Osmanli’da Musevİ Tarİhİ ( 1299-19..)

'Tarihi Bilgiler' forumunda NeslisH tarafından 27 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Osmanli’da Musevİ Tarİhİ ( 1299-19..) konusu OSMANLI’DA MUSEVİ TARİHİ ( 1299-19..)

    Orhan Bey, döneminde Bursa’ya gelen Museviler’e çalışma ve yerleşme hürriyetleri dahil bütün hakları en geniş anlamda tanıdı. Museviler birarada yaşamak için “Yahudi Mahallesi” kurdular. Hatta Bursa Musevi cemaati o kadar genişledi ki, burada bir sinagog inşa etme gereğini bile hissettiler. Bunun üzerine Orhan Bey özel bir ferman çıkartarak kentte bir sinagogun kruulmasına izin verdi. Bu sinagog Türkiye’nin en eski ve halen ayakta kalan sinagogu ETZ HAYİMdir. Museviler servetlerine göre yılda 10-20-40 dirhem yıllık kişi başına haraç öderlerdi. Bu haraç cemaat başı tarafından toplu olarak yatırılıp ve kişi sayısının doğruluğu yeminle sağlanırdı. Haraç miktarı, aynı zamanda o zamanki Musevi nüfusunu gösterirdi.
    I.murat zamanı çok önemli bir dönemdi. Yaşadığı 1360-1389 yılları arasında imparatorluğun temeli atıldı ve ülke çok büyüdü. Bu dönemde Trakya fethedildi. 1365 yılında Edirneye giren Sultan Musevilerce büyük bir sevinç ve çoşkuyla karşılandı. Edirne’deki Musevi halkı fakir ve Bizans zulmünden çok çekmiş küçük bir cemaatti. Osmanlıların gelmesi onlar için bir kurtuluştu. Hatta yunancadan başka bir dil bilmeyen Edirneli Museviler kendilerine Türkçe’yi öğretmeleri için Bursalı dindaşlarından bazılarını kentlerine getirttiler. Edirne’nın başkent olmasıyla Almanya, Fransa ve İtalya’dan gelen Musevilerle birlikte Balkanların en büyük Musevi Cemaati doğdu. Edirne’deki Hahambaşı hepsinin Hahambaşısı yani tek otoritesi olarak kabul edildi. O zamanlar Edirne’de kurulan ve bir çeşit din akademisi anlayışı taşıyan “Yeşiva” , tüm Osmanlı şehirlerine açık bir eğitim merkeziydi. Polonya, Macaristan ve Rusya’dan öğrenciler bile buraya Musevi dini eğitimi almaya geliyorlardı. Bu okul sayesinde Musevileri temsil edecek hahamlar eğitiliyordu.
    I.Mehmet döneminde İzmir fethedildi fakat orada yaşayan Musevi’ye rastlanmadı. Fetihten sonra civar kasabalarda yaşayan Musevi topluluklar İzmir’e taşındılar ve bu merkezi din açısından önemli bir merkez haline getirdiler.
    İLK İSYAN: Bu devirde şimdiki komünizmi anımsatan “kadın hariç herşey müşterektir” sloganıyla isyan bayrağı açan Kadı Asker Bedrettin’in sağ kolu Museviden dönen Torlak Kemal’di. Cami camii propaganda yapan Kemal, 3000 dervişle birlikte idam edildi.bu devirde Museviler, İslam fikri ve yalantısıyla kaynaştılar. Bununla birlikte, Bizans zulmü altındaki eylemsizlikten sonra, Osmanlı yönetiminin hemen ilk yıllarında bir Musevinin olumlu ya da olumsuz bu denli ciddi ve faal bir rol oynama durumuna gelmiş olması kayda değer bir olaydır.
    II.Murad Musevi cemaatına büyük itimat ve yakınlık gösterdi. Padişah gayrimüslümlerden oluşan birlikler kurdu. Bu birlikler arasında Musevilerde bulunuyordu (Gariban Ordusu). Bu birliklere katılmak istemeyenler bir bedel karşılığı ile askerlikten muaf kalabiliyorlardı. Yunan bir tarihçinin dediğine göre (Guerta de la İstoria gazetesindeki bir yazıda) : “Her zaman ve yüzyıllardan beri Türkiye Musevileri savaşlara katıldılar ve Osmanlı devletinin Avrupa’daki savaşlarında başarıya ulaşmaları için çok para harcadılar, zira bu yönetim altında dinlerinin icaplarını rahatlıkla yerine getirebileceklerini ve Musevi oldukları için maruz kalabilecekleri saldırılara karşı Türk devletinin onları koruyacaklarını biliyorlardı.”
    Musevi Dr. İshak Paşa (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler AMON AİLESİ) Saray Hekimbaşısı oldu. Bu ilk resmi tayin olup, bu itimat bütün imparatorluk süresince devam etti. Padişah ayrıca Sultan İshak Paşa ve ailesini vergiden muaf tutacak bir ferman çıkardı. Bundan sonra Musevilerin saray doktorluğu gelenek boyutu kazandı ve birçok Musevi tıp uzamnı Bab-ı Ali’de görev yaptı.
    Museviler , Bizans devrinde İstanbul’un Galata semtinde otururulardı. Fetih stratejisinde galata, özellikle deniz kuşatması yönünden önemli bir yer taşıyordu. Bazı tarihçiler, Musevilerin Bizans’ı desteklememeleri için, Fatih Sultan Mehmet’İn kendileriyle gizli bir antlaşma yaptığını ve sonraları bu antlaşmaya dayanarak, Musevilere din ve vicdan hürriyetini sağladığını iddia ederler. Fakat bu özgürlüğe rağmen Osmanlılar İstanbul’u aldıktan sonra, II.Mehmet yeni singogların inşaatını yasak etti. Ayrıca mevcut sinagogların imar edilebileceğini ve evlerin sinagoga dönüştürebileceğini ilan etti. Fatih’in Museviler lehinde bir tutum takınmış olmasının asıl nedeni, bu cemaatin Bizans’ın savaşı sırasında takınmış olduğu Türk taraftarı tutum değildir. Ondan önceki Osmanlı hükümdarı gibi Fatih de, musevilerin teknik yeteneklerini küçümsememiş ve yeni imparatorluğun kalifiye eleman ihtiyacını gözden kaçırmamıştır. Bu nedenle kenti alır almaz güvenilir bir milletin yerli Rum unsurlara karşı dengeleyici bir rol oynayacağı düşüncesinden hareketle, Musevileri kente yerleşmeye davet etmiş ve bu amaçla imparatorluk kentlerine tamimler yollayarak, İstanbul’un Musevilere açık olduğunu ilan etmiştir. Hatta Fatih, buraya yerleşecek Musevilere “evler, tarlalar, bağlar..” vaad etmiştir. Bunun üzerine de bir çok Musevi İstanbul’a göç etmiştir. Gariban Ordusunda Museviler, Fatih zamanında da dövüştüler. Translivanya seferinde Samuel Sonsino büyük yararlılık göstererek Raih Capistran’ın kafasını kesen kişidir.
    Evliya Çelebi2ye göre de, Edirne’den getirtilen Museviler İstanbul’da, Mahalle-ul Yahudiyyin Edirneviyyin (Edirne Musevileri Mahallesi) kurmuşturlar. Özellikle Hasköy ve Balat’a yerleştiler. Bu göçle gelen Museviler İstanbul’un ticarette gelişmesinde önemli bir rol oynadılar. O zamanlar Saray doktoruysa, Portekiz asıllı Moşe Amon’du (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler AMON AİLESİ). Fetihten birkaç gün sonra, Bizans hahambaşısı Mozi Capsali, Ortodoks patriğiyle birlikte divan üyeliğine tayin edildi. Deftertarlığa, Musevi Dr. Hekim Yakup atandı. Yekup Osmanlı devletine bulunduğu hizmetlerden dolayı vergiden muaf edilmiştir. Padişah’ın Boğazkesen’de 1452 yılının dördüncü ayında Rebi ül ahir tarihinde imzalamış olduğu fermanda şöyle demektedir:
    “Bu fermanı yazmamın nedeni, biliginlerin şanı ve doktorların tacı, zamanın Galen ve Hipokratı, Musevi doktor Yakub’u ve bütün zürriyetini... benden sonraki sultanların koyacakları dahil bütün vergilerden muaf kılmaktır. Yukarıda zikredilen kişilerden (yakup ve ailesi) belirtilen (vergilerden) talep edenler, Tanrı’nın, meleklerin ve insanların gazabına uğrasın”
    Osmanlı Musevileri, Avrupa’da yaşayan dindaşlarıyla kıyaslanmayacak derecede iyi bir hayat yaşıyorladı. Ticaret serbestliğine sahip oldukları gibi, istedikleri şekilde giyiniyorlar ve para harcayabiliyorlardı. İpek elbise giyme yasağı onlar için yoktu. Bu iyi hayatı gören iki mülteci David Caohen ve Kalman, Avrupa’da kötü şartlarda yaşayan dindaşlarının, Osmanlı topraklarına gelmelerini arzuladılar. Onların, ısrarıyla haham İsak Sarfati, Osmanlı İmparatorluğundaki hoşgörü ve iyi hayat şartlarını içeren mektubuyla Alman .musevilerini Osmanlı topraklarına davet etmiştir. Bu davet ile Macaristan, Sırbistan, Bosna, Kırım ve Almanyadan büyük gruplar ekın etti. Gelen bu kişiler çok sofu ve mutaasıptılar. Acaip kıyafetler içind eyaşıyorlardı. Neyse ki zamanla Osmanlı Musevileriyle kaynaştılar.
    1450-1490 arası Edirne’de yaşayan Mordehay Comtino “Keter Tora” aslı tevratı tafsir eden ve ortaçağ yazarlarından olup ve şimdiye kadar kimsenin eleştirmediği “Ben Ezra” nın görüşlerinin tartışan bir kitap yayınladı. Mordehay ayrıca İstanbul’un alınmasına şahit olmuş kent liderlerinden biridir. İstanbul’da doğdu, din dışında astronomi ve matematik adında çalışmalar yapmıştır.
    31 Mart 1492 yılında İspanya Karlı katolik Ferdinand ve Kraliçe İsabele, Musevileri İspanta’dan kovan meşhur fermanı yayınladılar. Kendilerine İspanya’yı terk için, üç ay gibi kısa bir süre tanıdılar. Ayrıcada yanlarına servetlerini almalarını yasakladılar. Museviler dünyasında, İspanya musevileri üstün ırk, ve Hazret-i Davut’un sülalesi kabul ediliyorlardı. Aşkenazlar, kötü koşullara alışıktı. Halbuki seferadlar (İspanya Musevileri) en iyi koşullarda yaşıyor ve üstün mevkileri paylaşıyordu.
    Bu nedenle kovuluşları, musevi dünyası için çok büyük bir şok oldu. (Bu olay hatta Beit Ha-Migdash’ın üçüncü defa yıkılışı şeklinde kabul edildi.) 200.000 museviden 90.000’i Sultan II.Beyazıd’a başvurdu. Sultan: “ Bu Krala nasıl akıllı ve uslu Fernando diyebiliyorsunuz? Kendi ülkesini yoksullaştırıyor, benimkini zenginleştiriyor.” Sözüyle kapılarını büyük bir zevkle Musevilere açtı. Yayınladığı bir ferman ile de gelen Musevilere kötü davrananların idam edileceği belirtildi. Gelen Museviler özellikle İstanbul, Selanik ve Edirne’ye yerleştiler. Küçük bir grup ise Eretz-İsrael’e yani Kudüs ve Sfat’a yerleşti.
    1497-1498 yıllarında ise Portekiz musevilerinin göçü başladı. Ancak bu kişiler, servetleriyle gelebildiler ve özellikle Edirne, Selanikl ve İzmir’e cemaatlar kurdular. Gelen bu iki grupta yeni vatanlarında büyük bir zevk ve istikrarla çalıştılar.
    Aşkenazlar genellikle kendi aralarında yaşayıp, yidişçe konuşuyorladı. Seferatlar ise Hristiyanlarla ticaret yapıyor, çok şık giyiniyor ve müslümanlarla kaynaşıyorlardı. Kovuldukları yere, İspanya’ya kin duyacakları yerde oranın kültürüne devamla bugüne dek konuştukları dili “Ladino”yu korudular. O zaman kurulan sinagoglart geldikleri şehirlerin isimlerini taşıyordu. (Barselon, Cordova, Mayores...)
    Yavuz Sultan Selim zamanında fetih doğuya kaydı. 1516 yılında Eretz-İsrael Osmanlı topraklarına katıldı. Bu Museviler için çok büyük bir olaydı çünkü onlar için bir kurtuluştu. Osmanlılardan evvel Mamelüklerin elinde olan İsrael son zamanlarında çok kötü ve bunalımlı yıllar yaşadı. Bedevi ayaklanmaları, dört veba salgınları, çekirge afeti, yer sarsıntıları ülkeyi harabeye çevirmişti. Osmanlıların gelmesiyle özellikle Kudüs ve diğer bütün şehirler canlandılar. Nüfus 300 aileden 2000 aileye çıktı. Bu mıntıkalarda bütün para işleri Musevilerce yürütülmeye başladı. Sarrarbaşı, parabasanlar museviler arasından seçildi. O tarihlerde saray doktoru Jozef Amon’du.
    Bazı tarihçilere göre Eretz-İsrael toprakları Osmanlılarca daha evvel alınsaydı, İspanyadan göç eden Museviler Edirne ve benzeri yerlere gideceklerine bu topraklara yerleşecek ve İsrael devleti çok daha evvel kurulacaktı. Ayrıca bugünkü nitelik ve büyüklükte bir Arap olayları da olmayabilirdi.
    Kanuni Sultan Süleyman İsrael tarihinde önemli bir yere sahiptir. Onun döneminde Kudüs imar edilmiştir. Şehrin surları ünlü Mimar Sinan tarafından restore edilmiş ve şehre su getirilmiştir. Musevi tarhiçileri yaptıklarından dolayı Kanuni’yi Kral Şlomo’ya benzetirlerdi. Kanuni zamanında “Kahyalık” kurulmuştur. Musevi kahyanın görevi, mahalli idarelerden olan şikayeti saraya aktarmaktı.
    Amasya’da Peash arifesi bir Rumun kaybolması kan iftirası (Bkz. Osmanlıdaki Musevi olayları) ve büyük olaylara yol açmıştır. Bu olaylar saray tarafından önlemler alınarak , sona ermiştir.
    Mısır valisi Ahmet Şaytan Paşa, Kanuni’ye karşı isyan ettiğinde, Mısır sarrafbaşısı Abraham Kastro’ya sultanın resminin paralardan çıkarılmasını emretti. Kastro durumu Sultan’a bildirdiğinden Ahmet Şeyta Paşa musevilerden öç almaya karar vererek musevi katliamına hazırlandı. Museviler korkulu günler yaşadılar. Neyse ki, Sultana bağlı kuvvetler, isyanı bastırdılar. Museviler bu kurtuluşlarını uzun yıllar Purum bayramında ayrıca “Purim del Cairo” adı altında kutlandı.
    1529 yılında Osmanlı orduları Macaristan!a girdiklerinde, Budapeşte şehrinin anahtarı Kanuni’ye musevi Ben Şelemo tarafından teslim edildi. Bu hareketinden duygulanan Dultan, yayınladığı ferman Ben Şelemo ailesini ve yakınları Alamanesleri vergiden muaf tuttu.
    Kanuni devrinde kabul edilen kapitülasyonlar sayesinde museviler çok kalkındı. Dış ülkelerle ve özellikle Fransa ile mal değişimini geliştirdiler. Güvene dayanan ve yabancı lisan gerektiren ticari müşavirlik, tercümanlık gibi meslekler musevilerce yapılıyordu. Musevi hakimler bilgileri ve sır tutmalarıyla yükseldiler.
    Museviler arasında Kanuni devrinde tarihe geçmiş iki ünlü kişi: Donna Gracia Mendez ile Don Josef Nasi’dir. (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler NASİ AİLESİ)
    Sanatkar bir padişah olan III.Murat zamanında İstanbul’da çok güzel köşkler inşaa edilmiştir. Bu devirde museviler en güzel evlere sahip olmuşlar ve verdikleri aşırı işçilik yüzünden, sultanın azami inşaat işçiliğini tesbit edilmesine sebep olmuşlardır. İktisadi güçlüklerin baş gösterdiği bir sırada, musevi bir kadının 40.000 duka değerinde bir mücevher takıp gezmesi büyük tepki yaratmış sultan hiddet içinde tüm musevilerin ölümünü emretmiştir. Sadrazamın ve musevi Ester Kira’nın (Bkz. Osmanlıdaki ünlü Museviler ESTER KİRA) etkisiyle valide sultanın ricaları sayesinde emir değiştirilmişse de, musevilerin ipek giysi giymeleri yasaklanmıştı.
    16.yüzyıl Osmanlı Musevilerinin en parlak dönemidir. O tarihlerde Osmanlı topraklarını ziyaret eden Romanyalı bir memur hatıra defterine şöyle yazmıştır: “Yahudiler her istedikleri yere seyahat etme ve istedikleri gibi çalışma hürriyetine sahiptiler. Hristiyan ülkelerinin aksine herkes evinde, dükkanında ya da sokakta ticaret yapabilir. İstanbul’da Musevilerin matbaası var. İstedikleri kitabı basarlar. Padişah doktoru Musevidir. Başkasının yanına bile almaz. Museviler, kendi dindaşlarına dilencilik yaptırmıyor. Adamları var evden eve gidip para topluyor ve fakirlerini geçindiriyorlar...”
    III.Mehmet döneminde Sadrazam Siyavuş Paşanın doktoru Dr.Benveniste idi. İspanya ile olan ilişkilerde Gabriel Bonaventura tarafından yürütülürdü. 1603-1617 yıllarında tahtta bulunan I.Ahmet’i yakalandığı çiçek hastalığını tedavi eden ve ölümden kurtaran Dr.Natan Eskenazinin eşi Boula İkeatiydi. Doktorun bir reçetesi sayesinde sultanı kurtaran Boula, bu hizmetine karşılık, Karaköy’deki Saint-Benoit manastırı papazları tarafından zorla hristiyan yapılmak istenen musevi çocuklarını sultan emriyle kurtarmıştır.
    IV.Murat devrinin en önemli olayı 1633 yılındaki büyük İstanbul yangınıdır. Bu yangında çoğu musevi mahalleleri yanmış ve o tarihe değin ayrı cemaatler halinde yaşayan Romaniot ve seferatlar karışmaya ve sinagoglarını birleştirmeye mecbur kalmışlardır. IV.Murat yeniçerilerin musevilere karşı başlattıkları bir kan iftirasını bizzat önlemiştir.
    IV.Mehmet zamanında Köprülü Mehmet Paşa, musevi Yuda Moiz Berberi’yi Stockholm’e elçi tayin etti. Ruslara karşı Türk-İsveç dostluğunu geliştirmişlerdir.
    1660 yılında ikinci bir yangın musevileri tamamen barınaksız bıraktı. Saray bostancıbaşısı musevilere acıyarak, onları Üsküdar’a sultanın bahçelerinde misafir etti. O tarihlerde Avrupa musevilerinin güç şartları devam ediyordu. Devamlı baskılar altında yaşayan museviler sabırsızlıkla Mesih’in geleceği kurtuluş gününü bekliyorlardı. Bu devir Mosianik fikirlerin en güç kazandığı ve sahte Mesih’lerin çıktığı devirdir. Avrupdaki dindaşlarının inim inim inlerken, musevilerin cennetten farksız bir hayat yaşadığı İzmir’de tarihin en büyük sahte Mesih’inin çıkması hayretler verici bir olaydı. Bunlar Sabetay Sevi (Bkz. Osmanlıdaki Musevi olayları) ve Tavi’dir. Sabetay Sevi olayı sahte peygamber fırtınasının en büyüğüdür.
    Yüzyılın son yılı, 1699 da imzalanan Karlofça antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğunun duraklama devri sona erdi ve gerileme devri başladı. Bu antlaşmayı imzalayan Türk heyetinde Dr.İsrail Konian vardı.
    Bu asırda yaşayan museviler özellikle ticaret ile meşgul olmuşlardır. Selanik musevileri kumaş için boya imalinde, Bursa musevileriyse kumaşçılıkta çok ilerlemiş ve sivrilmişlerdi. Bunun yanı sıra Osmanlıda banka, sarraflık, tercümanlık, bilirkişilik, doktorluk, eczacılık gibi meslekler musevilerce yapılıyordu. Devlet memuriyetinde ise özellikle gümrüklerde görev yapıyorlardı. Ticaret ile upraşan her şirkette mutalak musevi bir danışman bulunurdu. İşinden çıkarılan herhangi bir dindaşının yerine geçen musevi dininden aforoz ediliyordu.
    1730-1773 dönemi, Osmanlı tarihinde musevilere karşı bazı ayrıcalık taşıyan kanunların çıkartıldığı tek dönemdir. Mesela Yeni Camii etrafında oturmaları, üç kattan yüksek ev inşa etmeleri yasaklanmıştı. 18.yüzyıl edebiyat dahil herşeyde museviler için kötü bir yüzyıl olmuştur. Hiçbir şey yapamıyorlardı.
    III.Selim zamanında olan en önemli olay ise Çanakkale savunması için oluşturulan savunma grubuna musevilerin de alınmasıdır.
    Sultan II.Mahmut ise “ Musevilerin sadece sinagogda musevi olmalarını arzu ederiz. Sinagog dışında aynı siyasal haklara sahip olmalarını, dört kürekli (garimüslimler kayıklarında üç kürekten fazla kullanamazlardı) kayıklarla boğazı geçmlerini isterim.” sözleriyle musevilere çok yakınlık göstermiştir.
    Yeniçer ocağının 1826 yılında yok edilmesi museviler için kurtuluş olmuştur. Son zamanlarda anarşi yuvasına dönüşen bu ocağın mensupları, musevi mahallelerinde olan çoğu yangına sebep olmuşlardır. Ayrıca şantaj yoluyla çok kere haksız menfaatler elde etmişlerdir. Yeniçeriler yüzünden cemaatin saygın üç maliyecisi idam edilmiştir. Acıman, Yehezel Gabay ve Çelebi Behor Kamona yeniçerilerin zorlamasıyla yeniçeri ocağının para işlerini yürütmüşler ve sarrafbaşılıklarını yapmışlardır. Her iç maliyeci zamanlar sarayın içine girerek sarrafbaşılığına yükselmişlerdir. O sıralarda, Babıalide muvcut musevi-ermeni sorunu, Artin Kazas’ın zorlamasıyla iftiraya dönüşmüş ve üç musevi yeniçerilere yardım ettikleri gerekçesiyle idam edildi. Özellikle hayır sever Karmona’nın idamı cemaatte büyük üzüntüye sebep olmuş, uzun yıllar Tişa Be Av’da sinagoglarda ruhuna dualar okunmuştur. Bu olaylardan etkilenen cemaat, uzun yıllar devlet idaresinde görev almaktan kaçınmıştır.
    1839 yılında Sultan Abdülmecid batıya açılma olan Tanzimat devrini Gülhane Hattı Şerifi ile başlatıyor ve 1856 yılında Gülhane Hattı Hümayunu ile verdiği hakları teyid ediyordu. Bu iki fermanın okuduğu törenlerde protokolde hahambaşı Moşe Fresko bulunuyordu. Bu fermanlar, musevilere mal ve can güvenliğini, din serbestliğini, vergi eşitliğini, mahalli idarelerde temsil edilmeyi sağlamış, musevi gençlerine askeri okullara girme hakkını vermiş ve bazı halkın kullandığı ve musevileri küçük düşüren lakapları yasaklamıştır. Hatta o kadar ayrıcalıklar verilmiş, dost gibi benimsenmişlerki 1847 yılında Sultan Mecit Kuleli Askeri tıp okulunu ziyaret ettiğinde musevi öğrencilerin yemeklerden dolayı okula gelmediklerini görünce onlar için özel haham nezaretinde kaşerut yemek hazırlattırmış ve Cuma günleri şabat olduğundan onlara okula gelmemelerini özellikle emretmiştir. 1840 yılında Şam ve Rodosta Hristiyanlar büyük çapta kan iftiraları olayları çıkartmışlardır. Bunun üzerine, sultanı ziyarete gelen frnasız hayırsever Moşe Montefiaori olaya sultanca el koymasını rica etmiştir. Sultan kardeş Sultan Abdülaziz’inde teyidiyle bir ferman yayınlayıp yapılan bu iftiraların halk tarafından inanılmasını buyurmuştur.
    Sultanın, batıya kapı açtırdığı bir devirde museviler, rum ve ermenilerin aksine gelişip asra uyacak yerde fanatizme kapılmışlar ve devletteki etkinlikleri diğer azınlıklara kaptırmışlardır. Sultan Abdülaziz zamanında patlak veren fanatizm-aydın veya akrişkomando ihtilafı 1854 yılında Hasköy Peripaşa ilkokulunun açılmasıyla başlamıştır. Fransızca da okutan bu okul fanatik çevrelerce kınanmış, çocuklarımızı hristiyanlaştırıyorlar kampanyasıyla boykot edilmiştir. Batı uygarlığının musevi cemaatine girmesini isteyen Avram de Kamondo Hasköy okulunu desteklemiştir. Bunun üzerine Kamondo, Haham Akriş tarafından aforoz edilmiştir. Kamando nüfusunu kullanarak Hahamı tutuklatmıştır. Bunu duyan 10.00 kadar Akriş taraflı musevi, Hasköy Balat sahillerinden kayıklarla hareket ederek bir Cuma günü, Eyüp Camiisinden namazdan dönen sultanın yolunu kestiler ve kendisinden Akriş’in affını istediler. Böylece Haham Akriş’i serbest bıraktılar. Bu olay ile Osmanlı da yaşayan musevilerin ne kadar birbirlerine bağlı olduklarını ve Saray ayrıcada Padişah üzerindeki etkilerinin ne kadar kuvvetli olduğunu çok iyi bir şekilde görebiliriz.
    Sultan cemaatin daha iyi idaresini sağlamak amacıyla 1867 de “Hahamhane Nizamnamesi” ni kaleme aldırdı. Bu nizamnameye göre museviler seksen kişilik bir umumi meclis seçmektedirler. Bu meclisin altmış üyesi musevi mahallelerinde seçilmekte, bu kişilercede yirmi haham atanmaktadır. Hahambaşıysa, Edirne, Bursa, Selanik, Kahire, İskenderun, Bağdat gibi cemaatlerin hahambaşılarının katılmasıyla 120 kişilik bir meclis tarafından seçilmektedir. Bu şekilde seçilen ilk hahambaşı Yakir Geron, devamlı şekilde devlet protokolunda yer almış.
    1873 yılında Osmanlı topraklarını ziyaret eden hayırsever musevi Baron de hirş, musevilerin tren ve PTT de memur olarak çalıştırılmalarını sultandan rica etmiş ancak musevilerin bu hizmetleri yapabilecek yabancı lisanları bilmedikleri ortaya çıkmıştır. Bunu gören baron Allianca İsraelite’yi kurmuştur. Bu okullarda yabancı öğretim yapılmış orta seviyeli öğrencilere ise el sanatları dersi verilmiştir.
    Abdülhamid Dultan zamanında ABD ile ilişkileri güçlendirmeye başlamıştırlar. Bu güçlendirme için de sırasıyla iki elçi seçilmiştir. Bunlar Oskar Strauss ve Salamon Hirsch’dir. 1892 yılında İspanya musevilerinin, Osmanlı topraklarına gelişlerinin 400. Yıldönümü Pesah bayramında, bütün sinagoglarda kutlanılmıştır. Hahambaşı Moşe Levi Yıldız sarayında yapacağı metni Sultan!a sununca Sultan çok duygulanmıştır.
    19.yüzyılın sonunda, Rusya’da, 2.Dünya Savaşındaki nazi katliamı aratmayan bir yahudi katliamı başlamıştır. Rusyadan kaçan musevi göçmenlere Osmanlı İmparatorluğu daha evvel İspanyollara yaptığı gibi kapılarını açmıştır. Bu göçmenler İspanya göçmenlerinden farklı siyonist fikirlerle dolu olduklarından, Türkiye’den transit geçip Eretz-İsrael’e gidip, orada ilk organize tarım ünitelerini kurmuşlardır. Bu göçü başka bir bakış açısıyla ele alırsak, ne kadar kimse fark etmese de İsrael de az da olsa bir devlet kurma teşebbüsüne başlanma Osmanlıların Rus musevilerine kapılarını açmakla sağlanmıştır. Eğer onlar kapılarını açmasalardı Ruslar İsrael’e gidemeyeceklerdi. Rusyadan çıkan musevilerin aralarından ufak bir azınlık, Anadolu ve Trakyaya yerleşerek tarım alanında çalışmalar yapmışlardır. Birinci aliyayı(Bkz. Sözlük) takiben 1906-1907 yıllarında aralarında Songourion, Ben Tavi, Moşe Sharet gibi liderlerin bulunduğu ikinci göçmen grubu tekrar Türkiye yoluyla Eretz-İsrael’e, kutsal topraklara gitmişlerdir. Osmanlı devleti bu hareketlere hiçbir zaman engel olmamış ve elinden geldiğince yardım etmiştir.
    1893 yılında Abdülhamid hahambaşı Moşe Levi’yi Yıldız Sarayına davetle, İmparatorluğun zor durumda olduğunu söyleyerek, musevi gençlerinde orduya katılmalarını istemiştir. Hahambaşı, musevilerin bu şerefli görevi severek yapacaklarını söylemesi üzerine, sultan heyecanla sarayın kendisine ve bütün musevilere daima açık olduğunu bildirmiştir.
    1909-1918 sultan Reşat döneminde, balkan savaşında museviler vatana büyük bağlılık göstermişlerdir. 1912 yılında Edirne’nin işgalinde hahambaşı Haim Becerano Bulgarları kınayan bir konuşma yapmıştır.
    Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, ABD’nin yardımını sağmalaması amacıyla hahambaşı Hayim Nahamu’yu Amerika’ya yollamak istmeiş ancak çok parlak bir diplomat olan Nehum, Avrupa da düşmen kuvvetlerince durdurulmuş dolayısıylada tarihi görevini yerine getirememiştir. İstiklal Savaşı süresince museviler, bağlılık göstermişler, özellikle Anadolu cemaatleri kurtuluş kuvvetlerinin yanında yer almışlardır.
    2 Şubat 1923 de Mustafa Kemal, Rafael Amado adında bir musevinin sorduğu soruya şöyle bir cevap vermiştir: “ Museviler bağlılık göstermişlerdir, istikbalde bizimle beraber mesut yaşayacaklardır.” Bu cevap bütün museiv halkını çok memnun etmiş ve 597 yıllık Osmanlı musevilerinin tarihini noktalamıştır.
    İslam hukukunda, Hz. Muhammed’in vaaz ettiği DHİMMA kaideleribe uygun olarak müslüman cemaatinde yaşayan musevilerin gösterdikleri sadakate karşılık can ve mal güvenlikleri sağlanmıştır. Bütün Osmanlı tarihi boyunca Osmanlı padişahları bu kaideye hep sadık kalmışlar ve musevi cemaatinin her zaman can ve mal güvenliğini sağlamıştırlar. Bunun dışında musevilere din ve vicdan, ticaret, yerleşme, seyahat özgürlükleri dahil bütün hürriyetlerini tanımışlardır. Devletin bütün tarih boyunca hiç antisemitik bir olay yarattığına rastlanmamıştır. Hristiyan cemaatinin yaratmaya çalıştığı olaylar ise her zaman saray ve sultan tarafından engellenmiştir. Ayrıca Avrupa ülkeleri dahil dünyanın her yerindeki ıstırap çeken musevilere kapıları her zaman açık olmuştur.
    Buna karşılık musevi tebası her zaman bağlılık göstermiş ve her fırsatta devlete en iyi şekilde hizmet etmiştir. Günümüzde bile Osmanlı da olan bağlılık hala Türkiye-İsrael arasında devam etmektedir. Hiçbir zaman hiç biri birbirine ihanet etmemiştir. Türkler ve Museviler bütün tarih boyunca barış içindeydiler ve ömür boyuncada hep barış içinde olmaları için de dualarımız hiçbir zaman eksik olmayacaktır.
     

Bu Sayfayı Paylaş