Nisa Suresi 60. Ayeti ve Meali

'Kuran'ı Kerim Türkçe Mealli' forumunda DeMSaL tarafından 13 Haziran 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Nisa Suresi 60. Ayeti ve Meali konusu Nisa süresi hakkında - Nisa suresi 60. ayetin açıklaması - Nisa suresi meali - Nisa suresi - hakimiyet - hüküm - müşrikler hakkında - tağut hakkında




    Bilindiği üzere Nisa suresi 60. Ayet-i kerime’si bize tağut’un gerekirse tek bir insandan ibaret olabileceğini gösteren en açık ayetlerden bir tanesidir ki; bundan önce tağut nedir ve nasıl inkar edilmelidir konusunu zaten Kur’an bize diğer yedi ayetinde göstermişti.

    Yani bu ayetten önce bizler zaten tağutu biliyor ve reddedilmesi, tanınmaması, uzak durulması gereken, yerine göre bir müessese, görüş, şeytan vb. olduğunu bildiğimiz gibi aynı zamanda bunun bir şahsiyet olabileceğini de bu ayet ile tanımış oluyoruz. Yoksa iddia edildiği üzere her şeyi bu ayet ile keşfetmiş ve tağut’a karşı nasıl duracağımızı bu ayet ile öğrenmiş değiliz, bu ayetle bir kez daha görmüşüzdür hepsi bu.

    Böyle bir girişten sonra isterseniz ayet-i kerime’mizi bir kez daha ele alıp üzerinde getirilmek istenen şüpheleri ve tereddütleri ele alarak bu şüphe ve tereddütlerin kişilerin vesvesesi, dar kafalığı, basiretsizliği ve en önemlisi münafıklıkları olduğunu ortaya koyalım inşallah. Muvaffakiyet ancak Allah’u Teala’nın izniyledir, Rabbim muvaffak eylesin (amin)

    أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا

    Elem tere ilellezîne yez’umûne ennehum âmenû bimâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablike yurîdûne en yetehâkemû ilat tâgûti ve kad umirû en yekfurû bih(bihî) ve yurîduş şeytânu en yudıllehum dalâlen baîdâ(baîden).

    “Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiklerini iddia edenleri görmez inisin? Kendisini (önceden) inkâr etmekle emrolunduklan halde, tâğut’un hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.”

    Ayet-i Kerime’miz çok açık ve net bir biçimde bize, “zaten çok önceleri de kendisini inkar etmekle emrolunduğumuz tağutu, iman etme iddiası ile birlikte nasıl da aslında inkar edilmediğini ve bunun doğal sonucu olarak da şeytanın bu fiili yapanları nasıl bir sapıklığa götürdüğünü” ifade ediyor.

    Allah’u Teala, ezeli ve ebedi ilmi ile biliyordu ki; Her zaman ve şartta hem tağut ile neredeyse kol kola olup bunun ile birlikte bu şekilde davrananların ağızları ile de iman iddiasında bulunacaklarını bilerek bize de günümüzde bu iddia ile gelecek insanların varlığını bildiriyor. Bilineceği üzere bir şeyi reddetmek yahut inkar etmek tek bir şekilde yapılır ve bu reddediş, reddedilen şey ile tamamen ayrılmayı, uzak olmayı gerektiren bir tarzda olmalıdır. Ayette de bize bunu en güzel ifadelerle bir kez daha hatırlatıyor.

    Her Müslüman, Allah’u Teala’nın tağut ile ilgili olarak tembih etmiş olduğu diğer ayetleri ile hem ne olduğunu bilmektedir ve hem de nasıl reddedeceğimizi zaten bize bildirmiştir. O nedenle bu ayete yeni bir şeyi keşfetmiş yahut daha açık ifade ile tağut’u yeni keşfetmiş olmadığını bilir. Ancak günümüzün plastik mücahid’leri olan sözde Tevhidci akımlardan bir kısmı, bu ayeti kerimeyi kullanmak sureti ile kendi küfürlerine meşruiyet kazandırma çabasında olduklarına şahit oluyoruz. Bu tavırları ile aslında hem Allah’u Teala’ya iftira etmiş olduklarını unutuyorlar hem de bu konuda çok kötü bir çığır açarak bu yola girecek olan insanların da günahlarını sırtlanmak sureti ile kendilerine de zulmediyorlar.

    Zaten ayette de Allah’u Teala bu ve bunlar gibi insanların yaptıklarının nasıl da şaşırtıcı bir şey olduğunu ifade etmek için أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ ifadesini kullanıyor. Bu ifade bu insanların hala utanmadan bir de iman iddialarını sürdürmelerine karşı olan bir şaşırma ifadesi olarak bizim de yüzlerimize yansıyan bir ifade olmaktan ileriye gitmiyor. Hem iman hem küfür, bir Müslüman’ın ne düşüncesinde, ne kalbinde ne de davranışlarında asla bir arada olamayacak olan bir olgu olduğuna göre buna şaşırmak da Muvahhid Müslüman’ın elinde değildir. Nasıl ki iman ile küfür bir Müslüman’ın kalbinde ve davranışında olmayacağı gibi aynı şekilde tağutu inkar ile ona muhakeme olma isteği asla bir arada olamaz. Olursa da iman iddiasının ancak bir yalandan, kendini kandırmadan ibaret olduğunu bu ayetin tamamından çok net bir şekilde görebiliyoruz.

    Ayet’in en dikkat çekici özelliği ise tağut’un hükmüne henüz başvurmamış, buna niyetlenen yahut düşünen insanın portresini يُرِيدُونَ ifadesiyle ortaya çıkartmasıdır. Yani içi dışı bir olmayan tıpkı ebu cehil karpuzu gibi bir münafıklığın tanımı var burada. Bu arada ebu cehil karpuzu ile münafık benzetmesinin sebebi ebu cehil karpuzunun dışarıdan bakınca çok güzel ve göze hoş gelen bir bitki olduğunu ancak yendiğinde ne kadar acı ve tadının kötü olduğunu bilenler bu benzetme ile münafığın çok örtüştüğünü görecektir. Yukarıda geçen Kur’ani lafızda değil tağuta muhakeme olmak bu düşüncede olmanın bile insanı onu reddetmemek ile aynı ölçüde olduğunu bize gösteriyor. Tağutu reddetmek bir yana ona meyletmenin bile asla olmayacağını net bir şekilde görebiliyoruz.

    Bu nedenle kimsenin kalbini yarıp bakmaksızın tağut’un hükmüne başvurmayı istediğini dile getiren bir insanın kalbinin bu ayet ile birlikte ne kadar ortada olduğunu basiret ve vicdan sahibi her akıl anlayabilir. Kimine göre hala bu durumda bir kapalılık (Hafi olma durumu) var ise bu ayet’in anlamından kaynaklı değil ancak o kişinin basiretinin kapalı olması ile alakası vardır.

    Şuraya kadar anlattıklarımızla sadec tağut’un hükmüne başvurmayı düşünen, isteyen insanın durumunun ne olduğunu gördük. Bir de siz tağut’un hükmüne başvuranın halinin ve durumunu tasavvur edin. Malumunuz üzere: “Bir şeyi irade etme (isteme) küfür ise hali ile o istediği şeyi yapmak çok daha açık küfürdür” hatta bunun adına “küfrün katmerlisi” desek yeridir.

    Bu ayet-i kerime ile birlikte ortaya konan meselenin hükmünün ne kadar genel bir hüküm olduğunu ve meseleye dahil olması muhtemel her şeyi kapsadığını rahatlıkla tespit edebiliyoruz. Zaten ayet-i kerime bir hususiyeti bile arz etse ki değil, o durumda bile hükmün genelliğine mani olmazdı. Zaten hiçbir tefsir ihtiyacı duymaksızın ayet’in bizzat kendisinden, gelişinden, akışından ne ile ifade edersek edelim umumi (genel) bir lafzının olduğu tartışmasızdır ve her Müslüman ayeti bize Rabbimizin ulaştırdığı gibi anlamalıdır. Zaten tefsir usulünde de kaide lafzın umumiyeti (genelliği)’ne göredir. Zaten alimlerde gerek Usulu’d Din’de gerekse de Usulu Fıkh’da “Lafzın umumiyeti (genelliği) dikkate alınır, hususiyeti (özel oluşu) değil.” Bu nedenle, ilgili ayet-i kerime’nin nuzül (iniş) sebebine bakılarak hüküm çıkartmak hatta bu hüküm çıkarış ile aslında bu ayetin anlamının hafi (gizli) olduğunu ileri sürmek ya cehalettir yahut da maksatlıdır. Çünkü bu şekilde hüküm çıkarmak, tüm ayetleri bu şekilde ele almak ayet’in kapsamını daralttığı gibi hem failin hem de olayın benzer fiil ve olaylar için de geçerli olmasına engel olur. Nasıl ki ayet-i kerime genel bir hükmü belirliyor, öyle ki çerçevesi içine giren her meseleyi de ele alıp hükmü belirler.

    O halde Müslüman bilir ki; Tağutların kimliği ve kişiliği önemli değildir, aslolan onun bir tağut olduğudur ve Müslüman’ın asla onun hükmüne başvuramayacağıdır. Malum olduğu üzere, insanlar arasında hüküm veren tağuti merciler o kadar çoktur ki bunların şu ve bu zihniyeti taşıyor olması değil onun tağut olup olmaması ile ilgili bir durumdur.

    Eğer bizler tağut’un ne olduğunu henüz bilmiyor olsaydık yani sadece bu ayet ile bir tağut ibaresi ile karşılaşıyor olsaydık o zaman iddia edenlerin iddiasında olduğu gibi nuzül sebebi bizim için çok daha önemli olurdu ki bu durum da bile yine tefsir ve dini kaideler bazında ayetin hükmünün genelliği değişmeyecekti. Halbuki bizler zaten tağut’u ve zihniyetini çok iyi bildiğimizden dolayı ayetin lafzında geçtiği gibi “…tağut’u inkar etmekle emrolunmuştuk…” onu tanımış ve reddetmekle de emrolunmuştuk mesele bu kadar net.

    “Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiklerini iddia edenleri görmez inisin? Kendisini (önceden) inkâr etmekle emrolunduklan halde, tâğut’un hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.”

    “Tağutun hükmüne başvurmaman onu reddetmen gerekiyordu sen ise kalktın başvurmayı düşündün yahut başvurdun o zaman da sen bir kafirsin!” Bu kadar açık ve net bir ayet nasıl olur da haksız ve anlamı dışında tevil edilir ve bu tevil ile beraber Allah’u Teala’nın kullarından tam anlamı ile istediği bu reddedişi saptırırsın!

    Üstelik ayetin nuzül (iniş) sebebini, ayetin hükmü kapsamı içine alıyor ve bir münafığın tağut’un hükmüne başvurmaya niyetlendiğini görüyoruz. Burada tağut tanımlamasını hak eden kişinin de Resulullah (s.a.v)’in hükmü varken kalkıp rüşvet karşılığı insanlar arasında, heva ve hevesine göre hüküm vermesi ve insanların da buna başvurmaları hadisesi. Böylelikle bizler bir çok muteber tefsirde uzun uzadıya anlatılan hadisler ile beraber tağut’un bir örneğini sadece bir kez daha görmüş oluyoruz hepsi bu.

    Sonuç olarak, her kim olursa olsun, hangi zamanda ve hangi yerde olursa olsun bu ayet-i kerime’nin kapsamına girdiği şekli ile bir amel işlerse hükmü kıyamete kadar geçerli olmakla beraber kafirdir. Çünkü Müslüman olduğunu iddia eden kişi veya kişiler tağutun muhakemelerine gidip de kendilerine hüküm vermelerini talep edemezler ederlerse bu ayetin hükmünden nasiplerini kafirlik damgası ile damgalanmak sureti ile alırlar. Hüküm talep etmek bir ibadettir ve Müslüman ibadetlerini de sadece Allah’a has kılmak, O’nun rızasına uygun olarak yerine getirmek durumundadır.

    Tağut’un hükmüne başvurmuşları kazanacağız yahut başvurmanın yolunu açacağız diye kalkıp ayeti istikametinden çıkarmamız şüphesiz beklenemez. Üstelik bu ayet-i kerime’ye sırf nuzülüne bakarak, yetmedi bir de nuzülüne sorular sorarak bu ayete hafi’lik (kapalılık) atfetmek ya minareyi çaldıktan sonra kılıf aramaktır yahut da gözüne bir minare kestirmiş olmaktır. Hatta daha da ileriye giderek “Bu ayetin subutu kat’i delaleti zanni” diyenlerin aslında baştan aşağı zann olan bu içtihadına ise ancak güler ve bu şekilde ayeti kerimenin genel olan hükmünü özele indirenlere Allah’u Teala’dan hidayet dileriz.

    “… Gerçekten doğruluk ile sapıklık apaçık meydana çıkmıştır. Her kim Tâğût’u inkâr eder ve Allah’a iman ederse, muhakkak o kopması olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur…” (Bakara: 256)

    “De ki: Benim yolum işte budur. Allah’a basiretle davet ediyorum, ben de bana uyanlar da, Allah’ı tenzih ederiz. Ben, asla müşriklerden değilim.” (Yusuf: 108)



    Tevhidehli
     

Bu Sayfayı Paylaş