padişahın işi ne(hiç bir şey göründüğü gibi değildir)

'İslami Kıssalar & Hikayeler' forumunda Dine tarafından 24 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    padişahın işi ne(hiç bir şey göründüğü gibi değildir) konusu padişahın işi ne(hiç bir şey göründüğü gibi değildir)

    Sultan Murad Han o gün bir hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil üzüntülü deseniz hiç değil.
    Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
    - Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
    - Akşam garip bir rüya gördüm.
    - Hayırdır inşallah? ..
    - Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
    - Nasıl yani?
    - Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
    Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar döner Vefa'ya Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha birdikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar sorarlar;
    - Kimdir bu?
    Ahali:
    - Aman hocam hiç bulaşma derler. Ayyaşın sarhoşun biri işte! ..
    — Nerden biliyorsunuz?
    — Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;
    — Biliyor musunuz der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
    — İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu? .. Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada! ..
    Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah keser yolunu:
    — Nereye?
    Bilmem bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

    — Millet bu çeker gider. Kimseye bir şey diyemem...
    Ama biz gidemeyiz şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
    — İyi ya saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
    — Olmaz rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
    — Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
    — Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
    — Aman efendim nasıl kaldırırız?
    — Basbayağı kaldırırız işte.
    — Yapmayın etmeyin sultanım bunun yıkanması paklanması var. Tekfini telkini...
    — Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasil hane bulmalıyız.
    — Şurada bir mahalle mescidi var ama...
    — Olmaz vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
    — Ne bileyim Ayasofya'dan Süleymaniye'den en azından Fatih Camii'nden...
    — Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler tabutlar musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

    — Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba...
    — Nasıl yani?
    — Heyecana kapıldık sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır belki yetimleri?

    — Doğru öyle ya neyse... Sen başını bekle ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir cüzüne tesbihine döner padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

    — Hakkını helal et evladım der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

    — Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helâya!
    — Niye?
    — Ümmeti Muhammed içmesin diye...
    — Hayret...
    — Sonra malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hücceti İslam okurdum...
    — Bak sen! Millet ne sanıyor hâlbuki...
    — Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi. Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli...
    — Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
    — İşte bu yüzden Nişancı'ya Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...
    — Doğru öyle ya?
    — Kimseye zahmetim olmasın deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim yıkasın kim kaldırsın?
    — Peki o ne dedi?
    — Önce uzun uzun güldü sonra;
    -
    Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?

    Alıntıdır...
     

Bu Sayfayı Paylaş