Prof. Dr. Turan Yazgan Kimdir?

'Düşünürler-Filozoflar' forumunda DeMSaL tarafından 4 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Prof. Dr. Turan Yazgan Kimdir? konusu 1938 yılında Isparta’nın Eğirdir ilçesinde doğdu. 1948’de Eğirdir Zafer İlkokulu’nu, 1951’de İstanbul Vefa Lisesi orta kısmını, 1955’de parasız yatılı olarak Kastamonu Lisesi Fen Bölümü’nü pekiyi dereceyle bitirdi. 1959’da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdikten sonra askerlik görevini yaptı. İmar ve İskân Bakanlığı Bölge Planlama Daire Başkanlığı’nda “İktisadi Araştırmacı” ve “Bölge Plancısı” unvanlarıyla beş yıl görev yaptı. 1963’te İtalya’ya, Güney İtalya Bölge Planlaması konusunda staj yapmak üzere gitti.

    1966’da İktisat Fakültesi’ne asistan olarak girdi.

    1967’de “Şehirleşme Açısından Türkiye’de İşgücünün Demografik ve Sosyo-Ekonomik Bünyesi” adlı tezle ve pekiyi derece ile doktorasını yaptı. 1971’de “Gelir Dağılımı Açısından Sosyal Güvenlik” konulu tezi vererek doçent oldu. 1977 ve 1978’de Güneydoğu Anadolu Bölgesi Planının Genel Koordinatörlüğü görevini yüklendi. Bölgede yapılan araştırmaları müteakip ortaya çıkan yedi ciltlik Güneydoğu Anadolu Gelişme Planını, Başbakanlık Tarım ve Toprak Reformu Müsteşarlığına sundu. 1979’da İktisat Fakültesi profesörlüğüne yükseltildi. Üniversite Senato üyeliği, Üniversite Yönetim Kurulu üyeliği ve Anabilim dalı Başkanlığı vazifelerinde bulundu. 2000 yılında istifa ederek, üniversiteden emekliye ayrılan Prof. Dr. Turan Yazgan, hâlen 1980 yılında kurmuş olduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nın genel başkanlığını yürütmektedir. Türkiye’de ve Türk Dünyasındaki hizmetleri nedeniyle 200’den fazla plaketle ödüllendirilen Turan Yazgan’ın, ayrıca yurtiçi ve yurtdışındaki pek çok üniversiteden verilmiş fahri doktora unvanları bulunmaktadır. Evli, 3 oğul ve 2 torun sahibidir.







    Türkiye’nin günlük haber bültenlerinin bazı bakımlardan incelenerek, konular itibariyle nisbi dağılımının
    ortaya konması çok ilgi çekici olabilir. Bir günlük tesadüfi bir internet haber sayfasında kaba bir sınıflama,
    ha berlerin 1/3’ün siyasilerimizin kendi aralarındaki çekişmeler, kavgalar, 1/3’ünün spor, 1/3’ünün de yarısından
    fazlasını artistlerle ilgili haberler, kalanı da Yüksek öğretim ve çeşitli saldırı ve felaketlerle ilgili haberler teşkil
    etmektedir.
    Sporun ve siyasetin en büyük yeri işgal etmesi gerçekten çok ilgi çekici. Bunların da pek çoğunun ülke ekonomisine,
    ülke refah ve huzuruna yönelik olmadığını zaten gazeteleri okuyanlar, televizyonları seyredenler fark etmektedirler.
    Bugün yazılı ve görüntülü basının çok tenkit edilmesi herhalde bundandır. Çocuklarımızın, torunlarımızın kültür
    bakımından gelişmesinde, aileler ve hatta okullar kadar bunların da tesirli olduğunu düşünürsek bu şikayette düşünen
    her kes haklıdır.
    Basın ve yayın organlarının iktisadi bakımdan önemli güçlerin elinde temerküz etmesi de bu işin başka bir yönüdür.
    Banka sahibi bir aileye, bir de televizyon verirseniz ortaya memlekete hayırlı bir gücün çıkması ihtimali çok
    düşük olur. Bunların her birinden birden fazlasına sahip olmak ise, ülke yönetiminin neredeyse siyasilerin elinden alınmasına
    veya bunlarla siyasi yönetim arasında bir iktidar mücadelesine yol açar. Sonunda siyaset bu güçleri emri altına
    alırsa, bu defa daha büyük bir güç ortaya çıkar ki, bu durumda tekrar siyaset, emir altına girmeye mahkum olma
    ihtimaliyle karşıkarşıya kalır.
    Kartel ve tröstlerin oluşumuna imkan veren politikalar, genellikle iktidarın “Yandaş”larını koruma ve mükafatlandırma,
    yükseltme arzularından doğar. Bu tutum, kendiliğinden bir siyasi parti yandaşlığını aşarak, cemaatleşmeye
    giden yolu açar. Cemaatleşme de, dini unsurlar ne kadar tesirli olursa olsun, siyasi bir himayeyi de beraberinde getirir.
    Cemaat siyaset, siyaset de cemaat üzerinde tesirli olabilir. Bu durum kartel ve tröstlerle siyaset arasındaki ilişkilerden
    daha vahim sonuçlar doğurabilir. Zaten bir safhadan sonra cemaatte kendi başına bağımsız kartel ve tröstler gibi
    sermayeye hükmeder. Pek çok basın ve yayın organına sahip olur ve hem halkı yönlendirir, hem iktidarı yönlendirmeye
    kalkar...
    Yabancı sermayenin bu kartel ve tröstler üzerinde söz sahibi olması çok daha büyük tehlikeler yaratır. Ülkemizde
    haberleşme, banka ve borsaların büyük ölçüde yabancıların eline geçtiği bilinmektedir. Bu hizmet sektörleri, milli
    güvenlik açısından olduğundan daha fazla milli refahı etkiler. Çünkü hizmet sektörü içinde çok büyük pay işgal ederler.
    Bunların katma değerlerinin dışarıya akması ve yeniden ülkemize borç olarak dönüp hem devletin hem vatandaşların
    sırtından faiz yoluyla transfer geliri sağlamaları bir çeşit soyulmanın yolunu açar. Üretimden çok tüketimin
    teşvik edilmesi bu fasit daireyi büyütür. Artan tüketim, aşırı teşviklerle borçları biraz daha artırır. Sonuçta millet ve
    devlet beraberce borçları artan durumuna düşerler. Borçlarını ödeyemeyen halk aynı zamanda suçlu durumuna düşer.
    Ülkede üretimden çok tüketim oluyorsa, tabii olarak ihracattan çok ithalat olur. Meydana gelen açık yeniden borçla
    kapanır. Bütçe açıkları da borçla kapanacaktır. Borçları, bu büyük sermaye sahipleri, görünür veya görünmez aktörler
    olarak sağlarlar ve kendi transfer gelirleri artarken, bütün ülkeyi önemli ölçüde transfer ekonomisi haline getirirler.
    Aşırı derecede artan işsizlik ve aşırı dercede artan gelir dağılımı dengesizliği, ister istemez devletin de halka sosyal
    yardım adı altında transferler yapmasını zaruri kılar ve sonuç bir çeşit sessiz bir dilenciler ülkesi durumuna düşmektir.
    Ülkemizde anti-tröst kanunlar gözden geçirilmeli ve kartellerin-tröstlerin oluşumuna imkan verilmemelidir.
    İktidarlar tayin ve terfilerde hiç değilse belli bir seviyenin altındaki kadrolar için, asla “Yandaşlık” yapmamalıdır.
    Devletle iş yapan iktisadi kuruluşlar arasında fark gözetilmemeli ve halkta gözetildiği hususunda bir kanaatin oluşmasına
    imkan verilmemelidir. Bu bakımdan taahhüt işlerinde azami şeffaflık sağlanmalıdır. Özelleştirmeler, mümkün
    olduğunca işçilere ve halka yöneltilmeli, yönetimin müessiriyeti için devlet kontrolu çok iyi işler hale getirilmelidir.
    Tüketimin teşviki sınırlandırılmalı, mesela kredi kartlarının dağıtımı daha sıkı kayıtlara bağlanmalı ve toplam kartın
    açtığı kredi toplamı şahsın geliriyle orantılı olmalıdır. Sermaye yerine emeğin, dolayısıyle üretimin teşviki yoluna gidilmeli,
    sermayenin ısrafı ve emeğin işsizliği böylece azaltılmalıdır. Başka bir ifade ile bütün teşvikler, fiilen çalışılarak
    doldurulan saatler toplamı ve bu toplamdaki artış üzerinden yapılmalıdır. Kızılay haricindeki derneklerin üyelerinden
    başka kimselerden halktan para toplamasına, vakıfların hangi ad altında olursa olsun halktan yardım istemesine, devletin
    hangi sebeble olursa olsun yardım kabul eden bir kurum durumunda olmasına, her çeşit kamu kurumunun yarı cebri
    - yarı gönüllü gibi görünen vergi ve harçlar dışındaki tahsilatına.. son verilmelidir. Sosyal güvenlik bir insan hakkı olarak
    herkese yaygınlaştırılmalı, emek üzerinden finansmanına da son verilerek emek pahalılandırılmamalıdır.
    Kısaca ülkemizde çok uzun zamanlardan beri uygulanan pek çok politikalar ve sosyal ve iktisadi bünyemize aykırı
    kanunlar ayıklanmalıdır. Avrupa’yla aynı bünyeye sahip olmayan ülkemiz, Avrupa’nın müesseseleri ve kanunlarıyla
    ne medenileşebilir, ne kalkınabilir ne de demokratikleşebilir.
    Allah Müslüman Türk’ü Korusun.
    Prof. Dr. Turan Yazgan
     

Bu Sayfayı Paylaş