Necmettin Erbakan (Necmettin Erbakan Kimdir? - Necmettin Erbakan Hakkında)

'Biyografi & Otobiyografi' forumunda UquR tarafından 9 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. UquR

    UquR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Necmettin Erbakan (Necmettin Erbakan Kimdir? - Necmettin Erbakan Hakkında) konusu Necmettin Erbakan


    Baba tarafı Adana'nın Kozan ilçesinin tanınmış ailelerinden. İlk öğrenimine Kayseri'de başlamasına karşın babasının tayin olması dolayısıyla Trabzon'da bitirdi. İstanbul Erkek Lisesini birincilikle bitirdi . İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi'nden 1948 yılında mezun oldu. Fakülte'ye 2.Sınıf'tan başlamıştı. Üniversite yıllarında okula mescid açılmasına öncülük etti. Aynı yıl aynı yerde Motorlar Kürsüsünde Asistan oldu.

    Üniversite yıllarında okula mescid açılmasına öncülük etti. Aynı yıl aynı yerde Motorlar Kürsüsünde Asistan oldu.
    Üniversite tarafından 1951'de gönderildiği Almanya'nın Aachen Technische Hochschule'de (Aachen Teknik Üniversitesi) doktorasını yaptı. Alman Ordusu için araştırma yapan DVL Araştırma Merkezi'nde Prof. Dr. Schmidt ile çalışmalar yaptı ve Alman Üniversiteleri’nde doktorasını verdi, 1953'de Doçentlik sınavını vermek üzere İstanbul'a döndü. 27 yaşında 1954'de İTÜ'de Doçent oldu. Araştırmalar yapmak üzere tekrar Federal Almanya'nın Deutz fabrikalarına gitti. Leopar tanklarını geliştirme çalışmasında araştırma başmühendisi olarak görev aldı (1951-54). Mayıs 1954-55 arasında askerlik yaptı. Tekrar Üniversiteye döndü. 1956-1963 arasında 200 ortaklı ilk yerli motoru üretecek olan Gümüş Motor'u kurdu ve Motor üretimini gerçekleştirdi. 1965'te Profesör unvanlarını aldı. 1967'de Odalar Birliği Genel Sekreterliği'ne seçildi. Aynı yıl Nermin Erbakan'la (1943-2005) evlendi.
    1969'de Konya'dan milletvekili seçildi. 1970'de Milli Nizam Partisi'ni kurdu, ancak parti kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. 11 Ekim 1973'de MNP kadrosuyla Milli Selamet Partisi'ni kurdu. 1974-1978 döneminde üç ayrı kaolisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı yaptı. Bu dönemde, Kıbrıs Barış Harekatı'nın yapılmasını savundu.
    12 Eylül'de bir süre İzmir Uzunada'da gözaltında tutuldu. 15 Ekim 1980'de 21 MSP24 Temmuz 1981'de serbest bırakıldı ve beraat etti. yöneticisiyle birlikte 'MSP'yi illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak ' suçlamasıyla tutuklandı.


    1982 Anayasası gereğince 10 yıl siyaset yapma yasağı aldı. 1987'de halk oylamasıyla tekrar siyasete döndü. 19 Temmuz 1983'te kurulan Refah Partisi'ne daha sonra genel başkan seçildi. 1991 seçimlerinde Konya'dan milletvekili oldu.
    Refah Partisi 1995 seçimlerinde 158 milletvekili ile birinci parti oldu. DYP-ANAPDYP ile kurduğu REFAHYOL hükümetinde 28 Haziran1996'da başbakan olarak göreve başladı. Bu dönemde, Türkiye tarihinin ilk denk bütçesi yapıldı. İlk 8 ay planlanan şekilde uygulandı. Bu dönemde, D-8 adlı büyük bir organizasyonun liderliği gerçekleştirildi. Hazinenin, iç piyasaya borçlanma ihtiyacını ortadan kaldıran "Havuz Sistemi" uygulamasını başlattı. Memura her ay, enflasyon + büyüme oranında zammı otomatik olarak verme anlamına gelen s.mobil sistemini uygulamaya başladı. Memur, emekli ve işçiye % 110 ile % 200 oranlarında üst üste zamlar gerçekleştirildi. Esnafa yüklü miktarlarda kredi imkanı sağlandı. koalisyonu başarısız olunca
    21 Mayıs 1997'de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, RP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu ve RP kapatıldı. Hakkında açılan davalardan (kayıp trilyon davası) aldığı hapis cezaları ilerleyen yaşı gözönüne alınarak ev hapsineMilli Görüş Hareketi'nin 2001 yılında bölünmesinden sonra Erbakan'ın da desteklediği Milli Görüş'çü kanat Recai Kutan başkanlığındaki Saadet Partisi'ni, yenilikçi kanat ise 2002 seçimleri'nde iktidara gelen AK Parti'yi kurdu. çevrildi. Kurucusu olduğu



    Bir Kahramanın Öyküsü


    29 Ekim 1926 yılında Sinop'ta doğdu. Babası Adana'nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde yaşamış olan Kozanoğullarından Mehmet Sabri Erbakan.


    Ağır ceza reisi olan babasının birçok yerde görev yapmış olması dolayısıyla çocukluğu muhtelif şehirlerde geçen ERBAKAN'ın annesi de Sinop'un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım'dır.


    Necmettin ERBAKAN ilkokula Kayseri Cumhuriyet İlkokulu'nda başladı, babasının Trabzon'a tayin olması dolayısıyla ilkokul öğrenimini burada okul birincisi olarak tamamladı.


    1937 yılında ilk tahsilini tamamladıktan sonra aynı yıl İstanbul Erkek Lisesi'nde orta tahsiline başladı. Okuldaki çalışkanlığı dolayısıyla arkadaşları tarafından kendisine "DERYA NECMETTİN" diye hitap edilirdi. Okulda "Sıfırcı Avni" olarak bilinen fizik hocasından ilk defa 10 alan öğrenci olmuştur.


    Orta ve Lisede bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesi'ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde Lise birincileri Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN imtihansız kaydolmayı reddederek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince İstanbul Teknik Üniversitesi'nin ikinci sınıfından yükseköğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman DEMİREL'dir.


    Üniversite yıllarında okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescit açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem namaz kılmışlar hem de ilmi ve dini sohbetler yapmışlardır.


    1948 yılı yaz döneminde İTÜ Makina Fakültesinden üstün başarıyla mezun olan ERBAKAN aynı yılın 1 Temmuz'unda Makina Fakültesi Motorlar Kürsü'nde asistan olarak göreve başladı. 1948-1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde o zaman doktora tezine tekabül eden yeterlilik tezini hazırladı. Sınıflarda ders vermek doçent ve profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen kendisi asistan olduğu halde ders vermesine izin verilmiştir. Yeterlilik tezindeki başarısından dolayı üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi'nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve görgüsünü artırmak üzere Almanya'ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için araştırma yapan DVL araştırma merkezindeki araştırma ile ünlü ve V1 ve V2'lerin gelişmesini sağlayan Profesör Schmidt ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.


    Aachen Teknik Üniversitesi'nde çalıştığı 1.5 yıl süre içerisinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman üniversitelerinde geçerli olan "DOKTOR - MÜHENDİS: Dr.-İng" unvanını aldı.


    Alman Ekonomi Bakanlığı için motorların daha az yakıt yakmaları konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN'ın "Dizel motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu" matematiksel olarak izah eden bu tez, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin mecmualarda neşredilmesi üzerine o tarihte Almanya'nın en büyük motor fabrikası olan ve dünyada motorun ilk üretildiği DEUTZ motor fabrikalarının umum müdürü Prof. Dr. Dr. FLATZ tarafından Leopard tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere bu fabrikaya davet edildi.


    Alman Ekonomik Bakanlığı'nın RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak için görevlendirilen heyette kendisinin de yer almasının istenmesi üzerine 15 gün RUHR sahasındaki bütün Ağır Sanayi fabrikalarını gezip inceleme fırsatı buldu.


    II. Dünya Harbi'nden sonra Alman üniversitelerinde doktora yapan ilk Türk ilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul'a geldi. İmtihan sonucunda 27 yaşında Türkiye'nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya'nın DEUTZ fabrikalarına gitti. Burada 6 ay süreyle motor araştırmaları başmühendisi olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.


    1953'ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi'ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 - Ekim 1955 yılları arasında askerlik görevini ifa etti. İstanbul Kağıthane'deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra Halıcıoğlu'ndaki istihkam bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.


    Bu görev esnasında her yıl Amerika'dan istenen teçhizatın listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı Albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini okul komutanı Şeref ÖZDİLEK'e bildirmiş. Okul Komutanı da bu Albayı alıp ERBAKAN'ın yanına getirmiş ve Albay: "Siz bugüne kadar Amerika'dan yardım olarak gizleme ağı, kürek sapı, kazma vs. gibi şeyleri isterken bu sene bakım bölüğü için iş makinalarının tamiratı esnasında imal edilmesi lazım gelen çeşitli parçaların imalatı için tezgahlar istemişsiniz. Siz nasıl olurda bu tezgahları talep edersiniz" tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusu kuruluş talimatnamesini açarak: "Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika'daki aynı birliklerde bu tezgahlar var, bizde niçin olmasın" diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek söz bulamamış ve tezgahlar bilahare gelmiştir.


    Askerlik görevinden sonra tekrar üniversitedeki görevine dönen Necmettin ERBAKAN İstanbul Teknik Üniversitesi Motorlar Laboratuarında % 100 yerli ilk motoru yaptı ve bilahare 1956 yılında Türkiye'de ilk yerli motoru seri halde imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.'yi kurdu.


    ERBAKAN'da böyle bir fabrika kurma fikri Almanya'da çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu'nun sipariş verdiği motorları görünce iyice uyanmıştı.


    Yurda dönünce bu çalışmayı başlattı. Ve bugün Pancar Motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956'da attı. Gümüş Motor fabrikasında seri imalat 1 Mart 1960 tarihinde başlamıştır.


    Dönemin Başbakanı Rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken; "Türkiye'de ben çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye'de bunların yapılabileceğini görmek beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960'larda değil de 1950'de görseydim. O taktirde Sümerbank'ın birçok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye'de Ağır Sanayi fabrikaları kurardım" diyerek duygularını dile getirmiştir. MENDERES ayrıca fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolarlık dövizi de bir günde tahsis ettirmiştir.


    Gümüş Motor Fabrikası, diğer adı ile Pancar Motor Fabrikası 1960 yılından beri 40 yılı aşkın bir zamandır Türkiye'nin tarlalarını sulayan, inşaat makinalarını, küçük traktörlerini, deniz botlarını, kayıklarını tahrik eden motor ihtiyacını karşılamakta, ayrıca kardeş ülkelere Suriye, Irak, Pakistan ve Sudan'a motor ihraç etmektedir.


    1960 yılında Ankara'da yapılan Sanayi Kongresi'nde Gümüş Motor'un yaptığı imalatları sunan ERBAKAN "Yeni hedef otomobillerin Türkiye'de yapılmasıdır" fikrini ortaya atmış, o zaman yönetimde olan askerler tarafından revaç bulan bu fikir üzerine Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde "DEVRİM OTOMOBİLİ" adıyla ilk yerli otomobil imal edilmiştir. Askeri yönetim Gümüş Motor fabrikasını gezmiş, büyük ilgi ve heyecan duymuşlar, bunun üzerine 200'e yakın General ve üst rütbeli subaya ERBAKAN Milli Savunma Bakanlığı konferans salonunda bir Sanayi Konferansı vermiştir.


    1960 yılında Ankara'da yapılan Sanayi Kongresinde Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN tarafından gösterilen "Yeni Hedef Otomobillerin Türkiye'de yapılmasıdır" hedefi yıldan yıla atılan adımlarla bugün Türk ekonomisi içersinde otomotiv sanayiinin sürükleyici lokomotifi bir sektör olmasına yol açmıştır.


    1965 yılında profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966'da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığına getirildi. Daha sonra Genel Sekreter olan ERBAKAN, 1968 Mayıs'ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyesi, Mayıs 1969'da da Odalar Birliği Başkanı oldu. O zamanki hükümet her türlü1' kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKAN'ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırdı.


    Necmettin ERBAKAN 1967 yılında evlendi. Sanayiye gerekli ilginin gösterilmemesi üzerine siyasete atılmaya karar verdi. Ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisi'ne başvurdu. Buradan veto edilen ERBAKAN,: 1969 seçimlerinde Konya'dan bağımsız olarak adaylığını koydu ve seçilerek Meclis'e girdi.


    24 Ocak 1970 yılında Milli Görüş'ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi'ni kuran ERBAKAN, 1971 Nisan'ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatıldı.


    Daha sonra 11 Ekim 1972 tarihinde kurulan Milli Selamet Partisi, ERBAKAN liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde % 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenterle Meclis'e girdi.


    1974 yılı başında kurulan MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra kurulan dörtlü koalisyonda da yer alan MSP'nin Genel Başkanı yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlendi.


    5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3'lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.


    1974-1978 yılları arasında kurulan 3 Hükümet döneminde de Başbakan Yardımcısı ve Bakanlıklar arası Ekonomik Kurul Başkanlığı görevini yürüten Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN bu dönem esnasında Kıbrıs Zaferi'nin kazanılmasında büyük rol oynamış, büyük tarihi "Ağır Sanayi Hamlesi'nin yürütülmesi ve başarılmasına öncülük yapmış, Türkiye'nin İslam Konferansına tam üye olmasını sağlamış ve yeni nesillerin Milli ve Manevi Değerlere bağlı olarak yetişmesi hususunda büyük önem taşıyan İmam Hatip Okullarının açılmasında ve yayılmasında önemli hizmetler başarmıştır.


    Bu dönem boyunca rant ekonomisi yerine Reel ekonomiyi uygulamış, milli kaynaklarımıza dayanılarak Anadolu'nun bütünü ile kalkınması ve sanayileşmesi yönünde başarılı hamleler yapmıştır.


    Türkiye'nin ekonomik kalkınmasını ve güçlenmesini kendileri için uygun görmeyen bazı dış mihrakların etkisiyle, koalisyon ortağı Adalet Partisi'nden 11 kişinin muhalefet partisine katılması ve Bakan yapılmaları olayıyla TBMM'de iktidarın çoğunluğu kalmayınca bir muhalefet partisi lideri olarak parlamento çalışmalarında büyük etkinlik göstermiştir.


    1978 yılı başından 12 Eylül 1980'e kadar muhalefette .kalan MSP'nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül İhtilali'nin getirdiği antidemokratik uygulama ve yasaklarla Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.


    Eylül 1987'deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulmuş olan Refah Partisi'nin, 11 Ekim 1987 tarihinde yapılan kongresinde oy birliği ile Genel Başkanlığa seçildi. 20 Ekim 1991 seçimlerinde Konya'dan yeniden Milletvekili seçilen Necmettin ERBAKAN evli ve 3 çocuk babasıdır.


    1995 genel seçimlerinde tekrar Konya'dan Milletvekili seçilerek meclise girdi. Bu seçimlerden Refah Partisi Türkiye'nin en büyük partisi olmuştur.


    Bunun üzerine 28 Haziran da hükümeti kurma görevini alarak 7 Temmuz da güvenoyuyla Türkiye'nin Başbakanı olmuştur.


    Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN 54. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak 28 Haziran 1996'dan 2 Temmuz 1997'ye kadar 1 yıllık bir süre esnasında başarılı atılımlar sağlamıştır. Faiz ve borç sarmalları içersinde perişan hale gelmiş olan Türk ekonomisini 6 ay gibi kısa bir süre içersinde, dış ve iç borç almadan, zam yapmadan tamamen milli kaynak paketlerini harekete geçirmek suretiyle düzeltmiş Türkiye'yi ekonomik krizlerden kurtarmış, milli kaynaklardan Devlete 30 milyar doların üzerinde kaynak sağlamış. Tatlı reçetelerle köylü, işçi, memur, esnaf, emekli, dul ve yetimlere kısa zamanda görülmemiş oranda refah artışı gerçekleştirmiştir.


    Bu hamlesiyle ekonomiyi güçlendiren ERBAKAN, 1997 yılı bütçesini denk bütçe olarak yapmaya muvaffak olmuş ve bu bütçeyi Ocak ve Şubat aylarında denk bütçe olarak yürütmüştür.


    Halkın desteğini alan bu çok önemli başarıların yanında, uluslararası alanda da gelişmekte olan 8 ülkenin işbirliğine öncülük yaparak büyük bir gayretle bir yıl gibi kısa bir sürede D-8 (Development-8) oluşumunu meydana getirmesi önemli bir dünya olayıdır.


    Halktan alınan vergilerin ve milli imkanların, haksız bir rant ekonomisi ile ufak bir zümreye aktarılması, böylece milyonların ezilmesi, fakirleşmesi ve milli ekonominin tahrip olması politikasına son veren Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN'ın bu icraatı, rant ekonomisiyle beslenen bir avuç rantiye zümresinin hoşuna gitmemiş, bu zümre Ocak 1997'den itibaren elindeki bir kısım medya ve sermaye gücü ile 54. Hükümetin başarılı hamlelerini etkilemek için bütün milletçe bilinen yollara başvurmuştur.


    Çeşitli etkilerle koalisyon ortağı Doğruyol Partisi'nin milletvekillerinin hükümetten desteklerini çektirilmesi faaliyetleri karşısında bir yılın sonunda bir değerlendirme yapılmış, 550 kişilik parlamentonun RP + DYP + BBP'den oluşan 278 kişilik milletvekilinin imzası ile meclis çoğunluğu olarak en kısa sürede seçime gidilip, daha güçlü olarak gelinmek suretiyle hazırlıkları yapılmış olan "Yeniden Büyük Türkiye" projeleri hamlesinin istikrar ve huzur içersinde sağlanmasına karar verilmiştir.


    Koalisyon Protokolü gereği seçime gidinceye kadar Başbakanlık görevini deruhte edecek olan Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN, bu görevini; dünyada benzeri olmayan bir örnek davranışla DYP Genel Başkanı Prof.Dr.Tansu ÇİLLER'e devretmek istemiştir.


    Cumhurbaşkanının daha önce siyasi hayatı boyunca mücadelesini verdiği demokratik kuralları bir yana bırakarak, yanlış bir uygulama ile talihsiz bir görevlendirme yapması, Temmuz 1997'den itibaren Türkiye'yi 4 yıl boyunca halkın maddi ve manevi acılar çektiği bir dönemin içine yöneltmiştir.
    ________________________________________________________________

    erbakanı anlamak

    İnsan anlarmış, insanların halinden...
    Yakın tarihimizin önemli ilim ve fikir adamlarından rahmetli Eşref Edip Bey, bir özel sohbetinde, İslam büyüklerinden örnekler vererek, “bugün kitlelerin peşinden gidebileceği bir liderin nasıl olması” gerektiğini sıralıyor ve bir ara durup soruyordu:
    "Bu saydığım sıfatlara aramızda en uygun zat kimdir, biliyor musunuz.?
    Suskunluğu yine kendisi bozuyor ve cevap veriyordu:
    "Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN Beyefendi!...
    Zira çok güzel bir siması var. Başını dimdik tutuyor. Kibirli değil, ama vakur, asık suratlı değil, güler yüzlü... Safiyetle inandığı, samimiyetle bağlandığı ve sadakatle emirlerini yerine getirmeğe çalıştığı İslamiyetin, bütün özelliği ve temizliği yüzünde billurlaşmış!.. Yavaş sesle ve çok düzgün bir Türkçe’yle konuşuyor. Kolay kızmıyor ve icabında en saçma şeyleri bile dinlenme nezaketi gösteriyor. Konuşunca çok mukni (ikna edici) oluyor. Dediklerinin doğruluğuna en aksi insanı, en ters fikirli olanı bile inandırıyor. Çünkü söylediklerine, önce kendisi inanıyor.
    Bilgi ve tecrübe sahibi, ilim ve edep erbabı bir halk çocuğu. Bizde bazı çevrelerin pek önem verdiği Garbı (Batıyı) da çok iyi biliyor. Oranın en ileri mekteplerinde okumuş, Alman fabrikalarında tank mühendisi olarak çalışmış... Çok muhtaç olduğumuz teknik mevzuun profesörüdür. Yaşı genç ve enerji doludur. Memleketine hizmet etmek istiyor. Manevi tarafının çok kuvvetli olduğu biliniyor. Azimli, sabırlı ve sinirlenmiyor. Halkını çok iyi tanıyor. Onların içinden yetişti, tekrar içlerine döndü ve hep onların yanında kalmaya kararlı görülüyor."
    Evet en az 3-4 yabancı dil bilen, o dillerindeki basın ve yayını dikkatle takip ve tetkik eden, bilgisi, birikimi ve olayları tespit ve tahlildeki beceresi ile, yerli yabancı herkesi hayret ve hayranlığa sevk eden bu ender şahsiyetin, yaklaşık 25 sene evvel, 5 Haziran 1977 genel seçimleri öncesi MSP milletvekilleri aday adaylarına, Çankaya’da yaptığı konuşmadan bazı cümleler aktarmak istiyorum:
    "... Recai Kutan Bey'den rica ediyorum, şimdi davamızın mücahitlerini ve kahramanlarını, yani aday adaylarını milletimize müjdelesin.
    Burada ismi okunan, yani şu anda görünen tankları takdim edeceğiz... Ama bu BÜYÜK DAVANIN şu anda ortada GÖRÜLMEYEN DAHA BÜYÜK TANKLARI DA VARDIR!"
    ".... 21. Asrı, 4 bölümde mütalaa ettiğimizi bilmektesiniz.
    Bunun 1900-1925'teki ilk 25 yıllık devresi, milletimize karşı birleşik düşmanların yaptığı harplerdir. Milletimiz bu yüzden Çanakkale’de, yarım milyon evladını şehit vermiştir: 1925-1950 arası ikinci 25 yıllık devre ise, bu harplerin yaralarının sarılması devresidir.
    1950-1975 arası, üçüncü 25 yıllık devrede ise milletimiz yeniden kendini bulmaya ve şuurlanmaya gayret etmiştir.
    "Kuvvet ve kudret sahibi yalnız Cenab-ı Hak'tır. kimse kendisini bir şey yapıyor sanmamalıdır. Asıl amaç, Cenab-ı Hakkın rızasıdır."
    "... Muhterem kardeşlerim... Herkese Refah , Milli Selametçilerin davasıdır!.."
    "... Bakınız bir gün bayraklar tepeye dikildiği zaman, bu Millet meclisinde en az 150 Milletvekili demektir. MİLLİ SELAMET, 150 MİLLETVEKİLİ ÇIKARDIĞI ZAMAN İSE , HER İŞ BİTMİŞTİR!.."
    "Cenab-ı Hakkın bir kula olan en büyük nasiplerinden birisi de, ona inanç vermesi ve o inandığı yolda çalışmayı nasip etmesidir.
    Evet;
    a) Milli Selametin REFAH'a dönüşeceğini,
    b) Refahın 150 den fazla milletvekili ile meclise gireceğini,
    c) Ve ondan sonra zulüm ve sömürü döneminin tarihe gömüleceğini, tam 20 yıl öncesinden sezip, söyleyebilen,
    ç)Yaptığı bir duada, Nizam, Selamet, Refah, Fazilet ve Saadet isimlerini birlikte ve sırası ile zikredip, basiret ve ferasetiyle yıllar sonrasını görebilen,
    d) Sadece parti bazında ve ülke sathında değil, tüm dünya çapında plan ve projeler üretip, onları adım adım uygulayabilen bir kutlu komutana sahip olmak!..
    Bir dava eri için, bundan daha büyük bir müjde ve mutluluk düşünülür mü.?
    "O GÖRÜNMEYEN BAŞKA BÜYÜK TANKLARIN DA" Cepheye sürüleceği ve Allah'ın vaat ettiği kesin zafere gidileceği günlerin çok yakın olduğunu hissedip heyecanlanmamak mümkün mü? Bazen bir insanı en iyi tanıtan onun için yazılan saf ve sade satırlardır.
    İstanbul Teknik Üniversitesinin "arı" amblemli albümünde yer alan ve sınıf arkadaşlarının şaka ile karışık bir samimiyetle, Erbakan hakkındaki görüşlerini yansıtan şu cümleler. Hocayı ne kadar güzel ve ne kadar mükemmel anlatmaktadır:
    "Necmettin Erbakan...
    Sofudur, dindardır, çalışkandır.
    Proje ve raporları geniş izahlıdır.
    Herkesin bir sahife de bitirdiği mevzuyu, o kırk sahife de hülasa eder (özetler).
    Kendisine "civata nedir?" diye sorarsanız, bunun izahına demir filizlerinin (maden ocaklarından çelik fabrikalarına) naklinden başlar..."
    Evet, cıvatanın izahına "demir filizlerinden" başlamak...
    Yani, sorunların temeline ve kökenine inmeye çalışmak.
    Yüzeysel çözümlerle ve pansuman tedbirlerle, toplumu oyalamamak!
    Sıkıntıların sürüncemede kalmasına razı olmamak...
    Sosyal, ekonomik, siyasi ve ahlaki bütün hastalıkların, önce gerçek mikroplarını üreten bataklık düzenini kurutmaya çalışmak...
    İnsanlık bünyesine kanser uru gibi yerleşen Siyonist unsurundan, mazlumlar dünyasını temize çıkarmayı amaçlamak...
    Dıştaki şer güçlere... İçteki şeytani çevrelere ve daha içteki münafık *****lere karşı, tek başına başlattığı haysiyet ve hürriyet mücadelesini başarıyla sonuçlandırmak!...
    İşte Erbakan budur!..
    Onunla vuruşan kaybedecek, O’nunla yarışan yenilecektir!...
    Zira, arslanların, sırtlanlara yenildiği nerede görülmüştür.

    _________________________________________________________

    GAZOZCU

    Bülent Cengiz anlatıyor. . .
    1987 seçimleriydi. Erbakan, her zaman ki gibi bir saate yakın süren konuşmasının sonuna geldi. Sıra Anavatan Partisi'nin ekonomik programını eleştirmeye gelmişti. "Bunlar gazozcu. Gazozcu bunlar" diye seslendi.
    Aradan beş dakika geçmedi, miting alanının arkasında bulunan kahvenin çaycısı eline bir kasa gazoz kapmış geldi. Kürsünün önündeki korumalar çaycının nereye gittiğini sordular.
    Çaycı:
    -Duymadınız mı, hocam gazoz istedi. Bende gazoz götürüyorum!.
    __________________________________________________________

    DESENE AÇ KALDIK

    RP'nin Diyarbakır eski il Başkanı Nafiz Yüce anlatıyor:
    1987 Genel seçimlerinden sonra partinin il kongresini yapıyorduk. Adaylar arasında çekişme had safhaya ulaşmıştı. Genel Başkanımız Erbakan'ın kongreye katılması ayrı bir hava oluşturdu. Silahların çekildiği kongrede bizim listemiz seçimleri kazandı. Öbür adaylar küskündü. Her aday evinde hazırlık yapmış Erbakan Hoca'yı evine davet etmek istiyordu. Erbakan Hoca ısrarlar üzerine;
    -Kimin evinde su böreği pişmiş ise ona gideceğim, dedi.
    Herkes birbirine baktı. Ben evde su böreğinin yapılıp yapılmadığını bilmiyordum. Biraz üzüldüm. Az sonra Erbakan Hoca;
    - "Nafiz Bey buyurun size gidiyoruz" dedi.
    Eve gittiğimizde ilk olarak mutfağa girdim. Tam söze başlayacaktım ki hanım;
    - "Bey. Hocanı sever diye su böreği pişirdim" diye seslendi. Bu haberi duyunca çok mutlu oldum. Erbakan Hoca namazını kıldıktan sonra, "seçimi kaybeden adayın evine gidelim onların gönlünü alalım" dedi ve arabaya bindik.
    Bir baktık ki, seçimi kaybeden adayın evinde, konuklar hazırlanan yemekleri yemiş bitirmişler. Kapıdan içeri girdik ki yemek filan kalmamış. Herkes çok şaşırdı. Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Hocam az bir süre sohbet etti. Sonra eğilerek kulağıma şöyle dedi:
    -Nafiz Bey. anlaşılan aç kaldık!.
    _____________________________________________________________

    ERBAKAN'IN HAYALİ

    MSP'nin eski Genel Sekreteri anlatıyor:
    Gündüz Sevilgen 14 Ekim I973 seçimleri sonrası. Cumhurbaşkanı önce CHP lideri Bülent Ecevit'e hükümeti kurma görevini verdi. O, muvaffak olamayınca sonra AP lideri Süleyman Demirel'e verdi o da muvaffak olamayınca Necmettin Erbakan'a göre sıra kendisine gelmişti, ama Cumhurbaşkanı bir türlü kendini hükümet kurmakla vazifelendirmiyordu. Buna bir çare bulmak lazımdı. Ne yapmalı ki Cumhurbaşkanı hükümeti kurmakla Necmettin Erbakan'ı vazifelendirsin?
    Nihayet Erbakan'ın aklına dahiyane bir fikir geldi. O sıra AP'nin I49, MSP'nin 48 milletvekili vardı. Bu esnada kendisine vazife verilmediğine göre belki Cumhurbaşkanı yeniden Ecevit'ten başlayacak, yine muvaffak olmazsa sıranın AP lideri Süleyman Demirel'den evvel kendine gelmesi gerek ki, Cumhurbaşkanı kendisini atlayamasın ve vazifeyi versin. Bunun için de MSP'nin milletvekili adedi AP'ninkinden çok olması lâzımdı. O halde 51 milletvekili AP'den ayrılıp MSP'ye gelmeli diye düşünmüştü. AP'nin milletvekili adedi 98'e düşmeli, MSP'ninki 99'a çıkmalı. İşte o zaman Cumhurbaşkanı Erbakan'a hükümeti kurma vazifesi vermemezlik edemezdi.
    Necmettin Erbakan, Hasan Aksay'a emir verdi:
    -Derhal AP Balıkesir Milletvekili Cihat Bilgehan'a gideceksin. Kendisine şunu söyleyeceksin. AP'den 50 kişi daha bulacak ve 51 kişi olarak AP den ayrılarak MSP'ye geçecekler."
    Aksay bu emri alınca "baş üstüne" deyip hemen temaslara başladı. Neticenin ne olduğu mühim değil. (Hasan Aksay, Cihat Bilgehan'la görüştü mü görüşmedi mi? Görüştü ise ne cevap aldı? " Bunlar mühim değil.)
    Mühim olan Necmettin Erbakan'ın hayal gücü. Sonradan Gümüşhane Milletvekili Orhan Akkoyunlu çok güzel bir tabir bulacaktı.
    -"Hoca'nın hayaline kurşun sıksan yetişmez!"
    ________________________________________________________________

    BAKAN MISIN, TELEFON AHİZESİ MİSİN?

    MSP-CHP koalisyon hükümetinde MSP'li Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu anlatıyor:
    Birinci Kıbrıs Harekatından sonra Ecevit'in Cenevre'ye gitme durumu söz konusu olunca Necmettin Erbakan MSP tarafından da ilgili bakanın cenevre de bulunması gerektiğini söyledi. Dışişleri Bakanı Turan Güneş'in ve benimde içinde bulunduğumuz 20 kişilik heyet Cenevre'ye gittik.
    Mavras, Callaghan ve Güneş arasında üçlü bir zirve oluyordu. Görüşmeler arasında Güneş'e, Ecevit'in Ankara'dan aradığı söyleniyordu. Güneş toplantıyı yarıda bırakıp telefonla görüşüyor, geldiği zaman da biraz önce müzakerelerde söylediklerinin tam tersini ifade ediyordu. Güneş'in daha sonra anlattığına göre; Ecevit, Kissinger ile toplantı halindeydi. Telefonları da toplantı anında ediyordu.
    Aradan biraz zaman geçti. Bir saban erkenden Callaghan'ın daveti üzerine yine Turan Güneş görüşmeye gitti. Fakat çok fazla zaman geçmeden üzüntü içinde geldiğini gördük. Haluk Ulman ile beni çağırarak bir odaya oturduk. Elleri cebinde ağlar bir vaziyette dert yandı:
    -Ben bu vazifeyi yürütemeyeceğim. Böyle ikide bir talimat değiştirmekle haysiyet kaybetme noktasındayız. Biraz önce görüştüğümüz Hariciye Vekili Callaghan bana son derece büyük hakaret yaptı.
    Biz bu sözler üzerine şaşkına döndük. Hemen olayı anlatmasını istedik.
    Turan Güneş konuşmasına şöyle devam etti:
    - "Callaghan bana; ben bir bakan ile konuşuyorum zannediyordum. Halbuki bir telefon ahizesi ile konuşuyormuşum!" dedi.
    Güneş, bu hadiseyle birlikte teleks ile Başbakana istifasını göndermek istedi. Kendisini çok zor ikna ettik. Bundan sonra gazeteler Turan Güneş'in ismini "telefon ahizesi" olarak anmaya başladı.
    ________________________________________________________________
    SAVUNAN ADAM


    Tarihin eline verdiği mührü
    Davası uğruna kullanan Adam
    Kim ne derse desin, fütur etmeyiz...
    Seni seviyoruz, Savunan Adam !...

    Mühürlü gözleri görmediğinden,
    Sandıkları gibi "sanılan" Adam
    Yarınlar farkında, tarih farkında...
    Seni seviyoruz, Savunan Adam !...

    Öksüzün yanında, çâresize dost..
    Her zaman hayr ile anılan Adam,
    Yalnız değilsin, işte milyonlar..
    Seni seviyoruz, Savunan Adam !...

    Gergef-gergef çile, çile yumağı,
    Yalnız Allah'a sığınan Adam
    Çileyle yoğrulmuş bizler... Hepimiz,
    Seni seviyoruz, Savunan Adam !...


    Yasin HATİBOĞLU
    ________________________________________________________________


    ERBAKAN'DAN KİM KORKAR..?

    Türkiye'nin Lider ülke olmasını kuş beyinleriyle anlayamayan, kavrayamayan aydın geçinen Çetinler, Metinler, Jaklar, Salomonlar Erbakan'dan korkar. Çünkü uşaklığa alışmış insanlar, efendiliği kendilerine layık göremezler ve efendilikten ürkerler.

    Emperyalist ABD'nin kuyruğuna yapışıp, Sam amcanın attıklarını köpek gibi yalayanların; efendilerinin ayaklarını öpüp zulmünü alkışlayanların Erbakan'dan ödü patlar.

    Türk insanının kobay yapılmasına Ahmetlerin, Alilerin Fatma ve Ayşelerin Avrupa da hizmetçilik yapmasına ortam hazırlayanların Erbakan dan ödü patlar.

    Erbakan dan Dinsiz, imansız Koministler, babalarının kim olduğunu anasından soran materyalistler, bu milletin alınterinden çaldığı servetle kerhaneler kurup sex alemi düzenleyen, karısını kızını arkadaşına peşkeş çeken deyyuslar korkar.

    Erbakan dan Fatih'i zehirleyen yahudi doktor Jacobun torunları; Abdülhamid'e vatan toprağı satmayı teklif eden THODOR HERZL'in sürüleri, Annesi kayıp, babası meçhul homoseksüel yayın müdürleri korkar.

    Erbakan dan Rusya da milyonlarca müslümanı katleden Stalin'in torunları, Bulgaristan'da irtica kampanyaları başlatıp Müslümanların camilerini yıkan Bulgar uşakları korkar.

    Erbakan dan sırtını Amerika'ya dayayıp montaj sanayi kurarak, bu yoksul milletin milli servetini haince, zalimce Amerika'ya, İngiltere'ye, Fransa'ya peşkeş çekenler, faiz dolapları ve reklam yalanlarıyla İMF ye aktaranlar korkar.

    Erbakan dan " Türk bayrağı üzerine HAÇ koyalım diyebilen Mitat Paşanın çözmeleri, " Avrupa dan sperma getirip Türk kadınına aşılayalım " diyen soysuz Aduvullah Cevdet'in torunları, cennet mekan cihan padişahı Abdulhamit Han'a Ermeni ağzıyla KIZIL SULTAN diyen Tevfik Fikret'in Haluk'ları korkar.

    Erbakan dan bu milleti Avrupa'ya kul yapmak için; Bu vatanı sömürge yapmak için; Hasanları Hans, Ayşeleri Chiristian yapmak için kısacası bu aziz milleti dininden imanından koparmak için gazete çıkaranlar korkar.

    Erbakan zalimlerin, ******lerin, ********lerin ve hırsızların korkulu rüyasıdır.

    Erbakan hainlerin, vatan haini işbirlikçilerin, materyalistlerin, Allah ve Peygamber düşmanı ateistlerin, Kudüs'ü gasbeden yahudi siyonist şeflerin, Dolar kullarının, Sam amca hayranlarının, Ermeni katillerin, komunist zalimlerinin, Papandrue'yu kardeş ilan eden gafillerin, korkulu rüyasıdır.

    Siz güçlerini, kuvvetlerini yalan ve kara para ve hileli siyasi manevralar üzerine inşaa etmiş uşak ruhlular; Siz bütün müslüman gençliği, fikirsiz, çilesiz sex mahkumu yapmaya Yahova üzerine yemin edenler; Siz Anadolu' dan İstanbul'a artist olmak için gelen 15 yaşında ki kız çocuklarını, meyhane köşelerinde, gazino izbelerinde kandırarak namus düşmanlarına peşkeş çeken ********ler;

    Siz müslümanların başörtüsü mücadelesine, başlarındaki örtülerine papaz ve hahamlara dua ettirecek şekilde hunharca saldıran ve köpekler gibi salyalarını akıtanlar ve aynı zamanda hoş görüden bahsederek, homoseksüellerin, ******lerin haklarını savunmaya kalkan seviyesizler, ERBAKAN dan korkun. Erbakan sizin değil ama zihniyetinizin sonu kurtuluşunsa başlangıcı olacaktır.

    Zafer inanalarındır ve zafer yakındır. Zalimler için yaşasın cehennem...
    _____________________________________________________________



    Erbakan’ı anlamayanlar utansın


    1969’da başlayan, Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu ile dalga dalga yayılan, Milli Selamet Partisi ile meclise dahil olan, Refah Partisi ile şahlanan, Fazilet’le olgunlaşan, Saadet’le de saflaşan bir siyasi çizgi ile insanımıza şahsiyet kazandıran, siyasette de var olduğunu hatırlatan insandır, Erbakan.

    1969 öncesi gazete ve dost meclislerindeki sohbetlerden tanıdığım, 1969 seçimlerinde müstakil grup adı altında mülaki olduğumuz muhterem Erbakan’la gıyabında hemhal olmamız için bu satırları yazıyorum.

    Milli Selamet Partisinin 1978 kongresi sonrasından 1995 yılına kadar ayrı kaldığım, ikbal dönemlerinde ise bir araya gelmediğim, ancak müşkül durumlara düşüldüğünde hep yanında bulunmaktan şeref duyduğum muhterem Erbakan’ı son kez ana hatları ile milletimize anlatmak, böylece vebalden kurtulmak istiyorum.

    Tanıdığım ve bildiğim kadarıyla gençlik yıllarından itibaren milli ve manevi değerlerle mücehhez, öz be öz bir Anadolu çocuğu olduğu gibi hep Anadolu’yu soluklamış, Anadolu’nun derdi ile hemdert, sevinci ile de mesrur olmuştur.

    Erbakan, Anadolu’dan hiçbir zaman kopmadı

    Fikri ve eğitim sahalarında daima çok önemli projelere damgasını vurmuş ve batı aleminde de şahsiyeti ile itibar kazanmış, batı aydınlarınca alkışlanmış ve onların hayranlığına vesile olmuştur. Buluşları ve çıkışları ile batının dikkatini çekmiş olan Erbakan, hiçbir zaman batının iltifatlarına icabet etmemiş, alaka duymamış, Anadolu’dan hiçbir zaman kopmamıştır.

    Onun yegane derdi Anadolu’yu ve Anadolu insanını horlanmışlıktan, sömürülmekten kurtarmak ve batıya karşı var olduğumuzu ispatlamak için gece gündüz çalışmak.

    Teknik üniversitedeki hocalık döneminde, batının baskıcı tahakkümü altında uyuklayan aydınlarımızı uyandırmak ve Anadolu meşalesini Anadolu’da Ağrı’nın, Erciyes’in tepesine dikecek nesilleri yetiştirmek için gece gündüz demeden çalışmak, yüzlerce güzel insanın kariyer sahibi olmasını sağlamak önemli hedeflerindendi.

    Yabancı sermayenin sömürüsünü durdurmak, ülke imkanlarını ülke içinde değerlendirilmesini temin etmek için sanayicimizi, tüccarlarımızı, esnafımızı kucaklaştırmak ve yek vücut hale getirmek için Odalar Birliği Başkanlığı mücadelesine girişmiştir.

    Kendisi ile merdane mücadele edemeyenler, dış mihrakların emir komutasında siyaset yapanlar muhterem Erbakan’ı haksız ve kanun dışı yollarla devre dışına bırakmaya çalıştılar, ama başaramadılar.

    Zira; Anadolu insanı ticari ve sanayi hamlesine hasret, sayın Erbakan da bu insanlara hasretti. Onlar için Anadolu’yu adım adım dolaşarak, ticaret ve sanayi açısından esnafımızı, tüccarımızı, sanayicimizi enforme etmeye çalıştı.

    Ticaretimize o dönemlerde kotalarla hakim olan dış mihraklar ve azınlıkların karşısında, birlik meşalesini yakmanın heyecanı içinde kıvranıp, duruyordu. Anadolu tüccar, sanayici ve esnafına milli şahsiyet ve milli duruş sergilemeleri için onların önünde bir serdengeçti gibi mücadele ediyordu.

    Siyaset sahnesinde esamesi dahi okunmayan, milli ve manevi değerlerle mücehhez insanları siyasette söz sahibi yapmak için de bir başka mücadeleye girişmiş ve milletimizi heyecandan heyecana sürükleyerek Milli Görüş etrafında toplamak, onları ve milleti mason, fermason, ateist kesimlerin tahakkümünden kurtarmak ve şahsiyetli siyasete adapte etmek için hamle üstüne hamle yapıyordu.

    1969’da başlayan, Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu ile dalga dalga yayılan, Milli Selamet Partisi ile meclise dahil olan, Refah Partisi ile şahlanan, Fazilet’le olgunlaşan, Saadet’le de saflaşan bir siyasi çizgi ile insanımıza şahsiyet kazandıran, siyasette de var olduğunu hatırlatan insandır, Erbakan.

    Kötülüğe asla pirim vermedi

    Her hükümet ortağı olduğu dönemde (-müstakil iktidar değil) kalkınma hızını artıran, manevi değerlerin ihyası için kıyasıya siyasi mücadele veren, ülkenin sanayileşmesi için var gücüyle çalışan, Kıbrıs’ın fethi emrini vererek yeniden dış politikada şahsiyet bulmamıza vesile olan icraatların başında hep o ve arkadaşları vardı.

    Her zaman milletin hayrına olanları yapmak için, milleti devletle kaynaştırmak için, hırsızın, arsızın önünü kesmek için, soyguncuların hortumlarını kurutmak için mücadeleden bıkmayan, onlara aman vermeyen bir dik duruşun içinde olmuştur.

    Milletin imkanlarını havuzda toplayan ve o imkanları yine milletin fertlerine dağıtarak işçinin, memurun, emeklinin, Bağ-Kur’lunun soluklanmasına imkan bahşeden o ve arkadaşlarıdır.

    Kapitalist sömürücü dünyaya karşı hak ve adaleti temsil edecek projelere imza koyan ve İslam dünyasını D-8 gibi evrensel bir projede birleştirmeye çalışan yine odur. İlerlemiş yaşına rağmen gece gündüz mesai sarf eden, tüm İslam dünyasının dertlerini bohçalayıp, omzuna alan, sömürülen İslam dünyasını sömürülmekten kurtarmaya çalışan yine odur.

    Anadolu’nun her köşesinde emeği var

    Bütün bu gerçeklere rağmen, ülkemizdeki bazı insanların grup, meşrep, klik ve diyalogcuların muhterem Erbakan’ı anlamamalarını, hatta onu tökezletmek için gayret göstermelerini anlamakta zorlanıyorum. Musalli, inanan ve inandığını da hayatına uygulayan muhterem Erbakan’ın etrafında kenetlenmeleri gerekenler tam aksi masonlara, solculara, kozmopolitlere, revizyonistlere, hem de din-i mübin-i İslam’ın emirlerine muhalefet edercesine yardımcı olmalarını anlamakta cidden mazuruz.

    Masonları nurlandıran, diyalog fetvaları ile İslam’ın kavramlarının içini boşaltmaya, Euro İslam, Ilımlı İslam, diyalog ve hoşgörü safsataları ile millet fertlerini kandırarak iğfal eden, böylece maddi imkanlara kavuşan bu insanlara, insanlarımızın bir bölümünün hala iltifat etmesini de anlayabilmiş değiliz. Hele hele, emek vererek yetiştirdiği ve söz sahibi olmalarını sağladığı, evlat derecesinde korumaya çalıştığı bazı insanlar tarafından hançerlenmesine şaşmamak mümkün değildir.

    Muhterem Erbakan’ı Yahudisi, İngilizi, Amerikalısı, ateisti, solcusu anlayıp, önünü kesmek için mücadelede ittifak etmelerini anlayabiliyoruz. Ancak, aynı safta namaza durduğumuz insanların Erbakan’a karşı takındıkları tavrı kavramakta zorlanıyoruz.

    Her türlü say-ü gayretinden müstefit olanların, küfr-ü nimet içinde olmaları, iman ve inancın zafiyetinden kaynaklanır. Onun için “ey iman edenler, iman ediniz” hükmü ilahisine kulak açmamız gerekir kanaatindeyiz.

    Muhterem Erbakan’ın, Anadolu’nun her dağında, her ovasında emeği vardır. Irmakların, denizlerin dalgalarının Hu… çekmesinde onlarla beraberdir. Anadolu’nun her kokusunda, ecdat akıncılarının kılıcında, bayrağın hilalinde, Halit Bin Zeyd’in gönlünde, gönül dostlarının meclisinde, şühedanın bahçesinde, insanımızın sofrasında, duasında, bereketinde vardır. Dualarımız size ve ömrünüzedir, muhterem Erbakan.


    İsmail Müftüoğlu

    20.06.2006

    _________________________________________________________________

    Necmeddin Erbakan'ın affedilmez suçu


    Üslubunu, hatta siyaset etme tarzını beğenmeyebilirsiniz. Başarılı bulup bulmamak da size kalmış. Nerden baktığınıza bağlı olarak değişir başarının tanımı. Sonuçta her iki şık için de, ?Sen de haklısın? noktasına ulaşılabilir. Bazı refiklerimizin dediği gibi, ?Hocam, gir içeri, yat aslanlar gibi!? çağrısında da bulunabilirsiniz. Veya, daha usul bir sesle içinizden, ?Keşke girip yatsaydı da, malum zümreye bu kadar dil dökmeseydi? diye geçirebilirsiniz. Bunu yapmadığı için sitem de edebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız. Fakat, Necmeddin Erbakan?ın neden ?silinmek? istendiğini, asla göz ardı edemezsiniz. Asla tevil edemezsiniz. Asla geçiştiremezsiniz. Konunun özü budur. Onu silmek isteyenlerin, onun şahsıyla bir alıp veremeyeceği yok. Kişisel ve özel mahfillerde onlar sevdiklerini ve sempatik bulduklarını bile söylerler. Onu silmek isteyen malum odaklar, onun misyonuna düşmanlar. Ona bakmıyorlar, onun neyi ve kimi temsil ettiğine bakıyorlar. Onun üzerini çizerken, bunu esas alıyorlar. Onlar, iyi temsil etmiş-kötü temsil etmiş, üslubu şöyleymiş-böyleymiş ile uğraşmıyorlar. Malum odaklara göre Erbakan, bu ülkedeki ?yersiz? zümreye karşı ?yerli? damarı temsil eden bir isim olduğu için baştan suçludur. Peşinen ve yargısız. İstim arkadan gelsin. Mahkûm edilsin de, bahanesi ne olursa olsun. Yeter ki, üzeri çizilsin ve yabancılaşmış ?ideolojik devlet? damarına karşı, millet damarını temsil etmenin cezasını çeksin. Dert bu. Batıcı kadrolara karşı millet damarını temsil eden Birinci Meclis?in temsil ettiği damar, bu damar. Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni Ulaş, Mehmet Akif Bey (Ersoy) onun selefleri. Hepsi de, ?gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem? dedikleri için cezalandırıldılar. Ali Şükrü Bey, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay komutanı Topal Osman?a öldürtüldü. Hüseyin Avni ve Mehmet Akif Beyler, bir biçimde susturuldu ve canlı cenaze muamelesi gördü. Aynı damarı 1925?te Kazım Karabekir Paşa temsil etti. O da, ?biat? etmediği için cezayı hak etti ve ipten son anda kurtuldu. Aynı damarı, muvazaalı bir senaryoda rol alarak da olsa, 1931?de Fethi Okyar temsil etti. Halk onun şahsına değil, resmi ideolojiye muhalif imajına bakarak canhıraş destekledi. Rejime rağmen halkın desteğini almanın bedeli ağırdı. Ona da bu bedeli ödettiler. Ve Menderes geldi. ?Yeter! Söz milletin!? dedi. Sen misin millete gücünü ve asaletini hatırlatan! Sen misin sözün millette olduğunu söyleyen! Haydi darağacına! Senin asıl suçun, bu ülkede millete millet olduğunu hatırlatmak ve ona özgüven aşılamaktır. Ona gücünü hatırlatmaktır. Onun sevgisini kazanmaktır. Bebek-Köpek davası mı? Üç-beş yüz liralık sözüm ona tırışkadan yolsuzluk davası mı? Bunlar prosedür gereği. Hani, ?Siz asın, gerekçesi arkadan gelir? misali. Götürdüler ve astılar. Aslında asılan Adnan Menderes değildi. Asılan milletin gücüydü. Asılan milletin onuruydu. Asılan milletin ta kendisiydi. Ardından Demirel ve Özal. Demirel, millet damarının mirasına oturdu. O mirası yiyerek büyüdü. Millet bu damara yaslanarak ortaya çıkanın kişiliğini merak bile etmedi. Etseydi ne değişirdi, o ayrı mesele. Millet için her seçim ?öç? alma fırsatıydı ve vitrinde kimin olduğu tali meseleydi. Süleyman Bey, işte bu damara yapışarak ?büyüdü?. Sonra dönüp kendini büyüten damarı kesti, o başka. Belki, bu damara eklemlenmenin cezasından, ancak böyle kurtulacağını düşündü. Sahiden de öyle oldu. Bu damarda siyaset yapıp da, malum odakların hışmıyla üzeri çizilmeyen bir Bayar var, bir de o. İkisinin de referansı aynı yerden. Turgut Özal bu damarı temsil etmenin bedelini ağır ödedi. Ölümünün arkasındaki sır bu. Ve Necmeddin Erbakan. Her tür hata ve noksanına rağmen o, bu damarın en özgün, en kendine özgü mensubuydu. Bu zincirin halkalarına bakın, bir trend görürsünüz. Bu, öze dönüş trendi. Bu trendde Necmeddin Erbakan halkası, öze dönüşün ivme teşkil ettiği halkayı temsil eder. Ve bu malum odaklar nezdinde büyük cinayettir. Erbakan Hoca, bu cinayetin bedelini ödüyor. Millet zincirinde özgün bir halka olmanın bedelini? Milletten çalınmış ?devlete? karşı, milletten yana tavır koymanın bedelini? Onun suçu sabittir. Buna hepimiz şahidiz: O, bu milleti millet yapan değerlere sadık kalmıştır, o bu vatanı vatan kılan değerlere sadık kalmıştır. O kendi değerlerine oryantalistçe bakanlar güruhuna katılmamıştır. Bu ise, birileri nezdinde affedilmez bir cürümdür. Hoca, bu cürmünün cezasını çekiyor. Gerisi laf u güzaf. Millet zincirinde halka olanın bedel ödemediği günü gördüğünüzde, bu milletin makus talihini yendiğine hükmedebilirsiniz

    22/01/2006 Akif Çevikel


     

Bu Sayfayı Paylaş