O bir nurdu , varlik o'nunla aydinlandi. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)

'Peygamber Efendimiz (S.A.V)' forumunda DilzaR tarafından 12 Şubat 2009 tarihinde açılan konu

  1. DilzaR

    DilzaR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    O bir nurdu , varlik o'nunla aydinlandi. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) konusu O BİR NURDU , VARLIK O'NUNLA AYDINLANDI


    [​IMG]


    İhsan Atasoy


    Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.v.) suretçe insanların en güzeli olduğu gibi siretçe de en mükemmeli idi. Bütün güzel sıfatlar O’nun üzerinde temayüz etmişti. Yerdekiler O’na çok övülmüş (Muhammed) göktekiler O’na en çok övülen (Ahmed) dediler. O; nurdu, seçilmişti, en güzeldi, övülmüştü, mütevekkildi, şefkatliydi, elçiydi, adildi, cesurdu, rahmetti, bereketti, azizdi. O, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi.



    O nurdu

    O, bir çekirdekti. Her şeyden önce O yaratıldı. Kâinat O’nun üzerine yeşerdi.
    Âlemler O nurla var oldu; küre küre, sema sema...
    Kâinat O nurdan açıldı; dal dal, yaprak yaprak, çiçek çiçek…
    Önce Âdem’in alnında parladı. Sonra pak alınlarda ışıldadı; asır asır, devir devir…
    Ta geldi Saadet Asrı’na dayandı. İnsanlık emanet aldığı nuru sahibine teslim etmeye hazırlandı. Âlem o Kutlu Doğum şölenine uyandı.
    Abdullah’ın alnında son kez misafir olan nur, Amine’nin cemalinde cilveleşti... Melekler bile O nura hayrandı.
    Sonunda nur, sedefini buldu, libasını kuşandı. Münevver bir meyveye dönüştü.
    Çekirdekle meyve, “iptida ile intiha birleşti.” Muhabbet, Muhammed’i doğurdu.
    “Doğdu o saatte ol Sultan-ı Din,
    Nura gark oldu semavat ü zemin”
    …Ve “Sen olmasaydın” sırrı tahakkuk etti.

    O seçilmişti

    Önce varlıklardan canlılar süzüldü. Bitkilerden hayvanlar ayıklandı. Hayvanlardan insanlar elendi. İnsanlardan veliler sağıldı, velilerden peygamberler…
    Peygamberlerden ise yalnız ve yalnız bir O seçildi ve bu yüzden adına seçilmiş dendi. Âlemin en eşrefi, varlığın en kerimi, her şeyden en üstünü, Mustafa oldu…

    O en güzeldi
    Yüzü dolunay gibiydi. Girdiği yere ışık ve nur saçardı. Gözler ve gönüller aydın olurdu.
    Medine kızları, “Talea’l-bedru” ile afakı çınlatırken Yahudi âlim Abdullah ibni Selam ötelerden koşup geldi. Kalabalık arasını yararak o cemale ulaştı. Gözleri nur yüzüyle buluşunca hemen hükmü bastı:
    “Vallahi bu yüzde yalan olmaz!”
    O’nun güzelliğini Hz. Aişe anlatırken “Yusuf’u çekiştiren ve parmaklarını doğrayan kadınlar, eğer benim Efendim’in güzelliğini görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları göğüslerine saplarlardı!” demişti.
    Evet, O güzeller güzeliydi…
    Ebu Hureyre anlatıyor:
    “Ben ondan daha güzelini görmedim. Sanki güneş mübarek yüzlerinde yürürdü. Ondan daha hızlı yürüyeni de görmedim. Sanki yeryüzü ayağının altında dürülürdü. Beraber yürürken kendimizi zorlardık, ama o hiç zorlanmazdı.”

    O övülmüştü
    Yerdekiler O’na çok övülmüş (Muhammed) göktekiler O’na en çok övülen (Ahmed) dediler. Ve bu yüzden şair onun için
    “Sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim
    Hak’tan bize bir ihsan-ı müeyyedsin Efendim” dedi.

    O mütevekkildi
    En korkulu anlarda bile sarsılmazdı. Düşmanların ayak sesleri duyulduğu anda, mağarada ikinin ikincisi korku ve endişe ile sarsılırken, O, “Korkma, üzülme! Muhakkak ki, Allah bizimle beraberdir” dedi.
    O yüksek bir tevekkülle yalnız Allah’a dayanırdı…

    O şefkatliydi
    Savaş bitmiş, esirler alınmış, ganimet dağıtılmaktaydı. Bir kenarda kutlu ashabıyla oturmuş, hemdem oluyordu. Esirler arasında telaşla öteye beriye giderek kaybettiği yavrusunu arayan, bulunca da bağrına basan bir anne gördü. Mübarek gözleri doldu ve:
    “Biliyor musunuz, Allah kullarına şu annenin evladına olan şefkatinden daha şefkatlidir!” buyurdu.

    O elçiydi
    Arz üstünde durup, Arş-ı Ala’ya el kaldırıp, Mavera’dan aldığı ilahi emirlerle beka yollarını, saadet-i ebediyenin nuranî âlemlerini insanlığın önüne açan bir elçiydi o…
    “Ey insan kendini oku, âlemi oku, kâinatı oku. Bu işlerde, bu oluşlarda bir iş var. Abes olma, abes yapma! Sonsuz saadetlere namzet olduğunu bil, ayıl” diye uyaran bir elçi…

    O adildi
    En çok sevdiği biricik kızı Fatıma’ydı. O gelince ayağa kalkar, alnından öper, yanına oturturdu.
    Bir gün eşraf, kendinden hırsızlık yapan Fatıma isimli bir kadının affını istediler. Cemalinde celal parladı ve “Vallahi kızım Fatıma aynı suçu işlese yine aynı cezayı veririm” buyurdu. Çünkü O, şefkati adaletine engel olmayan bir adildi.

    O cesurdu
    Bir gece Medine dışından düşman saldırısını andıran sesler işitildi. Cesur atlılar hemen o tarafa gittiler. Karanlık perdesinden kendilerine doğru birinin geldiğini sezdiler. Yaklaştıkça baktılar ki O… Ebu Talha’nın çıplak atı üzerinde kılıcı omzuna asılı halde tebessümünden güller açıyor, “Korkulacak bir şey yok!’ diyordu.
    Kudsi şecaati gereği herkesten önce gitmiş, bakmış ve dönmüştü.

    O rahmet timsaliydi
    Medine kavruluyordu. Yedi aydır yere tek damla düşmemişti. Sahabe bitkindi. Bir cuma günü destursuz bir bedevi mescidin kapısında durup, minber üstündeki Peygamber’e içinden geldiğince seslendi:
    “Ya Resulallah, yandık kavrulduk. Rabb’ine dua et de rahmet göndersin.”
    Mübarek ellerini kaldırdı. Hurma liflerinden örülü mescidin damı arasından sema görülüyordu. Bulutlar uçuşmaya başladı.
    Ve rahmet damla damla inmeye başladı. O kadar ki O daha minberden inerken yağmur damlaları sakallarından aşağı süzülüyordu.
    Yağmur, bir gün, beş gün, tam gelecek cumaya kadar hiç dinmedi... Her yer sele gitti. Yollar kapandı.
    Yine aynı sahne ve yine o kalbi dilinde bedevi:
    “Ya Resulallah, dua et de kesilsin, boğulayazdık!”
    Mübarek eller yine havada:
    “Ey Rabbim üzerimize değil, civarımıza yağdır!”
    Sahabenin gözü yine hurma dalları arasından semaya dikildi. Bulutlar bu defa gökte kaçışmaya başladılar. Mescitten çıktıklarında Medine üzerinde güneşin tepsi gibi parıl parıl parladığını gördüler…
    O rahmetti, rahmet peygamberiydi.

    O bereket vesilesiydi
    Hendek Savaşı sırasında Hz. Cabir, Efendimiz’in (s.a.v.) acıktığını hissetti. Eve koştu:
    “Hanım bir şeyler yap Resulullah çok aç!”
    “Tamam, ama sakın çok adam çağırıp beni mahcup etme!”
    Bir koyun kestiler, biraz da arpa ekmeği yapıldı. Cabir gidip Efendimiz’in (s.a.v.) kulağına eğildi, bir kaç arkadaşıyla birlikte kendisini yemeğe davet etti. Fakat o, Hendek halkına:
    “Cabir yemek yapmış, hepinizi davet ediyor!” diye ilan etti.
    Koca ordu Resulullah’ın arkasında Cabir’in evine doğru hareket etti. Kalabalığı gören Cabir’in hanımı ellerini dizlerine vurarak, “Ben şimdi ne yapacağım?” diye telaşlandı. Cabir’e, “Sana dememiş miydim?” diye çıkıştı.
    Efendimiz ekmeğin ve yemeğin başına geçti, bereketle dua etti. O bin kişi yiyip kalktıktan sonra tencerelerinde yemek kaynıyor, artan hamurdan geriye daha yapılacak ekmek kalıyordu.
    O, gayb hazinelerinin sahibi yanında duası makbul ve berekete mazhardı.

    O azizdi
    İnsanlar arasından çıkarılmış bir peygamberdi. Adı alçak demek olan dünyada, insanlar arasında yürüyordu. Ama o aslında Arş’ta yürümeye layıktı. Yerde olması onun izzetine halel vermiyordu. O insanlığın elinden tutup onları Arş’ın gölgesine, cennete çıkarmak için yerde yürüyen bir azizdi…
    İbn-i Mersed anlatıyor:
    “Bir gün huzuruna girmiştim. Bir hasır üzerinde uyumuş ve hasır vücudunda iz yapmıştı.
    ’Efendim, bir yatak temin etsek hasırın üzerine sersek‘ dedim. Buyurdu ki:
    ’Benimle dünya arasındaki bağ nedir ki? Dünya ile benim misalim, bir ağaç altında gölgelenip, sonra da terk edip giden bir yolcu gibidir.’”
    Evet, O bu dünyada aziz bir yolcu idi. İnsanlığa hep ebediyet yolunu işaretleyen Aziz bir misafirdi…
    O, Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) idi.
    Rabbim bizleri bu dünya misafirhanesinde onun sünnetine ittibada muvaffak ve ukbada şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)


    Allah Resulü (s.a.v.) ne istiyor?
    Acaba bütün efazıl-ı beni Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş-ı Azam’a müteveccihen el kaldırıp dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinat ne istiyor?
    Bak dinle: Saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, lika istiyor, cennet istiyor. Hem meraya-yı mevcudatta ahkâmını ve cemallerini gösteren bütün Esmâ-i Kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor. Hatta eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasa idi; şu Zat’ın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu cennetin binasına sebebiyet verecekti.
    Evet, nasıl ki O’nun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, O’nun ubudiyeti dahi öteki darın açılmasına sebeptir.


    (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 19. Söz, 13. Reşha)

    MORAL DERGİSİ
     

Bu Sayfayı Paylaş