancı pekişti. Histerinin ise çocuklukta yaşanan sarsıcı bir cinsel deneyimden, örneğin aile bireylerinden birinin cinsel saldırıda bulunması nedeniyle ortaya çıktığına inanıyordu; pek çok hastasından benzer bir öykü dinlemişti. Ama sonra çok önemli bir şey keşfetti: Hastalarının anlattığı öyküler tümüyle uydurmaydı ve böyle bir saldırıya hiç uğramamışlardı. Böylece çalışmalarını çocukluktaki cinsel fanteziler üzerine yoğunlaştırdı.
    1896´da babasının ölümü üzerine yaşadığı bunalımdan sonra, 1897´de sistemli biçimde kendi kendini analiz etmeye başladı ve Odeipus kavramını geliştirdi. Bu yıllarda bir yandan da Düşlerin Yorumu adlı yapıtını yazıyordu. Yapıtında, rüyaların temel işlevinin isteklerin doyurulması olduğunu, bu isteklerin rüyalarda, yoğunlaşmış ya da yer değiştirmiş biçimlerde dışa vurulduğunu ve bilinçdışı mekanizmalarla çeşitli simgeler biçiminde ortaya çıktığını öne sürdü.
    [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Freud daha sonra yayımladığı Günlük Yaşamın Psikopatolojisi dil sürçmeleri, küçük unutkanlıklar gibi gündelik yaşamda önemsiz görünen davranışların ardında bilinçdışı süreçlerin bulunabileceğini belirtti. 1902´de öğretim üyeliğine atandı. 1905´te yayımladığı Cinsiyet Üzerine Üç Deneme´de cinsellik ve üremenin ayrı kavramlar olduğunu ele alarak insanlardaki cinsel dürtülerin bebeklikten başlayan gelişim evrelerini ortaya koydu. Freud kişilik kuramını üç katmandan oluşan bir sisteme dayadı; bu üç katman ilkel benlik (id), benlik (ego) ve üst benliktir (süper ego). [/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]Freud, Otto Rank, Ernest Jones, Sandor Ferenczi, Max Kahane, Wilhelm Stekel, Carl Gustav Jung, Alfred Adler ve Karl Abraham gibi izleyicileriyle 1902´den başlayarak her çarşamba günü çalışma odasında toplanırdı. Bu ünlü "Çarşamba Toplantıları" sonucunda Viyana Psikanaliz Derneği doğdu. 1909´da konferanslar vermek için ABD´ye çağrılan Freud, giderek uluslararası ün kazandı ve psikanaliz hareketi örgütlü bir yapıya kavuştu. Sonraki yıllarda, cinsel etkenlere ağırlık verilmesi ve libido kavramı nedeniyle topluluk içinde çelişkiler başladı. Adler ve Jung´un birbirini izleyen ayrılmalarına karşın hareketin önderliğini ve gelişmesini sürdüren Freud, 1913´te psikanalizi antropolojiye uyguladığı geniş kapsamlı bir çalışma olan Totem ve Tabu´yu yayımladı.[/FONT]

    [FONT=´Verdana´,´sans-serif´]1923´te Freud´a kanser tanısı kondu ve bu dönemde yazdığı Bir Yanılsamanın Geleceği, Uygarlığın Huzursuzlukları ve Musa ve Tektanrıcılık adlı yapıtlarında, sosyoloji ve dini psikanaliz açısından inceledi. 1938´de Hitler´in Avusturya´yı ilhak etmesi üzerine Viyana´dan ayrılarak Londra´ya yerleşti. Bir yıl sonra da ilerleyen hastalığı sonucu öldü.[/FONT]
     

Bu Sayfayı Paylaş