Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

'Tarihi Bilgiler' forumunda Mavi_inci tarafından 26 Nisan 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri konusu Osmanlının Batı Karşısında Geri kalmasının Nedenleri

    Osmanlının geri kalmasının nedenini bazı kesimler tarafından hep İslam’a bağlandığı gözlenir. Aslında bunun doğruluğu yoktur.

    Osmanlının geri kalmasının nedenlerinin başında ekonomik gelirlerin düşmesinin getirdiği buhranlardır.

    Osmanlı, Kanuni Sultan Selim’in son seferi olan, Zigetvar seferinden sonraları bir duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır. Bu sefer sonucun da yenilmez armada olan Osmanlının karşısında durulabileceği Avrupa devletleri tarafından görülmüştür. O zamana kadar Osmanlıdan korkup kaçanlar; neden Osmanlı bu kadar güçlü sorusuna yanıt aradılar. Çeşitli seyyahlar ve elçiler ile Osmanlıyı mercek altına alarak incelediler. Ve daha sonra Osmanlıdan öğrendiklerini daha geliştirerek kendilerini ilerlettiler. Osmanlı ise kendi gücünün doruk noktasında olduğundan bunlara fazla ehemmiyet vermesiyle başlamıştır.

    Osmanlının Avrupa karşısındaki askeri üstünlüğü 16. yüzyıl sonunda sarsılmaya başladı. Burada Osmanlı askeri gücünün azalması söz konusu değildir; Avrupa’nın güçlenmesidir.

    16. yüzyıl sonunda Batı Avrupa’da askerlik alanında çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. Tüfeğin standart piyade silahı haline gelmesi yatmaktadır. Aslında tüfek o yüzyılda icat edilmemişti daha önceden de varlığı bilinmekteydi, ateş gücü üstünlüğü bilinmesi ne rağmen kullanılışlı değildi. Tüfeğin aktif halde kullanılmaya başlamasıyla dengeler birden değişmeye başlamıştır. Dolma tüfekler olmasından savaş alanında bunu doldurmak için kaybedilen zaman çok önemliydi. Bunun için Felemenk askerleri tüfeğin ateş gücünden yararlanmak için usul geliştirdiler. Sıralı saflar oluşturarak ilk saf ateş ederken diğeri beklemekte, ateş eden diz çökerek doldurmaya başladığında diğer saf ateş ederek, kesintisiz ateş gücüne ulaşılabiliyordu. Tabii ki bunda da hızlı ve becerikli olmak için sürekli talim yapılması, askerliğin bireysel beceri ve cesaretten çok talime dayalı bir iş haline gelmesidir. Osmanlı da hemen bu ateş gücü üstünlüğünü benimsenmiş olduğu hem 17. yüzyılın başında görülmektedir. 1605’teki Osmanlı-Alman savaşını anlatan bir Osmanlı kroniğin ortaya koymaktadır.

    İyi de bu kadar çabuk ayak uydurduğuna göre neden Osmanlının savaş gücü düşmüştür?
    Osmanlı düzeninde askeri, siyasi ve ekonomik olarak temel önem taşıyan tımarlı asker süvariydi; at üstünde savaşır, at üstünde ok atar, at üstünde kılıç çalardı. Ağızdan dolma tüfeklerin bu atlı askerler tarafından randımanlı olarak kullanılması çok zor, birden çok süvarinin bu işi koordineli olarak yapması ise imkânsızdı. Frenk ordularında sayısı her geçen gün artan tüfekli askerlerle başa çıkabilmek için Osmanlı ordusunun ok, yay, kılıç ve kargıyla savaşan süvari ağırlıklı bir ordudan tüfekli piyade askerine dayanan bir orduya dönüşmesi şarttı. Bu iş de mevcut askerle yapılamazdı. Birincisi tımarlı sipahileri atadan dededen gördükleri atlı askerlikten ayırmak çok zordu. İkincisi ve daha önemlisi, sipahiler sefer haricinde Rumeli ve Anadolu coğrafyasının dört bir köşesine dağılmış olan topraklarının başındaydı. Bunları talim için bir araya getirmek imkânsızdı. Yaya asker olan ve kışlalarda yaşayan yeniçeriler ise bu göreve çok daha uygundu. Ancak bir hassa ordusu olan yeniçerilerin sayıları bu iş için yetersizdi. (Kanuni devrinde 100 bin tımarlı sipahiye karşılık yeniçeriler 10 bin kişi, kapıkulu süvarileri ise birkaç bin kişiydi.) Ayrıca yeniçeri maaşlı asker olduğu için bunların sayısını istendiği kadar artırmak da mümkün değildi.

    Bu şartlar altında bulunan çözüm Anadolu ve Rumeli’nin Türk halkından sekban adı altında ücretli, (o zamanın tabiriyle ‘’ulûfeli’’) asker yazmaktı. Peki, bu değirmenin suyu nereden gelecekti? Sekban askerlerini finanse etmek üzere, tımarlı sipahiler artık ordunun belkemiğini teşkil etmeyeceğine, onların yerine sekbanlar alınacağına göre, sipahilerin gelirleri sekbanlara aktarılabilirdi. Böylelikle 16. yüzyıl sonundan itibaren sipahi tımarları yavaş yavaş eyaletlerdeki beylerbeyi, sancakbeyi gibi yöneticilere ve kapıkulu askerlerin ağalarına, saray çevresine devredildi veya padişah haslarına katıldı. Padişah haslarına katılan topraklar iltizama veriliyor, yani vergi gelirleri ihaleyle nüfuzlu kişilere satılıyor, böylece devlet herhangi bir idari ve mali yük altına girmeden bu toprakların vergi gelirinin büyük kısmı tahsil etmiş oluyordu. Bu dönüşüm sonucunda devlet hazinesi gelişen teknoloji ve düşmanların güçlenmesiyle artan savaş masraflarını iyi kötü karşılayabilir hale geldi. Gelirleri artan taşra yöneticileri ise bunun karşılığında sefer zamanı sekban orduları toplamakla görevlendirildiler.

    Osmanlı ordusunda gerçekleştirilen yenileşme çabaları ise böyle bir toplumsal gelişmeye dayanmıyordu; tepeden inme idari tedbirlerin sonucuydu. Toplumsal planda bu tedbirler Osmanlı toplumunu güçlendirmek yerine zayıflatacak, geleneksel Osmanlı düzenini yıkarken yerine daha iyisini kuramayacaktı. Bu yüzden bir süre sonra Osmanlı toplumunun mali gücü Alman ordusuyla başa çıkabilecek, toplumsal dönüşümün organik bir sonucu olmayan, idari tedbirlere dayanan Osmanlı askeri rönesansı 17. yüzyıl sonunda Viyana kapılarında son nefesini verecekti.

    Selim Somçağ - Osmanlı ve Batı kitabından alıntılanmıştır.
     

Bu Sayfayı Paylaş