paşaların hesaplaşması kitap analizi

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Kayıtsız Üye tarafından 4 Nisan 2010 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    paşaların hesaplaşması kitap analizi konusu paşaların hesaplaşması adlı kitabın analizi nasıldır ödev araştırması çok acill
    paşaların hesaplaşması kitap analizi hakkında bilgi verebilir misiniz?
     
  2. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Kitabın Adı: Paşaların Hesaplaşması/Küller Altında Yakın Tarih
    Yazarı: Mustafa Armağan
    Yayınevi: Timaş
    Basım yılı ve sayısı: Mart 2011/2. Baskı/18 000 adet
    Sayfa adedi: 267
    Demokratikleşme yolunda ilerleyen Türkiye’de askerî vesayet-sivil vesayet tartışmaları alevlenirken, nedense tarihimiz üzerindeki vesayet yeterince ciddiye alınmıyor. Oysa resmi ideoloji asıl rengini tarihi biçimlendirmekteki becerisinde gösteriyor. Tarihi tek bir anlatı çerçevesinde sunmak ve ona alternatif getirmeye çalışanları ‘hain’, ‘satılmış’ ve ‘işbirlikçi’ olarak suçlamak eski bir alışkanlığımız.

    Mustafa Armağan Paşaların Hesaplaşması’nda demokrasimizin gelişmesinin önündeki en önemli engellerden birinin vesayetçi tarih olduğunu söylüyor ve bundan nasıl kurtulabileceğimizin örneklerini ortaya koyuyor.

    İsmet Paşa’nın nasıl kahraman yapıldığından başlayarak Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Refet Bele, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi Milli Mücadele’nin önde gelen isimlerin sonradan nasıl unutturulduğuna ve Çerkez Ethem’in neden hain ilan edildiğine kadar pek çok ilginç ayrıntıyı bulabileceğiniz Paşaların Hesaplaşması, yakın tarihin yeni bir gözle okunması için kolay bulunamayacak bir rehber niteliğinde.

    Darbeler tarihi ve Menderes’in dramı, ezanın yeniden Arapça okunması sürecinde yaşananlar, Kürt açılımı sürecinde Kürtlerin tarihine yeniden bakma gereği, Atatürk’ün Kürtlerle ilgili 1919’daki sözlerinin nasıl sansürlendiği, Dersim isyanının bilinmeyen yönleri, Mondros, Sevr ve Lozan’ın arka planları, ilk Meclise asılan Sancağ-ı Şerif fotoğrafının neyi anlattığı, İlk Kurşun ve Hasan Tahsin efsanesi, Kudüs, Filistin ve Gazze’nin nasıl kaybedildiğine ilişkin yeni bilgiler Paşaların Hesaplaşması’nda ele alınan konulardan bazıları.
    Kitaptan alıntılar:
    Önsöz
    Türkiye Turgut Özal’dan sonra, özellikle de son 7-8 yıl içerisinde ciddi bir kabuk değişimi sürecini yaşamakta. Ekonomi, siyaset, sosyal hayat, basın, kültür, ulaşım, iletişim, sağlık, dış politika vb. alanlarda her ay, hatta her hafta çığır açıcı değişimler ve hamlelerin yaşandığına tanık oluyoruz.
    Uzun yıllar dışa kapalı, korkak, küskün, masadan kaçan ve taşıdığı ezikliği, tarihten seçtiği ‘altın çağ’ masallarıyla telafi etmeye çalışan bir Türkiye’den dışa açık, kararlı, inisyatif kullanan, risk alan, küsüp dönmek yerine sorunların üzerine giden, çözüm üretmeyi kendisine görev bilen bir Türkiye’ye geçerken, “eskimiş”, “köhne” ve tek bir kişiyi ve belli bir zihniyeti haklı çıkarmaya ayarlanmış mevcut resmi tarihimizin de tartışma gündemine gelmesi kaçınılmazdı.
    Mevcut tarihlerimiz, hele hele okullarda okutulduğu şekliyle inkılap tarihlerimiz hemen hemen eski dönemin, 1930’ların romantik, en fazla, 1960’ların ve 1980’lerin darbeci ve askeri mantığına göre kaleme alındığından mevcut anayasamız gibi demode kalıyor, yeni toplumsal bedenimize ne yapsak bir türlü oturmuyor.
    “Vesayetçi demokrasi” son zamanların gözde tartışması. Uzun yıllar yurt dışındaki akademik çevrelerde Türkiye’de darbe olur mu olmaz mı? diye tartışılınca “Türkiye’de askeri darbe olmaz, çünkü zaten askeri bir sistem egemen, dolayısıyla asker neden kendine darbe yapsın k i?” diye alayla konuşulurdu.
    Onun için diyorum ki, siyasetteki vesayet rejimini kaldırmak yetmez; tarih alanındaki vesayetçi yaklaşımın da kaldırılması gerekir.
    Şubat 2010
    Mustafa Armağan
     
  3. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    İsmet Paşa nasıl kahraman yapıldı?
    İnönü’nün kompleksi
    İstiklal Savaşı’nda İsmet Paşa’nın askeri hataları o kadar göze batar olmuştu ki, Eskişehir-Kütahya muharebelerini kaybettiği için Temmuz 1921’de Genelkurmay Başkanlığı elinden alınmış ve yalnızca Garp Cephesi Komutanlığı kalmıştır üzerinde.
    Velhasıl, İsmet Paşa’nın sivrilen insana tahammülü yoktur. Cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk’ü hafızalardan silmek istemesi de bununla alakalıdır. Onun hayaletini kovmak için elinden ne gelirse yapmıştır Çankaya’da.
    Zafersiz kahraman: İnönü
    Birinci İnönü Savaşı hakkında yanlış bilinenler
    Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre Ocak’ın 10’unda İnönü’deki birliklerinin başına gelebilen İsmet Paşa, gelir gelmez 24. Tümenin Yunanlılar karşısında gerilemesinden paniğe kapılarak 4. Ve 11. Tümenlere saat 14’te, hem de güpegündüz ricat (geri çekilme) emrini vermiştir. Halbuki 24. Tümenin hücum taburuyla 174. Alayın 1. Taburu ve cephe süvari bölüğünün müdahalesi sayesinde İsmet Paşa’nın korktuğunun tersine, tehlike bir süre sonra bertaraf edilmişti. Eğer ille de bir ricat emri verilecek idiyse hiç değilse havanın kararmasını bekleyebilirdi.
    Savaş, bu birliklerin İsmet Paşa’nın ‘geri çekilin’ emrine rağmen, bir başka deyişle hava kararıncaya kadar geri çekilmeyi ertelemiş olmaları sayesinde kazanılmıştır. Bu sert direniş karşısında Yunanlılar tasarladıkları baskını gerçekleştiremeyecekleri hükmüne varmışlar ve Bozüyük’ü yakarak geri çekilmişlerdir.
    Birinci İnönü Savaşı hakkında yanlış bilinenler
    Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre bu savaşın gerçek kahramanları 4. Tümen komutanı Nazım, 11. Tümen komutanı Arif ve 24. Tümen komutanı Atıf Beylerle, 50, 70 ve 127. Alaylar, 24. Tümen hücum taburu ve 174. Alayın 1. Taburu ve bunların cesur, fedakâr komutan ve subay ve Mehmetçikleriydi. (11. Tümen Komutanı, yukarıda tanıdığımız, sonradan İstiklal mahkemesi tarafından asılacak olan Ayıcı Arif’tir.)
    Ancak bunlardan hemen hiçbiri ödüllendirilmediği halde (ödüllendirilmesi gereken Arif Bey, ödül bir yana, hemen sonra apar topar emekliye sevk edilmişti), muharebeyi müteakip İsmet Paşa sanki savaşı hakkıyla kazanan bir komutan imiş gibi tuğgeneralliğe yükseltilmiştir; dahası, kendisine bu zaferi armağan eden silah arkadaşlarına sözle dahi takdirlerini belirtme lütfunda bulunmamıştır.
    Bunlara bir de Kütahya-Eskişehir bozgunundaki fecaat yönetimi eklenince hem Mustafa Kemal, hem de Fevzi Paşa, artık İsmet Paşa’nın büyük kuvvetlere komuta edemeyeceğini anlamış, bir daha ona bu tür önemli görevler verilmemiş, adeta cepheye yaklaşmasına müsaade edilmemişti. Bunun en büyük kanıtı ise ne Sakarya’da ne de Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda Garp Cephesi Komutanı olduğu halde İsmet Paşa’nın adının geçmemesi değil midir?
    Merhum Adnan Menderes’in 1950’lerin başlarında mecliste dediği gibi.
    “Paşa, yeter artık.”
    Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir nasıl unutturuldu?
    Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 25 Ocak 2010 günü “Karabekir Açılımı”nda söyledikleri önemliydi önemli olmasına ama resmi tarihimizde, Şark Cephesinin efsane komutanı Karabekir Paşa’nın önce unutturulup aradan bu kadar uzun bir süre geçtikten sonra hatırlanmasının garipliğine de bir şekilde değinmek gerekir.
    Soru şudur:
    Şimdiye kadar kimler engelledi ki, Genelkurmay Başkanlığı ancak ölümünün 62. Yıldönümünde Karabekir’i anma cesaretini gösterebildi?
    Yıllar yılı İstiklal Savaşı tek cepheli bir savaş gibi gösterildi, durdu.
    Varsa yoksa Batı Cephesi...Varsa yoksa şanlı komutan İsmet Paşa’nın Birinci ve İkinci İnönü “zaferleri”.
    Oysa gariptir, İsmet Paşa’nın herhangi bir zafer kazandığını kimse söylemiyor bize.
    Nerede savaşa girdiyse yenildiği biliniyor.
    1917 Ekim’inde yapılan Üçüncü Gazze Muharebesi’ndeki İngilizler cephemizi onun komuta ettiği kanattan yarmışlar ve şifrelerimize varıncaya kadar nemiz var, nemiz yoksa İngilizlere bırakılmıştı. Bildiğiniz gibi Cephe Komutanı Von Kress ağır suçlamalarda bulundu, o da kendisini savunmak zorunda kaldı. Yenilgiye çeşitli bahaneler buldu.
    O savaş gümbürtüsü arasında unutuldu gitti her şey. Ne de olsa beterin beteri var.
    İkinci İnönü Muharebesi ise Fevzi Çakmak’ın müdahalesi sayesinde hezimete dönüşmekten kurtulmuştur. İyi ama kimse Fevzi Çakmak’ın bir zafer kazandığını okuyamaz kitaplarımızda. Nitekim İsmet Paşa da telgrafında İnönü Savaşı’nı gerçek kazanan komutanın Fevzi Çakmak olduğunu beyan etmiştir zaten.
    Karabekir’in silinen yüzü
    Hayatında hiç yenilgisi olmayan, bütün savaşlarını galibiyetle sonuçlandıran Kazım Karabekir ile İstiklal Savaşımızın stratejisini ve bütün savaş planlarını çizen Fevzi Çakmak ders kitaplarımızda gözükmezken, gözüktüğü zaman da birer kukla halinde sunulurken, İsmet Paşa gibi girdiği her savaşta yenilmiş olan bir komutan yıllarca “eşsiz asker” diye dayatılmıştır millete.
    Neden Karabekir?
    İstiklal Savaşı’nı kendisinin başlattığı, Şark Cephesi’ndeki başarıları olmasa savaşın kazanılamayacağı, hatta İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya geçmeye kenisinin ikna ettiği iddiasındadır.
    Karabekir’in alternatif yakın tarihi: “19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım.”
    İstiklal Savaşı’nı ilk kim başlattı?
    İstiklal Harbi yapmak fikrini ilk önce ortaya koyan ben idim. Bunun siyasî ve askerî planlarını ben tesbit ettim. İlk önce 29 Kasım 1918’de İstanbul’da Zeyrek’te Süleymaniye Camii’ne nezareti olan (bakan) ağabeyimin evinin bahçesinde bu meseleyi İsmet Bey’e (İnönü’ye) açtım. Münakaşalar yaptık.
    Nihayet 12 Nisan 1919’da İstanbul’dan hareket ederek Milli Mücadele’yi bizzzat başlattım. “Siyasî ve askerî esas planlarını tespit ettim.”
    Bir hafta sonra 19 Nisan’da Trabzon’a çıktım. İzmir’in işgali üzerine ilk mitingi Trabzon’da düzenlettim, daha o sıralarda Mustafa Kemal Paşa Samsun’a bile çıkmış değildi. 1918’de Rus işgalinden kurtardığım Erzurum ve Doğu illeri bana ölesiye sadıktı. Kurtuluşun Doğuda (Şarkta) olduğundan adım gibi emindim.
    Tarihten silinmek istenen Erzurum Kongresi
    General olduğum içindir ki, sivil bir oluşum olmasına önem verdiğimiz Erzurum Kongresi’ne delege olarak bizzat katılmadım.
    Üstelik İstanbul’dan gönderilen tutuklama emri elimde bulunan Mustafa Kemal’i “Hepimiz emrinizdeyiz Paşam!” diyerek birliğimle beraber selamlayarak karşıladım. Heyecan ve kaygıyla beni beklemekte olan Mustafa Kemal Paşa, bu hareketim üzerine ayağa kalktı, sendeleyerek üzerime atıldı, boynuma sarılarak yanaklarımdan tekrar tekrar öptü, teşekkür etti.
    Kendisine Anadolu’da rahatça çalışabilmesi için askerlikten istifa etmesi gerektiğini söyledim. Lakin istifa etmedi. Bunun üzerine askerlikten uzaklaştırıldı, arkasından geç de olsa istifa etmek zorunda kaldı. Böylece talih yüzüne güldü, asker değil, sivil olduğu için Erzurum Kongresi’ne katılması imkân dahiline girdi.
    Öte yandan Erzurumlular Mustafa Kemal Paşa’yı, millî hareketi önlemek için İstanbul hükümetinin gönderdiğinden şüpheleniyorlardı. Ben bu yaygın şüpheyi, kişisel teminat vererek giderdim. Her ikisine Erzurumlu temsilciler huzurunda yemin ettirdim, hatta kendilerinden birer senet aldım. Böylece Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey benim etki ve baskımla Kongreye üye seçilebildiler.
    Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’yı başkan seçtiren ve onun can güvenliğini koruyan da benim. Böylece Millî Mücadele, Erzurum Kongresi ile başlamış oldu. Fakat Cumhuriyet’in ilanından sonra nedense Erzurum Kongresi unutturulmaya ve Millî Mücadele, Sivas Kongresi ile başlamış gibi gösterilmeye çalışıldı.
    Hayret edilecek şey: Mustafa Kemal Paşa istifa etmesine rağmen Kongre’ye katılacağı gün askerî üniforması ve “fahri yaver-i şehriyari” kordonuyla çıkıp gelmişti. Bu yüzden Kongre’nin başlangıcında tartışma çıktı, sonunda sivil giyinerek tekrar gelmek durumunda kaldı.
     
  4. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Kâzım Karabekir’in söyleyemediği gerçekler
    Kâzım Karabekir 1933 yılında Milliyet gazetesinin şahsına sataşması üzerine verdiği cevaplarda İstiklal Savaşı’nın gerçekte nasıl cereyan ettiğini belgelerle ortaya koymaya başlamış, ancak gazetenin yayınını aniden kesmesi üzerine pes etmeyip söyleyeceklerini İstiklal Harbinin Esasları adıyla aynı yıl bastırmak istemişti. Ne var ki, bu girişimi de hedefe ulaşamamış ve daha matbaada iken polis marifetiyle baskın yapılarak kitaplara el konulmuş ve Topkapı surlarının dışında bir kireç ocağında cayır cayır yakılmıştır.
    İstiklal Mahkemeleri âdil miydi?
    Öte yandan Savcı Necip Ali özellikle Terakkiperverci muvazzaf paşaları tutuklama peşindedir. Aralarında Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Erzurum milletvekili Rüştü Dadaş paşalar ile, Ayıcı Arif, İsmail Canpolat ve 1908’in “Hürriyet kahramanı” Eyüp Sabri Akgül’ün de aralarında bulunduğu bir grup asker ve sivil sanık tutuklandılar ve 1926 Ağustos’unda idamla yargılandılar. İstiklal Savaşı’nın önde gelen komutanları yağlı ipi boyunlarında hissettiler, hatta son anda kurtuldular. Ne yazık ki, Rüştü Paşa, Albay Arif, İsmail Canbolat ve diğerleri onlar kadar şanslı değildiler. Onları 27 Ağustos’ta Dr. Nazım’dan Maliyeci Cavid Bey’e uzanan ikinci dalga idamlar takip edecek ve “Suskunluk Kararı” anlamındaki Takrir-i Sükûn tam anlamıyla gerçekleşecekti.
    Rauf Bey ise Londra’dan yazdığı 30 Haziran 1926 tarihli mektubunda İstiklal Mahkemesi’ni icat edenlerin, sonradan 6’sını asacakları milletvekillerini tutuklamakla rejimi değiştirme suçunu işlediklerini haykıracak ama bunu gönderdiği hiçbir gazete basamayacaktı.
    Kahramanlar unutulmasın
    Hayatını bu memleket için vakfetmiş Fevzi Çakmak’ın Büyük Taarruzu kazanan ordunun mareşali olduğuna dikkat çeken Beyazıt şunları söyledi: “Ama bugün o büyük zaferin kahramanları da diğer ünlü komutanları da unuttuk. Atatürkçüyüm diyen bir insanın, Atatürk’ün arkadaşlarını da sevmesi, sayması ve hatırlaması lazım. Bizim en büyük günahımız unutkan bir millet olmamız.
    Tarih açılımı Refet Paşa ve Çerkez Ethem’i de kapsayacak mı?
    Resmi tarihte, çekişmeli geçen Gediz maçının sonucunun yenilgi olarak kararlaştırılmış olmasının iki amacı var:
    Birincisi, Çerkez Ethem ve kardeşi Tevfik beylerin komutasındaki Kuvve-i Seyyare’nin gözden düşürülmesidir. İkincisi, Ali Fuat Paşa’nın görevden alınıp İsmet Paşa’nın geçirilmesini açıklamaktır.
    Zamanın Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’nın harekâttan çekinmesine rağmen, henüz tam toparlanamamışken Yunan kuvvetlerini baskın şeklinde vurma planını gerçekleştirmek isteyen Çerkez Ethem o zamanki Garp Cephesi Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’yı da ikna etmiş, İsmet Paşa bizzat cepheye gelerek vazgeçirmeye çalışmışsa da 3 gün sonra kendi kararlarıyla hücum etmişlerdi. Sonuçta Gediz birkaç kere el değiştirdikten sonra Yunanlılar çekilmiş ve Kuva-yı Milliye’nin elinde kalmıştır. Ancak bu gol, resmî tarih hakemleri tarafından ofsayt gerekçesiyle geçerli sayılmamış ve üstelik atan takım, ‘hükmen’ yenik sayılmıştır.
    Çerkez Ethem bulmacası
    Maalesef hatıralarını yazmamış bulunan Refet Paşa, ona şu anlamlı cevabı verir:
    Necip Fazıl...Benim bir ayağım çukurda...Benden bir şey bekleme!(...) Tarih, İlâhî adaleti hâdiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki, günü geldiği zaman, benim gibi insanların hâtıra defterlerinden kefenlerine kadar her şeylerini sorguya çekerek hakikatı tespit etmeyi bilir. Şimdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve davasız gidelim.
    Kefenlere kadar hakikati tespit edecek bir tarih aranıyor.
    Vahdettin kaçtı mı, kaçırıldı mı?
    Kendilerini Atatürk’ün yerine koyanlardan bıktık, usandık artık. Onu melanetlerine paravan yapanların her darbeyi nasıl bir soygun filmine dönüştürdüklerini görmekten gına geldi.
    1924 yılında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa hanedan kadınlarının olsun yurt dışına çıkarılmasına mani olmak için bir kanun teklifi vermek istiyor ama CHP milletvekilleri buna isyan ediyor, masaların üzerine fırlayarak “Olamaz” diye bağırıyorlar ve değil bağışlamayı düşünmek, padişahların mezarlarını bile sürgüne göndermek tehdidinde bulunuyorlar.
    Araştırılması gereken bir nokta bu ise bir diğeri, “İngilizlere sığındı” denilen Sultan Vahdettin’in neden doğrudan doğruya İngiltere’ye (mesela Londra’ya) değil de, önce onların kontrolünde bulunan Malta adasına, sonra da İtalya’daki San Remo’ya gitmiş ve orada beş parasız ölmeyi göze almış olduğudur.
    Eğer Vahdettin gerçekten de söylendiği gibi İngilizler’e sığınmış, vs. hiç değilse onların cazip maddi tekliflerini değerlendirmiş ve Türkiye aleyhine çalışmayı kabul etmiş olsaydı, herhalde bir şekilde İngilizlerce ödüllendirilmesi gerekirdi, değil mi?
    Bu durumda ise elbette tabutu bakkalın çakalın elinde rehin kalmaz, hacizli cenazesi defnedilemediği için haftalarca ortada kalıp kokuşmazdı.
    Vahdettin kızını Atatürk’e neden vermedi?
    Sabiha Sultan’ın açıklamaları da bu yöndedir. Yani Mustafa Kemal Paşa Sabiha Sultan’la evlenmek istemiş ama reddeden taraf, Vahdettin veya kızı olmuştur. Sabiha Sultan’ın red nedeni, birazdan göreceğimiz gibi başarısız bir evlilik olan Enver Paşa ile Naciye Sultan örneğidir. Hırslı bir paşayla daha evlenip hayatlarını zehir etmek istememektedir sultanlar.
    Atatürk yalnız dinin değil, ordunun da siyasetten ayrılmasını istemişti
    Atatürk, CHP’den gecekonducuya kadar herkesin kılıç veya kalkan olarak kullandığı bir ‘marka’dır. Ne acıdır ki, sahipsizdir.
    Dini ve orduyu siyasetten ayırmak ilkesi
    Özet olarak söylersek, Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1924 tarihli konuşmasında iki temel ilke üzerinde duruyordu.
    Ona göre ordu ile dini, eskiden beri yapılageldiği gibi siyasete karıştırmak, her ikisinin de yüceliğini ve temizliğini lekeler. Bunun için “orduyu siyasetten tecrit etmek” ile İslam’ın kutsal inancını çıkar oyunları ve ihtiraslara açık olan siyasetin “iftiralarından” kurtarmak bu milletin dünya ve ahiretteki mutluluğunun temel şartıdır, der.
    Burada Atatürk’ün sadece dini siyasetten ayırmakla yetinmediğini, orduyu da siyasetten ayırmayı temel bir ilke olarak vurguladığını görüyoruz. Dinin siyasete alet edildiğini, Atatürk’e bağlayarak savunanlar acaba ordunun siyasete alet edildiği durumlara göz yummakla Atatürk ilelerine aykırı davranmış olmuyorlar mı?
    Siz hangi hakla Atatürk’ün dini siyasetin “iftiralar”ından kurtarmak gerekir dediği bir cümleyi, “uzuvlar” veya “kıpırdanışlardan kurtarmak” diyerek anlaşılmaz bir kılığa sokarsınız?
    Artık yeter. Oyun bitti. Ya da asıl oyun şimdi başlıyor.
    Dışişleri Bakanlığı’nın Lozan hatası
    Ancak İsmet Paşa, bırakın Dışişleri’nin açıklamasında geçtiği gibi Yunanlılardan ‘tazminat’ almayı, resmen ödemeyi kabul ettikleri ‘tamirat’ bedelini dahi Başbakan Venizelos’a bağışlamış, sanki avukatlığı kendisine düşmüş gibi, Yunanistan’ın 4 milyar altın frank tutarındaki tamirat bedelini ödeyecek mali durumu olmadığını söyleyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün ısrarlarına rağmen Yunanlıları affetmiş, Meclis’te yaptığı konuşmada ise “Sulhün (barışın) bir an evvel gerçekleşmesi için tarafımızdan bir fedakârlık yapıldığını ileri sürmekten çekinmemişti.
    Peki bu durumda İsmet Paşa’ya sormazlar mı?
    Madem Yunanlıların mali durumunun bu parayı ödemeye müsait olmadığı için yüce gönüllülük ederek affediyorsunuz, peki Türkiye’nin durumu çok mu müsait idi de Lozan’da Osmanlı borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi taahhüt ettiniz? Hiç değilse bu borcun 4 milyar altın Frank tutan kısmını –alacağımıza mahsuben- Yunanistan’ın üzerine yıkaydınız ya!
    Ben de ne söylediğimin farkında değilim. Bizim bütün borcumuz ne kadardı ki, 4 milyar oradan düşülsün!
    Açın kitapları bakın, 1933 yılındaki konsolidasyonla borcumuz 962 milyon Franga bağlanmıştı, yani yaklaşık bizim Yunaistan’dan alacağımızın dörtte birine.
    Nedense Osmanlı borcunu ödeye ödeye bitiremediğimizi dillerine dolayan İsmet Paşa kafasındakiler, Yunanistan’a bunun 4 katını hibe ettiğimizi söylemeyi unutuyorlar. Biraz ciddiyet beyler!
    Atatürk’ün hayran olduğu padişah
    Fatih İstanbul’da bulduğu dini ve milli teşkilatı olduğu gibi bıraktı. Rum Patriği, Bulgar Eksarhı ve Ermeni Katoğikos’u gibi Hıristiyan dini reisleri imtiyaz sahibi oldu. Kendilerine her türlü serbesti bahş edildi. İstanbul’un fethinden beri Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar, milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en müsaadekâr ve civanmert bir milleti olduğunu ispat eder en açık delilidir. (Mustafa Kemal Atatürk)
    Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih’in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih benim karşısında kaldığım meseleleri nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim. O büyük bir adamdır, büyük. (Mustafa Kemal Atatürk)
     
  5. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Atatürk asla “TSK Türk milletinin özüdür” demedi
    Nutuk’ tan ibretlik bir pasaj aktarıyorum şimdi de:
    Komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünüp uygularken, kafalarını siyasi düşüncelerin etkisinde bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasi yönün gereklerini düşünen başka görevliler olduğunu unutmamalıdırlar.
    1921’de Atatürk düşmanlara karşı milletçe birleşildiğini ve TBMM’nin kendi ordusunu vücuda getirdiğini söylemeye başlayacaktır. Meclisi ordu kurmamıştır, tam tersine orduyu sivil bir otorite olan Meclis kurmuştur. Ağustos 1921 tarihli konuşmasında ordunun milletin haklarını korumakla görevli olduğunun altını ısrarla çizmesi bundandır.
    Atatürk’ü çocukken döven “hafız” hoca kimdi?
    Can Dündar ”Mustafa” adlı belgesel filminde Atatürk’ün Sivil (Mülki) Rüşdiye’de kendisini döverek kanlar içinde bırakan Kaymak Hafız adlı hocası yüzünden din adamlarına düşman kesildiğini ve daha sonra yaptığı inkılapların psikanalitik temelinin bu acı olay olduğunu bir masal tadında anlatıyor.
    Ancak ciddi bir yanıltmaca, hatta bubi tuzağı gizlidir burada.
    Doğrusu şudur:
    Kaymak Hafız adlı hoca, belki hafız olabilir ama asla bir din adamı değildi.
    Ya neydi? Matematik hocasıydı.
    Nitekim Falih Rıfkı Atay’a bakarsak, bir gün aynı zamanda okulun müdür yardımcılığı görevini yürüten Kaymak Hafız adlı matematik hocası, bir arkadaşıyla kavga eden Mustafa’ya “kanlar içinde bırakıncaya kadar” dayak atar. O da bu dayağı bir türlü şerefine yediremediği için okulu terk eder ve Askeri Rüşdiye imtihanlarına girer.
    Bir matematik hocası, üstelik de kavga ettiği için bir çocuğu dövüyor ama sözde belgeselimiz, sırf isminde “Hafız” kelimesi geçti diye, Atatürk’ün o dayak yüzünden din adamlarına diş bilemeye başladığını ve medreseleri bu yüzden kapattığını ima ediyor.
    Uzağa gitmeye ne hacet, işte tarih böyle tahrif ediliyor.
    Yine bir seçim öncesi CHP türbe açılımı peşindeydi
    Nitekim yakın tarihe eğildiğimizde seçim kaybetmemek için CHP’nin nasıl kendi sözümona ‘ilkeler’ine ihanet ettiğinin misallerini bol bol görmekteyiz. Bu yüzden çarşafa rozet takan Deniz Baykal’a da, Kur’an Kursları açmayı vadeden Sefa Sirmen’e de şaşırmıyoruz, çünkü bunlar hiç taze numaralar değil.
    CHP Nutuk’u bile yasaklatmıştı
    1950’den itibaren Türkiye’de sık sık gündeme getirilen konulardan birisi de, İsmet İnönü’nün paraların, pulların üzerinden Atatürk resimlerini kaldırmış olmasıdır.
    Ne var ki, İsmet İnönü’nün 1938 Kasım’ından 1950 Mayıs’ına kadar yaklaşık 12 yıl süren Cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk’ün gölgesinde kalmak istemediğini, hatta onu bir kenara bırakmak ve kendisini ön plana çıkartma suretiyle “aşmak” için çırpındığını gösteren pek çok başka kanıt bulunabilirdi.
    Mesela Atilla İlhan’a bakarsak, İnönü dönemi bir “dikta” yönetimidir ve “seçkin aydınlarla eşraf ve bürokrasi üçgenine dayanan, savaş vurguncularıyla el altından işbirliği yapan merkeziyetçi”, yüzeysel Batıcı “faşizan dikta”dır.
    Epeyce ağır ithamlar değil mi? Ancak o kendine mahsus dobralığıyla daha fazlasını da söylüyor Atilla İlhan. Kendisinden dinleyelim bu Celalî görüşlerini:
    İkide bir, Atatürkçülük adına, birtakım siyaset esnafı ortaya çıkmakta, yasakçılık etmektedir. Demokrasiyi korumak bahanesi altında gerçekleştirmek istedikleri yasaklar, aslında demokrasiyi değil, İnönü diktası türünden bir diktayı öngörmekte, özlemektedir.(...) Bu perspektiften bakıldı mı, 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın aslında Atatürkçülük falan değil, bal gibi İnönücülük olduğu hemen görülür.(...) Benim kestirmeden, İnönücülük dediğim o ‘resmi’ Atatürkçülük en mükemmel ifade ve uygulamasını 1940 yıllarında bulur ki, o da faşizan bir dikta, Tanzimat türünden bir Batıcılık, üst yapısal kültür aktarmalarıyla kişilik kaybını ilerleme sayan bir tatlısu alafrangalığıdır.
    Böylece salt söylemde kalan şekilci ‘büst Atatürkçülüğü’, İnönü döneminin eseridir Atilla İlhan’a göre. Ancak nedense Atatürk’ü yere göre sığdıramadıklarına dair nutuklar atan CHP’liler, o sıralarda çok önemli işleri olduğundan olacak, Anıtkabir’in yapımını bir türlü bitirememiş(!), ‘ebedî istirahatgâh’ı tamamlamak ne gariptir ki, Adnan Menderes ve Celal bayar’ın Demokrat Partisi’ne nasip olmuştur (10 Kasım 1953).
    Ayrıca resmi dairelerden Atatürk resimlerinin kaldırılması da aynı dönemin kayda değer bir icraatı olarak göze çarpar. Sessiz sedasız resmî dairelerde “Millî Şef” İnönü’nün resimleri almıştır Atatürk’ün resimlerinin yerini. (Önce iki, sonra tek şefin resimleri.)
    Yeterince dikkat edilmeyen bir tavır değişikliği de İsmet İnönü’nün iktidarında Atatürk’ün Nutuk’unu yasaklatmasında görülür.
    Nutuk nasıl yasaklandı?
    Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk adlı eseri, 1927 yılında bizzat kendisi tarafından CHP’nin 2. Kurultayı’nda okunmuş ve yine CHP tarafından “Cumhuriyet’in temel kitabı” olarak kabul edilmiş olmasına rağmen ne gariptir ki, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde asla basılmamıştır. Tam 12 yıl boyunca yasak kitap olarak kalan Nutuk, 1938’den sonra ilk kez Adnan Menderes iktidarında Cumhuriyet nesilleriyle buluşabilmiştir.
    Atatürk’ün sağlığında son olarak 1938’de bastırılan Nutuk’un bir sonraki basımının ancak 1950 yılında gerçekleştirilebilmiş olmasında değildir vehamet. Aynı zamanda manidar bir şekilde bu dönemde İnönü’nün ‘Nutuklarının’ öne çıkarıldığını görürüz.
    Hatta Taksim’de, Gezi Parkı’nın meydana bakan yamacına devasa bir atlı İnönü heykeli dikilecekken, CHP iktidarının vadesi dolmuş ve sonra da bir daha yerine konulamamıştır. Öğrencilik yıllarında (1980’lerin ortaları), bu heykelin kaidesi Taksim Gezi Parkı’nın girişinde hâlâ duruyor. Aynı dönemde Türkiye’nin il ve ilçelerinin İsmet İnönü heykelleriyle donatıldığını da ekleyelim bunlara.
    Menderes’in kaderini değiştirebilecek son fırsat böyle kaçtı
    17 Şubat 1959 günü Adnan Menderes ve çeşitli bakanlar ile bürokratları Londra’ya götüren SEV uçağı, akşam saat 18 civarında yoğun sis yüzünden Londra’ya inememiş, 40-50 km. uzağında bulunan Gatwick havaalanına yönelmiş, ancak oraya da inemeyerek yakınlarındaki ormanlık alana düşmüştü.
    Bu feci kaza, aynı zamanda sivil havacılık tarihimizin ilk uçak kazası olarak kayıtlara geçecekti.
    Menderes’in uçağı düşüyor
    Adnan Menderes’i Londra’ya götüren uçak düşerken ormanlık alanda 200-300 metre kadar sürüklenmiş, bu sırada iki kanadı kopmuş ve kuyruk kısmı ile gövdesi birbirinden ayrılmıştı. Kazadan sağ kurtulanlar daha çok kuyruk kısmında oturanlardı.
    Ardından o civarda yaşayan ve Bailey soyadını taşıyan bir karı kocanın çiftlik evine sığınan Adnan Menderes , özellikle eski bir hastabakıcı olan Mrs. Margareth Bailey’in gayretiyle derhal bir cankurtaranla Londra Kliniği’ne kaldırılmıştı. Baileyler ileride Menderes ailesinin yakın dostları olacak, Türkiye’ye davet edilip ağırlanacak ve kurtardıkları Menderes’in idamında en çok ağlayanlar arasında bulunacaklardı. Hatta Menderes’in ölüm yıldönümlerinde uçağın düştüğü yere gidip saygı duruşunda bulundukları haberleri, sonraki yıllarda da gazetelerimizin birinci sayfalarına yansıyacaktı.
    Evliya Menderes
    Adnan Menderes’in İstanbul’a gelişi ise akıl almaz bir gövde gösterisine sahne olmuştu. 150 bin kişi olarak tahmin edilen ve yurdun dört bir köşesinden toplanan kalabalık, tam 10 bin otomobillik bir konvoy meydana getirmişti.Uçaktan inmekte zorlanan Başbakan, özel koruma tedbirleri sayesinde havaalanından ayrılmış ve Eyüp Camii’ne gitmişti.
    Kesilen kurbanların haddi hesabı yoktu. Vatandaşların hançerelerinden kopan tekbir sesleri gökleri dolduruyordu. Kalabalıktan kadınlar, çocuklar ezilme tehlikesi geçirdiler.(...) Koyunların başında bulunan kasapların yüksek seslerle tekbir getirmeleri halkın heyecanına mistik bir mana katıyordu. Çok yoğun kütlenin coşkunluğu, alınan bütün tedbirleri tarumar etti. Yüzlerce, binlerce insan Menderes’in yüzünü görmek, ona yaklaşmak için trene koştular. Garın içi ana-baba günüydü.(...) Halk arabaya yükleniyordu. Kadınlar, çocuklar ezilme tehlikesine maruz kaldılar. İzdiham korkunçtu.
    “Ölümsüzlük yalnız dinden geçiyor”
    Sebati Ataman’ın bu kitabında Adnan Menderes’in sözleri şu şekilde yer alır:
    Belki Fatiha’nın neden o kadar uzadığını sen de merak etmişsindir. Aklıma çok ilginç bir konu takıldı. Ebu Hanife hazretleri, öleli bin yıl olmuş. Burada biz, çeşitli ülkelerden gelmiş bir siyasi kadro, kabri başına varıp Fatihamızı okuyor, ta’zimimizi yapıyoruz...Ne yapmış bu zât?...İslam Dini üzerinde düşünmüş ve yorumlar getirmiş.
    Sen, bin sene hanedan değiştirmeden yaşayan bir devlet gösterebilir misin?..Bin sene yaptıkları unutulmayan, her gidenin kabrini ziyaret ettiği bir fikir adamı, bir devlet adamı gösterebilir misin?..Demek dünyada en kavi konu Din!...Ölümsüzlük, yalnız Din’den geçiyor!
    Biz buraya niye geldik?...Amerika ile İngiltere’nin de arkaladığı bir bölge yapısının müzakeresinde bulunmaya! Ülkeler olarak ortak çıkarlarımız olduğu halde anlaşamadığımız pek çok madde var; fakat Ebu Hanife’nin kabrini ziyarette anlaşma halindeyiz.
    Senden rica ederim, bu konu üzerinde düşün! İslâm zemini üzerinde bir anlaşma yapmak ve bütün Ortadoğu Müslümanları’nı bir araya getirmek niçin mümkün olmasın?...Türkiye buna öncülük yapabilir mi? Konuyu, Ankara’ya dönüşte yeniden ele alalım. Hatırlat bana...
    Kendisini hayranlıkla dinledim. Adnan Menderes başka bir kumaştı...
    Düşündüm, en sağlam sayılan politik anlaşmalar birkaç yıldan öte dayanmıyorlar, hemen delinip yeni biçimlere sokuluyorlar, ya da büsbütün ortadan kaldırlıyorlar da, tutalım Ebu Hanife’nin, tutalım Maliki (İmam Maliki) ve diğer Din ulularının yaptıkları yorumlar, koydukları düsturlar, üzerinden yüzlerce yıl geçtiği halde, ilk konumlarını sürdürüyorlar. Çünkü dayandıkları, değişmez bir gerçek, bir İlâhi Kelâm var...
    Öyleyse biz niye projelerimizi, bu derin temele dayandırarak geliştirmiyoruz? Bizimle birlikte, öteki İslâm ülkelerine de yayılmış bulunan menfaat kaygısını, devletlerini ve hayatlarını bu kaygının üzerine kurmuş ülkeler ile yapılan anlaşmaları da hesaba koyalım ve değişkenliğini benimseyelim; fakat aynı dine bağlı, aynı kültürü paylaşan milletler ve ülkeler arasında niçin uzun ömürlü anlaşmalar yapamayalım? Sizden bu konu üzerinde çalışmanızı ve belki birkaç proje üretmenizi rica ederim. Bu çalışmaların, şimdilik saklı kalması gerektiğini anlayacağınızdan eminim, dedi.
    Menderes üstünü kapatıyor
    Adnan Menderes yumuşak davranmasaydı, belki hepsinin kökü temizlenir, hattâ 27 Mayıs bile olmayabilirdi. Menderes orduya toz kondurmak istemezdi.
    Darbecilerin yakalanma korkusu
    Her şey olup bittikten sonra hikâye anlatmak kolay ve zevkli bir işdir. Ancak gizli ihtilâl örgütünün üyesi olarak ve hele bu örgütün bir kısmı yakalandıktan sonra yaşamak, insan ruhunu, benliğini kemiren, sinirlerini bozan, verimliliğini düşüren bir yaşantıdır. Sonu ipe giden bir yolun üzerinde, korku ve heyecan dolu günler, uykusuz geceler geçer, fakat hiçbir zaman kendinizi güvenlik içinde hissedemezsiniz. Her an tutuklanmak ihtimaliniz vardır, mahalle bekçisinin düdüğü, sokaktan geçen bir arabanın korna sesi sizi ürpertir, renginiz sararır ve eliniz gayri ihtiyari silahınıza gider...(Orhan Erkanlı)
    Ezan’ın muhteşem dönüşü
    Ezanın Arapça okunacağını öğrendiğim bu sabahtan beri perişan bir halde olduğumu sizden niye gizleyeyim? Etime bıçak saplansa bir damla kanım çıkmaz.(...) Sabahtan beri kara kara düşünüyorum. Tüylerim diken diken oluyor. (Osman Zeki Gençosman, Ulus, Haziran 1950)
    1950 yılının 16 Haziran’ı, yakın tarihimizin kırılma anlarından birisi olarak hatırlanacaktır. Türkiye, 1932 yılından beri “Tanrı uludur, Tanrı uludur” şeklinde okunan Türkçe ezanı o gün resmen bırakıp Arapça ezana dönecektir.
    Şimdi iş yasanın duyurulmasına gelmiştir.
    Aynı gün müftülüklere bildirilen Arapça ezan yasağının kalktığına dair bilginin ardından ‘ilk ezan’ beklentisi ya da toplumda giderek yükselmeye, hatta taşmaya başlar. Vakit öğleyi geçmiştir. İkindi ezanı hahişkâr bir şekilde beklenmektedir. Hazırlıklar yapılır.
    Yine babamın anlattığına göre, o saatlerde Urfa’da esnaf kendine göre kutlama hazırlıkları bile yapmıştır. Bayrak, süs gibi şeyler asılmıştır çarşıya. Belki de ilk kez vakit girse de bir an önce ezana kavuşsak diye sancılanmaktadır insanlar. Ezana hasret duymaktadırlar ki, bu çok asil bir duygudur. Adeta Bial-i Habeşi’nin yıllar yıllar sonra yeniden ezan okumasının beklendiği anlardayızdır.
     
  6. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Beklenen ezan
    Nihayet vakit girmiş, kulaklar ezana yönelmiştir. Urfa’da o zamanlar müezzinler âmalardan seçilirmiş. Hasan Padişah Camii’nin müezzinini –ezan şimdiki gibi aşağıdan hoparlörle okunmamaktadır henüz- minareye çıkartırlar. İlk “Allahu ekber” sedasına kulak kabartılmıştır. Pür dikkat...
    Bir, üç, beş derken dakikalar geçer ama ezan sesi duyulmaz bir türlü. Müezzini görürler şerefede ya, nedense okumamaktadır. Seslenirler kendisine, cevap alamazlar. Bunun üzerine ‘Git bak bakalım’ diye bir genci gönderirler şerefeye. Genç birazdan soluk soluğa iner aşağıya. Hep birlikte merakla sorarlar: “Neden okumuyormuş müezzin?” Genç cevap verir. “Ağlıyor da ondan.” Âma müezzin hıçkıra hıçkıra ağlamaktan ezan okuyamamaktadır.
    Bursa’da bir camide o gün İkindi ezanının tam 7 defa okunduğunu öğrendim. Halk bir türlü doyamamıştır ezan-ı Muhammedî’ye. Umumi arzu üzerine müezzinler defalarca okumuş, okumuşlardır.
    O gün Sultanahmet Camii imamı bestekâr Sadettin Kaynak’ın 16 şerefeye (kendisi 14 olarak hatırlıyor) 16 güzel sesli müezzin bulup çıkarttığını ve kendisinin aşağıda beklediğini, işaret verilmesi üzerine müezzinlerin sırayla (birinin bırakp öbürünün okumaya başlaması şeklinde) ezanı tam yarım saatte kana kana okuduklarını, camiye toplanmış olan cemaatin dışarıya çıkıp ezanı ağlaya ağlaya dinlediğini, diğer camilerden yükselen ezan sesleriyle o saat, İstanbul ufuklarının dalga dalga ezan-ı Muhammedî ile çalkalandığını gayet etkili bir üslupla şöyle anlatmaktadır:
    (Sultanahmet Camii’ndeki müezzinler) ‘Allahü Ekber, Allahü Ekber’ diye haykırınca Beyazıt, Süleymaniye, Fatih derken İstanbul bir anda ezan sesleriyle dalgalandı. Aynı makamda biri bırakıyor, öbürü başlıyor.(...)Herkes heyecandan tir tir titriyor, pür dikkat gözü şerefelerde ezanı dinliyorlardı.(...)Beyazıt, Sultanahmet ve Yeni Cami üçgeninden yükselen “Allahu Ekber” sedasıyla ve bu arada etraftaki küçük cami ve mescitlerden yükselen ezan sesleri ile millet hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kimse camiye girmek istemiyordu. Yarım saat süren ezanı iliklerine kadar gözyaşları içinde duymak, yudumlamak istiyorlardı. Ezanlar bitene kadar millet avluda oturdu kaldı, adeta bir şaşkınlık içindeydiler.
    Balyozcular 49 yıl önce ne yapmışlardı?
    27 Mayıs’ın baş aktörlerinin önce Milli Birlik Komitesi adında ne idüğü belirsiz bir aygıt kurup sonra da birbirlerine düşmeleridir. Nitekim daha 6 ay geçmeden patlak veren iç hesaplaşmada, daha doğrusu “iç darbe”de Alpaslan Türkeş ve Dündar Taşer’in de içinde bulunduğu 14 MBK üyesi subay tasfiye edilip yurt dışına sürülecek ve devrim, işe kendi çocuklarını yiyerek başlayacaktı.
    İşin acı tarafı, bu darbeler harmanında savrulan yalnız Türkiye ve Demokrat Parti değil, bizzat Silahlı Kuvvetler olacaktı.
    Ord. Prof. Ali Fuad Başgil sivillerin adayı olarak darbecilerin adayı Org. Cemal Gürsel’in karşısına çıkma cesaretini göstermişti. Seçime girebilse Cumhurbaşkanı olması kesindi. Ama sokmadılar.
    Nasıl? Resmen tehdit ederek.
    İhtilalcilerden General Sıtkı Ulay yıllar sonra, 1986’da şöyle anlatıyordu o tehdit sahnesini:
    Ya Cumhurbaşkanı adaylığından vazgeçersiniz ya da Etlik Mezarlığına gömülürsünüz.
    Nihayet 25 Ekim 1961’de açılan Meclisin milletvekilleri ve senatörler yeminlerini ettikten sonraki ilk işi, tek aday olan Cemal Gürsel’i Cumhurbaşkanlığına seçmek, onun da ilk işi, azınlık olmasına rağmen silah zoruyla ikna edilen partilerden destek alarak hükümeti kurmak üzere İsmet İnönü’yü görevlendirmek olmuştu.
    İşin garibi, buna o zaman isyan edenlerin başında genç bir siyasetçi olan Süleyman Demirel’in olmasıydı. Ne var ki, 28 Şubat askeri darbe sürecinde bu defa kendisi aynısını yapacak ve hükümeti kurma görevini, arkasında güvenoyu alacak çoğunluğa sahip Tansu Çiller yerine, yamalı bir bohçayı andıran devşirme sandalyelere sahip Mesut Yılmaz’a verecek ve askerî vesayet rejiminin ocağına kuru odun taşıyacaktı.
    O odunların çıtırtısını hâlâ işitmiyor muyuz?
    Ne denir?
    Tarih, “Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”
    Dersim’e sömürge yönetimi
    Tekkeler kapatılmıştı güya ama bölgede Alevilik sanki Şah İsmail zamanındaki gibi devam ediyordu. Devrimler burada işlemiyordu. Hatay’ı ana vatana katmak için uğraşan Türkiye, kendi haritasındaki bu beyaz kısmı bir türlü istediği renge boyayamıyordu.
    Velhasıl, dönemin bir yetkilisinin dediği gibi Dersim’e bir ameliyat şarttı. Asimilasyon, yani Türkleştirmek gereğini ifade edenlere de sık sık rastlanıyordu Ankara’da.
    Ne ki sonuç tam bir facia oldu.
    İyimser rakamlarla 13 bin, yaygın rivayete göre 50 bin insanın ölümüyle, binlerce kişinin yaralanması ve sürgünüyle sonuçlanan Dersim operasyonu, yakın tarihimizin kara deliklerine bir yenisini ekledi.
    Sadece eli silah tutanlar değil, çocuklar ve yaşlılar da öldürüldü. Başta Seyid Rıza’nın genç eşi Besi olmak üzere pek çok kadın, mağaralarda saklanan silahlarla kendilerini savunmak üzere harekete geçmişlerdi.
    Türk basını ise Besi’yi ‘dağ dilberi’ veya ‘dişi kaplan’ diye magazinleştirmekle meşguldü.
    Şeyh Said, Kürt devletinin başına bir Türk’ü mü geçirecekti?
    Kutlu gün olarak bilinen Nevruz’da başlayacaktı isyan; lakin bazı beklenmedik olaylar sebebiyle erken harekete geçilmek mecburiyeti doğdu. Lice ve Hani bir hafta içinde düştü, Çapakçur da ertesi hafta düşecekti. İşte tam bu sırada Şeyh Said bir beyanname, başka bir deyişle bir ‘manifesto’ yayınladı. Beyanname bölgede bir Kürt yönetimi kurmaktan ve Hilafeti geri getireceğinden vs. söz ediyordu.
    Bildiğim kadarıyla Şeyh Said ve adamları bu makama, “Son Halife” ve “Kürtlerin Babası” olarak gördükleri, büyük saygı duydukları Sultan Abdülhamid’in en büyük oğlu, 1870 doğumlu Mehmed Selim Efendi’yi münasip görmüşlerdi. (Zira 1868 doğumlu Halife Abdülmecid’den sonra taht sırası ondaydı.)
    Kurulması için bayrak açılan Kürdistan’ın başına Kürt olmayan bir liderin geçirilmek istenmesi, Şeyh Said isyanının hakikaten milliyetçi bir isyan olmadığı şüphesini uyandırıcı niteliktedir.
    Bu vesileyle yeniden sormakta fayda var: Bu gerçekten de milliyetçi bir ayaklanma mıdır?
    Şeyh Said isyanı gerçekten milliyetçi bir isyan olsaydı, hiç Kürtlerin başına bir “Türk” ü getirmeyi düşünürler miydi?
    Çerkez Ethem’in abisi Atatürk’e ‘Kürt açılımı’ önermiş
    Mektubun yazıldığı tarihte (1930) Türkiye kamuoyu biri Doğu’da, öbürü Batı’da olmak üzere iki kritik olaya gömülmüş durumdadır. Birincisi Türk siyasetinde fırtına gibi esen Serbest Fırka’nın kuruluşu, öbürü de peş peşe çıkan 5 Kürt isyanının kara bulutları.
    Mektup, batısında yeni bir umut rüzgârının tutuştuğu, halkın CHP’den kurtulma umudunun doğduğu, doğusunda ise en büyüğü Ağrı’da gerçekleşen Kürt isyanlarının peş peşe patladığı ateşli bir ortamda yazılmıştı.
    Reşid Bey, son çare olarak Atatürk’e “Kürt açılımı” tavsiyesinde bulunuyor, gerçekten namını Türkiye’nin iki halkı, yani Türkler ve Kürtler arasında yükseltmek ve ebedileştirmek istiyorsa gerekirse kendisini feda etmesini istiyordu. Sertlikle, baskıyla, şiddetle Kürtleri yola getiremezsiniz diyor ve ekliyordu: Tek çare, ılımlı bir yönetimi iş başına getirip her iki millete de hak ve özgürlüklerini tanımaktır. Türkiye ancak böyle yapılırsa bölünmekten kurtulacaktır.
    Dersim tabusu’nu yıkanlardan biri de Necip Fazıl’dı
    Yanan cesetler, katledilen çocuklar
    Bir başka sahne:
    Bir köy, etrafına çalı yığılarak yakılmaktadır. Teker teker tutuşturulan evlerin etrafında yangını seyreden askerler, dışarıya kaçmak isteyenleri cehenneme iteklemekle görevlidirler. Alevlerin arasından kaçan birisi, onlara haykırır: “Durun, ben köyden değilim, öğretmenim. İzin verin, kimliğimi ispatlayayım.” Yapılan işlem kaba ama basittir: Bir kalasla tekrar alevlerin içine itmek. Genç öğretmen yanarken çalı yığınlarının gerisinde bekleyen “âmir”, bu sırada keyifle sigarasını tüttürmeye devam etmiştir.
    Üçüncü feci olay, 200 kadın ve çocuğun cesetlerinin buğday sapları üzerinde cayır cayır yakılmasıdır. Öldürülenler arasında izinli olarak köyüne gelmiş olan Rüstem adlı bir asker de vardır. Ne dediyse dinletememiş, dört çocuğu ve seksenlik anasıyla birlikte kurşunlanıp cesetler yakılmıştır.
    Mazgirt’in Tersemek bucağı halkı aynı şekilde hunharca doğranırken bir hayır sahibi, 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamayı başarmıştır. Ancak durumdan haberdar olan operasyon ekibi, çocukları saklandığı yerde bulur. Emir verilir, öldürüleceklerdir. Ne var ki, bu katliamı işlemeye kimse yanaşmaz. En katı yürekliler bile savunmasız masumlara karşı silah kullanamayacaklarını söylerler. Nihayet içlerinden bir ‘babayiğit’ çıkarak dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işini bitirir.
    “Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.”
    Sevr’in Lozan’a miras bıraktığı o “tehlikeli” madde
    Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözü, bir çoğumuzca güzel sanatlarla ilgili zannedilir ve tiyatrolara, resim galerilerinin kapılarına vs. asılır ama Atatürk bu sözü tamamen başka bir maksatla söylemiştir. 16 Mart 1923 günü Adana esnafına yaptığı konuşmada “sanat” derken, halk deyişiyle “zenaat”ı kastetmiştir; yani tamamiyle küçük el sanatlarını desteklemek amaçlı kullanılmış bir ifadedir.
    Lozan neydi?
    Nitekim Lozan’ı İngilizler de, Türkler de iç kamuoylarına bir başarı destanı olarak lanse ediyorsa ve bir zaferin iki muzafferi birden olamazsa bu işte bir tuhaflık var demektir.
    Hem biz 24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşması’nı imzaladığımızda henüz Misak-ı Milli’de öngörülen olmazsa olmaz hedeflere varmış değildik ki, bir masa başı zaferi mümkün olabilsin.
    Peki Misak-ı Milli’den neler eksikti Lozan’da?
    Mesela Batı Trakya yoktu, Musul yoktu, 12 Ada yoktu, Kıbrıs İngiltere’ye devredilmişti. Patrikhane taş gibi yerinde duruyordu, Yunanlılara bir kuruş savaş tazminatı ödetememiştik...
    TBMM BİR Osmanlı Meclisi miydi?
    Yok, yok, sandığınız gibi değil, bu bölümde, 90. Kuruluş yıldönümünü kutladığımız TBMM’nin açılış günü kurbanlar kesildiğini, heyetin önünde sancağ-ı şerif ve sakal-ı şerif taşındığını, mevlit okutulduğunu, meclis açılmadan önce topluca dua edildiğini yazacak değilim. Bunun ayrıntılarını bir yerlerden bulmanız her zaman imkân dahilinde.
    Benim amacım, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aslında sıfırdan kurulmuş bir meclis olmadığını, daha doğrusu İstanbul’daki meclisin bal gibi devamı olduğunu ortaya koymak. Yalnız bunu yapabilmek için tarihin en sıkıcı faslı olan zaman diziminin (şu Cemil Meriç’in deyişiyle “aptalların tarihi” olan kronolojiyi) bir miktar hatırlamamız gerekiyor.
    12 Ocak 1920’de İstanbul’da Meclis- Mebusan açılır.
    28 Ocak’ta Misak-ı Millî ilan edilince işgal kuvvetleri öfkelenir.
    4 Mart’ta Celaleddin Arif Bey Meclis başkanlığına seçilir.
    16 Mart’ta İstanbul resmen işgal edilir.
    18 Mart’ta Meclis son olarak toplanıp tatile girer.
    19 Mart’ta Mustafa Kemal Paşa sivil ve askeri makamlara telgraf çekerek Meclisin görev yapamaz duruma düştüğünü ve Ankara’da “Selâhiyet-i fevkaladeyi haiz” bir Meclisin toplantıya çağrılmasını sivil ve askeri makamlara bildirir.
    2 Nisan’da Salih Paşa kabinesi istifa eder. Artık İstanbul’da yapılacak iş kalmamıştır.
    9 Nisan’da birçok milletvekili gibi Meclis Başkanı Celaleddin Arif Bey de İsmet (İnönü) ile Ankara’ya gelir ve 10 Nisan günü bir bildiri yayınlayarak milletvekillerini Ankara’da toplanmaya davet eder.
    11 Nisan: Sultan Vahdettin Meclis’i feshettiğini bildiren iradeyi yayınlar. Bu irade yayınlanmamış olsa meclisin meşruiyeti yine sağlanamamış olacaktı.
    Nihayet 21 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa Meclisin Allah’ın yardımıyla 23 Nisan günü açılacağını ilan eder.
    Ve 23 Nisan’da Meclis törenlerle açılır.
    Olaylar zincirini bu şekilde gözden geçirince İstanbul-Ankara sürekliliği daha net olarak kavranabiliyor ve böylece tarih kitaplarımızdaki saptırmalardan kısmen sıyrılabiliyorsunuz.
     
  7. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Ankara’da Osmanlı Meclisi
    Kronolojiye biraz daha devam edersek, 26 Nisan’da Meclis Sultan Vahdettin’e bağlılığını bildirir, ertesi gün Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı Fevzi (Çakmak) Paşa Ankara’ya gelir, Meclis, oturumunu tatil ederek onu karşılamaya gider. Fevzi Paşa Meclise gelerek özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın ısrarıyla İstanbul’daki havayı yansıtan bir konuşma yapar, padişahın selamını getirir, bir hafta sonra da Başbakanlığa geçirilir.
    O zaman bir soru:
    1922 Kasım’ından 1923 Ekim’ine kadar devlet başkanımız kimdi?
    Atatürk mü? Ama o Meclis Başkanı değil miydi?
    Rauf Orbay? O Başbakan değil miydi?
    Ya Halife Abdülmecid? Sadece Halife değil miydi?
    Cevap, TBMM olacaktı.
    İşte 10 Ocak 1923 günü Bediüzzaman Said Nursi’nin milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada söylediği o cümlenin anlamı burada gizli:
    Şu Meclisin şahsiyet-i maneviyesi (ortak kişiliği), sahip olduğu kuvvet cihetiyle manâ-yı saltanatı deruhte etmiştir (saltanatın içeriğini üstlenmiştir).
    Bir ay sonra (7 Şubat 1923) Mustafa Kemal Paşa, Balıkesir hutbesinde, camiler sadece namaz kılmak için değil sorunlarımızı konuşmak için yapılmıştır, diyecekti.
    Bir din adamı mecliste, bir devlet adamı camidedir. İngilizler korkmasın da kimler korksun? Lozan işte bu korkudan kurtarmıştı İngilizleri.
    Neden ille de Taksim?
    Anıt, iki heykel grubundan meydana gelmektedir. Harbiye cephesinde İstiklal Savaşı’nda, Sıraselviler cephesinde ise Cumhuriyet’in kuruluşunda emeği geçenler figürleştirilmiştir. Sıraselviler cephesinin ön sırasında Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak yer alır. Onların hemen arkasında ise garip siması ve giyimleri ile iki esrarengiz figür dikkati çeker. Milli bir anıtta yer alması epey tuhaf kaçan bu iki figür, Kızıl Ordu’nun kurucularından General Frunze ile Sovyet orduları başkomutanı General Voroşilov’a aittir.
    İşte Taksim Meydanı’nın sosyalistlikle bağlantısı bu iki Sovyet generalin heykellerinin Taksim Anıtı’nda yer almasıyla ilgilidir.
    Bugün bize çok tuhaf gelen bu durum, 1928 şartları düşünüldüğünde gayet normaldi. Zira hem İstiklal Savaşı’nda, hem de Cumhuriyet kurulurken o vakitler “Bolşevikler” denilen Sovyetler Birliği’nden büyük maddi ve manevi destekler sağlanmış, 16 Mart 1921’de yapılan Moskova Anlaşması ile Türkiye’nin kuzey sınırları güvenceye alınmıştır. Bu iyi ilişkiler, Cumhuriyet’in kuruluşunun 10. Yıl törenlerine Mareşal Voroşilov’un katılmasıyla pekişmiştir.
    İlk kurşun ve Hasan Tahsin efsanesi
    Bizi şaşırtıyorsunuz, diyenlere iki şey söylüyorum. Birincisi, bunun için özür dilemeyeceğim; şaşırmak iyi şeydir, düşünmenin ilk adımıdır. İkincisi, ben de tarih karşsısında şaşırmayanlara şaşırıyorum. Bilin ki, tarih şaşırmadan yazılıyor ve şaşırmadan okunuyorsa ya iyi yazılmıyor yahut da iyi okunmuyordur.
    İlk kurşunu kim attı?
    Fransızlar İskenderun’a asker çıkardıktan sonra 11 Aralık 1918’de takviyeli bir piyade alayı ile Dörtyol kasabasını işgal ettiler. Bu kuvvetlerin arkasından Ermeni alayına ait bazı birlikler de gönderildi. Bunlar Dörtyol dolaylarındaki köylere işkence ve zulüm yapmaya başladılar.(...)
    Bu cinayetten sonra da Dörtyol’un hemen güneyinde bulunan Karaköse köyüne taarruz ettiler. Buradaki halk kendilerini savunmak için Dörtyol’a ve Özerli’ye giden yolları taştan barikatlar yapmak suretiyle kapattılar ve buraya gelen Fransızlara ateşle karşı koydular.
    19 Aralık 1918’de yapılan bu çarpışma Türk milletinin düşmana karşı ilk ayaklanması ve direnişidir.
    Yani? İlk kurşun 15 Maysı 1919’da İzmir’de değil, bundan tam 6 ay önce Antakya’da atılmış. Nerede? Bugünkü Antakya’nın Dörtyol ilçesine bağlı Karaköse (Karakese) köyünde. İlk kurşunu atan silahı ateşleyenin ismi ise General Fahri Belen’in, Başbakanlık tarafından Cumhuriyet’in 50. Yılı vesilesiyle 1973 yılında bastırılan Türk Kurtuluş Savaşı adlı kitabında tespit edildiğine göre Kara Hasan’dır.
    Gazze’yi nasıl ve kimin yüzünden kaybettik?
    Tesadüfe bakın ki, İngilizler Gazze’ye girmek üzere iken Dışişleri Bakanları Balfour, “topraksız millet” dediği Yahudilere, “milletsiz toprak” olan Filistin’de bir ‘yurt’ verileceğini ilan ediyordu. Arthur Koestler’in dediği gibi, “Bir millet, ikinci millete, üçüncü milletin toprağını veriyordu.” Dünya tarihinde eşi görülmemiş garip bir mantıkla kurulmuş bu yapay devletin feci bedellerini ne yazık ki ‘ikinci millet’, yani Filistinliler ödemeye mahkûm edilmişti.
    İsrail’deki Hayfa Üniversitesi öğretim üyelerinden Ilan Pape, ilginç bir noktaya dikkatimizi çekiyor. Nedense, diyor, Müslüman Araplara kan kusturan Cemal Paşa, Siyonist yerleşimcilere daha iyiliksever (benevolent) davranıyordu. Yoksa diyor, Pape, bunun sebebi, Cemal Paşa’nın eşinin Yahudiliği olmasın!
    Filistin’i Haydarpaşa’daki esrarengiz patlamada kaybetmiştik
    O uğursuz patlama
    Nitekim dost ve müttefik bildiğimiz Almanlar, çok değil, 3 ay sonra Kudüs İngilizlerin eline düşer düşmez sanki şehre savaştıkları İngilizler değil de, kendileri girmiş gibi sokaklara dökülecek ve bu kutsal şehrin Müslümanların elinden kurtarılışını çılgınca kutlayacaklardı.
    Kudüs’ü istihbarat zaafı yüzünden kaybetmiştik
    Kahramanlık, ihtişam ve şans...
    Tabii Osmanlı cephelerinden İstanbul’a çekilen telgrafların ve telsiz mesajlarının Mısır’dan geçtiğini ve burada İngiliz görevlilerince yakalanıp deşifre edildiğini ve gerekli makamlara bildirildiğini de belirtmemiz lazım. Böylece verdiğiniz emirler veya raporlar daha yerine ulaşmadan düşmanın eline geçiyor ve onlar tarafından okunup gerekli önlemler alındıktan sonra, yani işi bittikten sonra sizin elinize geçiyordu. Her gün düzenli olarak Londra’daki Savaş Bakanlığı’na raporlar gönderiliyor ve oradan alınan talimatlarla ertesi gün işe başlanıyordu. Hatta Kudüs’e giren Allenby, her gün kahvaltı maasasına, son 24 saat içinde Osmanlı komutanlarının gönderdiği telsiz sinyallerinin çizelgesiyle oturduğunu söylemekten zevk alırmış.
    Bu kitap dizisini dikkatle okuyanlar İngilizlerin bu kahvaltı muhaabbetini hatırlayacaklardır. Nereden mi? Tabii ki Churchill’in anılarından. Ne demişti Churchill?
    Lozan’daki İsmet Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın muhabereleri meğer İngilizlerce Köstence’de deşifre edilip Londra’ya gönderilir ve sabah kahvaltısında Churchill’in masasına servis yapılırmış.
    Bu durumda Lozan’ın bir ‘zafer’ olduğunu söylemek hangi anlama geliyor, bir düşünün!
    Ah istihbarat, sen nelere kadirsin!

    kaynak: alhazoglu.blogspot.com.tr
     

Bu Sayfayı Paylaş