Osmanlıca Türkçe Lügat Osmanlıca Türkçe Kelimeler Sözluk Osmanlıca Arapça Kelimeler

'Tarihi Bilgiler' forumunda UquR tarafından 2 Eylül 2008 tarihinde açılan konu

  1. UquR

    UquR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Osmanlıca Türkçe Lügat Osmanlıca Türkçe Kelimeler Sözluk Osmanlıca Arapça Kelimeler konusu
    Osmanlıca Türkçe Lügat

    A 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
    A Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.
    AB f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik.
    AB-I ÂBİSTENÎ Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.
    AB-I ADÂLET Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi.
    AB-I BÂDE-RENG Kanlı göz yaşı.
    AB-I BESTE Buz. * Mc : Billur, sırça.
    AB-I CİĞER Ciğer suyu. * Göz yaşı.
    AB-I ÇEŞM Göz yaşı.
    AB-I DEHÂN Ağız suyu, salya.

    AB-I HAYAT Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer. * Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söylenir.

    AB-I HUFTE Durgun su. * Buz. * Billur. * Kınında bulunan kılınç.
    AB-I HURDENÎ İçme suyu. İçilir su.
    AB-I KEVSER Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti.
    AB-I LEZİZ Leziz, tatlı su.
    AB-I MUSAFFÂ Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.
    AB-I REVAN Akar su. * Kalpteki ferahlık.
    AB-I RÛY Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.
    AB-I ŞOR Acı su. * Göz yaşı.
    AB-I YAH Buzlu, soğuk su.

    AB-I ZEN f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)

    AB Kusur, ayıp, noksanlık.
    ABA' Kaba, ahmak kişi.
    A'BA Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.
    ABA Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)
    ÂBÂ (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
    ÂBÂ VE ECDÂD Analar, babalar, dedeler.
    AB'AB Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
    ÂBAB Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
    ABAB (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
    AB'ÂB Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
    ABAD Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.
    ABAD f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
    A'BAD Köleler.
    ABADAN f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.

    ABADÎ Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.

    ABÂDİLE Abdullah isimliler.

    ABÂDİLE-İ SEB'A Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)

    ABAJUR Fr. Lamba siperi.
    ABAK İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
    ABAKİYE Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
    ÂBAL Develer.
    ABAL Dağ kili.
    ABALET Ağırlık.
    ABA Kule.
    ABAM şişman kimse.
    ABA-PUŞ f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
    ÂBAR (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
    ABAT Koltuk altları.
    ABB Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.

    ABBAS Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.

    ABBASÎ Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.

    AB-BERİN f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.

    AB-CAME f. Su kabı.
    AB-ÇERA f. Kahvaltı.

    ABD Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). "Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir.

    Abdullah (Allah'ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah'ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar."

    ABDAL t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

    ABDAN (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.

    ABDAR f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.

    AB-DEST f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. * Azarlama, paylama.

    ABDESTAN f. Su ibriği, abdest ibriği.
    ABDEST-HANE f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.

    ABDİYET Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.

    ABDULAZİZ 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.

    ABDULHAMİD LL (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

    ABDULKADİR Allah'ın kulu.
    ABDULKADİR-İ GEYLANÎ (Bak: Geylânî)
    ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ (Bak: Cürcanî)

    ABDULLAH Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.

    ABDULLAH İBN-İ ABBAS (R.A) Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.),

    Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın (Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)

    ABDULLAH İBN-İ ÖMER Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)

    ABDULLAH İBN-İ ZÜBEYR Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.)

    ABDURRAHMAN BİN AVF Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.

    ABE' Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
    ABE İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
    ABECE Ahmak kimse.
    ABED Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
    ABEDE (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
    ABEDE-İ ESNAM f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
    ÂBEK Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
    ABEKET (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
    A'BEL Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
    ABEL (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
    A'BEL (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ.
    AB-ENDAM f. Güzellik. Güzel endam.
    AB-ENDAZ Su mühendisi.
    ABERASYON Fr. Sapma.
    ABERAT (Abre. C.) Göz yaşları.
    ABES Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.

    ABES Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)

    BESE (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
    ABESE SURESİ Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
    ABESE İRCA Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
    ABESİYAT (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.

    ABESİYYUN Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)

    ABEY-SERAN Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
    AB-GAH Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer. * Tıb : Karnın kaburga kemikleri kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.
    AB-GİNE Fr. Billur. * Ayna. * Kılınç. * Göz yaşı. * Şişe, sürahi, kadeh.
    AB-GİR f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
    AB-HANE f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
    ABHER Nergis çiçeği, * Dolu kap.
    AB-HURDE f. Su içen.
    ABIK Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
    ABÎ f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi.
    ABÎ Kurban payı.
    ABÎ Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan.
    ABİD İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle.
    ABÎD Kullar. Köleler.
    ABİD f. Kıvılcım.
    ABİDANE f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
    ABİDAT-I İSLÂMİYE İslâm medeniyeti anıtları.

    ABİDE Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. * Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler. * Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. * Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. * Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)

    ABİDE İbâdet eden kadın. (Abide-i zâhide gibi)
    A'BİDE (Abd. C.) Köleler. Abid.
    ABİDEVÎ Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
    ABİL Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
    ABİLE f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
    ABİR (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
    ABİS Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan.
    ABİS Alaycı, saygısız.
    ABİS Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.
    ABÎSE (C: Abayis) Tarhana.
    ABİST f. Gebe, hâmile.
    ABİSTEN f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
    ABİSTENÎ f. Hâmilelik, gebelik.
    ABİŞHOR f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
    ABİŞTGÂH f. Gizlenecek yer, gizli yer.
    ABİY Kısmet, nasib,
    ABİYE Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

    ABKAME f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.

    ABKARÎ Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: "Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey

    Abkar'a nisbet edilirdi.)
    AB-KEND f. Havuz, dere, su geçidi.
    AB-KEŞ f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
    AB-KUR f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
    ABL Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
    ABLA' Ak nesne. * Beyaz taş.
    ABLİSE f. Tarlaya tohum atan, ekinci.

    ABLUKA İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
    ABLUKAYI BOZMAK Muhasara hattını yarıp geçmek.
    ABLUKAYI KALDIRMAK Muhasarayı bırakmak.
    AB-NAK f. Sulu, ıslak, nemli.
    ABONE Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
    ABONMAN Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
    ABORDA İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
    ABR Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
    ABRA Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
    ABRAN Ağlayan, ağlayıcı.
    AB-RANE f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
    ABRAŞ Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
    ABRE Göz yaşı.
    ABS Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak.
    ABS Kurumak, katılaşmak.
    ABS (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak.
    ABSAL f. Bahçe, koru, park.
    AB-SÜVAR f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
    ABŞ Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
    AB-ŞAR f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
    AB-ŞİNAS f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
    ABT Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak.
    ABT Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
    ABU f. Nilüfer çiçeği.
    ABUS Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
    ABV Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
    AB-VEND f. Maşrapa, bardak, su kabı.
    AB-YAR f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
    AB-YARÎ f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
    AB-YÂRÎ-İ HİMMET Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.
    AB-YÂRÎ-İ HİMMETİNİZLE Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde.
    AB-ZEN f. Küçük havuz. * Banyo.
    AC Fildişi. * Dolu kap.
    AC'AC Çağırış.
    ACAC Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
    AC'ACE Uzun uzun çağırmak.
    ACAFET Zayıflık. Çelimsizlik.
    ACAİB (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
    ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
    ACAİBAT Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
    ACAİZ (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
    ACAK f. Toprak.
    ACAL (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
    ACALİT Yoğurt.
    A'CAM (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
    ACAM (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
    ACAN f. Polis: Emniyet mensubu
    ACAR (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
    ACASA Deve sürüsü.

    ACB Kuyruk sokumu. "Us'us" denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik.(Kur'ân-ı Kerim'de "Sure: 30. âyet: 27" Yani: "Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır." Nasıl ki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiri ile imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrat-ı esasiyye, Hz. İsrâfil'in (A.S.) suru ile Hâlik-ı Zülcelâlin emrine "Lebbeyk" demeleri ve toplanmaları aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadisde "Acb-üz zeneb" tâbir edilen ecza-i esasiyye ve zerrât-ı asliyye ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakim beden-i insanîyi onların üstünde bina eder. S.)(Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike göre, nebatatın tohumları gibi "Acb-üz-zeneb" tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder. İ.İ.)

    ACC Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
    ACC(E) Kalabalık.
    ACCAC Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
    ACEB Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
    A'CEB Çok acâyib. Pek tuhaf olan.
    A'CEB-ÜL ACÂİB Çok acib ve gülünç olan.
    ACED Kuru üzüm.
    A'CEF İnce, zayıf.
    A'CEL Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.
    ACELE Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
    ACEM İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
    ACEMÂNE f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
    ACEMCEME (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.

    ACEME (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
    A'CEMÎ Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz.
    ACEMÎ Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
    ACEMİSTAN f. İran ülkesi.
    ACEMİYAN f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.

    ACENTE (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
    A'CEZ En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan.
    ACEZE (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
    ACÎB Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
    ACİB Hayret veren. Şaşılacak şey.

    ACÎBE Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.

    ACİBE-İ HİLKAT Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)
    ACİC Sesi yükseltmek.
    ACİL Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
    ÂCİL Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
    ÂCİLANE f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
    ÂCİLEN Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
    ÂCİLEN Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
    ACİN Rengi ve tadı değişmiş pis su.
    ACİN Yoğurma, hamur tutma.
    ACİNÎ Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
    ACİNİYET Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
    ACİR Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
    ACİŞ f. Üşüme, soğuktan üşüme.
    ACİYY(E) (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
    ÂCİZ Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
    ÂCİZÂN (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
    ÂCİZÂNE f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."

    ÂCİZİYYET Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
    ACLED Yoğurt.
    ACLEZ Kavi, sağlam nesne.
    ACM (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
    ACMÎ İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
    ACN Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
    A'CUBE (Bak : U'cube)
    ACUL Çok acele eden sabırsız.
    ACULÂNE Acele edene yakışır suretde.
    ACULİYET Acelecilik. Sabırsızlık.
    ACUR Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
    ACUZ(E) Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
    ACUZE-İ ŞEMTA Saçı ağarmış kocakarı.
    ACÜR Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.
    ACÜR Kuyruk.
    ACÜR Kerpiç, tuğla, kiremit.
    ACÜRÎ Kiremitçi, tuğlacı.
    ACÜS Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
    ACÜZ (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
    ACV Çocuğa süt içirmek.
    ACVE(T) Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.

    ACZ Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı. (İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi: İnsandaki kusur, kemalat-ı Sübhâniyye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecesine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını "Estağfirullah" ve "Sübhânallah" ile ilan etmektir. M.N.)

    ACZA' Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
    ACZ-ALUD f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
    ACZE (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
    ACZ-MENDÎ f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
    AÇALYA yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
    AÇAR f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
    AÇI (Bak: Zâviye)
    AÇKI Cilâ, perdah, lostra.
    AÇKICI Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
    AD İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
    ÂD (Âdet. C) Âdetler.

    ÂD Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı.(Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına ve kudsi hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (Aleyhisselam) ve Âd ve Semud ve Fir'avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. $ âyetinin sırriyle cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. ş.)

    ADA Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. "...den başka, ...den gayrı" mânasına gelir. (Bak: Mâadâ)
    ADA Etrafı su ile çevrili kara parçası. * Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.
    A'DA (Adüv. C.) Düşmanlar.
    A'DA En zâlim, en çok düşmanlık eden.

    ÂDÂB (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)

    ÂDÂB-I MİLLİYE Millete ait edep ve terbiyeler.
    ÂDÂB-I MUAŞERET Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)

    ADÂB-I UMUMİYE Umumi ahlâk kaideleri.
    ÂDÂB U ERKÂN Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
    A'DAD (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş.
    A'DAD İnce ve kısa kollu adam.
    A'DAD (Aded. C.) Adetler. Sayılar.
    ADAHİ (Udhiye. C.) Kurbanlar.
    ADAHİK (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
    ADAK Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
    ADAKK İnce, dakik.
    ADAL Gümüşü az olan para.
    A'DAL (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
    ADALAT (Adale. C.) Adaleler.
    ADALE Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.

    ADALET Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)

    ADÂLET-İ İLÂHİYE Allah'ın adaleti.

    ADÂLET-İ İZAFİYE İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, "ehvenüş-şer" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat adalet-i mahza kabil-i tatbik ise "adalet-i izafiye"ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)

    ADÂLET-İ MAHZA Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)

    ADALETKÂR f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.

    ADÂLETKÂRANE f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.

    ADALETPENAH f. Adâletli.
    ADALL Çok sapık, çok dalâlette.

    ADAM İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
    ADAMET Ahmaklık, akılsızlık.
    ADAN Deniz kenarı.
    ADAPTASYON Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.
    ADAPTE Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
    ADARR En zararlı.
    A'DAS (Ades. C.) Mercimekler.
    ÂDAT Âdetler. (Bak: Âdet)

    ADAVET Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: "Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)

    ADAY (Bak: Namzed)
    ADB Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.
    ADCEM Eğri burunlu.
    ÂDD Kuvvet, salâbet.
    ADD Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
    ADDAR Denizci, gemici taifesi.
    ADDETMEK Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
    ÂDE Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
    A'DEB Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan. * Bir boynuzu kırık hayvan.
    ADED Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
    ADEDEN Sayı bakımından, sayıca.
    ADEDÎ (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
    A'DEL (Adil. den) Adâletli, çok doğru.

    ÂDEM İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye, nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)

    ADEM Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)(Bir zaman -küçüklüğümde- hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki, fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım ikincisini arzulayıp birincisinden "Âh!" çekti. "Cehennem de olsa beka isterim." dedi. R.N.)(Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan; yine cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebediden hayırlıdır. Ve kâfirlere de bir nevi merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ud olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedi ile ademe düşeceksin veya cehenneme gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes'ud olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece cehennemden ziyâde senin ruhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü cehennem olmazsa cennet de olmaz; herşey senin küfrün ile ademe düşer. Eğer sen cehenneme girsen, vücud dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya cennette mes'ud veya vücud dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde cehennemin vücuduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki; hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır. Evet cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücudun Hakim-i zülcelâlinin hakimâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcud ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âit hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zihayatın celâldarâne meskenleridir. Ş.)

    ADEM-ÂBÂD f. Yokluk. Yokluk alemi.
    ADEM-İ ABESİYYET Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.
    ADEM-İ BASİRET Basiretsizlik, görüşsüzlük.
    ADEM-İ DİKKAT Dikkatsizlik.
    ADEM-İ EMNİYET Emniyetsizlik. Güvensizlik.

    ADEM-İ HÂRİCÎ İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik "A'yan-ı sâbite" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)

    ADEM-İ İHTİLÂF Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.
    ADEM-İ İKTİDAR İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.
    ADEM-İ İMKÂN İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
    ADEM-İ İNKÂR İnkâr etmeme. İnkârsızlık.
    ADEM-İ İSTİMA' Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi.
    ADEM-İ İTÂAT İtâatsizlik, emri dinlememek.
    ADEM-İ İTİKAD İtikatsızlık.
    ADEM-İ İTİLÂF Ülfetsizlik, anlaşmazlık.
    ADEM-İ İTTİFAK İttifaksızlık. Uyuşmazlık.

    ADEM-İ KABUL İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)

    ADEM-İ KİFÂYET Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.
    ADEM-İ MERKEZİYYET Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

    ADEM-İ MES'ULİYET Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk.
    ADEM-İ MEVCUDİYYET Yokluk. Olmama.
    ADEM-İ MUVAFAKAT Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
    ADEM-İ MÜBÂLÂT Dikkatsizlik.
    ADEM-İ MÜDÂHALE Karışmamazlık.
    ADEM-İ MÜSÂADE İzinsizlik, müsaadesizlik
    ADEM-İ SALÂHİYET Salâhiyetsizlik, yetkisizlik.
    ADEM-İ SIRF Yokluk. Mutlak yokluk.
    ADEM-İ TAHAYYÜZ Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.
    ADEM-İ TAKAYYÜD Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.
    ADEM-İ TA'KİB Takibsizlik. * Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.
    ADEM-İ TE'DİYE Borcunu ödememe.
    ADEMÎ Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
    ÂDEMÎ İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
    ÂDEMİYÂN (Âdem. C.) İnsanlar.
    ÂDEMİYÂT (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
    ÂDEMİYYET İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
    ÂDEM-KÜŞ f. Adam öldüren, katil.
    ADER Yel inmekle hayası şişen kimse.
    ADER Çok su.
    ADES (C. Adâs) Mercimek.
    ADESE Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
    ADESE-İ AYNİYYE Gözleme merceği.
    ADESE-İ MÜTEKARİB Yakınlaştıran mercek.
    ADESÎ Mercimeğe benziyen şey.

    ÂDET Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.

    ADETÂ Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.

    ADETEN Görenek şekliyle, âdet olarak.
    ÂDET-İ AGNÂM Keçi ve koyunlar için alınan vergi.

    ÂDETULLAH (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" yerine "tabiat kanunu" demek yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)

    ADEVÂN (ADV) Sür'atle koşmak.
    ADF Yemek.
    ADGÂS (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
    ADGÂSU AHLÂM Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
    ADHÂ Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
    ADHAM Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
    ÂDÎ Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
    ADİD Ağaç kesmek.
    ADİD Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen hurma ağacı.
    ADİD (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi.
    ADİD Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd)
    ÂDİH Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
    ADİHE Bühtan, yalan.

    ÂDİL (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)

    ÂDİLÂNE Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
    ADİL Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
    ADÎM Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
    ADÎM-ÜL İMKÂN İmkânsız. Olamaz.
    ADÎM-ÜN NAZÎR Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz.
    ÂDİN Otlakta bulunan dişi deve.
    ÂDİNE Cuma günü.
    ÂDİŞ f. Ateş, nar.

    ADİYAT (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)

    ÂDİYÂT-I UMÛR Günlük işler, her zamanki değersiz işler.
    ÂDİYÂT (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus)

    ÂDİYAT SURESİ Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
    ÂDİYE (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
    ÂDİYEN Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
    ÂDİYYE İtiyad edilmiş. Alışılmış.
    ÂDİYYET Adilik. Aşağılık.
    ADK Vurmak, darp.

    ADL Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber etmek. * Meyletmek. (Bak: Adâlet)(Hem istidâd lisanıyla, ihtiyac-ı fıtri lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimi cevap vermek; nihayet derecede bir adl ü hikmeti gösteriyor. S.)

    ADL-PENAH Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.
    ADL Mâni olmak. Men etmek.
    ADLA' (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.

    ADLÎ Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
    ADLİYE Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.)

    ADM Gazap etmek, öfkelenmek.
    ADM (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba.
    ADMER Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
    ADN Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
    ADRAHŞ f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
    ADRAS (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
    ADREFUT Kelerden büyük bir hayvan.
    ADRENALİN Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
    ADRENG Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
    ADRET Kaşları olmayan kimse.
    ADUB Yardımcı.
    ADUD Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: Yardımcı. İstinadgâh.
    ADUD Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd)
    ADUDE Yumuşaklık. Tazelik.
    ADUDÎ Pazı kemiği ile ilgili.
    ADULÎ Gemici, mellah.
    ADÜVV Düşman, hasım.
    ADÜVV-İ CÂN Can düşmanı.

    ADÜVV-ÜD DİN Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.)

    ADÜVV-İ KADİM Eski düşman.
    ADV Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
    ADVA Hastalık başkasına bulaşmak.
    ADVAN Çok koşan kimse.
    ADYA' Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
    ADYE Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
    AFA' Eşek sıpası.
    AF'AF Devedikeni ağacının yemişi.
    AFAF (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
    AFAİF Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
    AFAK Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
    AFAKGİR Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
    AFAKÎ Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
    AFAR Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
    AFARET İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
    AFARİT (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
    AFAROZ (Bak: Aforoz)
    AFAT Afetler. (Bak: Afet)
    AFAT-I SEMAVİYE Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.
    AFAZÎ Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
    AFEN Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet)
    AFEND f. Harp. Kavga.
    A'FER Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
    AFER Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
    AFERCA Yaramaz huylu.
    AFERİDE (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
    AFERİN f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
    AFERİN-HÂN f. "Aferin" diyen.
    AFERNA' Arslan. * Kuvvetli deve.
    AFES Burun eğriliği.
    A'FES Çıplak, uryân.
    AFET Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel.
    AFETZEDE (C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.
    AFETZEDEGÂN (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
    A'FET En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.
    AFF İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek.
    AFÎ Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.
    AFGAN Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
    AFİF Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
    AFİFÂNE f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
    AFİK Çok aptal.
    AFİK Yalancı, iftiracı.
    AFİL Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
    AFİLÛN (AFİLÎN) (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
    AFİN Affedenler.
    AFİNİTE (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
    AFİR Çok kötü niyetli.
    AFİR Güneşte kum üstünde kurutulan et.
    AFİRE Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
    AFİŞ Fr. Duvar ilânı.
    AFİTAB f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
    AFİTÂBÎ Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
    AFİTE Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
    AFİYET Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
    AFK Rücu etmek, dönmek. * Kaybolmak.
    AFK Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek.
    AFLAK Çok gevşek şey.
    AFOROZ R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.
    AFRA' Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi.
    AFRAZE f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.
    AFREYE Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı.
    AFRUŞE f. Un helvası.
    AFS Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak.
    AFSA Boynuzu ardına kayık koyun.
    AFSUN (Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)
    AFŞAR Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
    AFŞELİL Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.
    AFT Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.
    AFTAB f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
    AFTÂB-GERDAN f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
    AFTÂB-I KUREYŞ Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz.
    AFTABE f. İbrik. Su kabı.
    AFTAB-GERDEK f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
    AFTAB-GERDİŞ f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
    AFTAB-GİR f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
    AFTABÎ f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
    AFTAB-PEREST f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
    AFTAB-RU f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
    AFUR Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik. * Zaman.
    AFUR Belâ kasırgası.
    AFÜVV Affeden, merhametli.

    AFV Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, ta ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; adeta taksiratından takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz te'vil ile te'vil ettirir. ( $ )sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan, $ dediği halde nasıl nefse itimat edilebilir. Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar, itiraf etse, afva müstahak olur. L.)(İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinliyen insafsızlar, mü'mine adâvet ederler. Halbuki : Cenab-ı Hak Haşirde adâlet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i İlâhiyye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki: İnsan, fıtratındaki zülum damarıyla, şeytanın telkiniyle bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de: İnsan garaz damariyle, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder. İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.)

    AFV-İ ANİL CERAHA Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.

    AFV-İ ANİLKAT' Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.
    AFV Ayakla basılmadık yer. * Malın iyisi, helâli ve fazlası. * Terketmek. * Mahvetmek.

    AFYON Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
    AGÂH (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
    AGÂHÂN (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
    AGÂHÎ (AGEHÎ) f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
    AGAL Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
    AGALİŞ f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
    AGANDE f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
    AGARR Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
    AGARR-ÜL EYYÂM En sıcak gün.
    AGAŞTE f. Bulaşmış.
    AGAVAT (Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.
    AGAYAN Ağalar.
    AĞA YERİ Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
    AGAZ f. Başlama. Mübâşeret.
    AGBA Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.
    AGBER Çok tozlu.
    AGBEŞ Boz renkli.
    AGBİYA (Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler.
    AĞDA Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.
    AGDEF Uzun ve sarkık kulaklı.
    AGDİYE (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.
    AGEL (Bak: İkal)
    AGENDE-GUŞ f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse.
    AGESTE f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.
    AGFER Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
    AGFER-ÜL-GAFİRÎN Afvedenlerin en çok afvedeni. (Allah).
    AĞIL (AĞL) Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.
    AGIRRA (Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar.
    AĞIT Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)
    AGİYYE İçine su biriken çukur.
    AGİN f. Dolu, doldurulmuş.
    AGİSNA Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
    AGİŞ f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.
    AGLAK (Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler.
    AGLAL (Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar.
    AGLAL Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
    AGLAZ (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.
    AGLEB Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. ("Ağleben - Ağlebâ" şeklinde de kullanılır.)
    AGLEB-İ HÜKEMÂ Hakîmlerin çoğu. Hakîmlerin ekserisi.
    AGLEB-İ İHTİMAL Büyük bir ihtimal.
    AGLEF Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.
    AGLEZ (Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.
    AGMA Yıldız. Yıldız akması.
    AGMAD (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
    AGMAK Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.
    AGMAR (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
    AGMAZ (Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.
    AGMAZ-UL AYN (Egmaz-ul ayn) Gözü kapalı kimse. Çok müsamahakâr. Gafil.
    AGNA (Gani. den) Çok gani. En zengin.
    AGNAM (Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.
    AGNİYA (Gani. C.) Zenginler, ganiler.
    AGNİYE (Bak: Ugniye)
    AGNOSTİK fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.
    AGNOSTİSİZM fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.
    AGRA Çok sevimli, yakışıklı.
    AGRAFİ yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
    AGRANDİSMAN Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.)
    AGRAR (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
    AGRAS (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
    AGRAZ (Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.
    AGREB (Garib. den) En garib, çok tuhaf.
    AGREB-ÜL GARÂİB Şaşılacak şeylerin en garibi.
    AGREL (C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.
    AGSAN (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
    AGSEM Beyazı siyahından daha fazla olan saç.
    AGSER Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
    AGŞA Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.
    AGŞİYE (Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar.
    AĞTABAKA Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
    AGTAŞ Karanlık. * Zayıf gözlü.
    AGTEM Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme.
    AGTİYE (Gıtâ. C.) Perdeler.
    AGU Zehir, sem.
    AGUL f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma.
    AGUN f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.
    AGUNDE f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk.
    AGUŞ f. Kucak. * Sığınılan yer.
    AGÜS f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem.
    AGVA Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.
    AGVAR (Gar. C.) Mağaralar.
    AGVAS (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
    AGYAR Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
    AGYAZ (Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.
    AGYED Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili.
    AGYER (Gayret. den) Çok gayretli adam.
    AGZA (Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.
    AGZEL (C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.
    AGZİYE (Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.
    AH f. Aferin, bravo! manasına kullanılır.
    AH Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır. * Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder. * Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.
    AH U ENİN Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
    AH Kardeş, birader. * Dost.
    AHABİR (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
    AHABİŞ (Habeş. C.) Habeşliler.
    ÂHÂD Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
    ÂHÂD-I NÂS Avam, halktan birisi.
    AHAD (Bak: Ehad)
    AHADD (Hadd. den) Pek keskin.
    AHADÎ Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
    AHADİD Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
    AHADÎ HADİS Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
    AHADİS (Bak: Ehâdis)
    AHADİYYET (Bak: Ehadiyyet)
    AHAFF Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
    AHAKK (Bak: Ehakk)
    AHAL f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
    AHALİ (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
    AHAMİRE Acem milletinden bir tâife.
    AHANN Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
    AHAR (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
    AHAR f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik.
    AHARR Daha sıcak, en sıcak.
    AHASS Asılsız, kötü kimse.
    AHASS (Bak: Ehass)
    AHAVAT (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
    AHAVEYN İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
    AHAZZ Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
    AHBA (Haba. C.) Saray adamları.
    AHBAB Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
    AHBAR (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar)

    AHBÂR-I GAYB Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)

    AHBAR (Bak: Ehbâr)
    AHBARÎ Rivayetçi, rivayet eden kişi.
    AHBAS (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
    AHBAZ (Hubz. C.) Ekmekler.
    AHBEL Divane, deli.
    AHBEN Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
    AHBES Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
    AHBEŞ Habeş, Habeşi.
    AHBİYE (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
    AHCAR (Hacer. C.) Taşlar.
    AHCEN Burnu eğri kimse.
    AHD Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.
    AHD-İ ATİK Tevrat, Zebur ve Mezamir'in bazıları, Yahudilerin eski ve mukaddes kitapları.
    AHD-İ CEDİD f. İncil.
    AHDÎ Ahde âid, sözleşmeye dâir.
    AHD-NAME f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
    AHD Ü MİSÂK f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
    AHD Ü PEYMAN f. Yemin etme, söz verme.
    AHDA' Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.
    AHDA' Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
    AHDAK (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
    AHDAN (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
    AHDAR Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
    AHDAR-I NÂZIR Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.
    AHDAS (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
    AHDEB Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu.
    AHDEB Kambur.
    AHDEL Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.
    AHDER (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam.
    AHDER f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
    AHDERRÎ Yabani eşek.
    AHDES Fikirli kişi.
    AHDET (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
    AHEK-İ SİYAH Rutubete dayanıklı olan bir cins çimento.
    AHEK-İ TEFTE Sönmemiş kireç.
    AHEN Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
    AHEN-ÂŞİYÂN f. Dikiş yüksüğü.
    AHEN-BE f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
    AHEN-CÂN f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
    AHEN-DEST f. Demir elli, eli demir gibi olan.
    AHEN-DİL f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse.
    AHENE f. Demir halka.
    AHEN-GER f. Demirci. Demir yapan veya satan.
    AHEN-GERÎ f. Demircilik.
    AHENİN Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
    AHEN-KEŞ f. Demiri çeken. Mıknatıs.
    AHEN-PUŞ f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
    AHEN-RÜBÂ f. Demiri kapan, mıknatıs.
    AHENK f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
    AHENKDÂR f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
    AHER Başka, diğer, gayrı.
    AHESTE f. Yavaş, ağır.
    AHESTEGÎ f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
    AHESTE-REV f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
    AHFA Çok gizli, pek gizli.
    AHFAD Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
    AHFAS (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
    AHFAZ (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
    AHFEC Ayakları eğri.
    AHFEŞ Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
    AHFİYE (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
    AHGER f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
    AHGER-İ SUZAN Yakıcı kor.
    AHH Öksürmek.
    AHIR t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
    AHİ Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert.
    AHİBBA Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
    AHİD Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne.
    AHİD (Bak: Ahd)
    AHİD-ŞİKEN f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
    ÂHİL Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
    AHİLİK Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi.
    AHİLLA (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
    AHİN (C.: Uhun) Boyalı yün.
    ÂHİN (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
    AHÎR En son, sonraki.
    ÂHİR Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki.
    ÂHİR Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
    ÂHİR-BİN f. Sonunu gören, düşünen.
    ÂHİRE Zâni, zinakâr.
    AHİREN En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.

    ÂHİRET Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: "Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek." (Bak: Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen öyle de fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâki memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada, beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zinetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevaplar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur. L.)

    ÂHİRZAMAN Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)

    AHİSSA (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
    AHİYANE f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.

    AHİYYEN ŞERAHİYYEN (Süryanice) Hannân, Mennân, Rahmân ve Rahim olan. Çok çok nimet veren.

    AHÎZ (Ahz. den) Esir.
    ÂHİZ (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
    ÂHİZE Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
    AHKAB Yabani eşek.
    AHKAB Uzun zamanlar.
    AHKAD (Hukd. C.) Kinler, garezler.
    AHKAF (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
    AHKAF SURESİ Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
    AHKÂM (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
    AHKÂM-I ADLİYE Adaletle alâkalı hükümler, emirler. * Adliye nezaretinin eski ismi.
    AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE (Bak: Şeriat)
    AHKÂM-I KUR'ÂNİYE f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
    AHKÂM-I ŞAHSİYE Huk: Şahsın kendisini alakalandıran hükümler. (Bak: Hukuk-u şahsiye)
    AHKAR En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
    AHKAR-UL İBÂD Kulların en hakiri.
    AHKEM En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
    AHKEM-ÜL HÂKİMÎN Hükümdarların hükümdarı. Hâkimlerin en hâkimi. Cenâb-ı Hak (C.C.)
    AHKER f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
    AHLA En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
    AHLAF Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
    AHLAF Yemin edenler. Müttefikler.

    AHLAK (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine uyması gerektiği konusunda ortak bir fikre varamadılar. Kimi menfaati, kimi saadeti, kimi de vazifeyi ahlâkın temeli saydı. İslâm ahlâkı ise ahlâkın temeli Allah'ın emrine uygunluğu ve gaye olarak da Allah rızasını almakla insanı şahsi veya içtimâi (toplumsal) bencillikten kurtarmıştır. Ahlâkı da cemiyetten cemiyete ve zamanla değişen keyfî ve tesadüfî kaideler yığını olmaktan çıkarıp Allah'ın emirlerine uygunluğu esas almakla, birlik ve beraberliği ve devamlılığı sağlamıştır. (Bak: Hulk)

    AHLÂK-I FÂZILA İyi ahlâk, faziletli huylar.
    AHLÂK-I HAMİDE Beğenilen güzel ahlâk.(Hz. Muhammed (A.S.M.) bütün ahlâk-ı hamidede en yüksek ve yetişilmeyecek bir dereceye malik idi...... Onda içtima etmiş ahlâk-ı hamidedir ki her bir haslette en yüksek tabakada olduğuna dost ve düşman ittifak ediyorlar. M.)

    AHLÂK-I HASENE Yüksek ahlâkı en parlak ve ulvi bir şekil ve ruhta gösteren ve bilfiil yaşayan Peygamberimizin (A.S.M.) ve O'nun yolunda gidenlerin ahlâkı.(Diyorsun ki: Teklif, saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekâvetine sebeb, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?C- Cenab-ı Hak, verdiği cüz'-i ihtiyâri ile ef'al-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeğe insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-i mütenâhi tohumları sulamak ve neşv ü nemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşv ü nemâ bulamazdı. Evet, nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılırsa görülür ki; ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücud veren, tekliftir; hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlak-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyariyle teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi nev'in saadetine de sebep olmuştur. Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarı ile küfrü kabul ve tekâlif-i İlahiyyeyi reddetmişlerse de teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevi, ahlâki vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hâli kâfir değildir. İ.İ)(Hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz Muhammed Mustafa (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş: $Yani; benim, insanlara Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmemin ehemmiyetli bir hikmeti, ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır. H.)

    AHLÂKIYYÂT Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
    AHLÂKIYYUN Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış olanlardır.
    AHLÂKÎ Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
    AHLAL (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
    AHLAM Rüyâlar. (Bak: Hulm)
    AHLAS En hâlis, daha temiz.
    AHLAT (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
    AHLAT-I ERBAA İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler.
    AHLEF Solak kimse.
    AHLES Kara ile kırmızı arasında olan renk.
    AHLET Saçı dökülmüş kişi.
    AH-LİÜMM Baba ayrı, ana bir kardeş.
    AHLİYA (Hali. C.) Boş şeyler.
    AHMA (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
    AHMA (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli.
    AHMAK (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
    AHMAK-UL HUMAKA Ahmakların en ahmağı.
    AHMAKANE f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
    AHMAKÎ Akılsızlık, ahmaklık.
    AHMAKİYET Ahmaklık, akılsızlık.
    AHMAL (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
    AHMAL Ü ESKAL Ağır yükler.
    AHMAS (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer.
    AHMAS (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
    AHMAS-ÜL KADEM Ayak tabanı.
    AHMED Daha çok hamdeden. * Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık. * Çok sevilen. Beğenilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.

    AHMED-İ BEDEVÎ (Seyyid) (Hi. 596-675) Mısır'ın en büyük velilerindendir. Hz. Ali neslinden gelir. Bir çok lâkabı vardır. Ona Afrika bedevileri tarzında (yüzü örten peçe) taşıdığından dolayı (el-Bedevi) deniyordu. 626 yılına doğru onda deruni bir tahavvül vukua geldi. Yedi kıraat üzere Kur'an okudu ve Şafii fıkhı tahsil eyledi. Kendisini ibadete vakfeyledi ve kendisine yapılan izdivaç teklifini reddeyledi. Berlindeki bir yazmada bu hususta şunlar yazılıdır: "Cennet hurilerinden başka hiçbir kadın ile evlenmemeğe ahdettim." Kerametler ve harikalar göstermiştir. Geceleri Kur'an okumak âdeti idi. Aktab-ı Erbaa'dandır. (R.A.)

    AHMED-İ FÂRUKÎ (Hi. 971-1034) (İmam-ı Rabbanî) Hz. Ömer (R.A.) ahfadından olduğundan Fârukî denilmiştir. Kendisi demiştir ki: "Hakaik-i imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmata tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarikatların nokta-i müntehası hakaik-i imâniyenin vuzuh ve inkişâfıdır." Bu zatın büyük ve çok kerametleri görülmüş ve müceddidiyet vazifesini bihakkın ifâ etmiştir. Nakşi tarikatının kahramanı ve bir güneşi hükmünde olduğu Risale-i Nur'dan "Mektubat" isimli eserde mezkurdur. (R.A.) (Bak: Müceddid)

    AHMED-İ MUHTAR Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimiz.
    AHMED-İ RÜFÂÎ (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)
    AHMED-İ SÜNUSÎ (Bak: Sünusî)
    AHMED İBN-İ HANBEL (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
    AHMER Kırmızı.
    AHMES Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
    AHMEŞ İnce, dakik.
    AHMEZ Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
    AHNA Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
    AHNA' Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
    AHNAS (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
    AHNEF Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
    AHNES Burnu basık ve sivri olan adam.
    AHOND f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
    AHRA Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
    AHRAB Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
    AHRAC (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
    AHRAD Pek tamahkâr cimri.
    AHRAK Miskin, akılsız adam.
    AHRAM (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler. * Kadınların bulunduğu haremlikler.
    AHRAR (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
    AHRARANE f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
    AHRAS (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular.
    AHRAS Dilsiz.
    AHRAZ (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
    AHREB Çok harap, perişan, yıkık. * Kulağı yarık kimse. * Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlayan oniki şekilden herbiri.
    AHREC Ak ile kara. Siyahla beyaz.
    AHRED Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
    AHREM Burnu kesik olan. Kesik burunlu. * Edb: Rübai vezinlerinden "Mef'ulü" ile başlıyan oniki şekilden herbiri. * Tıb: Omuz ucu.
    AHRES Dilsiz, dili olmayan kimse.
    AHREZ Gözleri dar ve küçük olan.
    AHRUF (Harf. C.) Uçlar. * şiveler, lehçeler. * Harfler.
    AHSA Çok kumlu, taşlı yer.
    AHSA "İhsa"dan fiildir. (Bak: İhsâ)
    AHSAR Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
    AHSAS Hisler. Duygular.
    AHSEB Çok iyi hesab edilmiş, münâsib. * Çok fazla cimri, hasis. * Miskin. * Saçının rengi kırmızıya yakın. *Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
    AHSEF Kara ile ak, alaca.
    AHSEM Geniş yüzlü kılıç. * Arslan. * Enli, yassı ve yayvan burun. * Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
    AHSEN En güzel. Çok güzel.
    AHSEN-ÜL GAYÂT Gayelerin en güzeli, en iyisi.
    AHSEN-ÜL HÂLIKÎN Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.)
    AHSEN-ÜL KASAS İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli. * Sure-i Yusuf (A.S.).

    AHSEN-İ TAKVİM En güzel kıvama koyma. * Cenab-ı Hakkın her şeyi kendisine lâyık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve câmi isti'dâd ve kabiliyetlerde ve en güzel surette yaratıldığı.(Envâ'-ı zihayat içinde en ziyade rızkın envâına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak insanı bütün Esmâsına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharâtını tartacak, tanıyacak cihâzata mâlik bir mu'cize-i Kudret ve bütün Esmâsının cilvelerinin vaziyetlerinin inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip, maddi ve mânevi rızkın hadsiz envâına muhtaç etmiştir. İnsanı, bu câmiiyete göre en âlâ bir mevki olan ahsen-i takvime çıkarmak vâsıtası, şükürdür. Şükür olmazsa, esfel-i sâfiline düşer; bir zulm-ü azimi irtikâb eder. M.)

    AHŞA' (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar. * Mahaller, bölgeler, cihetler.
    AHŞA Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
    AHŞAB Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
    AHŞAM (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
    AHŞEB (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ. * Haşin ve yoğun olan.
    AHŞEF Uyuz adam.
    AHŞEM Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
    AHŞEN Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
    AHŞİC f. Zıt ve uygunsuz.
    AHŞİCAN (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
    AHŞİG f. Zıt ve uygunsuz.
    AHŞİGÂN (Ahşig. C.) Zıtlar.
    AHŞİŞAN Çok katı, pek huşunetli.
    AHTAB (Hatab. C.) Odunlar.
    AHTAL Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
    AHTAPOT Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. * Canlı yengece benzeyen bir çıban.
    AHTAR (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
    AHTE f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) * Husyesi çıkarılmış hayvan.
    AHTEB Arı kuşu dedikleri kuş. * Kızıl eşek.
    AHTEL Sarkık kulaklı.
    AHTEM Uzun burunlu.
    AHTER Yıldız. * Mc: Baht, talih.
    AHTER-İ DÜNBÂLE-DAR Kuyruklu yıldız.
    AHTERÂN f. Yıldızlar. Necimler.
    AHTER-BÎN f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
    AHTER-GÛ f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
    AHTER-ŞİNAS f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
    AHU Kardeş, dost.
    AHU Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır.
    AHU f. Ceylân. * Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. * Gazâl. * Mc: Dilber. Mahbub.
    AHU-Yİ LENG GİRİFTEN Topal ceylan tutmak. * Mc: İnsafsızlık etmek. Acizlere sataşmak.
    AHU-Yİ MÂDE f. Dişi ceylan.
    AHU-Yİ NER Erkek ceylan.
    AHU-Yİ SİMİN Sevgili. * Sâki.
    AHU-BEÇE f. Ceylan yavrusu.
    AHU-BERE f. Ceylan yavrusu.
    AHU-ÇERENDE f. Otlıyan ceylan.
    AHU-DİL f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak.
    AHUN f. Delik, yarık. Lağam.
    AHUN-BÜR f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
    AHU-NİGÂH Ceylan bakışlı
    AHU-PA(Y) f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik. * Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
    AHUR f. Ahır, dam.
    AHURİ f. Hardal.
    AHUVAN (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
    AHVA (C.: Huvve) Kararmış nesne.
    AHVAL Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
    AHVAL-İ HAYRET-FEZÂ Hayret verici haller.
    AHVAL-İ SIHHİYE Sağlık durumu.
    AHVAL-İ ŞAHSİYE Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)
    AHVAL (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri.
    AHVAS (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
    AHVAT (Uht. C.) Kız kardeşler.
    AHVAT En ihtiyatlı, tedbirli.
    AHVEB Asi, günahkâr.
    AHVEC En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
    AHVED Çok değişen.
    AHVEF En korkak. * Çok korkunç.
    AHVEL Bir şeyi çift gören, şaşı.
    AHVER Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
    AHVERÎ Yumuşak, beyaz nesne.
    AHVES Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır.
    AHVES Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
    AHVEZİ Yeyni, hafif. * Tez, seri.
    AHVEZİ Cem'edici, toplayıcı. * Her işi insanlar arasında halleden.
    AHYÂ (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
    AHYÂ VÜ EMVÂT Diriler ve ölüler.
    AHYAL (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
    AHYAN (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
    AHYANEN (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
    AHYAR Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
    AHYAZ (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
    AHYED Hz. Peygamberin (A.S.M.) Tevrattaki bir ismidir.(Bazı metinlerde Uheyd, Uhidu, Uheydu, Uhyidu şeklinde yazılıdır.)(... İncil'de Ahmed, Tevrat'ta Ahyed, Kur'anda Muhammed ismiyle müsemma iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Faruki Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. M.N.)
    AHYEF Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
    AHYUS Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
    AHZ Alma. * Tutma. * Kabul etme. * İşkence etme.
    AHZ-I ASKER Askere alma. * Askere alınma.
    AHZ-I MİSAK Sözleşme. * Yemin etme.
    AHZETMEK Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
    AHZ U İTÂ Alışveriş.
    AHZ U KABUL Alıp kabul etmek.
    AHZA Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
    AHZAB (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
    AHZAB SURESİ Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
    AHZAD Eğrilip bükülen, esnek.
    AHZAN (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
    AHZAR (Bak: Ahdar)
    AHZAR (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar.
    AHZEKA Bodur ve şişman adam.
    AHZEL Yüksek olmak, irtifa.
    AHZEL Beli kırılmış olan adam.
    AHZEM Erkek yılan.
    AHZEM İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük.
    AHZEN Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
    AHZER Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
    AHZ Ü GİRİFT Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
    AHZ Ü KABZ Kendine mal etme.
    AİB (Bak: Ayib)
    AİD Geri gelen, dönen. Râci. Dâir. * Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan. * Hastayı ziyaret eden.
    AİDAT (Aide. C.) Gelirler, kazançlar. * Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.
    AİDE (C: Avâid - Aidat) Kâr, kazanç, fayda, gelir.
    AİDİYYET Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.
    AİK (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.
    AİKA (C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
    AİL Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.

    AİLE Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.(Kadının aile hayatında müdür-ü dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar; kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir. Kötü haslet sayılırlar. L.)

    AİLE-PERVER f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
    AİLEVÎ Aile ile ilgili.
    AİNNE (İnan. C.) : Dizginler.
    AİR Göz ağrısı.
    AİŞ Yaşıyan. * Rahat yaşıyan.
    AİŞE (Bak: Ayişe)
    AİZ Yeni doğmuş deve yavrusu.
    AİZ Karşılık olarak veren. * Karşılık olarak verilmiş olan.
    AİZZE (Bak: Eizze)
    AJ f. Dinlenme, rahat hâl, istirahat.

    AJAN Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
    AJANDA Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.

    AJANS Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
    AJEH f. Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur.
    AJENDE f. Çamur. * Binalarda kullanılan harç.
    AJİG f. Nefret, kin ve düşmanlık.
    AJİH f. Kir, küf. * Çapak.
    AJİNE f. Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi.
    AJİR f. Göl, havuz. * Kalabalık, izdiham. * Bağırma, feryât. * Çekingen. * Akıllı, uyanık. * Amâde, hazır.
    AJİRAK f. Gürültü, ses. Bağırış.
    AJUR Fr. Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış.
    AJÜG f. Hurma lifi. * Ağaç budama.
    AKA İran Türkleri "ağa" yerine kullanırlar.
    AKAB Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
    A'KAB (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.

    AKABE (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.

    AKABE BİATI Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.

    AKAB-GİR f. Peşe düşen, kovalıyan.
    AKABİNDE Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
    AKAB-REV f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
    AKADEMİ yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetli kimseler topluluğu. (Huk. L.)

    AKAĞA Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
    AKAİD (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah'ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle vicdanî ve aklî olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve te'sirleri zayıf kalır. Bu hale, Alem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir. İ.İ)
     

Bu Sayfayı Paylaş