oğuz atay tehlikeli oyunlar

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Kayıtsız Üye tarafından 28 Nisan 2010 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    oğuz atay tehlikeli oyunlar konusu bu kitabın özetini 2 haftadır arıyorum daha elle tutulur bi özet bulamadım
     
  2. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Oğuz Atay-Tehlikeli Oyunlar Kitap özeti

    Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini hayatî bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman. Romanın baş kişisi Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken , gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve 'oyun oynuyormuş gibi' ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve hem 'tehlikeli' hem de 'oyun' la dolu bir yolda gidebileceği son noktaya kadar ilerliyor.
    (arka kapak)



    Sana hiç bahsetmemiştim ama, muhakkak duymuşsundur: Evliliğimizin
    dördüncü yılında Nazlı, evi terk etmişti . Nasıl derler, bir başkasına
    kaçmıştı.

    Acıklı bir durumdu. Ne yapacağımı bilmeden odalarda dolaşıp durdum.
    Karımın resimlerine baktım. Bir şeyler yapmak, birilerine gitmek, ne bileyim
    dert yanmak, ondan şikayet etmek, bana yapılan bu haksızlığı ortaya koyup
    sızlanmak istemeliydim. En azından, herkesin yaptığını yapmak gelmeliydi
    içimden. Belki de bütün bunları istiyordum, harekete geçemiyordum. Üstüm başım
    dağınık, sokaklarda sürükleniyordum. Söze nereden başlanacağını bilemiyordum
    herhalde: Durup dururken birine giderek söze başlayamazdım ya. Fakat biri
    benimle konuşmağa başlayınca da, söz dönüp dolaşıp buraya gelecek diye
    korkuyla iç geçiriyordum; göğsüme bu mesele saplanıyordu. İşten erken kaçıyor,
    meyhanelerde oturuyordum öğleden sonraları. Bir gün, tren istasyonunun
    yanındaki bir lokantaya girdim; kendimi hamallı yük arabalı yabancı bir
    çevrede bulmuştum birdenbire ve civarda başka bir meyhane yoktu. Lokantanın
    bahçesinde, trenlere yakın bir yere oturdum. Erken bir saat olmasına rağmen
    masalar kalabalıktı. Bir şişe rakı söyledim. (Kimseye bakacak halim yoktu.)
    Sabahtan beri bir şey yememiştim: Biraz meze getirttim. İlk kadehleri hızla
    içtim, başım döndü. Sonra, çevreme baktım: Konuşuluyordu, hiç bir şey
    yenmiyordu, sadece kahve çay gibi şeyler içiliyordu. Birileri bekleniyordu.
    Tren yoluna bakılıyordu. İçmeye devam ettim. Çevremdeki gürültü artıyordu;
    heyecanlanılıyordu. Masalardaki çaylar bile içilmiyordu. Bütün gözler
    demiryoluna çevrilmişti. İçki, yavaş yavaş gerginliğimi yumuşattığı için,
    çevremdeki insanları görmeğe, sesleri duymağa başladım. Dış ülkelerden gelecek
    bir tren bekleniyordu. Herkes birbirine gülümsüyordu, bir yakınlık havası
    sarıyordu ortalığı. Ben de gülümsedim (biraz da içkiden). Sonra, onlarla
    birlikte heyecanlanmağa başladım. Bilhassa tren yoluna bakınca insanın
    heyecanı artıyordu. Sanki benim de bir yakınım, bir dostum gelecekti. Sanki
    trenden, mesela Nazlı çıkacaktı birden ve boynuma sarılıverecekti. Ben de
    bütün olanları bir anda unutarak onu affedecektim. Hemen bir arabaya
    binecektik; her şey hemen düzelecekti. Herkes sabırsızlanıyordu; herhalde tren
    biraz gecikmişti. Ben, trenin geliş saatini bilmediğim için, biraz rahattım.
    Dakikalar ilerledikçe benim de gözüm demiryoluna takıldı kaldı. Tren geldiği
    zaman, herkes kadar heyecanlı, herkes kadar sabırsızdım. Herkesle birlikte
    gülümsüyordum. İnsanlar, yakınımdaki masalarda oturanlar, masaya kurulup rakı
    içerek yolcusunu bekleyen bu adama, biraz hayret, biraz da imrenmeyle
    bakıyorlardı. Ben, olgun bir adam rolündeydim. Onlar adına endişeliydim: Ya
    bekledikleri kimse, trenden çıkmazsa diye korkuyordum. Bütün bekleyenleri
    birer birer gözlerimle takip etmeğe başladım. Önce trenin pencerelerindeki
    yolculara bakıyordum; trendeki yolcu, birine el sallamaya başlayınca, onun
    elini takip ederek talihli karşılayıcıyı buluyor ve rahatlıyordum. Sonra,
    başka ellere bakıyordum. Onlarla birlikte gülüyordum; galiba ben de bir iki
    kere elimi salladım. (Sarhoşluktan olacak.) Nazlı gelmedi tabii. Biraz mahzun
    oldum. Benimle birlikte, beklediği gelmeyen birkaç karşılayıcı daha kalmıştı
    lokantada. Çevremde hüznümü paylaşacak bir iki kişinin daha bulunması, benim
    de hakiki bir karşılayıcı olarak, sadece beklediği gelmeyen bir karşılayıcı
    gibi, istasyondan ayrılmamı sağladı. Biraz da gümrük kapısında bekledik
    onlarla birlikte: Belki de yol*****uzu, o kalabalıkta görememiştik. Sonunda
    boynumuzu büküp ayrıldık oradan: Nazlı gelmemişti.

    Bu oyuna kısa zamanda alıştım. Arada tren istasyonuna uğrayarak
    tarifelere bakıyordum. Bazen de telefonla soruyordum; ayrıca, trenin geleceği
    gün de telefon ederek tehir olup olmadığını öğreniyordum. Lokantada beklerken
    de, artık trenin geliş saatini bilmenin heyecanını, bütün karşılayıcılarla
    birlikte yaşıyordum. Birkaç bekleyişten sonra daha cesur olmuştum. Elimi
    hararetle sallıyor, bağırıyor, sesleniyordum. Beni, tanıdıklarından birine
    benzetip, bana da el sallayanlar oldu: Bu kadar yolcu içinde, elbette birinin
    ahbabına benzeyecektim. Böyle yanılmalar, benden başkalarının da başına
    geldiği için vaziyetimde bir sahtelik olmuyordu. Ayrıca, tren gelinceye kadar
    en az bir şişe içtiğim için, bu kadar teferruatı düşünerek endişelenecek kadar
    ayık da olmuyordum. Trenin gelişiyle birlikte istasyonda birdenbire artan
    hareketin seline kaptırıyordum kendimi. Gümrük memurlarıyla da artık ahbap
    olduğum için, bana bazı imtiyazlar tanınıyordu. Öyle ya, benim kadar yolcu
    karşılayan kimse yoktu. Fakat nedense ben, yakınlarımı perondan göremiyordum;
    tam gümrükçülerden ayrıldıktan sonra, tam ümidimi kesmeğe başladığım sırada
    yol***** da gümrük kapısından çıkıyordu: Onunla meydanın önünde karşılaşmış
    oluyordum. Daha sonraları, perona çıkıp beklememe izin verdikleri için,
    yolcularımı peronda da görmeye başladım. Tren gelince hemen yolcuların arasına
    karışıyordum; sonra da gümrükçülere görünmeden ortadan kayboluyordum:
    Yolcularımı (genellikle birden fazla olduklarını söylüyordum) peronda
    buluyordum ve kalabalığın içinde beni göremiyorlardı tabii. Gümrükçüler, bazen
    masama oturuyorlar; ne kadar yolcun var Tahsin Bey, diyorlardı. Beni pek
    sevmişlerdi. Onlarla, Selim Bey olarak konuşmak garibime gittiği için; bu
    maceranın, Selim Beyin günlük hayatı dışında bir gidişi olduğu için, ben
    karşılayıcılık işinde Tahsin Bey olmuştum. Hatta bir gün, gümrükçülerden biri,
    istasyonun dışında bir yerde arkamdan Tahsin Bey, diye bağırınca hemen başımı
    çevirmeyi akıl edemediğim için tuhaf bir vaziyete düşmüştüm. O günden sonra ne
    zaman arkamdan Tahsin Bey diye bağırılsa hemen döner bakarım."

    Selim Bey, derin bir nefes aldı. "Her hadisemde olduğu gibi, bunda da
    işin sonunu bir türlü getiremedim: Uzattıkça uzattım. Allahtan o sırada Nazlı
    eve döndü. Fakat ben, bu bekleme huyumdan hemen vazgeçemedim: Bir süre
    istasyona sürüklendim durdum. Sonra, beni rakı içmek gibi saran bu iptiladan
    da vazgeçtim. Karımla da, ne evden ayrılışını, ne de dönüşünü hiç konuşmadık.

    "Sonra Nazlı'yı kaybettim. Şimdi bazen düşünürüm: Ne olurdu, aramızda
    herşeyi konuşmuş olsaydık. Nazlı bana evden ayrıldıktan sonra nasıl yaşadığını
    anlatsaydı, neden birdenbire kaybolmak istediğini açıklasaydı. O kadar
    sevdiğim karımın hayatına ait bir kısmı, hiç bir zaman bilemedim. Sanki iki
    yıl, Nazlı hiç yaşamadı bana göre. Biliyorum, denebilir ki, üzücü olaylarla
    karşılaşacaktı; insan, belki de hiç istemediği sözleri duyacaktı. Olsun; hiç
    bilmemekten, bir insan hayatının o kadar yılını hiçe saymaktan daha iyidir
    herhalde. Onun iki yılını yok saymakla, onun bu yıllarda neler hissettiğini
    bilmek istememekle, çok sevdiğim bu insana da bir bakıma hürmetsizlik etmiş
    oldum."

    Sevgi, hayır gibi, başını salladı. "Öyle oldu, öyle oldu," dedi Selim
    Bey. "Şimdi de, hiç bir şeyi tamir etmek mümkün değil artık. Nazlı'nın hiç bir
    acı sözü, ölümün getirdiği o geri dönülmez soğukluk kadar çaresiz
    bırakmayacaktı beni. Neyse geçelim bunu. Karım öldükten sonra, gene istasyona
    gitmeğe başladım. Bu işin, artık değişik bir tarafı, bir tadı kalmamıştı.
    Bütün insanlarımız gibi, ben de hayatımda bir kere biraz değişik bir harekette
    bulunmuştum ve bütün insanlarımız gibi, artık ömrüm boyunca kendimi ve herkesi
    bıktırıncaya kadar bu hususiyetime yapışıp sürüklenecektim; bütün hayatım
    boyunca bu küçük istisnaya tutunmaya çalışacaktım.

    "Gümrük memurları değişmişti, eski garsonlardan hiç biri kalmamıştı.
    Nazlı ölmüştü ve onu beklemek diye bir mesele olamazdı. Bunu hayal bile
    edemezdim. Başka bir çareye başvurdum; daha doğrusu, bir trenin kalkış saatine
    yakın bir sırada lokantaya gittiğim zaman, oyunun mahiyet değiştirebileceğini
    gördüm. Herkes üzgündü: Yakınları gidiyordu. Ben gene ön masaya bütün rakı
    takımımla kurulmuştum. Artık oyun oynamak lüzumunu da hissetmiyordum;
    Uğurlamaya geldiğim bir yakınım olmadığı belliydi. Bu sebepten, kimsenin
    dikkatini çekmiyordum. Suratımı asmış oturuyordum: Nazlı gitmişti. Gidenler
    sevinçliydi. Geride bıraktıklarına karşı ayıp olmasın diye üzgün
    görünüyorlardı. Gene de, hakikaten üzülen bir iki samimi yolcu vardı. Ben
    kimse bilmemekle beraber, kötü bir roldeydim: Bütün gidenlerin, tıpkı Nazlı
    gibi, bir daha dönmeyeceği esası üzerine kurmuştum maceramı. İçimden, her
    kalkan trene `Ölüm Katarı' gibi, `Karanlıklar Treni' gibi isimler takıyordum.
    Toplu bir cenaze törenine gelmiş gibi hissediyordum kendimi. Fazla masraf
    olmasın diye, bir tren dolusu ölüye tek tören yapılıyordu. Tabut ve taşıma
    masrafını azaltmak için, bütün ölüler, daha tam ölmeden, daha hareket
    güçlerini tam kaybetmeden, kendi ayaklarıyla törene geliyorlardı. Nazlı, bir
    tren önce gitmişti; ben de, onu uğurladıktan sonra, hazır gelmişken, diğer
    törenlere de katılıyordum. Muhayyilesi kuvvetli bazı insanlar, sevdikleri
    ölülerin uzun bir yolculuğa çıktıklarını düşünmüşlerdir; bense, bütün
    yolculuğa çıkanların ölmüş olduğunu düşünüyordum. Ne büyük bir günah, değil
    mi?"


    Umarım bu işinize yarar
     

Bu Sayfayı Paylaş